Dönüşen Dünyada Değişmeyen Hakikatİnsan değişimin tam ortasında yaşadığı için etrafında olup biteni fark edemiyor. Hani yavaş yavaş ısınan suyun içindeki kurbağa hikâyesi gibi; her şey o kadar kanıksanarak değişiyor ki, bir sabah uyandığımızda kendimizi bambaşka bir dünyada bulabiliyoruz.Çocukluğumuzun geçtiği mahallelerle bugünün sokakları artık aynı değil. Ne garip bir tezat yaşıyoruz; binalar göğe doğru yükseliyor fakat dairelerimiz küçülüyor, odalarımız daralıyor, sokaklar nefes alınamaz hale geliyor. Diğer tarafta ise, bir zamanlar günlerce yolunu gözlediğimiz mektupların yerini, dünyanın öbür ucuyla saniyeler içinde kurabildiğimiz görüntülü bağlar aldı. Fakat ne büyük çelişki ki; her an, herkesle iletişim kurabildiğimiz bu çağda, o daralan odalarında “kimse beni anlamıyor” diye yapayalnız hissedenlerin sayısı hiç olmadığı kadar fazla. Görünen o ki her değişim, içimizde bir yerleri yıkıyor ya da yeniden yapıyor.Bugün “dönüşüm” denince aklımıza hemen dijitalleşme, yapay zekâ veya kentsel projeler geliyor. Bunların hiçbiri tek başına kötü değil; bilakis hayatın yükünü hafifleten büyük kolaylıklar. Ancak hayatın şaşmaz bir kuralı var: Her kolaylık, heybesinde yeni bir imtihanla birlikte gelir.Bir tuşla dünyanın bilgisine ulaşabiliyoruz ama aynı hızla odaklanma yeteneğimizi kaybediyoruz. Kutudan farksız dairelerde yaşıyoruz ve artık ailece aynı sofranın etrafında, telefona bakmadan geçirdiğimiz o samimi vakitleri mumla arıyoruz.Şehirler “modernleşiyor” ama mahalle kültürünü, sokağın o güven veren kokusunu feda ediyoruz. Demek ki mesele sadece çağın hızına ayak uydurmak değil; değişirken neleri kaybettiğimizin de farkında olmaktır.Tarih boyunca bütün medeniyetler değişti. Fakat zamana direnenlerin sırrı değişimin hızı değil, o değişimi hangi değerlerin üzerine inşa ettikleriydi. Köklerinden kopmadan, hafızasını koruyarak yenilenebilen toplumlar yollarına devam etti. Yeniliği, geçmişin ve tecrübenin yerine koyanlar ise zamanla kendi hikâyelerine yabancılaştı. Ve biz de tam olarak böyle bir eşikte duruyoruz.Teknolojiyi konuşurken insanı, kentsel dönüşümü konuşurken komşuluk hukukunu ıskalayamayız. Eğitimi tartışırken karakteri, aileyi konuşurken merhameti göz ardı edemeyiz. Çünkü bunlardan biri eksildiğinde, farkına bile varmadan hayatımızdaki en kıymetli şeyleri yavaş yavaş kaybetmeye başlarız.İşte bu yüzden, bu ay yüzümüzü “dönüşüm” meselesine döndük. Hayatımızın kılcal damarlarına sızan bu meseleyi sadece “Ne oluyor?” merakıyla değil, “Biz nereye gidiyoruz?” sorumluluğuyla anlamaya çalıştık. Çünkü insan, yaşadığı çağın nesnesi, rüzgârın önündeki yaprak olamaz. Yaşadığı çağı anlamlandırmakla mükelleftir.“Biz dünyayı mı dönüştürüyoruz, yoksa dünya bizi kendi rengine boyayıp fark ettirmeden bizi mi dönüştürüyor?” Bu sorunun cevabı, gelecekte nasıl bir şehirde/dünyada yaşayacağımızdan çok daha hayati. Şehirleri taşla, betonla kurarsınız; fakat yarının dünyasını bugünkü tercihleriniz inşa eder. Bizim medeniyet kodlarımız bize, değişime gözünü kapatmayı değil, hakikati merkeze alarak sürekli yenilenmeyi tavsiye eder.Değişen zamanların içinde, değişmeyen değerlerle dimdik yürüyebilmek... Asıl büyük dönüşüm, asıl büyük başarı budur.
Tarihten SayfalarFatih Sultan MehmedFatih Sultan Mehmed, Sultan 2. Murad’ın oğlu olarak 30 Mart 1432’de Edirne’de dünyaya gelmiştir. 1443 baharında iki lalası Kassabzâde Mahmud ve Nişancı İbrâhim bin Abdullah Bey ile Edirne’den Manisa’ya vali olarak gönderilmiştir. Babası Sultan 2. Murad, 1444’te tahttan çekilmiş ve iki sene boyunca yerine oğlu Şehzade Mehmed’i geçirmiştir. Sultan 2. Murad, 3 Şubat 1451’de vefat edince ikinci ve asıl saltanatı için tahta çıkmıştır. Tahta çıktıktan sonra, Peygamber Efendimizin (sav) müjdesine nail olabilmek ve İstanbul’u fethetmek için kolları sıvamıştır. Bunun için Rumeli Hisarı’nı yaptırmış, dev şâhî toplarını döktürmüş, kuşatma sırasında gemileri karadan yürütmüştür. İstanbul’un fethi 29 Mayıs 1453’te gerçekleşmiştir. Fatih, 30 seneye ulaşan ikinci saltanatı boyunca 1459’da Sırbistan’ı ve Amasra’yı, 1460’ta, Mora ve Sinop’u, 1461’de Trabzon’u, 1462’de Eflak’ı, 1463’te Bosna’yı, 1466’da Konya ve Karaman’ı, 1475’te Kırım’ı, 1479’da Arnavutluk’u ve 1480’de Otranto’yu fethetmiştir. Fatih’in Arapça, Farsça, Slavca ve Rumca dillerini bildiği kayıtlarda vardır. Avnî mahlasıyla şiirler yazıyordu. Coğrafya, matematik ve astronomi ilimlerine özel bir ilgisi vardı. Akşemseddin, Hocazâde Muslihuddin, Molla Gürânî, Molla İlyas, Sirâceddin Halebî, Molla Abdülkādir, Hasan Samsunî, Molla Hayreddin hocalarındandır. Fetihten sonra İstanbul’da sekiz kiliseyi medrese haline getirdi; Ayasofya medresesini açtı. 1470’te kendi camisi etrafında ünlü Semâniye medreselerini yaptırdı. Kendisi medreseleri bizzat teftiş eder, dersleri dinler ve ödül verirdi. Devrinin en büyük âlimleri Molla Hüsrev, Molla Gürânî, Molla Yegân, Hızır Bey ve Hocazâde Muslihuddin’dir. Yeni bir sefer için Üsküdar’a geçtikten sonra Üsküdar ile Gebze arasında Hünkârçayırı denilen yerde 3 Mayıs 1481’de vefat etmiştir. Kabri Fatih Camii haziresindedir.4 Ağustos 785Abbasî Halifesi Mehdî-Billâh vefat ettiAbbasî Halifesi Ebû Ca‘fer el-Mansûr’un oğlu olarak 744 senesinde Hûzistan’ın Îzec kasabasında doğmuştur. Babasının 7 Ekim 775’te vefatı üzerine Abbasî Halifesi olmuştur. Mehdî-Billâh, zındıklara karşı mücadeleye önem verdi. Babasından zengin bir hazine, güçlü bir idare ve huzuru geniş ölçüde sağlanmış bir ülke devralan Mehdî, geçmiş siyaset tarzını devam ettirdi. Kâbe’nin örtüsünü yeniledi. Haremeyn halkına bol miktarda giyecek (150.000 adet) ve para (30 milyon dirhem) yardımında bulundu. Medinelilerden 500 kişilik özel bir muhafız birliği oluşturarak Bağdat’a getirdi. Haremeyn şehirleriyle Yemen arasındaki ilk posta teşkilâtını (berîd) kurdu. Döneminde Anadolu’ya seferler düzenlendi. İslâm orduları Kadıköy’e kadar geldiler. Öte yandan Ahmed bin Esed kumandasında Fergana’ya sevkedilen ordu, bölgenin başşehri Kâsân’ı ele geçirdi. 4 Ağustos 785’te Mâsebezân’da vefat etti.19 Ağustos 1933Medeniyet adlı Osmanlıca gazete Filibe’deyayın hayatına başladıBulgaristan Başmüftüsü Hüseyin Hüsnü Efendi’nin tâlimatıyla Hacı Mehmed Ahmedov’un sorumlu müdürlüğünde 1933 senesinde Medeniyet adlı Osmanlıca bir gazete yayınlanmaya başlamıştır. 26. sayısından itibaren Dîn-i İslâm Müdâfileri Cemiyet-i İttihâdiyesi’nin yayım organı olarak neşredilen Medeniyet, Bulgaristan Müslümanlarının tarihindeki önemli faaliyetlerden biridir. Gazetenin ilk sayısı 19 Ağustos 1933 tarihinde Filibe’de yayımlandı. Türkiye’deki gelişmeleri Bulgaristan’a taşımak isteyen bazı cemiyetlerin engellemesine rağmen yayımını devam ettirmiştir. 7. sayıdan itibaren Sofya’da başlangıçta haftada bir, 15. sayıdan itibaren on günde bir, daha sonra da on beş günü geçmemek üzere değişik süre ve periyotlarla 12 Ağustos 1944 tarihindeki 375. sayısına kadar devam etti. 30 Ağustos 1085Sultan Melikşah, Silvan’ı fethettiSelçuklu Sultanı Melikşah’ın kardeşi Tutuş, 1079’da Şam’a hâkim olunca Suriye Filistin Selçukluları Devleti’ni kurmuştur. Bunun ardından Melikşah’ın emriyle 1083 sonlarından beri Diyarbekir bölgesinde faaliyette bulunan Fahrüddevle, oğlu Zaîmüddevle’yi Âmid’i (Diyarbekir) kuşatmakla görevlendirmiştir. Kendisi de günümüzdeki adı Silvan olan Meyyâfârikin üzerine yürümüştür. Âmid, 31 Mayıs 1085’te; Meyyâfârikin ise 30 Ağustos 1085’te zaptedildi. Böylece Mervânîler hânedanına son verilerek onların hâkimiyetindeki Mardin, Hasankeyf ve Cizre gibi şehir ve kaleler Selçukluların eline geçti. Ukaylîler’in idaresindeki Musul da 21 Kasım 1085’te Selçuklu kuvvetleri tarafından alınmıştır.
“…Artık Redd-i Miras Yapan Türkiye Yok”Ceddin Deden, Neslin BabanHep Kahraman Türk MilletiNATO Zirvesi: Yeniçerilerin Gölgesi, Tarihin ve Mehterin SesiAnkara’da gerçekleşen tarihi NATO zirvesinde alınan kararlar, konuşulan konulardan daha ziyade akılda kalanlar ve gündeme gelenler Yeniçerilerin tekrar kuşanması ve Mehter’in tekrar kös vurması oldu. Bu ölçekteki bir programda böyle bir açılış ve sunuşun sadece folklorik bir seremoni olmadığının da herkes farkına vardı. Nitekim bazı liderlerin “biz yeniçerileri tanırız dedikleri” bizzat Cumhurbaşkanı tarafından kamuoyuna ifade edildi.Program sona erip liderler uğurlandıktan sonra 13 Temmuz’da düzenlenen bir basın toplantısında Mehter ve Yeniçeri konusu yine gündeme gelmiş, sorulan soruya Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bir gerçeği bugün tekrar ifade ediyorum. Özellikle mehter marşından, yeniçeriden ve merasimlerin tarihimize yaraşır şekilde icra edilmesinden rahatsız olanlara şunu hatırlatıyorum. İster kabul edin ister etmeyin ama artık redd-i miras yapan bir Türkiye yok. Tam tersine medeniyet ve kültür birikimini kucaklayan bir Türkiye var. Türkiye Cumhuriyeti, mazisi şanla ve şerefle dolu binlerce yıllık devletler silsilesinin son halkasıdır.” demiştir.NATO zirvesinin mahiyeti, Dünya siyasetinin külli olarak değişim ve dönüşümünün de bir anlamda ilanı olan köşe taşlarından birisi oldu. Zirvede NATO 3.0’ın konuşulması NATO’nun yeni bir döneme girmesini ve bu değişimin zorunluluğunu ifade ediyor. Bu uluslararası yapının şekillenme sürecinin içinde bulunmamız ile doğrudan ilişkili bir durum.Yeniden şekillenme süreci içerisinde olan Dünya’nın, şekillenme süreci bittiğinde yeni bir sistem teşekkül ettiğinde uluslararası pek çok aktörün de konumları güncellenmiş, değişmiş olacaktır. (Burada parantez içerisinde şu notu da iliştirmek gerekmektedir. Bu sürecin sonunda zulümleri arşa dayanmış, Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmeye azmetmiş soykırımcı aktörlerin adaya ve Ortadoğu’ya veda etmeleri de kuvvetle muhtemeldir.)Türkiye, Değişen ve Dönüşen Dünyanın FarkındaTürkiye’nin tarih sayfasını yeniden açması elbette ki tesadüfi veya hamasi değil. Türkiye işleyen sürecin farkında ve bu farkındalığını da net olarak ifade ediyor. Dahası bunun seyircisi olmayacağını ve bir irade ortaya koyacağını da ilan ediyor. Bu da tarihten gelen ve günümüzde tezahür eden bir tecrübe ve mirasla tevarüs eden bir özgüvene dayanıyor. Yeniçerilerin ve Mehter Marşının dünyaya hatırlatılmasından hemen önceki sürece de kısaca göz atıldığında, mesele daha net anlaşılacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 29 Nisan 2026’da gerçekleşen 11. Uluslararası Kur’ân-ı Kerîm’i Güzel Okuma Yarışması Ödül Töreni’nde konuşmasında; Müslümanlara ittihad çağrısında bulunan ayetlerin meallerine ve Hadis-i Şeriflere yer vererek “Müslümanlar olarak zorlu ve sancılı bir dönemden geçiyoruz, Müslümanlar olarak tefrikayı, nifak ve husumeti, yersiz ve zamansız tartışmaları bir kenara bırakmak, yekvücut olmak mecburiyetindeyiz” sözleriyle Müslümanları bir defa daha ittihada ve uhuvvete çağırmıştır.Antalya Diplomasi Forumu’nun 19 Nisan’daki kapanış konuşması sonrasında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yunanlı gazetecinin sorusu üzerine İsrail Yunanistan ve GKRY’nin bir araya gelerek Müslüman ülkelere karşı ittifak kurduklarını ifade etti. Türkiye’nin kendisini savunma yeteneklerine sahip olduğunu ancak bölgedeki bazı diğer ülkelerin tedirginlerini de not olarak belirtti. Bakan’ın konuşması pek çok gazete ve haber platformunda “İslam Karşıtı İttifak” manşeti başlığıyla yer aldı. Bakanın konuşmasında yer alan “Biz bölgemizdeki çatışmaları nasıl söndürürüz, ekonomik ilerlemeyi nasıl sağlarız, istikrarı nasıl hayata geçiririz onun arayışı içerisindeyiz. Biz şunu gördük; eğer dışarıdan yardım beklemeye, kurtarıcı beklemeye bu bölge devam ederse, bu bölge ilelebet bu sorunlarla baş başa kalmaya devam edecek. Onun için akıllı aktörler, hikmetle, geçmişten ders çıkartarak geleceklerine yön verirler.” ifadeleri ise bölgenin kendi sorunlarına kendi dinamikleri ile çözüm üretmesi mahiyetini taşıyordu.Mart ayı sonunda gerçekleşen STRATCOM zirvesinde de daha önce defaatle dile getirdiği bir perspektifi MİT Başkanı İbrahim Kalın da tekrar gündeme getirmiştir. Bu bağlamda İslam dünyasının kendi hikayesini, kendi dili ve kavramlarıyla yazması gerektiğini vurgulamıştır. Kalın’ın “İslam dünyasının temel sorunlarından birinin kendi hikayesinin farkında olmaması ve başkalarının gramerini kullanarak kendi dilini inşa edememesi olduğu” ifade etmiştir. Hem Hakan Fidan’ın hem de İbrahim Kalın’ın açıklamaları mahiyetleri itibariyle aynı noktaya işaret etmektedir.Yeni Dünya Düzeninde İslam Dünyası ve Türkiye Bir Kutup Olacakİbrahim Kalın’ın “İslam Dünyasının kendi hikayesini yazması, kendi kavramlarını kullanması” ifadeleriyle dikkat çektiği, Hakan Fidan’ın “eğer dışarıdan yardım beklemeye, kurtarıcı beklemeye bu bölge devam ederse, bu bölge ilelebet bu sorunlarla baş başa kalmaya devam edecek” ifadelerinin karşılığının toplamı İslam Dünyasının ittifak ve ittihadına tekabül etmektedir. Bu ittifak ve ittihadın teşekkülünde en önemli rolü Türkiye üstlenecektir.Nitekim 21.06.2025 tarihinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “2 milyarlık İslam âleminin tek başına bir kutup haline gelmesi şarttır.” 22.01.2026’da ise “Yeniden şekillenen dünya düzeninde kutup başlarından birisi inşallah Türkiye olacak.” sözleri de uluslararası yapının revizyonuna işaret ve yakın gelecekte Türkiye’nin konumuna ilişkin bir öngörüyü içermektedir. 20-22 Haziran 2025’te İstanbul’da gerçekleştirilen İslam İşbirliği Teşkilatı Gençlik Forumu ile İslam İşbirliği Teşkilatı 51. Bakanlar Konseyi toplantısında Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem de Bakan Fidan’ın sözleri tekrar hatırlanmalıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan İİT Gençlik Forumundaki konuşmasında “….Müslümanlar olarak daha fazla vakit kaybetmeden imanımıza ve inancımıza yakışır şekilde birlik ve beraberlik içinde uhuvvet bilinciyle hareket etmemiz şarttır. Bakınız bugün nüfusu neredeyse 2 milyarı bulan İslam aleminin en temel sorunu imkansızlık değil vahdet eksikliğidir Allah’a hamdolsun her şeyimiz var insan gücümüz ekonomik kapasitemiz yeraltı yerüstü kaynaklarımız var stratejik önemi yüksek coğrafyalarımız güçlü savunma sanayimiz var tüm bunlara rağmen hak ettiğimiz yerde değilsek bunun sebebi bellidir…” demiştir.Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bakanlar Konseyi toplantısındaki konuşmasında da “Her birimiz La İlahe İllallah Muhammedün Resulüllah diyoruz. … Resul-i Ekrem Efendimizin (sav) şu emrini bilhassa bugünlerde kendimize rehber edinmeliyiz, iki birden, üç ikiden, dört üçten iyidir ittifak ediniz……. Hucurat Suresinin 10. ayetinde Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor müminler ancak kardeştirler öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz bunun için önce kendi içimizdeki ihtilafları çözeceğiz……” demiştir.Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da konuşmasında “…biz ümmeti bir bütün olarak görüyoruz… içinden geçilmekte olan çalkantılı dönemde İslam hepimizin acilen ihtiyaç duyduğu gerekli rehberliği sağlamaktadır.” demiştir.Gün gün, ay ay, yıl yıl değişen dünyada Türkiye güçlü bir aktör olarak siyaset ve diplomasi sahasında varlığını ağırlığını belirgin şekilde hissettirmeye başlamıştır. Tevarüs eden bir mirasla gelenek ihya edilmekte, geleneğin ihyasıyla gelecek inşa edilmektedir. Bütün bunlar “Türkiye Yüzyılı” kavramının içinde mündemiçtir. Türkiye Yüzyılı kavramıyla formulize edilmiştir.Türkiye’nin bu çabaları emperyalist arzularla değil, tevarüs ettiği mirasın mahiyetinde de yer aldığı üzere bölgesel ve küresel barışın inşası, mazlumların ve mağdurların himayesi, bölgemizde akan kan ve gözyaşlarının nihayete ermesi gayesini ihtiva etmektedir.
DönüşümHayat dediğimiz şey, doğumdan musalla taşına kadar kesintisiz bir dönüşüm yolculuğudur. Her gün heybemize yeni bir tecrübe koyar, zihnimize yeni bilgiler ekler, yeni insanlarla tanışır, yeni kararlar veririz. Fakat bütün bu birikim gerçekten bizi dönüştürüyor mu? Yoksa dönüşüm dediğimiz şey, sıradan bir değişimden çok daha derin, daha köklü ve geri dönüşü olmayan bir başkalaşmayı mı ifade ediyor?Bugün dünya, insanlık tarihinin belki de en hızlı dönüşüm dönemlerinden birini yaşıyor. Teknoloji değişiyor, şehirler büyüyor, eğitim sürekli yeniden şekilleniyor, aile yapıları farklılaşıyor, üretim biçimleri dönüşüyor, iletişim alışkanlıklarımız baştan aşağı yenileniyor. Daha düne kadar hayal gibi görünen pek çok şey bugün sıradanlaştı. Fakat bütün bu değişimin içinde gözden kaçan başka bir dönüşüm daha var. Dünya değişirken insan da değişiyor. Üstelik çoğu zaman bunun farkına, ancak geriye dönüp baktığında varıyor. İşte Franz Kafka’nın Dönüşüm romanı tam da bu sessiz başkalaşmanın hikâyesini anlatıyor…Franz Kafka, dünya edebiyatının hafızasına kazınan Dönüşüm romanında bu soruyu sıra dışı bir hikâyeyle sorar. Bir sabah uyandığında kendisini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulan pazarlamacı Gregor Samsa’nın hikâyesi, ilk bakışta gerçeküstü bir kurgu gibi görünür. Oysa roman ilerledikçe anlaşılır ki Kafka’nın asıl meselesi Gregor’un bedeni değildir. Çünkü romanın en büyük dönüşümü, Gregor’un görünüşünde değil; insanların bakışında, aile içindeki dengelerde, ilişkilerde ve hayata yüklenen anlamlarda yaşanır.Gregor ailesini geçindirdiği sürece herkes için vazgeçilmezdir. Evin yükünü omuzlayan, fedakârlık yapan, herkesin geleceğini düşünen kişidir. Ancak çalışamaz hâle geldiği gün, insanların ona bakışı da değişmeye başlar. Önce acıma duygusu vardır. Ardından mesafe gelir. Sonra rahatsızlık hissi... Nihayetinde ise onun yokluğunun hayatı kolaylaştıracağı düşüncesi ağır basar. Kafka burada insan tabiatına dair rahatsız edici bir gerçeği gözler önüne serer: Bazen bir insanın yaşadığı büyük dönüşüm, çevresindeki insanların gerçek karakterini ortaya çıkaran en güçlü aynaya dönüşür.Aslında her çağın kendi Gregor Samsa’ları vardır. Kimi iş hayatının içinde kimliğini yavaş yavaş tüketir. Kimi kalabalıkların ortasında derin yalnızlıklar yaşar. Kimi başarı uğruna değerlerinden vazgeçer. Kimi de çevresindekileri memnun etmeye çalışırken kendisini unutur. Dış görünüşü aynı kalabilir; fakat insanın ruhunda yaşanan başkalaşma, çoğu zaman bedendeki değişimden çok daha derindir.Belki de bu yüzden “değişim” ile “dönüşüm” aynı şey değildir. Günlük hayatta bu iki kavramı birbirinin yerine kullanırız. Oysa aralarında ince ama hayati bir fark vardır. Değişim, eski hâlin izlerini taşımaya devam edebilir. İnsan düşüncelerini değiştirebilir, alışkanlıklarını bırakabilir, yaşadığı şehri ya da yaptığı işi değiştirebilir. Ama özü, karakteri ve yönelişi aynı kalabilir. Dönüşüm ise çok daha köklü bir kırılmadır. Artık eskiye dönmek mümkün değildir. Bir çocuk büyüdüğünde yeniden çocuk olamaz. Toprağı yaran bir filiz tekrar tohuma dönüşemez. Kelebek, kozasına yeniden sığamaz. Dönüşüm, insanın sadece bulunduğu yeri değil; bulunduğu hâli de değiştiren bir eşiktir.İnsanlık tarihi de bir cihette böyle okunabilir. Yazının bulunması, matbaanın icadı, sanayi devrimi, elektriğin hayatımıza girmesi, internetin dünyayı küçültmesi ve bugün yapay zekânın hayatın merkezine yerleşmesi... Bunların hiçbiri yalnızca teknik gelişmeler değildir. Her biri insanın düşünme biçimini, üretim anlayışını, ilişkilerini ve dünyayı algılayışını yeniden şekillendirmiştir. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta var: Her dönüşüm, kendiliğinden ilerleme anlamına gelmez.Hayatı kolaylaştıran birçok gelişme, insanı insan yapan bazı değerlerin içten içe zayıflamasına da sebep olmuştur mesela. Mesafeler kısalmış, fakat gönüller uzaklaşmıştır. Haberleşme hızlanmış, fakat sohbetler derinliğini kaybetmiştir. Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaşmış, fakat bilgiyi hikmete dönüştürmek aynı ölçüde zorlaşmıştır. Yani insan, dış dünyayı fethederken iç dünyasını ihmal edebilir. Elindeki imkânlar çoğalırken, hayatın anlamını daraltabilir.İşin psikolojik tarafı da en az bunun kadar dikkat çekicidir. İnsan değişmek ister; fakat dönüşmekten çekinir. Çünkü dönüşüm belirsizliktir. İnsan, alıştığı düzeni bırakmak istemez. En zor şartlar bile bazen bilinmeyen bir gelecekten daha güvenli görünür. Bunun için nice insanlar kendilerini mutlu etmeyen hayatlara tutunur; yıllardır yoruldukları işlerde çalışmaya devam eder, artık kendilerine iyi gelmeyen ilişkileri sürdürür, hayatlarını tüketen alışkanlıklardan vazgeçemez. Toplumlar da böyledir. Kurumlar da... Kültürler de... Çünkü her büyük dönüşüm, beraberinde mutlaka bir vazgeçişi getirir.Üstelik büyük dönüşümler çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden başlar. Önce düşünceler değişir. Ardından bakış açısı... Sonra kelimeler... Kelimeler davranışları doğurur, davranışlar alışkanlıklara dönüşür, alışkanlıklar ise zamanla karakteri inşa eder. Büyük kırılmaların çoğu, fark edilmeyecek kadar küçük adımlarla gerçekleşir. Binaenaleyh toplumlar da bir gecede değişmez. Önce konuşulan dil değişir. Sonra önem verilen değerler. Ardından çocukların örnek aldığı insanlar... Bir gün dönüp geriye bakıldığında insanlar ne zaman dönüştüklerini bile fark edemezler.İşte bu yüzden dönüşüm yalnızca bugünün meselesi değildir; geleceğin de mimarıdır. Her dönüşümün hemen görülen sonuçları olduğu gibi, yıllar sonra ortaya çıkan etkileri de vardır. Bugün eğitimde alınan bir karar, yarının toplumunu şekillendirir. Bugün aile içinde verilen ya da verilmeyen değerler, gelecek nesillerin karakterini belirler. Bugün kültürde yapılan tercihler, yarının medeniyet anlayışını oluşturur. Hiçbir dönüşüm yalnızca yaşandığı günü etkilemez; dalga dalga geleceğe taşınır.Belki de bütün bu ifadelerin merkezinde tek bir mesele var: Dönüşümün yönü... Çünkü insan hem yükselerek hem de alçalarak dönüşebilir: Bilgisi artarken merhametini kaybedebilir. Zenginleşirken adalet duygusunu yitirebilir. Teknoloji gelişirken insan ilişkileri zayıflayabilir. Dışındaki dünya büyürken içindeki dünya küçülebilir. Ama bunun tersi de mümkündür. İnsan yaşadığı çağın bütün imkânlarından faydalanırken değerlerini koruyabilir. Yeniliğe açık olurken köklerinden kopmayabilir. Değişirken özüyle bağını muhafaza edebilir. Ki asıl başarı da budur.O hâlde asıl soruyu biraz daha içeriden sormak gerekiyor: Gerçekten gelişiyor muyuz, yoksa sadece hızlanıyor muyuz? Hayatımız kolaylaşıyor mu, yoksa yalnızca daha karmaşık hâle mi geliyor? Daha çok bilgiye ulaşıyoruz; peki aynı ölçüde hikmet de kazanıyor muyuz? Daha fazla insanla iletişim kuruyoruz; fakat gerçekten birbirimize yaklaşabiliyor muyuz? Yoksa görünmez duvarlar mı örüyor, kalabalıklar içinde yalnızlaşmayı mı öğreniyoruz?Belki de bütün bu soruların cevabı, dönüşümün yönünde gizlidir. Çünkü mesele yalnızca neyin değiştiği değil, bu değişimin bizi nereye götürdüğüdür. Bazı camilerin girişinde dikkatimizi çeken şu tarz ikazlar var, görmüşsünüzdür: “Yaratan ile irtibata geçmek için, yaratılanla irtibatı kesiniz.” Elbette burada insanlardan kopmak değil, namaza durduğunuz o süre içinde dünyanın gürültüsünü, telaşını ve zihni meşgul eden bütün bağları dışarıda bırakabilmek kastediliyordu. İnsanın asıl bağını yeniden kurabilmesi için, geçici bağlardan bir süreliğine sıyrılması gerekiyordu.Dönüşüm meselesine de aynı ölçüyle bakabiliriz. Hayatımıza giren her yenilik, her teknoloji, her alışkanlık, her ilişki ve her tercih bizi bir yöne doğru taşır. Önemli olan, hangi istikamete götürdüğüdür. Zira bir değişimin değerini belirleyen yalnızca hayatımızı ne kadar kolaylaştırdığı veya bizi ne kadar güçlendirdiği değildir. Çünkü bizi daha üretken yapması tek başına yeterli değildir; daha iyi bir insan yapıyor mu? Daha güçlü olmamız tek başına yeterli değildir; daha adil, daha merhametli ve daha vicdanlı kılıyor mu? Daha fazla kazanıyor olmak tek başına bir başarı değildir; kazandıklarımız bizi hakikate yaklaştırıyor mu, yoksa ondan uzaklaştırıyor mu? Asıl mesele budur.Büyüklerimizin veciz bir ifadeyle söylediği gibi, “Bir şey seni Allah’a yaklaştırıyorsa ona sarıl; uzaklaştırıyorsa ondan uzaklaş.” Belki de dönüşümün en sağlam ölçüsü budur. Çünkü insanı gerçekten geliştiren her değişim, aynı zamanda onu Rabbine, kendisine ve yaratılış gayesine biraz daha yaklaştırır. Bunun aksine insanı özünden, vicdanından ve hakikatten uzaklaştıran her başkalaşma ise adına ne denirse densin, ilerleme değil; yalnızca yön değiştirmiş bir savruluştur.Demek ki asıl mesele değişmek değildir. Asıl mesele, hangi yöne doğru değiştiğimizdir. Çünkü dönüşüm kaçınılmazdır; fakat dönüşümün istikameti bizim tercihimizdir. İnsanı insan yapan da sahip olduğu imkânlardan çok, o imkânları hangi yolda kullandığıdır.Kafka’nın Dönüşüm romanı bu soruların kesin cevaplarını vermez. Fakat her okuyuşta zihnimize güçlü bir soru bırakır: Bir sabah uyandığınızda kendinizi neye dönüşmüş olarak bulmak istersiniz?Çünkü dönüşüm hayatın kaçınılmaz gerçeğidir. Asıl mesele ise değişmek değil; değişirken özünü kaybetmemektir. Bazen yeni bir dünya kurmaktan daha büyük bir başarı, insanı insan yapan değerleri koruyabilmektir. Gerçek dönüşüm, insanı kendisinden uzaklaştıran değil; kendisine, hakikate ve yaratılış gayesine yaklaştıran dönüşümdür. İşte bütün çağların en büyük imtihanı da burada başlar.
Hak Kalbimizi Dininde Sabit Kılarsa Her His Bir “Değer” OlurBugün Cumamız var, ne güzel Kur’ân’ımız var. Dinimiz imanımız, Peygambere salavatımız var. Alâ Resulüne salavat!“Mektebî dönüşüm”e ma’ruz kalındıktan beri, din ve fen ilimlerinin mezcedildiği kadim medreselerimizin –ki temelinde ve tuğlasında suffa vardır- her bir nurani hücresi batıl efkâr ile tarassudat altına alınmak istenmiştir. Manidardır ki Devlet-i Âl-i Osman çatısında, tahribkâr darbelere her sahada yeltenildiği ve bugünden geçmişe nazar edildiğinde iki yüz seneye yakın görülen vakit diliminde, talim ve terbiye için sular tek dişli medeniyetin bulanık ve zehirli felsefe pınarından devşirildi. Ferd ferd bünyeleri felce uğrattı. Bir müddet sonra ise fevç fevç milletlerin hissiyat ve efkârı teslim-i akıl ve kalb eyledi. Her şey, şeytani bir plan dahilinde, menfaat bağlarıyla örülü bir yapay ittihadın kuşatmaya koşulmasıyla manevi rabıtalarını yitirmeye yüz tuttu. Cennet vatanımızda…İşte o vakitlerde, ibtidaen… Kur’ân ve sünnet emanetine sahip çıkmaklıkla müşerref olduğumuz tüm değer ve kıymetlilerimizle aramıza, Kur’ân ve sünnet kal’asını terk etmeklikle mesafeler girdi. Hayatın tadı tuzu olan bu değer verdiklerimiz, yine hayatın içinde zemheride toprağa düşen zihayat gibi, zemin yüzünde kesif perdeler ardında gizlendi. Bildik, ata lisanıyla dillendirdik ki: Altın çamura düşse kıymetinden bir şey kaybetmez. Öyle de bugün cennet-asa baharını müşahede eylediğimiz âlemin her deminde, zulmet altında onca zaman imânî bir haşri beklemiş olan “bizim kıymetlilerimizin” dirilmesine nazarlarımızı teksif ediyoruz.Her bir ferdin dünyasındaki “belâ” iklimine dönüşte, adeta Kuddûs isminin tecellisiyle “geçmişlere rahmet kir ve pas dökümü” yaşanıyor. Günahları sevaplara kalb edecek hızda o tek dişe “ferd ferd iman ile fevc fevc ihtihad ile alevlenmiş ihtilaller yoluyla” darbeler vuruluyor, adeta yerinden tüm ahtapot kökleriyle söker mahiyette iman-ı tahkiki ve ittihdad-ı hakikiye namzed çiçek çiçek zeminin baharı gönülleri nurlandırıyor. Hasılı…Doğmuş olan güneş gösterdi ki her biri, menba-ı Kur’ân ve sünnetle beşere ihsan edilmiş his ve fikir nurlarını örtüp zulmet perdeleri altına gizlemeye sebep holografik katre-i sîm kapsülleri var. Felsefik tezgâhlardan fabrikasyon olarak sürülmüş. Tâ ötedeki sanayi çağından yadigâr hastalık yuvası. Beşere ve beşeriyete. Haramice!..Şimdi ise…Önce ifşâ olunuyorlar, sonra hakikat nurlarının tenviriyle dem ve damarlardan kazınırcasına bünyelerden iskat ediliyorlar. Bak, mesela! Nostal-Jİ kapsülünün tesir-aşina seslenişlerini artık gür işitebiliyor musunuz? Fırsat verilmiyor. Bile dahi. Gençlerimizin imanın tesiriyle zaman şeritlerinde yürüyüşleri değişti. “Ah ne günlerdi.” bağımlı cümlesi günahlı zaman şeritleri için sarf olunmadan. Dönüp de bed-yaşananlara hisse verilmeden. Çocukluk hatıralarının avuntu avlularına sığınılmaksızın. Asr-ı saadetin ân’î iklimi olsa gerek.Yaşasın, malum Jİ’nin dişinin kırılmasıyla geçmişin zincirlerinden azad olup güne gelmek, hazır günün kıymetini bilmek bahtiyarlığı. Yarına yürümenin kuvvetini bugünün dizlerinde toparlamak nimeti. Ne ala…Hem. Sadece bu değil ki, jiii. Her biri dökülecek bir diş. Sırada bekliyorlar.Bir lahza-i tefekkür:“Mesleğimizin güzide ve keskin tarikine atfen...”Şu bahçenin köşesindeki kiraz ağacı bir resim tablosu mu? Elbette değil. Hay ismine tecelligâh. Bak bulut süngeri nasıl yardıma koşuyor. Suyunu taşıyor, taşıyor ve köklerine bırakıyor. O çamurlu su bir asansör sistemiyle nasıl da köke ve dallara yürüyor. Oradan da evladı olan meyvelerine. Göbek bağı olan sapından. O ambalaj içindeki meyvede ise o çamurlu su artık çamurlu su değil: Kiraz suyu. Lezzetli, mis gibi. Cennetten numune. Ya şu kirazın arkadaşlarından elma ağacı. Orada ise elma suyu. Limonda limon, asmada üzüm.Koşan bulutta yardımı gördüm, sosyolo-ji dediler koşturanla bağı kestiler.Çıkan suda sistemi gördüm, biyolo-ji dediler çıkaranla bağı kestiler.Göbek bağıyla beslenen meyvede rızkı gördüm, fitolo-ji, embriyolo-ji dediler Rezzak ile bağı kestiler.Çamurlu suda “kün” emri gördüm, teolo-ji dediler “ol deyip olduran”la bağını kestiler.Tefekkürle kalpte gördüğüm bu manaya hikmet dedim, termilo-ji dediler “el-Hakîm” ile bağı kestiler. Dayanamadım,Dedim, “ji”leriniz kalplerde alerji yapıyor. Psikolo-jik dediler kestirip attılar. Hislerin menbaını, dönüp durduğu tecelligâhı ve orada tecelli edeni görmediler, göremediler.Görselerdi isim ve sıfatlarının lisanen ve tefekküren zikriyle hisleri, maddi kan misali temizlenip ak pak olmaz mıydı? Sadakte… Ya, masivanın kirleri ve pasları günahlara kalb olunup manevi bünyelerini hastalıklı, bi-tab hale giriftar eyler miydi? Asla ve kat’a!Milyonlar salât ve milyonlar selâm sana olsun, ey Allah’ın vahyinin Emîni!
Kentsel Esaret ve Avm KuşlarıSıradan bir pazar günü... Şehrin en işlek caddesinde devasa bir bina, camdan ve çelikten... Kapıda turnikeler, ciddi bakışlı bir güvenlik, varlığı bir anlam ifade etmeyen bir x-ray cihazı... “Dıt” ediyor, geçiyorsun. Girer girmez kesif bir parfüm kokusu genzi yakıyor. Yürüdükçe bardakta mısır kokusu patates kızartması kokusuna karışıyor. Yürüyen merdivenler duygusuz ve ifadesini yitirmiş simaları bir aşağı bir yukarı taşıyor. Kimi amaçsızca dolaşıyor, kiminin zorla getirildiği her halinden belli. Bir uğultu ki sormayın. Öyle şenlikli pazar yerlerinin uğultusundan değil; ruhsuz, mekanik, insanı sersem eden plastik bir uğultu. Klimalar tepeden buz gibi bir hava üflüyor, hoparlörlerde yabancı ritimli bir müzik, sanki insanları daha hızlı yürümeye ve daha çok harcamaya zorluyor. Her şey planlı ve hesaplı. Yürüyen merdivenin başında bir baba oğlunun elinden sıkıca tutmuş. Belli ki bu ışıltılı yerlere pek gelmiyorlar. Babanın üzerinde kareli bir gömlek ve dizleri artık belirginleşmiş bir kumaş pantolon. Çocuk yedi-sekiz yaşlarında ya var ya yok. Üstünde sevdiği takımın renklerini taşıyan bir tişört. Gözleri fal taşı gibi açılmış çocuğun. O ışıl ışıl parlayan dünyaya bakıyor, ağzı bir karış açık. Sonra nedendir bilinmez çocuk başını yukarı kaldırıyor birden. ‘Baba,’ diyor, ‘Bak yukarıda kuşlar var.’ Baba da kaldırıyor başını ve çocuğun şaşkınlığına eşlik ediyor. İki güvercin AVM’nin o devasa kubbesinin altında daireler çizerek uçuyor. Sonra birkaç güvercin daha beliriyor. Ürkek kanat seslerini baba ve oğlundan başka duyan yok. Durup başını yukarı kaldıran da yok. Herkes önündeki parlak ekranlara ya da camların arkasındaki mankenlere kilitlenmiş. Baba ve oğul bir müddet sonra kuşları kaderleriyle baş başa bırakarak dışarı çıkıp uzaklaşıyor. Mavi gökyüzünde özgürce uçan kuşların yaşadığı semtler onları bekliyor. AVM kuşları için hayat kaldığı yerden devam ediyor. Bir o demire konuyor, bir bu cama vuruyorlar. Parlak ışıklar gözlerini alıyor olmalı. Uyumak için girdikleri beton kovuklarda da huzur yok. Onların bir suçu yok elbette, dışarıda ağaç mı kaldı konacak? Sokaklar betonla sıvandı, mahallelerin en yeşil parkları otopark oldu, bağlar bahçeler söküldü. Belli ki onlar da çareyi AVM’ye sığınmakta buldu.Sadece kuşlar değildi AVM’lere sığınan. İnsanoğlu da huzuru kendi inşa ettiği o endüstriyel mabetlerin içinde arar oldu. Eskiler “kanaat bitmez bir hazinedir” derlerdi. İhtiyacın kadarını alır, gerisine dönüp bakmazdın. Şimdi o eski defterler çoktan kapandı. Toplum öyle bir dönüştü, öyle bir kabuk değiştirdi ki iktisat tarihçilerinin o meşhur “ihtiyaçlar sınırsızdır” yalanına topyekûn iman etti. Bu düpedüz bir aldatmaca! İhtiyaç dediğin nedir ki? Bir lokma ekmek, başını sokacak bir yuva, sırtına bir hırka… Sınırsız olan ihtiyaçlar değil, insanın o doymak bilmeyen nefsi, yani istekleri. Netice ne oldu peki? İnsan, tükettikçe tükenen acayip bir varlığa dönüştü. Vitrindeki o son model telefonu alacaksın, altındaki arabayı yenileyeceksin, çocuğun eline pahalı oyuncaklar tutuşturacaksın… Yemek pişirme makinesi, yoğurt yapma makinesi, yumurta pişirme makinesi, pilav pişirme makinesi, üç farklı türde süpürge… Alacaksın ki var olasın! Aldıkça hafifleyeceğini, o rengi parlak poşetleri koluna takınca hür olacağını sandı insan. Ama işin aslı öyle değil. O parıltılı mabetlerde daha çok harcamak için dışarıdaki o vahşi çarkın içinde daha çok çalışması, daha çok yorulması, ömrünü o mesai saatlerine gömmesi gerekti. Böylece modernitenin köleleştirdiği ruhlar kendi elleriyle kurdukları o devasa tüketim sisteminin hem işçisi oldu hem de gönüllü kölesi. Üstelik konfor, lüks ve markalara köle olarak hayatını sürdüren milyonlarca insan artık evrensel bir gerçeklik.Eskiden mahallede komşuluk vardı, yardımlaşma vardı, toprağın bereketi vardı. Şimdi modern kentin o gri betonları arasında ruhunu kaybeden insan, soluğu hafta sonu bu klimalı zindanlarda alıyor. Kapitalizmin insanı öğüten pos cihazları arasında insanlık yavaş yavaş eksiliyor. İçeride dönüp duran kuşlar mı? Onlar meselenin farkında çünkü ait oldukları yeri fıtraten biliyorlar ve gökyüzünün kokusunu arıyorlar. İlk fırsatta kaçıp gidecekler. Ya biz? Biz bu kapitalist mabetlerin sahte ışıklarına öyle vurulmuşuz ki prangamızı hürriyet zannediyoruz. Daha çok tüketmek için ömrünü tüketen acayip bir kalabalığız artık.
Kentsel Dönüşüm“İkinci Mesele: Mevt-i dünyânın vuku bulmasıdır. Şu meseleye delil, bütün edyân-ı semâviyenin icmâıdır ve bütün fıtrat-ı selîmenin şehâdetidir. Ve şu kâinâtın bütün tahavvülât ve tebeddülât ve tagayyürâtının işaretidir.” (Sözler, 29. Söz, Sayfa 210)Dünya hayatında devamlı olarak üç husus ile karşı karşıya bulunmaktayız. Bunlar, tahavvülât, tebeddülât ve tagayyürâttır. Yani devamlı bir değişim, dönüşüm ve başkalaşım içinde yoğrulup gidiyoruz. Hatta bunlara bir de tefessühü yani bozulmayı eklemeliyiz. Eğer bunlar olmasa, biz dünyanın ebedî olarak devam edeceğini zannedebilirdik. Tüm bunların var olması, günü ve zamanı geldiğinde dünyanın da ömrünün biteceğini ve her fani gibi öleceğini bize ispat ediyor. Yani dışarıdan hiçbir telkin almasak bile, sadece Allah’ın bize verdiği aklı kullanarak nihayetinde bir gün bu dünyanın ömrünün biteceğini ve kıyametin kopacağını anlayabiliriz. Etrafımızdaki hiçbir şey kararında kalmıyor. Geçen seneye göre bile değişimi ve dönüşümü çok rahat fark edebiliriz. Bunu, en başta bedenimizdeki ve zihnimizdeki dönüşümde gözlemleyebiliyoruz. Bir yıl içinde bedenimizde ne gibi değişiklikler oldu? Belki boyumuz uzadı, belki saçlarımızdaki beyazlıklar arttı. Yaşımıza göre değişen bir dönüşüm yaşıyoruz. Zihnen de bir dönüşüm içindeyiz. Belki bir sene önce yaptığımız bazı şeyler, bugün bize yanlış geliyor. Ya da bazı olaylara farklı bakıyoruz. Sonra dönüp etrafımızı incelediğimizde, oturduğumuz binanın, kullandığımız arabanın, yürüdüğümüz yolların her geçen sene eskidiğini, yıprandığını fark ediyoruz. Çok eskiyince yenilememiz gerekiyor. İşte burada karşımıza kentsel dönüşüm çıkıyor. Yakında gelebilecek bir afete hazırlık için ikamet ettiğimiz veya farklı amaçlarla kullandığımız binalar yenileniyor. Buradaki amacımız, yakın bir gelecekte uğrama ihtimalimiz olan bir felaketten korunmaktır. Yıllarca devam eden bu süreç, bazen ciddî maddî külfetler de yüklenmemize sebep olabiliyor. İşte hayatımızın içine giren ve bazen bir numaralı gündemimiz olan kentsel dönüşümü üç boyutuyla inceleyeceğiz. İlk boyutu, sebepler dairesinde, imtihan dünyasında olmanın getirdiği bir durumla karşımıza çıkan ve afetlerden korunmak için binalarımızı yenileme faaliyetlerimizdir. Bu ciheti en ziyade dünya ile alakadardır. Kentsel dönüşümün ikinci boyutu, bu binaların yeniden inşa süreci sonrasında ortaya çıkan şehirlerin yeni görünümleri ile ilgilidir. Kentsel dönüşüm ile birlikte, genelde binaların yükseklikleri ve daire sayıları artmaktadır. Bu artış, daha fazla insanın daha küçük bir alana sıkışmasına sebep olmaktadır. Sıkışma da çatışmaları beraberinde getirir. Halbuki, nüfusun daha geniş alanlara yayılmasının, insanların daha geniş bahçeli evlerde yaşamasının içtimaî huzur için gerekli olduğunda herkes hemfikir durumdadır. Üstelik taşıt sayısının her geçen gün arttığı günümüz dünyasında kalabalıkları dar alanlara mahkûm etmek, birçok soruna yol açmaktadır. Bu sorunların oluşmasını baştan engellemek en büyük çözümdür. Çünkü sorun meydana geldikten sonra onu çözmeye çalışmak çok daha büyük maliyetlere yol açmaktadır. Geldik, meselenin asıl ve üçüncü boyutuna! Her meselede olduğu gibi burada da işin ahirete bakan yönüne odaklanmamız gerekiyor. Kentleri dönüştürürken, maneviyatımızı da düşünerek planlama yapılması artık bir zorunluluk haline geldi. Yani dönüşümü yaparken sadece dünyevî hedefler koymayalım. Uhrevî hedeflerimiz de olsun. Hem kendimizi hem de yeni nesillerimizi ilmen ve manen nasıl yetiştirebiliriz, sorusunu düşünelim. Bu konuda somut öneriler getirebilmek için biraz geçmişe bakmak gerekir. Eski şehirlerimizde üç-dört sokağın birleştiği noktada mutlaka bir mescid bulunurdu. Zaten eski şehirlerdeki küçük camilerin sırrı bundandır. Bu mescidlerde veya küçük camilerde vakit namazları cemaatle kılınırdı. Şimdi yeni yapılan sitelere de birer mescid neden yapılmasın? Hem bu mescidler, aynı zamanda birer manevî gelişim merkezi olarak da kullanılabilir. Yeni siteler planlanırken yüzme havuzu, jimnastik salonu, çardaklar, yürüme yolları, kafeler vs. birçok sosyal donatı adı verilen bölümler eklenirken niçin mescid de eklenmez. Burada herkes namazını evde kılsın denilebilir. Ama mesele sadece namaz kılmak değildir. Önemli olan namazları cemaatle kılmaktır. Sokakların yerini siteler aldığına göre, her sitede birer mescid olması gerekir. Ama sadece namaz kılmak için değil, ilmî sohbetler yapmak için de kullanılmalıdır. Hatta ilmî sohbetlerin asrımızda vazgeçilmezi olan Risâle-i Nûrlar, bu mescidlerde bulunmalıdır. Bu düşünceleri ulaşılamaz tasavvurlar olarak görmemek lazım. Kentleri dönüştürürken manevî boyutu düşünmemek asıl yanlış olan husustur.Kentsel dönüşüm yapılırken binaların dış cephelerinde kullanılan malzemeler, motifler, süslemeler, İslâm sanatlarını bize hatırlatmalıdır. Bin yıldan fazla bir zaman içinde oluşan Türk-İslâm ev tipinin özelliklerini yeni sitelerin iç ve dış bölümlerinde görebilmeliyiz. Mimar Kemaleddin’in 4. Vakıf Han, Ankara Palas, Sultan 5. Mehmed Reşad Türbesi ve Gazi Eğitim Enstitüsü gibi eserlerinde uyguladığı yöntemi bugüne uyarlayabiliriz. Burada amaç binaların dışını güzel yapmak değil, bakan kişiye medeniyet anlayışımızı hatırlatmaktır. Hangi medeniyetin mensubu olduğumuzu bina plan, proje ve görünümleriyle de gösterebilmeliyiz. Süsleme sanatlarını da bu hususta göz ardı etmemek gerekir. Kur’ân’ın kapağını açan bir çocuk, önce kapağın arkasında ebru sanatıyla yapılmış bir süslemeyle karşılaşır. Ardından ilk sayfasını çevreleyen tezhib sanatını görür. Benzer sanatları ve süslemeleri içeren çinileri, taşları, oymaları, kabartmaları, nakışları, yaşadığı alanda görünce medeniyet anlayışındaki devamlılığı hisseder. Bu hissiyat, aynı anlayışın hayatın her alanına yayıldığı tasavvurunu elde etmesine katkı sağlar.
Dönüşen Bina mı, Yoksa Bizler miyiz?Kentsel dönüşüm denildiğinde zihnimizde ilk canlanan şey, eskimiş binaların yıkılıp yerlerine yenilerinin yapılmasıdır. Özellikle deprem gerçeğiyle yaşayan bir ülkede sağlam ve güvenli yapıların inşa edilmesi elbette bir tercih değil, zorunluluktur. Hiç kimse insanların can güvenliğini tehdit eden, ekonomik ömrünü tamamlamış binaların olduğu gibi kalmasını savunamaz. Bu yönüyle dönüşüm, hayatın tabii bir gereğidir.Fakat yaşadığımız süreçte şu soruyu sormadan geçemeyiz: Dönüşen gerçekten sadece binalar mı? Yoksa farkına varmadan şehirle birlikte biz de mi dönüşüyoruz?Çünkü bir şehri yalnızca betonarme yapılar meydana getirmez. Bir şehri şehir yapan; insanı, komşuluğu, sokakları, çocuk sesleri, mahremiyet anlayışı, kültürü, hafızası ve birlikte yaşama biçimidir. Bunlar hesaba katılmadığında ortaya çıkan şey sadece yeni binalar olur; yeni bir şehir değil.Bugün birçok yerde dönüşüm adı altında arsalar birleştiriliyor, parseller tevhid ediliyor ve aynı arazi üzerine çok daha yüksek, çok daha yoğun yapılar inşa ediliyor. Bakıldığında şehir yenilenmiş görünüyor. Doğru, eski binadan, sokaktan, şehirden iz kalmıyor. Yeni binalarla birlikte farkında olmadan bizler de değişiyoruz.Bir zamanlar iki katlı evlerin bulunduğu sokakta artık on beş katlı bloklar yükseliyor. Eskiden birkaç ailenin yaşadığı yerde şimdi yüzlerce kişi oturuyor. Nüfus artıyor; fakat yollar aynı kalıyor. Araç sayısı çoğalıyor; fakat otoparklar yetersiz kalıyor. Parklar büyümüyor, aksine küçülüyor. Çocukların koşup oynadığı boş arsalar kayboluyor. İnsanlar daha modern evlere taşınıyor ama çocuklar daha az gökyüzü görüyor.Daireler de giderek küçülüyor. Bir zamanlar üç kuşağın bir arada yaşayabildiği evlerin yerini, yalnızca çekirdek aileye göre planlanan dar mekânlar alıyor. Salon büyüklüğü kadar balkonlar tarih oluyor. Misafir odaları hayatımızdan çekiliyor. Depolar, avlular, bahçeler kayboluyor. Evler büyümüyor; yalnızca kat ve daire sayıları artıyor.Kaldı ki dönüşüm sadece fizikî olmuyor; ekonomik sonuçları da canımızı yakıyor. Yeni yapılan binalarla birlikte kira bedelleri yükseliyor. Aynı mahallede yıllardır yaşayan insanlar kendi semtlerinde kiracı olarak bile oturamaz hâle geliyor. Eski komşular başka semtlere taşınıyor; yerlerine bambaşka insanlar geliyor. Böylece mahalle yalnızca görüntüsünü değil, hafızasını da kaybediyor.Şehirler hafızalarıyla da şehirdir Bir çocuğun büyüdüğü sokak, yaşlı bir komşunun her sabah selam verdiği köşe, esnafın müşterisini ismiyle tanıdığı dükkân, mahallenin ortak sevinçleri ve acıları… Bunların hiçbiri imar planlarında görünmez. Fakat bir şehrin ruhunu oluşturan asıl unsurlar bunlardır.Bugün dönüşüm projelerinde metrekareler hesaplanıyor; fakat mahremiyet hesaplanmıyor. Emsal oranları konuşuluyor; fakat komşuluk oranı konuşulmuyor. Kat yükseklikleri belirleniyor; fakat güneşin eve hangi açıyla gireceği ikinci plana bırakılıyor. Pencereler birbirine bakıyor, balkonlar karşı karşıya geliyor, insanlar aynı apartmanda yaşasa da birbirlerinden olabildiğince uzaklaşıyor.Oysa şehir, insanı sıkıştıran değil; nefes aldıran bir mekân olmalıdır. Tam da bu noktada geçmişe dönüp bakmak ve irfanından istifade etmek önemli olacaktır.Osmanlı şehir anlayışında ev, sadece yağmurdan korunulan bir yapı değildi. “Mesken” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’deki “sekene” kökünden gelir; huzur bulmak, sükûnete kavuşmak anlamını taşır. Ev, insanın yalnızca barındığı yer değil, huzur bulduğu mekândır. Bu sebeple şehirler de insanın huzurunu koruyacak şekilde şekillenmiştir. Tam da bu noktada geçmişe dönüp bakmak faydalı olacaktır.Osmanlı şehir anlayışında ev, sadece yağmurdan korunulan bir yapı değildi. “Mesken” kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’deki sekene kökünden gelir; huzur bulmak, sükûnete kavuşmak anlamını taşır. Ev, insanın yalnızca barındığı yer değil, huzur bulduğu mekândır. Bu sebeple şehirler de insanın huzurunu koruyacak şekilde şekillenmiştir.Osmanlı mahallesi önce insanı düşünürdü Evler birbirinin manzarasını kapatmamaya, güneşini ve havasını kesmemeye dikkat edilerek inşa edilirdi. Pencereler doğrudan komşunun mahremiyetini ihlal etmeyecek şekilde konumlandırılır, yeni yapılacak bir binanın komşuya vereceği zarar da hukukî bir mesele olarak görülürdü. Nitekim Hanefî fıkhına dayanan Osmanlı fetvalarından birinde şu soru sorulmaktadır:“Zeyd, kendi evinde komşusu Amr’ın evinin penceresi karşısına yüksek bir bina yaparak Amr’ın evini karanlıkta bıraksa ve bu sebeple zarar meydana gelse, Amr bu zararın giderilmesini talep edebilir mi?”Verilen cevap ise son derece nettir: “Olur.”Bu kısa fetva, aslında Osmanlı şehir tasavvurunun özünü ortaya koymaktadır. Bir kimse kendi mülkünde dahi olsa komşusuna zarar verecek şekilde tasarrufta bulunamaz. Çünkü mülkiyet hakkı, başkasının hakkını ortadan kaldıracak sınırsız bir yetki olarak görülmemiş; komşuluk hukuku ve kul hakkı ile dengelenmiştir. Bir evin daha fazla güneş alması kadar, komşusunun güneşini kaybetmemesi de önemsenmiştir.Sokaklar da yalnızca ulaşım koridorları değil; çocukların güvenle oynadığı, komşuların selamlaştığı, insanların birbirini tanıdığı ve hayatın tabiî akışı içinde sosyal bağların güçlendiği ortak yaşam alanlarıydı. Mahalle, bugünkü anlamıyla sadece bir idari bölge değil; dayanışmanın, güvenin ve aidiyetin yaşandığı canlı bir toplumsal yapıyı ifade ediyordu. İnsanlar birbirini tanır, ihtiyaç sahiplerini bilir, cenazeye birlikte gider, düğünü birlikte yapardı. Çocuk yalnızca anne babasının değil, bütün mahallenin emaneti sayılırdı.Şehir inşa etmek ile bina yapmak aynı şey değildirŞehir planlaması da yalnızca mühendislik hesabıyla yürütülmezdi. Vakıflar sayesinde cami, mektep, çeşme, sebil, hamam, çarşı ve yeşil alanlar birlikte düşünülür; bir mahalle kurulurken sadece evler değil, hayatın bütün ihtiyaçları aynı planın parçası olarak ele alınırdı. Çünkü şehir inşa etmek ile bina yapmak aynı şey değildi.Bugün ise çoğu zaman dönüşüm, metrekare üretimine indirgeniyor. Oysa şehirler yalnızca yatırım alanı değildir; insan yetiştiren mekânlardır. Çocukların karakteri yaşadıkları sokaklarda şekillenir. Komşuluk apartman koridorlarında öğrenilir. Aidiyet duygusu mahallede gelişir. İnsan yaşadığı mekânın ürünüdür.Bu sebeple kentsel dönüşüm yalnızca mühendislerin, müteahhitlerin veya belediyelerin konusu değildir. Aynı zamanda şehir plancılarının, sosyologların, tarihçilerin, psikologların, eğitimcilerin ve ilahiyatçıların birlikte düşünmesi gereken medeniyet meselesidir.Çünkü bir bina sağlam olabilir; fakat içinde yaşayan toplum giderek yalnızlaşıyorsa orada eksik kalan bir şey vardır.Yollar geniş olabilir; fakat insanlar birbirine yabancılaşıyorsa şehir büyümüş sayılmaz.Evler lüks olabilir; fakat çocuklar toprağa basmadan büyüyorsa buna gerçekten gelişme diyebilir miyiz?Bütün bunlar bize gösteriyor ki kentsel dönüşüm, yalnızca mühendislik ve mimarlık meselesi değildir; aynı zamanda insan, şehir ve medeniyet tasavvurunun da bir göstergesidir. Güvenli yapılar inşa etmek elbette vazgeçilmezdir. Ancak bunu yaparken komşuluğu, mahremiyeti, çocukların oyun alanlarını, yeşili, güneşi, sosyal hayatı ve mahalle kültürünü göz ardı edersek, binaları yenilerken hayatı yıpratmış oluruz.Bu sebeple kentsel dönüşümü konuşurken yalnızca kolonları, kirişleri, zemin etütlerini ve deprem dayanımını değil; komşuluğu, mahremiyeti, çocukların oyun alanlarını, yeşili, güneşi, sokağı, mahalleyi, kültürü ve insanı da konuşmak zorundayız. Aksi hâlde sağlam binalar inşa ederken zayıf toplumlar kurabilir, şehirleri büyütürken insanı küçültebiliriz.Haydi, mevzuu şu soruyla bitirelim: Dönüştürdüğümüz gerçekten binalar mı, yoksa farkına varmadan hayatımız, ilişkilerimiz, değerlerimiz ve bizatihi biz mi dönüşüyoruz? Eğer inşa ettiğimiz şehirler bizi daha yalnız, daha yabancı, daha mahremiyetsiz ve birbirinden kopuk hâle getiriyorsa, dönüşümü yalnızca teknik bir başarı olarak değerlendiremeyiz. Gerçek dönüşüm, deprem karşısında güvenli binalar inşa ederken; insanın huzurunu, komşuluğunu, aile hayatını ve medeniyet tasavvurunu da koruyabilmektir. Çünkü bir medeniyet, binalarını nasıl yaptığıyla değil; o binaların içinde nasıl insanlar yetiştirdiğiyle hatırlanır.Depremden korunalım derken daha büyük bir yıkıma düşmeyelim.
İnsan Bir Yolcudurİnsan bu dünyada aslında bir yolcu, değil mi? Üstelik öyle sıradan bir yolculuk da değil bu; ilk yaratılışımızla başlayan, anne karnından çocukluğa, gençlikten yaşlılığa uzanan bir deveran. Sonrasında kabir, haşir meydanı ve sırat köprüsü geliyor. Yolun sonu ise inşallah bir Müslümanın en büyük arzusu olan, Allah’ın vadettiği o ebedî cennet... Bitmek bilmeyen, sonsuz bir yolculuktan bahsediyoruz.Bakın, Sevgili Peygamberimiz (sav) bu durumu ne kadar zarif bir teşbihle anlatıyor: “Benim dünya ile ilgim ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden bir yolcu gibiyim.”Şimdi gelin, hep birlikte bu yolculukta karşımıza çıkan hakikatlere şöyle kalpten kalbe bi bakalım…Birincisi: Dünya dediğimiz yer aslında bir misafirhane, bizler de burada sadece birer misafiriz. Yolcu olan insan, sürekli önündeki yolu düşünmeli ve ona göre hazırlık yapmalı, öyle değil mi? Düşünün; şurada birkaç günlüğüne bir yere gidecek olsak günlerce bavul hazırlıyoruz. Peki ya o upuzun ahiret yolculuğu? Şu kısacık dünya hayatı için bu kadar didinen bizlerin, ebedî bir hayat için çok daha fazla hazırlanması gerekmez mi?İkincisi: Yol üstünde yaşadığımız ayrılıklar içimizi yakıyor, orası kesin. Ancak bu acı, aslında geçici bir acı. Mevlâna hazretlerinin o güzel ifadesiyle; ölüm bir ayrılık değil, aksine kulun, onu çok seven Mevlâ’sına kavuşmasıdır. Bizden önce göçüp giden tüm sevdiklerimizle yeniden buluşmasıdır. Askerliğini sağ salim bitirip terhis belgesini alan birini hayal edin; evine döneceği için nasıl da sevinçli, nasıl da mutludur! İşte ölüm de bu dünya hayatındaki vazifemizin bitmesi, bir nevi terhis olmamızdır. Akşam ezanıyla birlikte iş bitimindeki o huzurlu paydos gibidir.Hani bir hitap vardır ya: “Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti. Rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet meşakkati bitti. Ücret almaya gidiyorsunuz.” İşte ölümün arkasındaki o asıl, güzel yüz tam olarak bu.Üçüncüsü: Evet, bu dünyada gördüğümüz her canlı fani, her canlı ölümlü. Ama durun, bu bir son değil; bizi ileride kalıcı ve kesintisiz bir hayat bekliyor. Toprağa ektiğimiz bir tohumu düşünün. Önce çürür, adeta ölür gibi olur değil mi? Ama sonra oradan yepyeni, yemyeşil bir filiz boy gösterir ve hayata “merhaba” der. İşte insan da bir çekirdek gibi toprağa gömülür ama tıpkı o çekirdeğin sümbüllenmesi gibi, ahiret gününde yepyeni bir hayata gözlerini açar.Bizler Allah’ın kuluyuz. Hayatı veren de ölümü yaratan da O. Aslına bakarsanız, hayat nasıl büyük bir nimetse, ölüm de öyle bir nimet. Çünkü ölümle birlikte dünyanın o yorucu, yıpratıcı bütün sıkıntıları geride kalıyor. Tertemiz, taptaze, dertsiz ve tasasız ebedî bir hayat başlıyor. Mülk Suresi’ndeki o sarsıcı ayet, hayatın da ölümün de sahibini bize ne güzel hatırlatır: “O (Allah) ki, hanginiz amelce daha güzeldir diye sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yarattı.”Dördüncüsü: Hayatta her şey Allah’ın takdiriyle gerçekleşiyor. Bizi yoktan var eden, şefkatle besleyip büyüten O. Madem hayatı veren de ölümü yaratan da O, o zaman bize düşen en güzel erdem sabretmektir.Hani bir gün Sevgili Peygamberimizin (sav) küçük oğlu İbrahim fani dünyaya gözlerini yummuştu. O sırada Efendimizin mübarek gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Yanındaki sahabelerden Abdurrahman bin Avf hayretle, “Yâ Resûlallah! Siz de mi ağlıyorsunuz?” diye sorunca, Rahmet Peygamberi (sav) hepimize rehber olacak şu cevabı verdi: “Göz yaş döker, kalp üzüntü duyar. Biz, Yüce Rabbimizin râzı olacağı sözden başkasını söylemeyiz. Vallahi, ey İbrahim! Senin ayrılığın bizi fazlasıyla mahzun etti!”Sonra da karşısındaki heybetli dağa dönüp şöyle seslendi: “Ey dağ! Eğer bendeki üzüntü sende olsaydı, muhakkak yıkılmış gitmiştin. Fakat biz, Allah'ın bize emrettiğini söyleriz: ‘İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn’ (Biz ancak Allah’tan geldik ve ancak O’na döneceğiz).”Beşincisi: Her bahar mevsiminde kupkuru yeryüzünü rengârenk çiçeklerle dirilten Rabbimiz, ölüleri de aynı kolaylıkla diriltecektir. Allah’ın gücü her şeye yeter. Şöyle gözünüzün önüne getirin: Elektrikleri tamamen kesik, karanlık bir köy olsun. Ana trafodaki şalterin tek bir hamleyle kaldırılmasıyla bütün köyün lambaları aynı anda ışıl ışıl yanmaya başlar, değil mi? İşte Allah da sonsuz kudretiyle bir anda herkesi diriltip mahşer meydanında toplayabilir. O engin rahmetiyle bizleri cennetine alabilir. Yeter ki biz inancımızı diri tutalım, umudumuzu kaybetmeyelim ve kulluk vazifelerimizi samimiyetle yerine getirelim.Madem öldükten sonra yepyeni bir hayat var ve madem ölüm bir son değil, sadece güzel bir başlangıç; o halde ümitsizliğe, kedere, gama yer yok. Kalbimizde inancımız, içimizde ümidimiz ve en önemlisi her şeye kadir, sonsuz merhamet sahibi bir Rabbimiz var.Altıncısı: O Rabbimiz ki, her şeye gücü yetendir. Bu dünyadaki o göz alıcı bahçeleri, ormanları nasıl yoktan var ettiyse, cenneti de öylece yaratacaktır. O’na hiçbir şey ağır gelmez. Koskoca bir baharı yaratmak, O’nun için bir tek çiçek yaratmak kadar kolaydır. Cenneti var etmek de bir baharı getirmek kadar rahattır.İşte iman edip ibadet ettiğimiz Allah, bu fani dünyaya karşılık bize baki bir cennet hazırlamış. Kur’ân-ı Kerim’de altlarından şırıl şırıl ırmakların aktığı o cennetlerden sıkça bahseder ve inananları şöyle müjdeler: “Îmân edip sâlih ameller işleyenler var ya, elbette onları altlarından ırmaklar akan Cennetteki yüksek makamlara yerleştireceğiz. Orada ebedî olarak kalıcıdırlar. (Böyle sâlih) amel işleyenlerin mükâfatı, ne güzeldir!”Yedincisi: İnsan, bazen omuzundaki yüklerin ağırlığına ya da karşılaştığı sıkıntıların dış görünüşüne aldanıp hemen sabırsızlık göstermemeli; “ah, vah” ederek dövünmemeli. Şer gibi görünen hadiselerin arkasındaki derin manaya, ince hikmetlere bakıp gönül rahatlığıyla “Elhamdülillah” diyebilmeli. Eğer dertlerin, sıkıntıların manası kötü olsaydı, Allah en çok sevdiği kullarına bu dertleri verir miydi? Unutmayalım ki zorluklara ve musibetlere en çok maruz kalanlar, insanların en hayırlıları ve en olgunlarıdır. Başta o muazzam sabır kahramanı Hz. Eyüp (as) olmak üzere tüm peygamberler, evliyalar ve salih insanlar çektikleri hastalıklara, dertlere hep halis birer ibadet gözüyle bakmışlar; onları Allah’ın birer hediyesi olarak görmüşlerdir.Çünkü çok iyi biliyorlardı ki, bu dünya bir ücret alma yeri değil, bir hizmet yeridir. Başımıza gelen musibetler ve hastalıklar, günahlarımızın dökülmesine vesile olduğu gibi, kat kat sevap kazanmamıza da kapı açar. Hem bizi kendimize getirip her an Allah’ı hatırlamamıza, kendi acizliğimizi ve zayıflığımızı anlamamıza vesile olur.Gelin, kalbimizden gelen şu dualarla bitirelim sözlerimizi:Allah’ım! Şüphesiz hastalık da şifa da sendendir. Hastalandığımız zaman bize şifa veren ancak sensin. Hastalarımıza hayırlı, acil şifalar ihsan eyle. Âmin.Allah’ım! Hayat da ölüm de sendendir. Bu dünyadan göçmüş geçmişlerimize rahmet eyle. Kabirlerini cennet bahçelerinden bir bahçe eyle. Âmin.
Modern Zamanlarda Değerlerin ve Kültürün Dönüşümü Kur’ân ve Risale-i Nur Perspektifinde Bir İhya ArayışıYirmi birinci yüzyıl, insanlık tarihinin gördüğü en köklü ve hızlı dönüşüm süreçlerinden birine sahne olmaktadır. Teknolojik devrimler, dijitalleşme ve küreselleşme dalgası, yalnızca fiziki dünyayı değil, insan zihnini, ahlak kalıplarını ve ictimai yapıları da yeniden şekillendiriyor. Bu küresel fırtınanın tam merkezinde yer alan günümüz Müslüman coğrafyası ise ciddi bir kimlik krizi ve değer erozyonu ile karşı karşıyadır. Geleneksel olan ile modern olan, yerel olan ile küresel olan arasında sıkışan İslam dünyası, kendi öz değerlerini korumak ve zamana uygun bir kültürel inşa gerçekleştirmek noktasında derin bir tenakuz (çelişki) yaşamaktadır. Bu dönüşümü doğru okumak ve sarsılan değerler dünyasını yeniden ikame etmek için iki temel rehberimiz var: İlahi kelam olan Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye.Günümüz Müslümanlarının HâliBugün İslam dünyasının en belirgin açmazı, dindarlığın zihniyet ve ahlak boyutundan ziyade formel ve şekli boyuta indirgenmiş olmasıdır. Mesela ibadetlerin şekli yönü korunurken, o ibadetlerin inşa etmesi gereken ahlaki şuur, toplumsal hayatın pratiklerinde karşılık bulmakta zorlanmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm, “Şüphesiz namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar” (Ankebût, 45) buyururken; günümüz toplum gerçeğinde namaz kılan, hacca giden fakat ticari hayatında, sosyal ilişkilerinde dürüstlük, adalet ve emanet şuurunu tam manasıyla yansıtamayan bir Müslüman profili göze çarpmaktadır.Risale-i Nur, modern insanın ve Müslümanların içine düştüğü bu manevi hastalığı teşhis ederken “zaaf-ı iman” (iman zayıflığı) kavramına vurgu yapar. Bediüzzaman Said Nursi, bu asrın en büyük tehlikesinin fen ve felsefeden gelen dalaletle imanın sarsılması olduğunu belirtir. Günümüz Müslümanı, materyalist ve seküler kültürün amansız taarruzu altında, zihnen İslam dairesinde kalsa bile, fiilen ve ahlaken sekülerleşmektedir.Kültürel dönüşümün getirdiği yozlaşma, Müslüman evlerin mimarisinden tüketim alışkanlıklarına, dilden muhayyileye kadar sirayet etmiştir. Hırs, israf ve dünyevileşme (sekülerizm), asrın en bulaşıcı manevi pandemisi haline gelmiştir. Müslümanlar, modern dünyanın sunduğu konfor ve haz merkezli yaşam formunu tüketirken, kendi medeniyet köklerinden beslenen özgün bir kültür üretememenin sancısını çekmektedir.Değerlerdeki Aşınma ve Kültürel DejenerasyonKültür, bir inanç sisteminin toplum hayatında ete kemiğe bürünmüş hâlidir. İnanç zayıfladığında veya yerini taklide bıraktığında, o inancın ürettiği kültür de dejenere olmaya mahkumdur. Günümüzde adalet, liyakat, kul hakkı, sıdk (doğruluk) ve ihlas gibi temel Kur’ânî değerlerin yerini; statü, menfaat, güç ve gösteriş kültürü almıştır.Kur’ân, müminleri tarif ederken “Onlar ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler” (Mü’minûn, 8) buyurur. Ancak bugünün İslam toplumlarında güven endeksi hızla düşmektedir. Risale-i Nur’da yer alan şu ufuk açıcı tespit, kültürel ve ahlaki çöküşün kök sebebini gözler önüne serer: “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir tebeddül ve inkılâb düsturu olan ‘Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne’ ve ‘Sen çalış, ben yiyeyim’ kelimeleri, bütün ahlak-ı hasenenin (güzel ahlakın) esası olan muaveneti (yardımlaşmayı) ve merhameti mahveder.”Modern kapitalist kültürün aşıladığı bu bencil zihniyet, Müslümanların “müminler ancak kardeştir” düsturunu zedelemiş, toplumsal dayanışmayı sarsmış ve şahsi çıkarları her şeyin önünde tutan bir kültürel iklim doğurmuştur.Kur’ân ve Risale-i Nur Işığında Çözüm YollarıBu derin krizden çıkış, ne modern dünyadan tamamen kopup içe kapanarak ne de onun içinde eriyip kimliğini kaybederek mümkündür. Çözüm, değerlerin yeniden ihyası ve tahkiki iman hamlesiyle kültürel yenilenmeyi başlatmaktır.1. Tahkikî İman Akidesinin İnşasıYapılması gereken ilk ve en acil hamle, taklidî imandan tahkikî imana geçiştir. Risale-i Nur’un bu asra sunduğu en büyük reçete budur. Bediüzzaman, temeli sarsılan bir binanın tezyinatıyla (süslemesiyle) uğraşmanın manasız olduğunu, öncelikle temelin yani imanın kurtarılması gerektiğini savunur. Kur’ân’ın kâinata, insana ve olaylara bakışını ifade eden “mana-yı harfî” (her şeye Yaratıcı hesabına bakma) metodu, modern insanın zihnini kuşatan materyalist tortuları temizleyecek yegâne anahtardır. Müslümanlar, bilim ve teknolojiyi inkâr ederek değil, onları Sânî-i Zülcelal’in birer ayeti olarak okuyup zihni dönüşümü başlatmalıdır.2. Sıdk (Doğruluk) ve İhlasın Yeniden İkamesiToplumsal ve kültürel dönüşümün ahlaki motoru “sıdk” yani doğruluktur. Risale-i Nur, İslamiyet’in esasının sıdk olduğunu, bizi bu fırtınalı asırda geride bırakan en büyük manevi hastalığın ise “kizb” (yalan) ve riyakarlık olduğunu haykırır. Ticarette, siyasette, ailede ve ilimde sıdkı yeniden en büyük değer haline getirmek zorundayız. Yapılan her işin, her kültürel faaliyetin merkezine Kur’ân’ın emrettiği “ihlas” (yalnızca Allah rızasını gözetme) bilinci yerleştirilmelidir.3. Müsbet Hareket ve Şahs-ı Manevî BilinciDeğerlerin eridiği bu çağda ferdi olarak ayakta kalmak imkansıza yakındır. Kur’ân’ın “İyilik ve takva üzere yardımlaşın” (Maide, 2) emri gereğince, hayırlı ortaklıklar ve cemaat ruhu (şahs-ı manevî) tesis edilmelidir. Risale-i Nur’un pratik hayata dair en büyük düsturlarından biri müsbet harekettir. Yani yıkıcı, dışlayıcı ve çatışmacı bir dil yerine; yapıcı, tamir edici ve kendi değerlerini güzellikle yaşayarak ilan eden bir metot benimsenmelidir. Kültürel dönüşüm, başkalarını suçlayarak değil, kendi dünyamızda numune-i imtisal (örnek) modeller var ederek gerçekleştirilebilir.Günümüz Müslümanlarının yaşadığı kriz, özünde bir kaynak krizi değil, kaynaklarla kurulan bağın zayıflaması krizidir. Kur’ân-ı Kerîm’in eskimeyen hükümleri ve Risale-i Nur’un bu hükümlere getirdiği asrî yorumlar, elimizdeki en güçlü reçetedir. Kültürel dönüşümü tersine çevirmek, batı eksenli moderniteyi körü körüne taklit etmekten vazgeçip; vahyin rehberliğinde, aklı ve kalbi mezceden (birleştiren) yeni bir medeniyet dili inşa etmekle mümkündür. Müslümanlar yeniden adaletin, sıdkın (doğruluğun), estetiğin ve yüksek ahlakın temsilcisi olduğunda, değerlerdeki dönüşüm aslına rücu edecek ve bu manevi kış, yerini hakiki bir bahara bırakacaktır.
İslam Perspektifinden Sıfır Atık İnsanlık, tarihinin hiçbir döneminde bugünkü kadar büyük bir üretim ve tüketim kapasitesine sahip olmamıştı. Sanayi devrimiyle hızlanan üretim süreçleri, teknolojik gelişmeler ve küresel tüketim kültürü, insan hayatını kolaylaştırırken yeni problemleri de beraberinde getirdi. Bunların başında da israf, çevre kirliliği, doğal kaynakların hızla tükenmesi ve ekolojik dengenin bozulması gelmektedir.Bugün dünya genelinde milyonlarca ton gıda çöpe gidiyor; hâlâ kullanılabilecek eşyalar kısa süre içinde atığa dönüşüyor, doğal kaynaklar ise gelecek nesillerin hakkını tehdit edecek ölçüde hoyratça tüketiliyor. İnsanlık, bir yandan üretim ve tüketim hızını artırırken diğer yandan kendi hayat zeminini farkında olmadan aşındırıyor.Bu tablo karşısında modern dünyanın duyarlı kesimlerinin geliştirdiği en önemli yaklaşımlardan biri “sıfır atık” anlayışıdır. İsrafı azaltmayı, kaynakları verimli kullanmayı ve tüketim alışkanlıklarını yeniden gözden geçirmeyi hedefleyen bu yaklaşım, hiç şüphesiz son derece kıymetlidir.Ne var ki sıfır atık, yalnızca çağımızın keşfettiği yeni bir çevre politikası değildir. Hakikatte bu anlayış; kâinatta kusursuz bir dengeyle işleyen ilâhî nizamın fark edilmesi ve İslam’ın asırlardır öğrettiği iktisat, kanaat, şükür ve emanet ahlâkının bugünün kavramlarıyla yeniden dile getirilmesinden ibarettir. Çünkü Müslüman için varlık, sorumsuzca tüketilecek bir mülk değil; hikmetle kullanılacak bir emanet, şükürle korunacak bir nimettir.Sıfır Atık Nedir?Sıfır atık; kaynakların verimli kullanılmasını, atık oluşumunun önlenmesini, oluşan atıkların yeniden değerlendirilmesini ve mümkün olduğunca hiçbir şeyin çöpe gitmemesini hedefleyen bir yönetim ve hayat anlayışıdır.Bu yaklaşımın temelinde azaltma, yeniden kullanma, geri dönüştürme ve kaynakları koruma ilkeleri bulunmaktadır. Modern çevre politikalarında sıfır atık; sürdürülebilir kalkınmanın, çevre korumanın ve doğal kaynak yönetiminin önemli araçlarından biri olarak kabul edilmektedir.Ancak sıfır atık yalnızca teknik bir çevre uygulaması değildir. Çünkü atığın ortaya çıkışı çoğu zaman teknik sebeplerden değil, insanın üretim ve tüketim anlayışından kaynaklanmaktadır. Modern dünyada üretim, çoğu zaman gerçek ihtiyaçları karşılamaktan ziyade yeni ihtiyaçlar üretmeye; tüketim ise ihtiyaçları gidermekten ziyade arzuları tatmin etmeye yönelmiştir. Böylece fıtrattaki ölçü ve denge bozulmakta, eşya kısa sürede atığa dönüşmektedir. Bu sebeple sıfır atık aynı zamanda ahlâk, hayat tarzı ve medeniyet tasavvurudur. İnsan ile eşya arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesini, üretim ve tüketimin ilâhî ölçüye ve fıtrata uygun hâle getirilmesini, nimetin kıymetinin bilinmesini ve israfı doğuran zihniyetin dönüştürülmesini gerektirir.İslam’da Sıfır Atık Anlayışı Var mıdır?Her ne kadar “sıfır atık” ifadesi modern döneme ait olsa da onun temelinde bulunan ilkeler İslam’ın özünde mevcuttur. Kur’ân-ı Kerîm’de birçok ayette israf yasaklanmış, ölçülülük ve denge teşvik edilmiştir. Bu konuda en çok bilinen ayet şöyledir:“Yiyiniz, içiniz; fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’râf, 7/31)Bu ayet yalnızca yeme içme konusunda değil, insanın sahip olduğu bütün nimetlerle ilişkisini düzenleyen umumi bir ilke ortaya koymaktadır. Çünkü israf sadece fazla yemek yemek değil; sahip olunan herhangi bir nimeti gereksiz veya yanlış yerde kullanmaktır.İslam’a göre insan dünyanın sahibi değil, emanetçisidir. Yeryüzü, su, hava, toprak, enerji kaynakları ve canlılar insana mutlak mülkiyet olarak verilmemiştir. İnsan bunlardan faydalanmakla birlikte onları korumakla ve Allah’ın istediği şekilde kullanmakla da yükümlüdür.Bu nedenle İslam’ın çevre anlayışı insan merkezli değil, emanet merkezlidir. İnsan, Allah’ın yarattığı düzen içerisinde kendisine verilen görevi yerine getirmekle mükelleftir. Onun vazifesi yeryüzünü tahrip etmek değil, imar etmek; bozmak değil, ıslah etmek; tüketmek değil, koruyup geliştirmektir.Şükür anlayışı da bu noktada önemlidir. Çünkü nimetin kıymetini bilmeyen insan onu kolayca israf eder. Şükür ise nimeti vereni tanımayı, nimetin değerini bilmeyi ve onu yaratılış amacına uygun kullanmayı gerektirir. Bu yönüyle şükür ile sıfır atık arasında doğrudan bir ilişki vardır.Kur’ân-ı Hakîm’in ortaya koyduğu bakış açısına göre insanın yaratılışındaki en önemli gayelerden biri şükürdür. Kâinata dikkatle bakıldığında da görülecektir ki bütün varlıklar adeta insanı şükre davet etmektedir. Sayısız nimetler, birbirini tamamlayan sistemler ve hayatın devamı için hazırlanmış imkânlar, insanın nimeti vereni tanımasını ve ona karşı minnettarlık duymasını hedeflemektedir.İslam düşüncesinde iktisat yalnızca ekonomik bir tedbir değil, aynı zamanda nimete karşı bir hürmet, manevi şükür ve ilâhî rahmete karşı hürmet ifadesidir. İsraf ise şükrün zıddıdır; nimetin kıymetini bilmemek ve onu değersizleştirmektir. Bu sebeple İslam âlimleri iktisadı bereketin, israfı ise bereketsizliğin sebeplerinden biri olarak değerlendirmişlerdir.İsrafın en önemli sonuçlarından biri kanaatsizliktir. Kanaatsizlik ise insanı sürekli daha fazlasını istemeye sevk eder. Elindeki nimetlere şükretmek yerine eksik olanlara odaklanan kişi zamanla tatminsizliğe sürüklenir. Hırs arttıkça kanaat azalır; kanaat azaldıkça da huzur kaybolur. Böylece insan, sahip olduklarıyla mutlu olamayan ve sürekli daha fazlasını arayan bir tüketim döngüsünün içine girer.Bugün modern dünyanın karşı karşıya olduğu aşırı tüketim alışkanlıklarının temelinde büyük ölçüde bu kanaatsizlik problemi bulunmaktadır. Oysa İslam, insanı sahip olduklarının kıymetini bilmeye, ihtiyaç kadar tüketmeye ve nimetlerin hesabını vereceğini unutmadan yaşamaya çağırmaktadır.Kâinatta İşleyen İlâhî Düzen ve Sıfır AtıkSıfır atık fikrini anlamanın en güzel yolu, Allah’ın kâinata yerleştirdiği sistemi dikkatle incelemektir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:“Biz her şeyi bir ölçü ile yarattık.” (Kamer, 54/49)Gerçekten de kâinata bakıldığında muazzam bir denge ve döngü görülür. Allah’ın ilim, hikmet ve kudretiyle su buharlaşır, bulut olur, yağmur olarak yeryüzüne iner ve yeniden denizlere ulaşır. Karbon döngüsünde canlıların solunumu ile bitkilerin fotosentezi birbirini tamamlar. Azot döngüsü toprağın verimliliğini sürdürür. Ekosistem içerisindeki her canlı, büyük bir bütünün parçası olarak vazife görür.Dikkat çekici olan husus şudur: Tabiatta gerçek anlamda çöp yoktur. Bir ağacın dökülen yaprakları toprağın besinine dönüşür, hayvan atıkları gübre olur, ölen canlılar ayrışarak yeni hayatların devamına katkı sağlar. Bir canlının atığı, başka bir canlının rızkı hâline gelir.Bu durum yalnızca ekolojik bir gerçek değil, aynı zamanda yaratılışın hikmetine dair önemli bir hakikattir. Kâinatta hiçbir şey başıboş, gayesiz veya faydasız bırakılmamıştır. Her varlık kendisine verilen vazifeyi yerine getirirken aynı zamanda başka varlıkların hayatına da hizmet etmektedir. Toprak, hava, su, güneş, bitkiler ve canlılar arasında kurulan bu hassas denge; ilâhî hikmet ve rahmetin açık bir tecellisidir. İnsan da bu büyük düzenin dışında değildir. Kendisine verilen akıl ve irade sayesinde kâinattaki bu ölçüyü okuyup ona uygun yaşamakla sorumludur. Eğer Allah’ın yarattığı sistemde israf ve başıboşluk yoksa, insanın kurduğu sistemlerde de olmamalıdır. Üretimden tüketime, şehirleşmeden sanayiye kadar her alanda kâinattaki dengeyi gözetmek, insanın yeryüzündeki halifelik vazifesinin bir gereğidir.Kur’ân insanı sürekli şükre davet ederken, kâinat da baştan sona bu şükrü netice verecek şekilde yaratılmıştır. İnsan hayatı için hazırlanmış sayısız nimet, onu nimetin sahibini tanımaya ve şükretmeye yöneltmektedir. Bu sebeple sıfır atık anlayışı yalnızca çevreyi koruma projesi değil; Allah’ın kâinata yerleştirdiği ölçüyü okumak, ona göre hareket etmek, nimetlerin kıymetini bilmek ve şükür medeniyetini yeniden ihya etmektir.İsrafın Manevî Boyutuİsraf çoğu zaman ekonomik bir problem gibi görülür. Oysa İslam açısından israf öncelikle ahlâkî ve manevî bir meseledir. Çünkü israf, nimetin ve dolayısıyla nimeti verenin değerini bilmemektir.İsrafın zararları yalnızca tüketilen malın kaybıyla sınırlı değildir. İsraf zamanla insanın ruh dünyasını da etkiler. Sürekli daha fazlasını istemek, elde edilen nimetlerden tat alamamak ve sahip olduklarıyla mutlu olamamak, modern insanın en büyük problemlerinden biri hâline gelmiştir.Oysa nimetlerin gerçek lezzeti, onların kıymetini bilmekle hissedilir. İktisat ve ölçülü kullanım yalnızca maddi bereketi artırmaz; insanın sahip olduğu nimetlerden daha fazla istifade etmesine de vesile olur. Kanaat sahibi insan az imkânla huzur bulabilirken, kanaatsiz insan çok imkân içinde bile eksiklik hissedebilir.Bu sebeple İslam, israfı yalnızca ekonomik bir hata olarak değil; insanın kalbini ve ahlâkını etkileyen manevi bir hastalık olarak değerlendirmiştir. Savurganlık arttıkça şükür azalmakta, şükür azaldıkça da nimetin bereketi kaybolmaktadır. Buna karşılık iktisat; bereketi artıran, insanı hırsın ve tüketim baskısının esaretinden kurtaran bir hayat prensibi hâline gelmektedir.Bugün tüketim arttığı hâlde mutluluğun aynı oranda artmaması dikkat çekici değil midir? Elbette öyledir. Çünkü huzur, sahip olunan şeylerin miktarında değil; onlarla kurulan ilişkinin sağlıklı olmasındadır. Bu nedenle sadece ekmeği çöpe atmak değil; suyu gereksiz kullanmak, elektriği boşa harcamak, zamanı amaçsız tüketmek, bilgiyi faydasız işlerde kullanmak ve insan kaynağını değerlendirememek de birer israf türüdür. En büyük israf da insanın Allah’ın kulu olduğu gerçeğini ıskalamasıdır.İslam’ın İnşa Etmek İstediği Çevre Ahlâkıİslam’ın çevre ve kaynak kullanımı konusundaki yaklaşımı belirli ahlâkî ilkeler üzerine kuruludur. Bu ilkeler yalnızca çevreyi korumayı değil, insanın Allah, tabiat, toplum ve kendi nefsiyle kurduğu ilişkiyi de düzenlemektedir.Kanaat: Kadere rıza göstermek, ihtiyaç kadarıyla yetinebilmektir. Kanaat, eldeki nimetin kıymetini bilmeyi ve sürekli daha fazlasını isteme hastalığından kurtulmayı sağlar.Şükür: Nimetin asıl sahibini bilmek ve nimeti yerli yerinde kullanmaktır. Şükür sadece sözle değil, nimeti amacı doğrultusunda değerlendirmekle gerçekleşir. Ve şükür, nimeti artırır.İktisat: Harcamalarda ölçülü davranmaktır. İktisat, cimrilik değil; ihtiyaç ile savurganlık arasında denge kurabilmektir.Sorumluluk: Yapılan her tercihin sonuçlarının farkında olmaktır. İnsan yalnızca bugünden değil, yarından da mesuldür ve her yaptığının hesabını verecektir.Temizlik: Hem bedenin hem çevrenin temiz tutulmasıdır. Temizlik, İslam’ın temel prensiplerinden biri olduğu gibi sağlıklı ve sürdürülebilir bir hayatın da şartıdır.Emanet Şuuru: Yeryüzünün bize ait değil, bize emanet edildiğini bilmektir. İnsan bu emaneti korumak ve gelecek nesillere aktarmakla yükümlüdür.Merhamet: İnsanlara, hayvanlara ve tabiata zarar vermemektir. İslam’ın rahmet anlayışı yalnızca insanı değil, bütün canlıları kuşatmaktadır.Ölçülülük: Her konuda aşırılıktan uzak durmaktır. Aşırı tüketim kadar aşırı üretim ve aşırı müdahale de dengeyi bozabilmektedir.Gelecek Nesillere Karşı Sorumluluk: Kaynakları sadece bugünün değil yarının insanlarını da düşünerek kullanmaktır.Bu ilkeler bir araya geldiğinde ortaya yalnızca çevreci bir yaklaşım değil, bütüncül bir medeniyet tasavvuru çıkmaktadır. Çünkü İslam’ın hedefi sadece atıkları azaltmak değil; israfı doğuran zihniyeti değiştirmektir. Nitekim çevre krizlerinin temelinde çoğu zaman teknik eksikliklerden ziyade ahlâkî problemler bulunmaktadır. Açgözlülük, gösteriş, ölçüsüz tüketim ve sorumsuzluk ortadan kaldırılmadıkça çevre sorunlarının kalıcı olarak çözülmesi de mümkün olmayacaktır.Bu sebeple İslam’ın teklif ettiği çevre ahlâkı, insanı tüketimin merkezine değil; sorumluluğun merkezine yerleştirmektedir. İnsan ne kadar güçlü olursa olsun, kâinatın sahibi değil; ilâhî düzen içerisinde kendisine verilen vazifeyi yerine getirmekle yükümlü bir emanetçidir.Hz. Peygamber’in (sav) Çevre ve İsraf Konusundaki UygulamalarıHz. Peygamber’in hayatı, çevre ahlâkının en güzel örnekleriyle doludur. O, insanlığa sadece ibadet esaslarını değil; nimetlerle nasıl ilişki kurulacağını da öğretmiştir.Abdest alırken bir nehir kenarında bulunsa bile suyu israf etmemeyi tavsiye etmesi, kaynak kullanımındaki hassasiyetini göstermektedir. Bu tavsiye yalnızca su tasarrufu çağrısı değildir; aynı zamanda nimetin miktarına bakmaksızın ona saygı gösterme şuurudur. İnsan, sınırsız gibi görünen imkânlar karşısında bile şeriatın istediği ölçülü davranışı öğrenmelidir.Hz. Peygamber (asm) temizlik konusunda son derece titiz davranmış; yolların, mescidlerin ve ortak kullanım alanlarının temiz tutulmasını istemiştir. Çevreyi kirletmeyi hoş görmemiş, insanların faydalandığı alanlara zarar verilmesini yasaklamıştır.Ağaç dikmeyi teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Bir Müslüman bir ağaç diker veya ekin eker de ondan bir insan, hayvan veya kuş yerse bu onun için sadaka olur.”Bu hadis, çevreye yapılan yatırımın yalnızca dünyevî bir faaliyet değil, aynı zamanda manevi değeri olan bir iyilik olduğunu göstermektedir. Bir ağacın gölgesinden faydalanan insan da, meyvesini yiyen kuş da, toprağı koruyan kökleri de sevap hanesine yazılan bir sadaka hükmüne geçmektedir.Hz. Peygamber (asm) canlılara merhameti teşvik etmiş, hayvanlara eziyeti yasaklamış ve çevreye zarar veren davranışları hoş görmemiştir. Çünkü onun ortaya koyduğu rahmet anlayışı yalnızca insanları değil, bütün mahlûkatı kapsamaktadır.Bugün dünyanın karşı karşıya bulunduğu kuraklık, çevre kirliliği, plastik atıklar, iklim krizleri ve kaynak tükenmesi gibi sorunlar, İslam’ın çevre ve israf konusundaki öğretilerinin değerini bir kez daha ortaya koymaktadır. Çünkü Hz. Peygamber’in (asm) insanlığa tebliğ ettiği esaslar, yalnızca yedinci asrın insanına hitap eden tavsiyeler değil; insanın yaratılışına, kâinatın işleyişine ve ilâhî dengeye uygun, evrensel ve kıyamete kadar geçerli hakikatlerdir.İnsanlık bugün bilimsel araştırmalarla ulaşmaya çalıştığı pek çok sonuca, İslam’ın asırlar önce ortaya koyduğu ölçülerde zaten işaret edildiğini görmekte; çevreyi korumanın, israftan kaçınmanın ve kaynakları emanet bilinciyle kullanmanın aslında bir tercih değil, insanlığın geleceği için bir zaruret olduğunu daha iyi anlamaktadır.Günümüz İçin Çıkarılması Gereken DerslerSıfır atık anlayışı önce kişinin hayatında başlamalıdır. Evlerde ihtiyaç kadar alışveriş yapmak, gıda israfını önlemek, atıkları ayrıştırmak, yeniden kullanılabilir ürünleri tercih etmek, enerji ve su tasarrufu sağlamak önemli adımlardır.İsrafın kaynağı çoğu zaman insanın zihninde ve alışkanlıklarında bulunmaktadır. Bu nedenle sıfır atık çalışmaları, ahlâkî eğitimle desteklenmek zorundadır. Aileler çocuklarına nimetin kıymetini öğretmeli; sofrada bırakılan bir lokmanın, boşa akan bir damla suyun veya gereksiz yere yakılan bir lambanın sadece maddi değil, manevi bir sorumluluk olduğunu anlatmalıdır.Okullar çevre bilincini yalnızca teorik bilgilerle değil; uygulamalı faaliyetlerle desteklemelidir. Öğrenciler geri dönüşümün yanında şükür, kanaat, paylaşma ve sorumluluk gibi değerlerle de buluşturulmalıdır.Vakıflar, dernekler ve sivil toplum kuruluşları çevre bilinci eğitimleri, geri dönüşüm projeleri, gıda kurtarma çalışmaları ve sürdürülebilir tüketim kampanyaları düzenleyebilir. Belediyeler ise atık yönetimi kadar israfı önleyici eğitim faaliyetlerine de ağırlık vermelidir. Sıfır atık, bir çevre projesinden çok daha fazlasıdır. O, insanın Allah’a, tabiata, topluma ve gelecek nesillere karşı sorumluluğunu yeniden hatırlamasıdır. Asıl hedef daha az çöp üretmekten önce, daha şuurlu insanlar yetiştirebilmektir.SonuçModern dünyanın karşı karşıya kaldığı çevre krizleri, kaynak tükenmesi ve atık sorunları insanlığa önemli bir gerçeği yeniden göstermektedir: Kâinat savurganlık üzerine değil, denge üzerine kurulmuştur.Allah Teâlâ yeryüzünü ölçüyle yaratmış, canlıları birbirine bağlı döngüler içerisinde var etmiş ve hiçbir şeyi başıboş bırakmamıştır. Tabiatta gerçek anlamda atık bulunmaması, her unsurun başka bir unsurun hayatına katkı sağlaması ve ekolojik sistemlerin kusursuz işleyişi bunun açık göstergesidir.Kâinata dikkatle bakıldığında görülmektedir ki Allah Teâlâ varlıkları birbirinden bağımsız değil, birbirini tamamlayan halkalar şeklinde yaratmıştır. Hayat, bu büyük dairenin merkezinde yer almakta; sayısız varlık onun devamına hizmet etmektedir. Toprak, hava, su, güneş, bitkiler ve canlılar arasındaki kusursuz uyum, ilâhî hikmet ve rahmetin tecellisidir.İnsan da bu büyük düzenin bir parçasıdır. Bu sebeple çevreyi korumak yalnızca ekolojik bir görev değil; yaratılışın hikmetini anlamanın ve ilâhî dengeye saygı göstermenin de bir gereğidir. İsraftan kaçınmak ise sadece tasarruf yapmak değil; nimeti verene şükretmek, emanete sahip çıkmak ve kâinattaki ölçüye uygun yaşamaktır.Modern dünyanın yeni keşfettiği sıfır atık anlayışı, gerçekte Allah’ın kâinata yerleştirdiği ilâhî düzenin ve İslam’ın asırlardır öğrettiği iktisat, şükür, emanet ve israftan kaçınma ahlâkının günümüzdeki bir yansımasıdır.İnsan, kâinattaki bu ilâhî dengeyi okuyabildiği ölçüde çevreye zarar veren değil, onu koruyan; tüketen değil, yaşatan; bozan değil, ıslah eden bir halife olacaktır. Yeryüzünün geleceğini güvence altına alacak olan şey de yalnızca yeni teknolojiler değil; Allah’ın nimetlerini emanet şuuruyla değerlendiren, şükrü hayatının merkezine yerleştiren ve israftan kaçınmayı bir kulluk şuuru hâline getiren insanların çoğalmasıdır.
İstiğfarın Dönüştürücü GücüHayat, sürekli değişimin yaşandığı uzun bir yolculuktur. İnsan bazen sağlıkla imtihan olur, bazen hastalıkla; bazen bollukla, bazen darlıkla; bazen başarıyla, bazen de hatalarıyla yüzleşir. Gün gelir sevinçle dolar, gün gelir hüzünle sınanır. Çünkü dünya, Kur’ân’ın haber verdiği gibi bir imtihan meydanıdır. Bu yolculukta önemli olan, insanın hangi hâllerden geçtiği değil; bütün bu değişimlerin içinde yönünü kaybetmeden istikametini muhafaza edip edemediğidir. İnsan, hayatı boyunca sürekli dönüşüm içindedir. Ya Rabbine yönelerek imanını, ahlâkını ve kulluğunu olgunlaştırır ya da gaflet, günah ve nefsin arzuları içinde hakikatten uzaklaşır. Yani mesele değişmek değil, doğru istikamette değişebilmektir. Zira değişim hayatın kaçınılmaz bir kanunu, dönüşüm ise insanın yaptığı tercihin neticesidir. Kur’ân-ı Kerîm, bu manevî dönüşümün iki temel dinamiğini gösterir bizlere: Bir tarafta kulun Rabbine yönelişini ifade eden dua ve tevekkül; diğer tarafta hatalarından arınmasını sağlayan tövbe ve istiğfar. Dua, kulun aczini itiraf ederek Allah’ın yardımına sığınması; tevekkül, üzerine düşeni yaptıktan sonra neticeyi hikmet sahibi olan Rabbine teslim etmesidir. Tövbe ve istiğfar ise yanlış istikametten vazgeçip yeniden Allah’a yönelmenin, kalbi arındırmanın ve kulluk yolunda yeni bir başlangıç yapmanın adıdır. İşte insanı hakiki manada değiştiren ve en güzel hâle ulaştıran dönüşüm, bu dört hakikatin hayatın her safhasında birlikte yaşanmasıyla mümkün olur.Bu noktada üzerinde durulması gereken husus, tövbenin mahiyetidir. Çünkü tövbe, çoğu zaman zannedildiği gibi sadece işlenen bir günahın ardından “estağfurullah” demekten ibaret değildir. Asıl tövbe; kalbin pişmanlıkla sarsılması, aklın yanlışı fark etmesi, iradenin o günahtan vazgeçmesi ve hayatın yeniden Allah’ın rızasına göre şekillenmesidir. Nitekim Arapçada “geri dönmek, rücû etmek” anlamına gelen tövbe, kulun günahı terk ederek Rabbinin rahmetine yönelmesini ifade eder. Allah Teâlâ’nın kula yönelmesi ise onun tövbesini kabul etmesi, rahmetiyle kuşatması, kusurlarını bağışlaması ve yeniden lütuf ve ihsanına mazhar kılmasıdır. Bu sebeple gerçek tövbe, geçmişi silmeye çalışan geçici bir duygu değil; insanın düşüncesini, niyetini ve davranışlarını değiştiren kalıcı bir istikamet değişikliğidir.Kur’ân-ı Kerîm’de müminlere şu çağrı yapılır: “Ey iman edenler! Allah’a nasûh bir tevbe ile tevbe edin...” (Tahrîm, 66/8)Burada geçen tevbe-i nasûh, samimi, içten, geri dönüşü olmayan bir yöneliştir. Peygamber Efendimize (sav) nasûh tevbesinin ne olduğu sorulduğunda, “Kulun yaptığı günaha pişman olması, Rabbinden bağışlanma dilemesi ve bir daha o günaha dönmemesidir.” buyurmuştur.Demek ki nasûh tevbesi dört temel üzerine kuruludur: Günahı fark etmek, samimiyetle pişman olmak, Allah’tan af dilemek ve aynı yanlışa tekrar dönmemeye kesin karar vermek. Eğer işlenen hata kul hakkıyla ilgiliyse, bunun telafisi için de elden gelen bütün gayret gösterilmelidir. İmam Mâtürîdî’nin tarif ettiği gibi nasûh tevbesi; kalbin pişman olması, dilin istiğfar etmesi, bedenin günahı terk etmesi ve insanın bütün hayatını yeni bir istikamete yönlendirmesidir. Çünkü tevbe sadece dilin söylediği söz değil, hayatın tamamını kuşatan bir karardır.Nitekim Peygamber Efendimiz (sav), “Pişmanlık tevbedir.” Buyurmuş; başka bir hadis-i şerifte ise, “Tevbe, bir daha dönmemek üzere günahı terk etmektir.” diye tarif etmiştir.Gerçek istiğfar, yalnızca “estağfurullah” demek değildir. Dil ile söylenen istiğfarın kalpte pişmanlığa, davranışlarda değişime dönüşmesi gerekir. Aksi hâlde söz ile hayat arasında kopukluk oluşur. Oysa Allah Teâlâ, kulunun sadece kelimelerini değil, kalbindeki yönelişi de görmektedir.Tam da bu noktada Müslümanın dilinden düşürmemesi gereken bir dua var: اَللّٰهُمَّ يَا مُحَوِّلَ الْحَوْلِ وَالْاَحْوَالِ، حَوِّلْ حَالَنَٓا اِلٰٓى اَحْسَنِ الْحَالِ “Ey hâlleri ve şartları değiştirip dönüştüren Allah’ım! Bizim hâlimizi de en güzel hâle çevir.”Bu dua, esas itibarıyla insanın kendi acziyetini ilan etmesidir. Çünkü insan, kendisini değiştirmek ister; fakat gerçek dönüşümü yaratacak kudret yalnız Allah’a aittir. Kalpleri evirip çeviren O’dur. Günahkârı salihe, korkuyu huzura, dağınıklığı istikamete, ümitsizliği ümide dönüştüren de O’dur. İnsana düşen, samimiyetle istemesidir.Dikkat edilirse bu duada “Beni zengin et.”, “İşimi kolaylaştır.” veya “Sıkıntımı gider.” denilmez. Daha kapsamlı bir talepte bulunulur: “Hâlimi en güzel hâle çevir.” Çünkü insanın hâli düzeldiğinde bakışı değişir, niyeti değişir, ahlâkı değişir, ilişkileri değişir ve neticede hayatı değişir.İşte nasûh tevbesi ile bu dua, birbirini tamamlayan dönüşümün iki büyük anahtarıdır. Biri kulun Allah’a yönelişidir; diğeri ise Allah’tan bu yönelişi kemale erdirmesini istemesidir. Biri iradeyi temsil eder, diğeri ise ilâhî yardımı talep eder.Bugün modern dünyanın en çok konuştuğu kavramlardan biri kişisel dönüşümdür. Sayısız kitap, seminer ve eğitim programı insana nasıl değişeceğini anlatmaktadır. Elbette insan değişebilir; ancak kalıcı dönüşüm, yalnızca dış alışkanlıkların değişmesiyle gerçekleşmez. Gerçek dönüşüm, kalbin dönüşmesidir. Kalp istikamet bulmadan davranışların uzun süre değişmesi de mümkün değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav), kalplerin Allah’ın kudret elinde bulunduğunu bizlere şu duasıyla öğretmiştir: Mealen, “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allah! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.” Bu dua, müminin en büyük endişesinin dış şartların değil, kalbin istikameti olması gerektiğini gösterir. Çünkü kalp doğru kaldığında insanın sözü de düzelir, ameli de güzelleşir, hayatı da istikamet kazanır.İşte bunun için Müslüman, her gün defalarca istiğfar eder. Çünkü istiğfar sadece geçmişi temizlemez; geleceği de inşa eder. Günahın pasını siler, kalbi yumuşatır, vicdanı diri tutar ve insanın yönünü yeniden Allah’a çevirir. İstiğfar, insanın kendi kusurunu görebilme cesaretidir. Kusurunu gören insan kibirden korunur; kibirden kurtulan insan ise hidayete daha açık hâle gelir.Hazret-i Ömer bin Abdülaziz’in şu sözü bu hakikati ne güzel özetler: “Haramlar bir ateştir; ona ancak kalbi ölü olanlar uzanır. Eğer kalpleri diri olsaydı, o ateşin acısını hissederlerdi.”Kalbin diri kalmasının yollarından biri de sürekli muhasebe, buna bağlı olarak da yukarıda da geniş anlatıldığı üzere, sürekli istiğfar ve sürekli duadır. Belki de bu yüzden Peygamber Efendimiz (sav), günahsız olduğu hâlde günde yetmişten, hatta yüz defadan fazla istiğfar ettiğini haber vermiştir. Çünkü istiğfar sadece günahı silen bir amel değil; kulu Rabbine yaklaştıran, kalbi sürekli diri tutan bir kulluk hâlidir.Bugün her birimiz farklı imtihanlardan geçiyoruz. Kimimiz makamla, kimimiz mal ile, kimimiz evladıyla, kimimiz sağlığıyla, kimimiz de nefsiyle mücadele ediyor. Hâllerimiz sürekli değişiyor. Fakat değişmeyen tek hakikat şudur: Allah’a yönelen hiçbir kul, O’nun rahmetinden mahrum kalmaz.Öyleyse dilimiz istiğfarla, kalbimiz pişmanlıkla, hayatımız ise nasûh tevbesinin gereği olan salih amellerle süslensin. Her gün yeniden Rabbimize dönelim ve samimiyetle şu duayı tekrar edelim:اَللّٰهُمَّ يَا مُحَوِّلَ الْحَوْلِ وَالْاَحْوَالِ،حَوِّلْ حَالَنَٓا اِلٰٓى اَحْسَنِ الْحَالِ “Allahümme yâ muhavvile’l-havli vel-ahvâl, havvil hâlenâ ilâ ahsenil hâl.”Çünkü hâlleri değiştiren yalnız Allah’tır. Kulun vazifesi ise samimiyetle yönelmek, istiğfarı sadece dilinde değil, hayatında da yaşamaktır. İşte o zaman tövbe insanın bütün ömrünü dönüştüren ilâhî bir anahtar olur.
Nübüvvet Bahçesinin Tazeliğini Şemsi’nin Mevlid-i Şerif’inden Okumak“Hazâ Kitâb-ı Mevlidi’n-Nebî Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem.”Malumdur ki, mevlid geleneğimizin en büyük ve en meşhur eseri olan Vesîletü’n-Necât, sadece bir şiir değil; sünnet-i seniyyeye bağlılığın ve Peygamber Efendimize (asm) duyulan derin muhabbetin bir meyvesidir. Bu eserin kaleme alınmasına vesile olan hadise de Süleyman Çelebi Hazretlerinin iman ve muhabbetle yoğrulmuş kalbinin ne kadar hassas olduğunu göstermektedir.Rivayete göre Bursa’da vaaz eden Fars asıllı bir vaiz, Peygamber Efendimizin (asm) bütün peygamberlerden üstün faziletini gereği gibi takdir etmeyen sözler söylemişti. Bu sözler, sadece o mecliste bulunan müminleri değil, asırlar boyunca bu hadiseyi öğrenen bütün ehl-i imanı derinden inciten itikadî bir zafiyetin yansımasıydı. Süleyman Çelebi de bu incinmişliğin ve Resûlullah’a (asm) olan muhabbetinin tesiriyle kalemine sarıldı ve ümmete asırlardır okunmaya devam eden o eşsiz mevlidi armağan etti.Hakiki şair, sadece güzel söz söyleyen kişi değildir. O, zamanın menfi tesirleriyle yıpranan gönülleri hakikatin neşteriyle tedavi eden bir gönül tabibidir. Kur’ân’a ve sünnet-i seniyyeye bağlılığı ölçüsünde insanların kalplerinde karşılık bulur. Nitekim Peygamber Efendimizi (asm) öven şiirlere gösterilen hürmetin en güzel örneklerinden biri de Kasîde-i Bürde geleneğidir. Bu hassasiyetin kökünde sünnet-i seniyyenin işaretleri bulunmaktadır.İşte asırlardır kurtuluş vesilesi olarak görülen mevlidler de bu vazifeyi yerine getirmiştir. Bir taraftan Kur’ân ve sünnet çizgisinden uzaklaşan yanlış anlayışlara güçlü bir cevap vermiş, diğer taraftan ise Resûlullah’ın (asm) mübarek ismini işitince kalbine salavatla huzur veren mümin gönüllere su serpmiştir.Bugün elimizde sayısız mevlid bulunmaktadır. Her biri farklı bir üslup, farklı bir lezzet taşır. Fakat hepsinin ortak gayesi aynıdır: İnsanları Peygamber Efendimizin (asm) muhabbetinde buluşturmak. Kim bu manevi sofraya edeple oturursa, aklı ve kalbi nispetinde nasibini alır; farklı duygu ve düşünceler besmelenin bereketinde birleşir, nübüvvet gülünün etrafında tevhid olur.Baktık…Bir köşede kıymetli bir manzume ile karşılaştık. Şehr-i Sivas’ta kaleme alınmıştı. Müellifi, ömrünün kemal çağına ulaşmış, altmış dört yaşındaki Şemseddin Sivasî Hazretleri idi. Eserini yazmaktaki niyetini ise şu iki mısrada dile getiriyordu:Tâ ki hayr ile cihânda yâd olam Yılda bir kez yâd ile ibâd olam.Ne güzel bir niyet…Bu sözlerde, Resûlullah’ın (asm), “İnsan öldüğünde amel defteri kapanır; ancak üç kişinin sevabı devam eder...” müjdesine uyma arzusu gizlidir. Hazretin muradı, dünyada şöhret kazanmak veya adını yaşatmak değildir. Asıl isteği, geride faydalı bir eser bırakmak; o eser vesilesiyle insanların Resûlullah’ı (asm) yâd etmelerine katkıda bulunmak ve bu hizmeti O’nun şefaatine vesile kılmaktır.Cenâb-ı Hak bu niyeti cümlemize de nasip eylesin.Şemseddin Sivasî Hazretleri uzun yıllar bir Mevlid-i Şerif kaleme almayı hayal etti. İstedi ki mana kokuları yeniden âleme yayılsın; naat bahçesinde bir bülbül gibi ötsün. Resûlullah’ın (asm) güzelliklerini anlatsın, O’na âşık gönüller bu beyitlerle mest olsun.Sonra kalemini eline aldı.İlk mısralar gönlüne doğmaya başladı. Fakat o sırada kalbine başka bir his geldi. Bu yol, yalnızca şairlik maharetiyle yürünecek bir yol değildi. Resûlullah’ı (asm) vasfetmek, O’nun naatini söylemek, ancak ilahî bir lütuf ve manevi bir izinle mümkün olabilirdi. Gül bahçesine girmek de, o gülün kokusunu dile getirmek de ancak icazetle olurdu.İşte bunun için bekledi.Eğer izin verilirse kalem konuşacaktı. Nurun feyzi gönlüne dolacak, beyitler birbiri ardınca gelecekti. Yok eğer henüz vakti gelmemişse susacaktı. Sessizce bekleyecek, gönlüne esecek ilham rüzgârını gözleyecekti.Bu hal içinde kalem elden düşer, dil susar. Baş öne eğilir, gözler yaşarır. Gözler Ravza-i Mutahhara’ya çevrilir. Dudaklarda ise yalnızca salavat vardır… Salavat… Salavat… Salavat…Derken gönlü bambaşka bir âleme açılır. Dünya hissi kaybolur. Manevî bir lezzet bütün benliğini sarar.O esnada bir rüya yahut keşif âlemi belirir.Önünde bir kemer vardır. Resûlullah Efendimiz (asm) huzur ve safâ içinde oturmaktadır. Mübarek yüzünün nuru bütün âlemi aydınlatmaktadır. Etrafında Ashâb-ı Kirâm halka olmuştur. Canlar O’na ve ashâbına fedâ olsun.Hazret, edeple yaklaşır. Mahcup bir hâlde niyetini arz eder. Tam o sırada Efendimiz (asm) mübarek işaretiyle bir sahabeyi gönderir. Merdivenden inen zat, Hazrete küçük bir çocuk uzatır.Bu çocuk, hakikatte bir mana çocuğudur; kendisine ihsan edilen ilhamın ve nasibinin sembolüdür.Şemseddin Sivasî Hazretleri o tıfl-ı manayı bağrına basar.Artık gönlü mamur olmuş, muradına ermiştir.Nasıl ki Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necâtı Bursa Ulu Camii’nden bütün İslam coğrafyasına yayılan bir seda olmuşsa, Şemseddin Sivasî Hazretlerinin Mevlid-i Şerifi de o nurlu zincirin mübarek halkalarından biri olmuştur. Nebevî ihsanın bir tecellisi olarak yazılan bu eser, gül kokulu beyitleriyle asırlardır nübüvvet bahçesinin tazeliğini yansıtmaya devam etmektedir.Henîen, şifâen:* * *Tut kulak evsâfına ey yâr-ı dînBilesin kimdir o Fahrü’l-MürselînGerçi son geldi odur Hatmü’r-RusülSûsen ü sünbül sonunda geldi gülCümle-i ezhâra (çiçeklere) çün gül oldu şâhHer kaçan (ne vakit) gelse hem oldur pâdişâhBu ayândır evvel ebced okunurSonra andan Fâtiha ol bahr-i nûr“Öyle hemen nur deryasına dalmazsın.Önce hece hece sonra Fatiha.”Enbiyâ ebceddir Ahmed FâtihaNaks olur mu ger olursa hâtime(Hilkatte vü haşirde vü nübüvvetde mütekaddem (Evvel), bi’sette Âhir)Ger kevâkib (yıldızlar) sonuna doğar güneşLîk anınla münevver cümle ferş (yer yüzü)Evvel esmâ sonra mânâdır gelenBunu fehm eder bu mânâdan bilenEnbiyâ esmâ Muhammed ma’nisiMa’niyi bildinse şâhım ko sesi* * *Hem bakalım, Mevlid tesmiye Nebevî ziyafette başka neler var. İşte nübüvvet delillerinden birisi: Kurdun dile gelmesi. Önce mucize anlatılır. Sonra adeta zaman şeridinin sağ ve solundaki çeltiklere ve sakinlerine zaman durmuş gibi hürmet-i Nebi ders verilir.Faslun fî tekellümi’z-zi‛bi‛l-murâ’î ve tergîbihi’l-İslâm (sav)…Bir koyun boğazlayıp i’zâz (ikram) ileAna teslîm eyledi i’zâr ile (affen)Gel tefekkür eyle bunu ey cüvân (genç)Hisse al bu kıssadan ol kâmrân (bahtiyar)Avn-i Hak yâr olsa ger bir kulınaKurt çobân olur anın koyununaGürkle (kurtla) ol kulunu irşâd ederKüfrle mağmum (kederli) iken dilşâd (gönlü sevinçli) iken (eder)El-iyâz (Allah’a sığınırım) ger bir kulına hızlân (mahrumiyet) vereSanma ana enbiyâ îmân vereŞânını ol serverin duya sibâ’ (yırtıcı hayvan)Sen niçin etmezsin ana ittibâ’Gör ki hûnın (huyun) medh eder hayvânkenSen niçin övmeyesin insânken * * *(اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفَ اَلْفِ تَحِيَّةٍ، وَاَلْفَ اَلْفِ سَلَامٍ، بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْاَنَامِ، وَقَطَرَاتِ الْغَمَامِ، عَلَى الدَّوَامِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامِ، وَعَلٰٓٓى اٰلِهِ الْكِرَامِ، وَصَحْبِهِ الْفِخَامِ)Me’hazMevlidü’n-Nebi, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi, No: 04467 (v. 4A/36B/38B)Mir’âtü’s-Safâ fî Nuhbeti Esmâi’l-Mustafâ, Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, No: 1426/3 (v. 25A/B)https://imla.kabikavseyn.com
Sağlıklı Bir Hayat İçinMevzua, bir zaman İrfan Takvimlerindeokuduğum şu maddelerle başlamak isterim.Acıktığınızda yiyin; sıkıldığınızda değil.Yediğiniz ekmek ne kadar beyaz ise hastalıklara o kadar yakınsınız demektir. Beyaz unun şekerden farkı yoktur. Kara değirmenden çıkan ve içine hiçbir katkı maddesi karıştırılmayan undan yapılan ekmek en sağlıklı olanıdır. Market raflarını dolduran kavanozlardaki gıdalara pek itibar etmeyin. Büyükannelerimizin tanımadığı gıdalardan uzak durun.Çiğ sebze ve meyve yönünden tabağınız ne kadar renkli ise o kadar sağlıklıdır. Farklı çeşit ve renklerde sebzelerle dolu bir öğün, farklı antioksidan bitkisel ilaca denktir.Bir hazır yiyecek paketinin üzerindeki “içindekiler” listesi ne kadar kabarık ise o paket o kadar zararlıdır; ondan uzak durulmalıdır. Bir gıdanın raf ömrü ne kadar uzun ise ona o nispette şüphe ile yaklaşılmalıdır.Sebzelerin suyunu da için. Sebzelerin içinde piştiği su, besin değeri açısından oldukça zengindir.Sofradan doymadan kalkma başarısını elde etmeye çalışın. Her fırsatta oturmayı değil, hareket etmeyi tercih edin. Sağlıkla İlgili Bazı Hadis-i Şerifler“Allah Teâlâ Hazretleri hastalığı da ilacı da indirmiştir. Ve her hastalığa bir ilaç var etmiştir. Öyleyse tedavi olun. Ancak haram olan şeyle tedavi olmayın.” (Ebu Dâvud, Tıp, 11) Bu hadis-i şerif, hangi hastalığın hangi evresinde olunursa olunsun karamsarlığa düşmeden, ibadet bilinci içinde tedaviye devam etmenin dinamiğini vermektedir.Bazı rivayetlerde az önceki hadis-i şerifin devamı olarak “Bilen bilir, bilmeyen bilmez.” ifadesi de yer almaktadır ki adeta tıp tarihinin özeti verilmektedir. Yani her hastalığın devası yaratılmış ve tabiat eczanesinde derç edilmiştir. Herhangi bir hastalığın devası henüz bulunamamışsa, bu olmadığı için değil; Cenab-ı Hakk’ın hikmeti gereği, o an için o devanın fark edilmemesindendir. Yoksa bir yerlerde keşfedileceği zamanı beklemektedir.Yine O (sav) şöyle buyurmuştur: “Üç şeyde şifa vardır (başkasında yok, anlamında değildir), hacamat, bal şerbeti ve dağlama; fakat ben (son bir ihtiyaç ve zaruret olmadıkça) ümmetimi ateşle dağlamaktan nehyederim.” (Buhârî, Tıp, 3)Dağlamanın hem tavsiye edilip hem de istenmemesini âlimlerimiz şöyle açıklamışlardır: Bu uygulamanın çok can yakıcı olması ve ancak çok ehil kişiler tarafından yapılması gerektiğinden dolayı, son çare olarak başvurulması gerektiğine işaret etmektedir. (Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, c. 11, s. 134)Nitekim Efendimiz (sav)’in, kanı durdurulamayan Sa’d bin Muâz’a bu uygulama ile müdahale ettiği ve İslâm tarihi boyunca da bu uygulamanın pek çok örneğine rastlandığı bilinmektedir.Hadis-i şeriflerde şöyle buyrulur: “Fâtiha birçok hastalığa şifadır.” (Kenzü’l-Ummâl) “İki şifaya devam ediniz: Kur’an ve bal.” (Hâkim) “Sadaka vererek hastalarınızı ve hastalıklarınızı tedavi ediniz.” (Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 347)İhtiyaç sahiplerinin gönüllerini hoş ederek onların duasını almanın, şifa bulmada büyük önemi vardır. Şifayı verecek olan Hak Teâlâ’dır. Allahü Teâlâ’nın hangi vesileyle şifa vereceğini bilemeyiz. Onun için bildiğimiz ve duyduğumuz her meşru vesileye başvurmak suretiyle tedavide kuşatıcı bir yol izlemek gerekir diye düşünürüz.İbn Kayyım der ki: “Bu (teselli verme), tedavinin en şerefli çeşitlerinden biridir. Zira hastanın gönlünü hoş etmek, onun tabiatını güçlendirir, kuvvetlerini harekete geçirir, hastalığın bertaraf olmasına yardımcı olur ve hafiflemesini sağlar.” (Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, c. 11, s. 137)Tam bu noktada, defalarca okumuş ve muazzam tesiratını görmüş bir insan olarak Hastalar Risalesi’ni tavsiye etmek istiyoruz. Birçok kişiden, yarı şaka yarı ciddi olarak, “Hastalar Risalesi’ni okuyunca insanın hasta olası geliyor.” sözünü defalarca duyduğumuzu da ifade etmek isteriz.Tövbe ve İstiğfar Tövbe ve istiğfarın da tedavide önemli bir yeri ve değeri vardır. Tâbiînin en ileri gelenlerinden Hasan-ı Basrî Hazretlerine bir adam geliyor; ailesiyle geçimsiz olduğundan şikâyet ediyor. Hazret ona tövbe ve istiğfar etmesini tavsiye ediyor. Bir başkası geliyor, ekonomik sıkıntıdan dert yanıyor. Hazret ona da tövbe ve istiğfar etmesini tavsiye ediyor. Bir başkası hastalıklardan bir türlü yakasını kurtaramamaktan şikâyet ediyor. Hazretin ona da cevabı aynı oluyor.Bu hadiseyi şu âyet-i kerîmeler ışığında değerlendirdiğimiz zaman meselenin manası ve mantığı daha iyi anlaşılmaktadır. Mealen buyuruluyor ki: Size gelen nimetler Allah’ın ikramı ve ihsanıdır; başınıza gelen bela ve musibetler ise kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. Başka bir âyet-i kerîmede ise, “Allah (cc) kullarına zulmetmez.” buyurulmaktadır.Buna göre hastalıklar dâhil, başa gelen bela ve musibetler, yaptığımız hata, kusur ve yanlışlar sebebiyle gelmiştir. Hata ve günahları silip götürecek samimi bir tövbeye yöneldiğimiz zaman, büyük ihtimalle başa gelen sıkıntının kökü kesilmiş; böylece sebep ortadan kalkmış, neticede de sebebin meydana getirdiği sıkıntılar inşallah bertaraf edilmiş olur. Hasan-ı Basrî (rahmetullahi aleyh)’in tavsiyesini bu çerçevede değerlendirmek daha isabetli olacaktır diye düşünürüz.Sağlığı Koruma Noktasında İrşad Edici Bazı İbretli Rivayetlerİleri yaşlarına rağmen zindeliğini korumuş olan meşhur bir tarihçiye bunun sırrını sormuşlar. O da yumurta ve zeytinyağını işaret etmiş. Bu cevap bize iki hadis-i şerifi hatırlatıyor.Aleyhissalâtü Vesselâm buyuruyor ki: “Zeytini yiyiniz, yağıyla da yağlanınız.” Bir âyet-i kerîmede de zeytine ve zeytinyağına dikkat çekilmekte ve bunlar tavsiye edilmektedir. Hatta âyet ve hadislerin işaretine dayanarak araştırma yapan bazı ilim adamları, yedi zeytin ile üzerine bir incirin birlikte tüketilmesinin adeta bir şifa harikası olduğu tespitini yapmışlardır.Yine Efendimiz (sav) buyuruyor ki: “Peygamberlerden biri Allah Teâlâ’ya zafiyet hâlinden şikâyet etmiş; Allah Teâlâ da ona yumurta yemesini tavsiye etmiştir.”Bir başka ibretli örnek daha...İleri yaşına rağmen gayet dinç ve sağlıklı kalmış bir kişiye bunun sırrını sormuşlar. Onun cevabı oldukça dikkat çekicidir: “Ben her gün pencereden dışarıya bakarım. Hava durumu nasıl olursa olsun, ‘Tam bana göre bir hava.’ derim. O günün havasını olduğu gibi kabul ederim; iyi taraflarını alır, güzel yönlerini görürüm. Hoş olmayan, can sıkıcı şeyleri de güzel bir yoruma tâbi tutar; olanları beynime güzel bir hadise olarak yansıtır, öyle nakşederim. Böylece, ‘Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.’ sözü fehvasınca, her hâlükârda mutluluğa giden bir yol bulmaya çalışırım. Bu da benim ruhen ve bedenen zinde kalmama yetiyor.”Bu yaklaşım, insanın olaylara bakış açısının beden ve ruh sağlığı üzerinde etkili olduğunu gösteren güzel bir örnektir.Asrın manevi tabibi ne güzel söylemiş: “Mümin zindanda bile olsa mesud ve bahtiyardır (mutludur). Kâfir ise sarayda bile olsa bedbaht ve muzdariptir.”Bir başka örnek daha arz edelim.Yine yaşlarına göre oldukça genç, zinde ve sağlıklı görünen bir kabileye bu zindeliğin sırrını sormuşlar. Kabilenin ileri gelenlerinden biri öne çıkıp şöyle demiş:“Bizim şöyle bir âdetimiz var: Yemeği iyice pişiririz. Yerken de iyice çiğneriz. Midemizi ne çok doldurur ne de çok aç bırakırız. Bir de haset denilen marazı semtimize bile uğratmayız; hiç kimse kimseyi kıskanmaz.”“Kıskançlıkla sağlığın ne ilgisi var?” denilirse, evet, vardır. Bunu günümüzde ömrünü insan sağlığına vakfetmiş bilim insanları da söylemektedir. Onlardan biri de Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu’dur. Özetle şöyle demektedir:“Beyin, ruh ve beden sağlığı bir bütündür; bunlar birbirlerini mutlaka olumlu veya olumsuz yönde etkiler. Beyin sağlığına zarar veren şey, ruh sağlığına da zarar verdiği gibi beden sağlığına da zarar verir. Buna karşılık beyin ve ruh sağlığı yerinde olan kişi, bedenin zarar gördüğü durumlardan nispeten daha az etkilenir. Yeter ki beynini iyi kullansın ve ruhî melekelerini güzel bir şekilde yönetsin.”Beyin SağlığıBeyin sağlığının korunması için bazı gıdaların düzenli olarak alınması gerekir. Mesela ceviz, badem, ıspanak, havuç, avokado ve tam buğday ekmeği gibi gıdaların düzenli olarak tüketilmesi faydalıdır. Bunun yanında iyi huy ve güzel ahlâk, ruh sağlığını olumlu yönde etkilediği gibi; kötü huylar da onu olumsuz yönde etkiler. Onun için şöyle denilmiştir: “Eğer kötü huylar, sözüm ona alkollü maddeler gibi insanları sarhoş etseydi, sokaklarda kolay kolay ayık gezen adam bulamazdın.”Buradan anlıyoruz ki haramlar insanı manen sarhoş ediyor. Günümüzde haramlar alabildiğine yaygın hâle geldiğinden, insanların büyük çoğunluğu da bunun etkisinden kurtulamıyor.Evet, beyin sağlığında güzel huylarla donanmış olmanın çok büyük önemi ve katkısı vardır. Stres ise şekerden kansere, tansiyondan sedef ve egzama gibi deri hastalıklarına kadar pek çok rahatsızlığın hem davetçisi hem de tetikleyicisidir. Stresin önüne geçildiği zaman, birçok hastalığın da önüne geçmiş oluruz inşallah.Peki, stresi nasıl önleyebiliriz?Stresi önlemenin en sağlam yolu, inancımızın gereklerini hayatımızın tamamına yansıtma gayretini elden bırakmamaktır.Son olarak, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle “İslâm hükemâsının Eflâtunu, hekimlerin şeyhi, filozofların üstadı” olan meşhur dâhi Ebû Ali İbn Sînâ’nın bir tavsiyesiyle konuyu bitirelim.İbn Sînâ, “Yiyin, için; fakat israf etmeyin.” âyet-i kerîmesini tıp açısından şöyle tefsir etmektedir: “Tıp ilmini iki satırda topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört-beş saat kadar bir şey yeme. Şifa hazımdadır. Yani kolayca hazmedebileceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve en yorucu hâl, yemeğin üstüne yemek yemektir.”“Hastalanmadan önce sağlığın kıymetini bilin.” hadis-i şerifine riayet etme niyetiyle bu tavsiyeleri yerine getirirsek, inşallah hem sağlığımızı korumuş hem de ibadet sevabı kazanmış oluruz.
Bir Nazar Meselesiİnsan, dünyayı gözüyle değil; zihniyle görür.Göz sadece ışığı alır. Gördüğüne anlam yükleyen ise zihindir. Aynı manzaraya bakan iki insanın farklı şeyler görmesi, aynı hadiseyi yaşayan iki kişinin bambaşka neticelere ulaşması bundandır. Çünkü insanı şekillendiren, yaşadığı olaylardan çok o olayları nasıl okuduğudur.Çağımızın en büyük krizi tam da burada başlamaktadır.Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Bilgiye ulaşmak birkaç saniyelik bir mesele hâline geldi. İnsanlık, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok bilgiye sahip. Fakat aynı zamanda kaygı, yalnızlık, anlamsızlık ve tükenmişlik de hiç olmadığı kadar yaygın. Demek ki mesele bilgi eksikliği değildir. Asıl mesele, bilginin üzerine oturduğu zihniyetin bozulmuş olmasıdır.Bugün “zihni dönüşüm” denildiğinde çoğunlukla olumlu düşünmek, hedef belirlemek, başarıya odaklanmak veya motivasyonu artırmak anlaşılmaktadır. Bunların belirli ölçüde faydası inkâr edilemez. Ancak insanın asıl problemi moral eksikliği değil, mana eksikliğidir. Çünkü insan, kâinatın ne olduğunu, kendisinin kim olduğunu ve yaşadığı hayatın neye hizmet ettiğini doğru okuyamadığında; en güçlü motivasyonlar bile zamanla sönmeye mahkûmdur.İşte Risale-i Nur’un yaptığı en büyük inkılâplardan biri de burada ortaya çıkar.Risale-i Nur, insana yeni bir dünya kurmaz; mevcut dünyayı yeniden okumayı öğretir. Yeni bir kâinat göstermez; aynı kâinata yeni bir nazarla bakmayı kazandırır. Çünkü hakikat değişmez; değişmesi gereken bakıştır.Bediüzzaman Hazretleri eserlerinin birçok yerinde “nazar” kavramı üzerinde durur. Zira nazar yalnızca görmek değildir; gördüğünü nasıl yorumladığındır. İnsan bazen en büyük hakikatlerin tam ortasında yaşar da onları göremez. Çünkü bakışı yanlış istikamettedir.Çiçeğe bakar; yalnızca biyolojik bir yapı görür.Yıldıza bakar; yalnızca milyonlarca kilometre uzaklıktaki bir gök cismi görür.Kendi kalbine bakar; sadece kan pompalayan bir organ görür.Oysa o çiçek, sonsuz rahmetin ince bir nakşıdır. O yıldız, nihayetsiz kudretin parlak bir mührüdür. O kalp ise her an ilâhî tasarruf altında çalışan hayret verici bir sanat eseridir.Değişen ne çiçektir ne yıldızdır ne de kalptir. Değişen bakış açısıdır. İşte zihni dönüşüm de budur.Risale-i Nur’un belki de en temel kavramlarından biri olan mana-yı harfî, bu dönüşümün merkezinde yer alır. İnsan eşyaya iki farklı şekilde bakabilir. Birincisi, onu kendi hesabına, kendisi için var olmuş bağımsız bir varlık olarak okumaktır ki buna mana-yı ismî denilir. İkincisi ise onu, kendisinden daha büyük bir hakikati gösteren bir harf gibi okumaktır. Harf nasıl kendi başına bir anlam taşımaz; kelimeyi gösterirse, bütün varlıklar da kendilerini değil, Sanatkârlarını gösterirler.İşte zihindeki en büyük inkılâp, eşyayı bağımsız nesneler olarak görmekten vazgeçip onları İlâhî isimlerin aynaları olarak okuyabilmektir.O zaman dünya değişmeye başlar.Çünkü artık yağmur sadece meteorolojik bir hadise değil, rahmettir.Rızık sadece ekonomik bir kazanç değil, Rezzâk isminin ikramıdır.Şifa yalnızca ilacın tesiri değil, Şâfî isminin tecellisidir.İlim yalnızca beynin ürünü değil, Alîm isminin bir cilvesidir.İnsan da artık kendisini tesadüflerin meydana getirdiği yalnız bir varlık olarak görmez. Aczini bilir; fakat sahipsiz olmadığını da bilir. Fakrını hisseder; fakat bütün hazinelerin sahibine dayanmanın huzurunu da yaşar.Bugünün insanını en fazla yoran şeylerden biri, her şeyi kontrol etme arzusudur. Her sonucu yönetmek, her ihtimali hesaplamak, her başarının yükünü omuzlamak… Bu ise zamanla zihni tüketen görünmez bir baskıya dönüşmektedir.Risale-i Nur’un ders verdiği iman perspektifi insanı pasifleştirmeden rahatlatır.Çalışmayı emreder; fakat neticeyi sahiplenmeyi yasaklar.Tedbiri teşvik eder; fakat tesiri Allah’a verir.Sebepleri inkâr etmez; fakat onları hakiki fail makamına çıkarmaz.Böylece insan hem çalışır hem de yük altında ezilmez.Çünkü bilir ki vazifesi hizmettir; netice ise Allah’ın takdiridir.Zihni dönüşümün bir başka boyutu da insanın kendisini yeniden tanımasıdır. Modern kültür sürekli “kendine güven” demektedir. Risale-i Nur ise önce “kendini tanı” der. Çünkü insan kendisini doğru tanımadan kendisine güvenmesi de mümkün değildir. İnsan sonsuz değildir. Her şeye gücü yetmez. Her şeyi bilemez. Her şeyi kontrol edemez. Fakat tam da bu acziyet içinde sonsuz Kudret’e dayanabilecek bir istidat verilmiştir. İşte insanın değeri de buradan doğmaktadır.Üstad Bediüzzaman’ın “ene” tahlilleri tam da bu noktada eşsizdir. Ene, kendisini müstakil bir güç olarak gördüğünde insanı firavunlaştırır; emanet olduğunu anladığında ise marifetullahın anahtarına dönüştürür. Bugün modern insanın yaşadığı birçok zihni bunalımın temelinde de bu yanlış konumlandırma vardır. Kendisini merkeze koyan insan, dünyanın yükünü omuzlarında hisseder. Rabbini merkeze koyan insan ise omuzlarındaki yükün hafiflediğini görür.Diğer taraftan Risale-i Nur’un teklif ettiği dönüşüm, yalnızca düşünceyi değil, hayatı da değiştirir. Çünkü nazar değişince anlam değişir. Anlam değişince duygu değişir. Duygu değişince davranış değişir. Davranış değişince karakter değişir. Karakter değişince hayat değişir.İşte bunun için Üstad Bediüzzaman, imanı yalnızca bir bilgi meselesi olarak değil, insanın bütün hayatına yön veren bir bakış açısı meselesi olarak ele alır. Hakiki iman, insanın sadece neye inandığını değil; dünyayı nasıl gördüğünü de değiştirir.Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı, daha fazla bilgi değil; doğru nazardır.Çünkü Dünya aynı dünyadır. Gökyüzü aynı gökyüzüdür. İnsan aynı insandır. Fakat nazar değiştiğinde, kâinat donuk bir madde yığını olmaktan çıkar; İlâhî isimleri okutan muhteşem bir mektebe dönüşür.İşte gerçek zihni dönüşüm budur: Eşyayı değil, bakış açısını değiştirmek… Ve bakış açısını değiştirirken, insanın zihnini hakikatin nuruyla yeniden inşa etmek.
Ahmed Hüsrev Efendi’nin Hayr’ul Halef Olması 1Hüsrev Efendi, “Üstad Bediüzzaman’la iki beden bir ruh” derecesindeki manevi benzeyiş, yakınlık, fevkalade dirâyet ve iktidarından dolayı Hazreti Üstad tarafından, kendisinden sonra yerine geçecek bir “hayru’l-halef” olarak tayin edilmiş ve Risale-i Nur Hizmeti onun inâyet altındaki idaresine emanet edilmiştir.Bediüzzaman Hazretleri yazmış olduğu eserlerinde “Asrımızın cemaat zamanı olduğunu ve bu asırda ancak tam dayanışma halinde bir cemaat ile küfrün şahs-ı mânevîsine gâlip gelinebileceğini” dava etmiştir.2 İşte hayatında böyle bir cemaati kurup temsil ve idare eden bir zatın, o cemaatin şahs-ı manevisini kendinden sonra temsil ve idare edecek bir “hayru’l-halefi” arzu etmemesi düşünülemez. Zira Hazret-i Üstad’ın her cemaatin başında bir baş bulunması gereğine işaret eden, “Cemaatin sıfât-ı azimesi ve büyük harekâtı, o cemaatin başında bulunan şahıslara verildiği cihetiyle...” ifadesi dikkat çekicidir.3 Bediüzzaman Hazretleri âhirete gitmeden önce, her cihetle güvendiği, otuz yıllık hizmetiyle en yakın talebesi olarak temayüz eden ve Nur Talebelerince öyle bilinen ve Hazret-i Üstad’ın “Bana ihtiyaç bırakmayacak bir derecede tedbir ve dirayet sahibi”4 dediği Hüsrev Efendi’yi kendi yerine bırakarak âhirete öyle gitmiştir. Bunu hem Üstad Bediüzzaman’ın yazılı ifadelerinde, hem sözlü beyanlarında, hem de o devrin şâhitlerinin açıklamalarında görmek mümkündür. Mesela Bediüzzaman Hazretleri’nin Nur Talebelerine hitaben yazdığı şu satırlar Hüsrev Efendi’yi gayet açık bir şekilde kendi yerinde göstermektedir:“Hüsrev gibi bir Nur kahramanından -benim yerimde ve Nur’un şahs-ı mânevîsinin çok ehemmiyetli bir mümessili olmasından- hiç bir cihetle gücenmemek elzemdir.”5 Bediüzzaman Hazretleri’nin, Hüsrev Efendi’nin kendisinden sonra hayru’l-halefi olacağına işaret eden buna benzer pek çok beyanları vardır. Bunlardan biri: “(Rüyanda) Benimle yüksek bir odada bulunmanız; Kur’ân’ın dellalı olduğum cihetle, dershanenin has odasına Üstad’ınla yalnız bulunduğun, doğrudan doğruya onun vazifesinde şeriksiniz (ortaksınız), o imtiyaz sana mahsustur diye işarettir.”Bir diğeri;“Aziz, hakikatli, gayretli, sıddık kardeşim Hüsrev! Bu defaki mektubun ve yazdığınız kitaplar beni çok mesrur etti ve hakkınızdaki ümidimi kuvvetlendirdi ve bana şu kanaati verdi ki, inayet-i ilâhiye tarafından sen Sözler’in (Risalelerin) yazmasına tavzif edilmişsin ve o vazifede senin yüksek bir makamın var. Her tarafta âsâr-ı muvaffakiyet görünüyor. Senin yazdığın risalelere baktıkça o kadar bana ruhlu geliyor ki, benimle konuşuyor, kendi kendini tanıttırıyor, her biri seni gösteriyor. Sana takdir ve istihsanı celbettiriyor (çekiyor). Bundan anladım ki, bu işe sen intihap edilmişsin (seçilmişsin). Ne senin, ne benim, ne kimsenin hüneri değil; sırf inâyet-i Rabbâniyedir.”Risaleler hakkında verdiği tâdil ve ıslah yetkisi de buna işaret etmektedir: Hüsrev, münasip görmediği kısmı tâdil, tebdil, ıslah edebilir (düzeltme, değiştirme, iyileştirme yapabilir).”6Hazreti Üstad’ın bu açık beyanlarının yanı sıra Hüsrev Efendi, hâlen hayatta olan yakın talebelerine Bediüzzaman Hazretleri ile arasında geçen şu görüşmeyi çok defalar anlatmıştır:“Bediüzzaman Hazretleri benim kaldığım bu eve gelip, yukarı kata çıkmıştı. Yaz ortasıydı. Yeni çıkan çekirdeksiz üzümlerden aldırmıştım. ‘Efendim çekirdeksiz üzüm arzu eder misiniz?’ diye sorunca sessiz kaldı. Ben de arzu ettiğini anladım ve yıkayıp getirdim. Hazret-i Üstad:- Otur Hüsrev’ dedi. Sonra; ‘Hüsrev! Benim vekilim sensin. Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî (ks) Hazretleri’nin kasidesinde bana hitaben -Vaktin Abdülkâdir’i ol!- buyurması benim ömrümün de Şeyh-i Geylânî (ks) Hazretleri gibi 91 sene olacağına işaret ediyor.7 Fakat ben pek çok zehirlenmelerden dolayı âhirete sekiz sene önce gideceğim. Ömrümün kalan sekiz senesini de sana veriyorum’ dedi. Bunun üzerine:- Üstad’ım ben sizden ziyade hastayım. Sizin yerinize âhirete ben gideyim, siz hizmetinize devam edin dedim. Bediüzzaman Hazretleri cevaben:- Hayır, Hüsrev, benden sonra sana on beş yaşındaki delikanlı gibi sıhhat verilecek buyurdular.”Yine bu görüşmeyi teyid eden başka bir hâdise daha nakledilmektedir. Hazret-i Üstad’ın vefatından kısa bir süre evvel, Isparta’da bir kır gezisinde, bazı talebelerin huzurunda, Üstad Bediüzzaman ile Hüsrev Efendi arasında şu konuşma geçer:- “Melekü’l-Mevt (ölüm meleği) gelse ‘Seni mi alayım, Hüsrev’i mi alayım?’ dese, ben ona: ‘Beni al, Hüsrev kalsın. Hüsrev hem benim yerimde hem de kendi yerinde hizmet etsin derim.” Bunun üzerine Hüsrev Efendi:- “Üstadım! Ben zaten otuz beş senedir hastayım! Melekü’l Mevt beni alsın, sizden evvel ben âhirete gideyim, âhirette sizi ben istikbal edeyim (karşılayayım)” diye mukabele eder. Bunun üzerine Üstad Bediüzzaman:- “Hayır Hüsrev! Kader-i ilâhî öyle ister! Ben gideceğim sen kalacaksın. Sen hem benim yerimde hem kendi yerinde hizmet edeceksin!” der.8 Bediüzzaman Hazretleri’nin buradaki ifadeleri aynen daha önce söylediği şu sözleri hatırlatmakta ve onunla tamamen mutabık düşmektedir:“Risale-i Nur’un kahramanı Hüsrev, benim bedelime ölmek ve benim yerimde hasta olmak samimi ve ciddi istiyor. Ben de derim: Telif zamanı değil, şimdi neşir zamanıdır. Senin yazın, benim yazımdan ne derece ziyade ve neşre faideli ise, hayatın dahi Hizmet-i Nûriye’de benim bu azaplı hayatımdan o derece faidelidir. Eğer benim elimden gelseydi, hayatımdan ve sıhhatimden size memnuniyetle verirdim.”9 Bediüzzaman Hazretleri’ne, hususen Afyon Emirdağ’da kaldığı yıllarda çok büyük tazyikat yapılıyordu. Kimse ile görüştürmemek için kaldığı evin kapısı geceleri dışarıdan kilitleniyor, neredeyse bütün dünya ile irtibatını kesmeye çalışıyorlardı. O, bütün bu baskılara aldırmıyor ve talebelerinden ziyade kendisiyle uğraşılmasından memnun oluyordu. Çünkü kendisi engellense de talebeleri onun bedeline risaleleri her tarafa neşrediyorlardı. Özellikle Isparta, Hazret-i Üstad’ın tabiriyle, Risale-i Nur’un Medresetüzzehrâ’sı olarak pek çok köy ve kasabalarıyla birlikte iman hizmetine koşturuyordu. İşte Bediüzzaman Hazretleri’nin her şeyden tecrid edildiği bu dönemde, Hüsrev Efendi Isparta’da hizmetin merkez noktası olarak faaliyet gösteriyor ve Nur Hizmetini çalışkanlığı, dirayeti ve isabetli kararlarıyla sekteye uğratmadan ve Hazret-i Üstad’la sıkı bir irtibat halinde sürdürüyordu. Bediüzzaman Hazretleri’nden gelen mektupları çoğaltarak gerekli pek çok Nur adreslerine ulaştırıyor, oralardan gelen mektuplar ve haberlerle alâkalı Hazret-i Üstad’a malumatlar veriyordu. Hüsrev Efendi o günleri anlatırken, “Tam 125 adresle haberleşiyordum. Yalnız zarfların üzerine adresleri yazmam bile bir buçuk saati buluyordu” diye bahsederdi.Bediüzzaman Hazretleri o günkü malum sıkıntılar sebebiyle, kendisini ziyaret etmek isteyenlerin önce Hüsrev Efendi’yi ziyaret etmelerini istiyordu. Abdurrahman Cerrahoğlu bunu hatıralarında şöyle anlatıyor: “Emirdağ’a Üstad Hazretleri’ni ziyarete gittim. Emirdağlı Mehmed Çalışkan Ağabey vasıtasıyla Üstad Hazretleri’nden müsaade alındı. Üstad’ın mütevazı odasına girdik. Yanımda İstanbul’dan hemşerim Osman Köroğlu vardı. Ellerinden öptük. Bana: ‘Hüsrev’e gittin mi?’ diye sordular. Evvela, Hüsrev Efendi’yi ziyaret ettiğimi söyledim. ‘İyi yaptın, Hüsrev’e kırk canım olsa fedâ olsun’ dediler.”10Bediüzzaman Hazretleri’nin Risale-i Nur’da geçen yazılı ifadeleri, kendi sözlü beyanları ile Hüsrev Efendi'den gelen rivayetler ve diğer Nur Talebelerinin beyanları bu hususta bir bütünlük arzetmekte, hepsi hayru’l-halef olarak Hüsrev Efendi’yi göstermektedir.Hüsrev Efendi, “Üstad Bediüzzaman’la iki beden bir ruh” derecesindeki manevi benzeyiş, yakınlık, fevkalade dirâyet ve iktidarından dolayı Hazreti Üstad tarafından, kendisinden sonra yerine geçecek bir “hayru’l-halef” olarak tayin edilmiş ve Risale-i Nur Hizmeti onun inâyet altındaki idaresine emanet edilmiştir.1- Hayru’l-halef, vazifedar birinin ardından onun vazifesini devam ettiren hayırlı kişi anlamına gelmektedir.2- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, c.1, s.325; Kastamonu Lâhikası, s.4; Emirdağ Lahikası, c.1, s.1503- Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, Hayrat Neşriyat, İstanbul 2016, c. 1, s. 754- Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, Hayrat Neşriyat, İstanbul 2016, s.3105- Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, Hayrat Neşriyat, İstanbul 2016, c. 2, s. 5336- Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, Hayrat Neşriyat, İstanbul 2016, c.2, s. 6027- Şeyh Geylanî (k.s.) 91 yıl, Üstad Bediüzzaman Hazretleri ise 83 yıl yaşamıştır. Aradaki fark sekizdir.8- Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c.3, s.11859- Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, Hayrat Neşriyat, İstanbul 2016, c.1, s.13910- Son Şahitler, c.1, s. 238
Kolay Para Yokİnsanlığın en eski, en köklü zayıflıklarından biri şudur: Emek vermeden, ter dökmeden kazanma arzusu. Daha az çalışıp daha çok kazanmak da değil derdimiz; hiç çalışmadan, bir anda köşeyi dönmek… İşte kumar, tam olarak içimizdeki bu zaafı sömürerek besleniyor. Üstelik bugün tehlike kapımızda değil, cebimize, yatağımızın içine kadar girdi. Eskiden bu illete bulaşmak için belirli mekânlara gitmek, bir eşiği geçmek gerekiyordu. Şimdi ise her şey telefon ekranındaki birkaç dokunuşa bakıyor. Sanal kumarhaneler, bahis siteleri ve şans oyunları, insanı saniyeler içinde yutan devasa birer girdaba dönüştü.Sosyal medyada karşımıza çıkan reklamlar, parıltılı hayatlar sunan influencerlar, “ilk üyeliğe özel bonus”, “kayıp iadesi” veya “yatırımsız kazanç” gibi süslü vaatlerle özellikle gençleri avlıyor. Merakla ya da “bir kereden ne olur, sadece deneyeceğim” diyerek atılan o ilk masum adım, ne yazık ki yıllarca sürecek, hayatları karartacak bir bağımlılığın başlangıcı oluyor.Eskiden belirli çevrelerle sınırlı görülen bu tehlike, bugün yaş ayırt etmeksizin herkesin kapısını çalabilecek kadar yaygınlaşmıştır. Lise çağındaki çocukların teneffüslerde harçlıklarıyla bahis konuştuğu, kuytu köşelerde telefon ekranından kumar oynadığı ve kaybettikleri paralar yüzünden arkadaşlıklarını bitirdiği bir dönemden geçiyoruz. Üniversiteliler, hayata yeni atılan gençler, ev geçindirmeye çalışan babalar, hatta emekliler... Kumar, toplumun her hücresine sinsice yayılan görünmez bir salgın gibi hepimizi tehdit ediyor.Kumarın en büyük tuzağı, insana “kolay para kazanma” illüzyonu yaşatmasıdır. Oysa bu sistemin mantığında asla oyuncuya kazandırmak yoktur. Arada bir kazanılan paralar, kurbanı masada tutmak, daha büyük oynamasını sağlamak için oltaya takılan yemden ibarettir. Kaybeden ise kaybettiğini geri alma hırsıyla, adeta gözü kör olmuşçasına oynamaya devam eder. Sonuç hep aynı kısırdöngüdür: Kazanan da devam eder, kaybeden de... Günün sonunda kazanan tek bir taraf vardır; sistem ve o sistemi kuranlar.Burada mağdur sadece cüzdanındaki parasını kaybeden kişi değildir. Kumar masasında asıl kaybedilen; evlerin huzuru, eşlerin birbirine olan güveni ve çocukların geleceğidir. Borç bataklığı büyüdükçe yalanlar söylenmeye başlar; yalanlar arttıkça da aile bağları çatır çatır yıkılır. Nice insanların yıllarca dişinden tırnağından artırarak kurduğu yuvalar, birkaç ay içinde yok olup gidiyor. Satılan evler, elden çıkarılan arabalar, taşınamaz hale gelen borç yükleri ve nihayetinde insanı intiharın eşiğine getiren psikolojik bunalımlar... Kumar, tek bir kişinin hatası olmaktan çıkıp bütün bir ailenin ortak dramına ve imtihanına dönüşür.Kur’ân-ı Kerim, insanoğlunun düşeceği bu dehşet verici kuyuyu asırlar öncesinden şu çarpıcı ifadeyle açıklar: “Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: Onlarda büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır; fakat günahları faydalarından daha büyüktür.” (Bakara, 219)Bu ayet üzerinde dikkatle durmak gerekir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, kumarda hiçbir maddi kazanç bulunmadığını söylemez; asıl dikkat çektiği husus, bu geçici kazancın beraberinde getirdiği büyük kayıplardır. Mesele, insanın bir anda eline geçen para değil; o para uğruna hayatından eksilenlerdir. Cebine bir miktar para koyarken huzurunu, ailesini, itibarını, ruh sağlığını ve en kıymetlisi olan yıllarını kaybeden bir insan gerçekten kazanmış sayılabilir mi?Bir başka ayette ise kumarın toplumda meydana getirdiği tahribat çok daha net bir şekilde gözler önüne serilir: “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.” (Mâide, 90-91)Görüldüğü gibi ilahi ikaz, kumarı sadece ekonomik zarar olarak nitelendirmez. Onun insanların arasına nefret tohumları ektiğini, aileleri paramparça ettiğini ve insanı Yaradan’ından kopardığını söyler. Çünkü kumar sadece cebi boşaltmaz, zihni de esir alır. Kumarbaz artık sürekli sonraki maçı, bir sonraki elin ihtimalini, bir sonraki hayali kazancı düşünür hale gelir. Hayatın merkezinden üretmek, değer katmak çıkar; yerini kör tesadüfe bırakır.Oysa İslam’ın insana aşıladığı hayat felsefesi ve asıl onur bunun tam zıddıdır. Kur’ân’ın önümüze koyduğu o sarsılmaz ölçü şudur: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 39)Bu ayet, insanın ve toplumun çalışma ahlakını ayakta tutan en temel kolondur. İnsan, sonuçtan değil, gösterdiği çabadan ve döktüğü alın terinden sorumludur. Bize düşen çalışmak, üretmek ve helal dairesinde elimizden gelen gayreti göstermektir. Bereketi ve neticeyi yaratacak olan yalnızca Allah'tır.Bugün maalesef pek çok insan, yaşadığı ekonomik darboğazdan kurtulmak için kumarı bir çıkış kapısı, bir can simidi gibi görebiliyor. Geçim sıkıntısı çeken, ev sahibi olma hayali kuran, borçları yüzünden nefes alamayan çaresiz insanlar, son bir umutla bu kirli kapıyı çalıyor. Fakat çok iyi bilmeliyiz ki haram, hiçbir dert ve sıkıntının ilacı olamaz. Kumar, yoksulluğu bitirmek bir yana, insanı eskisinden çok daha derin ve karanlık bir sefalete mahkûm eder. Kısa yoldan zengin olma hayaliyle yola çıkanlar, çok geçmeden ellerindeki son avuç toprağı da kaybederler.Çünkü rızık; kumar masalarının, bahis kuponlarının ya da telefon ekranındaki o lanetli uygulamaların elinde değildir. Rızık, Rezzâk olan Allah’ın takdirindedir. Allah kulundan mucizeler yaratmasını değil, sadece samimi gayret ister. Çiftçi toprağını sürer, tohumunu eker; yağmuru indiren Allah’tır. Esnaf sabah besmeleyle dükkânını açar; bereketi veren Allah’tır. İşçi akşama kadar alın teri döker; rızkını ihsan eden Allah’tır. Kulun tek vazifesi sebeplere sarılmak, sonrasını ise teslimiyetle Rabbine bırakmaktır.Bediüzzaman Hazretlerinin de ifade ettiği gibi; rızık insanın bilek gücüyle ya da üstün zekasıyla değil, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz rahmetiyle gelir. Bu yüzden bir Müslüman şansa, tesadüfe veya kuponlara değil; emeğe, çalışmaya ve Allah’a güvenir. Hayatını kör tesadüflere değil, samimi tevekküle yaslar. Çok iyi bilir ki, helal kazanç belki az az gelir, belki zaman alır ama beraberinde huzur ve bereket getirir. Haram kazanç ise parıltılı ve hızlı gelse de giderken insanın elinde ne varsa her şeyi yakıp yıkarak götürür. İnsanın hem dünyasını hem de ahiretini yakar.Bugün çocuklarımıza, gençlerimize ve aynaya bakıp kendimize hatırlatmamız gereken en büyük hakikat şudur: Bu hayatta bedelsiz, kolay para yoktur. Kolay ve zahmetsiz görünen her kazancın arkasında, sonradan ödenecek çok ağır bedeller saklıdır. İnsan için bu dünyadaki en değerli, en kutsal şey, arkasında emeğinin, göz nurunun olduğu helal lokmadır. Çünkü nihayetinde insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır ve rızık sadece Allah’ın takdiriyledir. İnsana düşen ise, elinden geleni yaptıktan sonra Allah’ın takdirine rıza göstermektir.
Hattat Ketebeleri Hat sanatında bir nevi imza işlevi gören ketebeler, sanatkârların yazıdaki hünerlerinin yanında, “ibda’ (özgünlük)” kâbiliyetlerini de istifleme yahut üsluplaştırma yolu ile sergiledikleri bir alandır. Çoğu hat eserinde ketebeler, yalnız başlarına dikkate alındıklarında bile başlı başına bir eser olarak sanat kıymetine hâizdir. Bu hususta en başta gelen örneklerden biri, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin Ayasofya Camii’nde bulunan 7,5 metre çapındaki, hat sanatında yazılmış en iri yazılar olarak bilinen levhalardan biri olan Hz. Hüseyin (r.a.) levhasındaki âdeta bir gözyaşı damlası şeklinde istiflediği imzasıdır. Bunun yanında imzanın en kısa hâli olan, yalnızca ismin yazıldığı ketebeler dahi, bünyelerinde çeşitli tasarım ve estetik unsurları barındırır. İcâzet almadan, eserlere ketebe yazılmaması hat sanatı geleneğinin bir parçasıdır. Bu minvalde sanatçının eserine ketebe koyması, onun eğitimini sabır ve azimle tamamladığı, yalnızca sanatsal cihetten değil, aynı zamanda ahlâkî ve rûhî yönden de belirli bir olgunluğa eriştiği anlamına gelir. Bu nedenle imzanın hat sanatında bir mana derinliği ve hususi yeri vardır. Hat geleneğinde hattatlar için ketebe hususunda içerik yahut şekil bakımından herhangi bir sınırlama olmadığı gibi hat sanatına mahsus bir mefhum olan ketebenin genel anlamda imza kullanımından farklı olarak her zaman aynı bünye ve içerik ile kullanılma zorunluluğu da bulunmaz. Hattatlar ketebeleri şekil ve içeriklerini gelenekten gelen özü muhafaza ederek, kendi tercihleri doğrultusunda belirlerler. Bu tercihler doğrultusunda ketebeler her esere farklı şekil ve içerikte de yazılabilir. İmzaların okunabilir nitelikte olması da onun özelliklerinden biridir. “Ketebehû” yerine “nemekahû”, yazan kendisinden bir söz katıyorsa “harrarahû”, harekeli yazmış ise “rakamehû”, tevazu için yahut karalama yazdığını ifade için “sevvedehû”, bir meşke bakarak yazdığını yahut meşk olmak üzere itina ile yazıldığını ifade için “meşşakahu”, istinsah suretiyle yazmışsa “nesehahû” yahut “setarahû”, aynen taklit ederek yazıldığını ifade için “kalledehû” gibi ifadeler de kullanılır. Her yazı çeşidine göre ketebe koymanın hususi bir şekli vardır. Kural olarak, ketebe de esas yazının cinsine tabidir. Yani nesih yazısına nesih, ta‘lik yazısına daha küçük cesamette ta‘lik, celî dîvânîye daha küçük boyutta celî dîvâni hat, sülüse ise bazen sülüs, bazen de rikaa/icâzet hattı ile imza konur. Sülüs-nesih kıt’alara nadiren rikaa’ hattı ile, çoğu zaman da nesih ile imza konur. Eski celî sülüslerin ketebeleri tevki yazısıyladır. Celî sülüsün müsenna tarzında yazılanlarının ketebesi de ekseriyetle müsenna olur. Hat sanatında meydana getirilen eserlerde imza ile yetinilmez, levhanın hangi tarihte ortaya konulduğu da ayrıca, bizzat rakamlarla ya da yazı ile Arapça olarak belirtilir. Nadiren ay veya günün yazıldığı da görülür. Müsennâ yazıların çoğunda da yılı belirten tarih ifadesi ikiye bölünür. İki rakam ketebenin soluna, iki rakam da sağına gelir. Müsenna yazılarda tarihin de müsenna olarak yazılması ender de olsa mümkündür. Bazen hattat aynı adı taşıyan başka meslektaşlarıyla karıştırılmamak için, baba adını, hatta ailevi bir lakabı veya başka bir hususiyetini yansıtan isminin yanında ayrıca belirtir (Hamdullah “ibnüs-şeyh”, Mehmed Esad “el-Yesâri”, Mustafa İzzet “Yesarizâde” gibi).Hattatlar eserlerinin ketebe kısmında isimlerini yazdıktan sonra, Allah (c.c.)’tan af ve mağfiret dilediklerini gösteren, “günahları affola” anlamında “gufira zunûbuhû” veya “gufira lehû”, “gafara’llahû zunûbehû” ile “Allah günahlarını affetsin ayıplarını örtsün” anlamında gafara’llahû zunûbehû ve setere uyûbehû” gibi duâ cümleleri de eklerler. Böylece, “Bunu Allah’tan günahlarının affını ve ayıplarının örtülmesini dileyen (falan hattat) yazdı” veya “Bunu, bağışlanmasını dileyen (falan hattat) yazdı” anlamındaki ketebe cümlesi tamamlanmış olur. Hattatlar böylece, imza kısmını okuyan her şahıstan adeta günahlarının affına yönelik duâ da almış olurlar.







