228. Sayı: "Gemi Battığı Yerde Aranır"Bu Sayıyı Satın Al
Konu resmiGemi Battığı Yerde Aranır
Kültür ve Medeniyet

Bir millet, yönünü kaybettiğinde haritaya değil, hafızasına bakar. Çünkü pusulası kırılan bir gemiyi yeniden yola çıkaracak olan, terk ettiği denizde saklıdır. Osmanlı Türkçesi meselesi tam da böyle bir arayıştır: kaybettiğimizi sandığımız bir geçmişi yeniden bulmak değil; kendi sesimizi, kavram dünyamızı, düşünce köklerimizi bugünün dünyasına yeniden taşımaktır.Cumhuriyet sonrası yaşanan alfabe değişikliği sadece yazıyı değil, düşünce biçimimizi de etkiledi. Kelimeler değişti, kelimelerle birlikte kavramlar, kavramlarla birlikte milletin kendisini tanımlama biçimi dönüştü. Ancak tarih, değiştirilmiş harflerle birlikte yok olmadı; yalnızca erişimi zorlaştı. Bugün Osmanlıca öğrenmek, geçmişe takılı kalmak değil; üstü örtülmüş bir hazinenin kapağını yeniden açmaktır.Kelimeler sadece iletişim aracı değildir; zihnin aynası, düşüncenin taşıyıcısıdır. Bir kelimeyi kaybettiğinizde, o kelimenin işaret ettiği mana âlemini de kaybedersiniz. Osmanlıca’dan uzaklaşmak, sadece bir yazıyı değil; bir düşünme biçimini, bir dünya tasavvurunu, hayatı anlama yöntemini terk etmek demektir. “Mezar taşı okumak için Osmanlıca öğrenilmez” sözü bu açıdan yetersizdir. Mezar taşları yalnızca ölülerin isimlerini taşımaz; bir medeniyetin zaman anlayışını, ölümle kurduğu ilişkiyi, insanı nasıl konumlandırdığını gösterir. O taşlara kazınan her kelime, aslında bugün bize kim olduğumuzu fısıldayan canlı bir hafıza kaydıdır.Osmanlıca bilmek, geçmişte kalmış bir dönemi tekrar etmek değil; bugün yaşadığımız kimlik bunalımlarına, anlam krizlerine, kültürel dağınıklığa karşı içerden bir çözüm üretmektir. Çünkü insan, kelimelerle düşünür; düşüncesi keli­meyle derinlik kazanır. Dil fakirleştiğinde düşünce de fakirleşir; kelimeler yabancılaştığında kimlik bulanıklaşır. Bu sebeple Osmanlıca, yalnızca tarihçilerin ya da akademisyenlerin çalışma alanı değil; kendini tanımak ve geleceğine yön vermek isteyen her birey için kurucu bir unsurdur.Bir milletin kullandığı dil, onun yalnızca ne söylediğini değil; nasıl düşündüğünü, neye inandığını, hayatı nasıl anlamlandırdığını da gösterir. Osmanlı Türkçesi, bize ait kavram dünyasının anahtarıdır. Bu anahtarı eline alan bir genç, geçmişe değil; yarına bakar. Çünkü kökleri sağlam olan bir ağacın dalları göğe daha güvenle uzanır.Gemi battığı yerde aranır. Bugün kendi kültürel bütünlüğümüzü, manevi direncimizi, kimlik bilincimizi başka yerlerde değil; kendi kelimelerimizin derinliklerinde bulacağız. Osmanlıca öğrenmek; bir nostalji değil, diriliş iradesidir. Bu dilde saklı olan mana, yalnızca geçmişi anlatmıyor; geleceğe dair pusulamızı da yeniden gösteriyor.Osmanlıca, üstü örtülmüş bir hazine değil; yeniden açıldığında millete istikamet verecek bir düşünce kaynağıdır. Bu dosya konusu, işte bu farkındalığın çağrısıdır: Hafızasına dönen bir millet, istikbalini kaybetmez.Bugün genç nesiller, kimlik arayışını farklı ideolojilerde, dijital akımlarda, küresel kimlik modellerinde sürdürmektedir. Fakat aradığı cevabı bulmaları mümkün değildir. Çünkü kimlik, dışarıdan alınan kalıplarla değil; içeriden/kendinden yükselen sesle inşa edilir. Osmanlı Türkçesi, işte o iç sesin dilidir. Bu dil açıldığında, millet kendini yeniden duymaya başlar. Hangi değerlerle yüceldiğini, hangi kavramlarla medeniyet kurduğunu, nasıl düşündüğünü hatırlar.

Metin UÇAR 01 Kasım
Konu resmiTarihten Sayfalar
Tarih

Sofya’da İbadete Açık Tek Cami:Banyabaşı CamiiGünümüzde Bulgaristan’ın başkenti Sof­ya’da ibadete açık tek cami, Banyabaşı Ca­mii’dir. Bu camiye Kadı Seyfullah Camii de denilmektedir. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar Sofya’da 41 cami ve 3 mescid vardı. Bulgaristan’ın 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra 1908’de bağımsızlığını ilan etmesinden sonra, cami sayısı giderek azalmıştır. Bazı camiler, kiliseye çevrilmiş, bazıları ise müze olarak kullanılmaktadır. Büyük kısmı ise günümüze ulaşamamıştır. Banyabaşı Camii, muhtemelen 1566-1567 yıllarında, Kadı Seyfullah tarafından yaptırılmıştır. Caminin on bir dükkân, bir fırın, bir han ve bir bostandan oluşan vakıfları vardı. Cami, son olarak TİKA tarafından restore edilmiştir. Kare planlı caminin duvarlarının yüksekliği 15 metre olup, kalınlıkları 1,8 metredir. Camide kubbe ve tonozlar kurşunla kaplı olup büyük kubbenin çapı 15 metredir. İnce bir sanat eseri olan ve Evliya Çelebi’ye göre Sofya’da güzellik bakımından eşi bulunmayan tek şerefeli minare, caminin sağındadır. Camiye adını veren Banyabaşı Hamamı ve Kadı Seyfullah Efendi’nin türbesi Bulgarlarca yıktırılmıştır. Caminin sağ yanında üç tonozla örtülü bir ek vardır. “Tetimme” denilen bu bölüm Kadı Seyfullah Efendi’nin vefat eden hanımı adına yaptırılmıştır. Muhtemelen çocukların eğitimi için yapılan bu bölüm dışarıya sivri kemerler altında altta dikdörtgen, üstte yuvarlak üçer pencere ile açılır. 20 Mayıs 2011 tarihinde ırkçı Ataka partisi mensuplarından bir grup cuma namazına gelen cami cemaatine saldırmış, bir kişi ağır yaralanmıştır.6 Kasım 1918Kars’ta, Kars İslâm Şûrası adıylageçici bir hükümet kuruldu1. Dünya Savaşından sonra Kars, Ardahan ve Batum’un Gürcü ve Ermenilere verilmesi teklif edilince, daha önce İslâm Cemiyeti adı altında birleşmiş olan Müslüman halk, 6 Kasım 1918 günü Kars’ta Kars İslâm Şûrası adıyla geçici bir hükümet kurdular. 17-18 Ocak 1919 kongresinde de Batum’dan Nahçıvan’a kadar uzanan yerlerdeki Müslüman halk, topraklarını Gürcülere ve Ermenilere karşı koruyan millî şûranın adını Cenûb-i Garbî Kafkas hükümeti şeklinde değiştirdi. İngilizler 12 Nisan 1919’da bu hükümetin merkezi olan Kars’ı basarak hükümeti dağıttılar ve üyelerini Malta’ya sürdüler. Ertesi günü de buraları Ermenilere verdiler. Bu sırada Ardahan, Gürcü ordusunun işgaline uğradı. Kâzım Karabekir Paşa kumandasındaki 15. Kolordu, Ermeni kuvvetlerini bozguna uğratarak 30 Ekim 1920 günü Kars’ı geri aldı.11 Kasım 844 Endülüs İşbiliye şehri,Normanların elinden geri alındıEndülüs Emevî hükümdarlarından II. Abdurrahman devrinin en önemli hadiselerinden birisi Normanların Endülüs’e saldırılarıdır. Normanlar 20 Ağustos 844’te Lizbon’a saldırı düzenlediler. Ondan sonra İşbiliye’ye kadar Endülüs şehirlerini yakıp, yıktılar. Bunun üzerine 2. Abdurrahman, şehrin yardımına derhal bir süvari birliği gönderdi. Asıl ordu ise Nasr kumandasında arkadan yola çıktı. Endülüs ordusu ile Norman ordusu, 11 Kasım 844’te İşbiliye’nin güneyindeki Trablada mevkiinde karşılaştılar. Normanlar mağlûp oldular, otuz kadar gemileri yakıldı ve Müslümanlar İşbiliye’yi geri aldılar. Bunun üzerine Normanlar denize ulaşarak kuzeye çekildiler. Bu saldırılar Endülüs Emevî Devleti’nin ayakta durabilmesi için güçlü bir orduya ve donanmaya sahip olması gerektiğini ortaya koydu.  2. Abdurrahman, yeni tersaneler kurarak kısa sürede donanmasını güçlendirdi.26 Kasım 1221Celaleddin Harzemşah,Sind Nehri kenarında Moğollarla savaştıCelaleddin Harzemşah, Mart 1221’de Moğol kuvvetlerini bozguna uğratmıştır. Cen­giz Han, mağlûbiyet haberini alınca Şiki Kutugu Noyan kumandasında bir ordu gönderir. Celâleddin Harzemşah, Sind neh­­rini geçip Hindistan’a sığınmaya karar verir. Ancak Cengiz Han nehrin kıyısında ona yetişir ve 26 Kasım 1221’de ordusunu çem­­ber içine alır. Celâleddin Harzemşah, as­ker­lerinin azlığına rağmen Moğol ordusunun merkezine hücum ederek onları dağıtmıştır. Savaşı kazanmak üzereyken Cengiz Han, ihtiyattaki 10 bin kişilik kuvvetini harp nizamına sokar ve durumu lehine çevirir. Cengiz Han onu ele geçirmek maksadıyla Çağatay kumandasındaki bir orduyu Hindistan’a gönderdiyse de Moğollar sonuç alamadan geri dönmüşlerdir.

Ahmed Said GÜNDÜZ 01 Kasım
Konu resmiGül Bahçesinin Bahçıvanı (sav)
İtikad

Derin bir tefekküre dalmıştı. Zihnine bir anda gelen “Ya peygamberler gönderilmeseydi ne olurdu?” sorusunun cevabı peşindeydi. Aradığı cevabı, bir peygamber gönderilmemiş veya peygamberlerinden uzaklaşmış milletlerde bulacağını düşündü. O milletlerin inançlarını ve göreneklerini, medeniyetlerini ve ürettikleri kirli, kanlı ve yıkım getiren anlayışlarını hatırladı. Yüzünü ekşitti. İç âleminde tefekkürle birlikte ince bir muhasebe de başlamıştı. Hitap ettiği kendi nefsiydi.Eğer Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Efendimize (sav) tabi olmasaydık Hindistan’da ineğe tapanlar gibi olabilirdik. İneklerin sütünü, sütten elde edilen ürünleri, hatta tezeğini bile kutsal olarak kabul edebilirdik. Afrika’da, demir halkalarla boyun uzatan veya dudaklarına tabak yerleştiren zavallı kadınlardan biri eş ya da anne olarak bizim evimizde olabilirdi. O Hidayet Rehberi (sav) hayatımızda bulunmasaydı güneşe tapan bir inanç sahibi de olabilirdik. İki Cihan Güneşinin (sav) nuru eğer eksik olsaydı bir şekilde bizde hayat bulmasaydı, o zaman Hıristiyanlar gibi “bir artı, bir artı, bir artı eşittir bir eder” saçmalığına düşebilirdik. Hıristiyanlar ve Yahudiler gibi biz de Allah’a oğul isnat edebilirdik. Kibrin en büyüğü olan Yahudi ırkçılığı gibi bir sapıklığa biz de düşebilirdik. Analık geni gibi harika bir programla donatılan, şefkat gibi bir nimetle taçlandırılan ve her evladın göz nuru olan bir nazenin varlığı zayi edenlerden olabilirdik. Eğer Kâinatın Efendisi (sav) olarak gönderilen Peygamberimiz Efendimiz (sav) yetişmeseydi… Yetinmezdik! Biz de silah satmak için ülkeleri birbirine düşürür savaştırır, çatışan taraflara silah satarak servetimize servet katardık. Beraberinde insan hakları, hayvan hakları, kadın hakları ve çocuk istismarı konularında gazeller okur, medenilik taslardık. Yahudilerin tavuğa günah yükleyerek başın üstünde üç kere döndürüp sonra keserek fakirlere dağıtması gibi bir rezaleti görmezden gelip kiralık kalemler ve ünvanlarla Müslümanların kurban ibadetlerine hakaretler ederdik. Amma asla yılbaşında kesilen hindileri gündeme taşımaz, sessizleşirdik. “Zenginin delisi fakirin iyisi belli olmaz” sözünü çarpıtan medyamızla kendi kusurlarımızı görmez, kendimiz dışındaki herkesi kendimize benzetmek için milletlerin dayanakları olan inanç esaslı manevi değerlerini yerle bir etmeye çalışır, her çeşit alavere-dalaverelerle ahlaktan ve inançtan uzaklaştırma faaliyetleri başlatırdık.Daha da kesmezdi elbette bunlar! Paradan para kazanmak için devletleri birbirine düşürür, sonra da her birine yüksek oranda faizle para satardık. Verdiğimiz borç paralarla da fahiş fiyatlarla karşı tarafları silahlandırırdık. Sonra da elimizi ensemize atar, ayak ayak üstünde arena kültürüyle onları seyreder, satanistçe zevk alırdık. Bir taraftan sermayemize sermaye katar, diğer yanda çıkarttığımız dünya savaşlarında akan oluk gibi kanlarla domuzlar, sırtlanlar ve kaplanlar gibi semirirdik. Menfaat getiren her yolu mubah bilen bir firavun olurduk: Zayıflattığın devletlerin borçlarını tahsil ederken iç kargaşalar çıkart. Yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömür. Sömürürken aynı milletleri köle gibi çalıştır. Kat be kat faizli kredilerle hortumla.Dahası var! Bir taraftan insan haklarının savunucusu görünür; diğer yandan tütün gibi, afyon ve eroin gibi illetlerle insanlığı zehirlerdik. Nesli ve aslı bozar, sonra da sigara ve madde bağımlılığı ile mücadele kampanyaları düzenlerdik. Bu şekilde biz de ekonomisini oburlaştıran alçak bir zihniyet olurduk. Artı: “Modernlik, demokrasi ve özgürlük getireceğiz!” adı altında milletleri anarşi ve kargaşanın kucağına atardık. İç kargaşa çıkararak ürettiğimiz sığınmacı nüfusları kamplara hapsederdik. Dünya sağlık örgütü adı altında zavallıları muayene eder, aranılan organları bulduğumuzda, “Gelişmiş!” ülkemizdeki organsız ve omurgasız zenginlere peşkeş çekerdik. Bir organ mafyası olarak biz de çalışırdık. Bir zengine kornea mı lazım? Sığınmacıların göz muayenesini yap, en uygun organı taşıyan sığınmacıyı sahte teşhis ve tedavi yalanıyla Avrupa’ya veya Amerika’ya taşı. Göz çalma vicdansızlığı ne büyük sıfat! Bir yandan dışarıdaki manzarayı seyrediyor, diğer yandan tüm bu düşündüğü gaddar medeniyetin temelindeki dinamiti tespit etmeye çalışıyordu.“Ah şu doymayan muhterislik!” dedi dil ucuyla, sonra tekrar iç âlemine yöneldi. Milletleri sömürebilmek için dininden, tarihinden ve değerlerinden koparmak için her çeşit ihanetler neticesi gözyaşları akıtan canavarlaşmış ruha sahip olma bahtsızlığı… İhtişamlı medeniyetin sürekliliği için Afrika’nın, Asya’nın kanını oluk-oluk akıtma cüretinde korkak cesareti… Yılan gibi zehirlemekten lezzet alan vahşi bir ırk olarak ortalıkta oradan buraya rastgele dolaşma kabalığı… Birinci ve ikinci dünya savaşlarını tezgâhlayarak milyonların kanını helal kabul eden alçak bir ırk olma zilleti... Hazları ve menfaatleri için dünyayı ateşe veren alçak, sapık ve kalleş insan suretinde bir şeytan olma nasipsizliği... Nerede bir anarşi ve şer varsa onu kurgulatan, okyanustan bir damla bile etmeyen ilmiyle gurura düşürerek kitap yüklü merkep derekesine indiren; ölüme meydan okutan, fakat dünyanın ölümlülüğü karşısında ahmakçasına celladına aşık ettiren aymazlık hali…Elbette temelinde doyumsuz ihtiras var. Ve bu bizi de bulabilirdi. Hamdolsun imanımız için Rabbimize! Salat ve selam olsun, İslamiyet bahçesinde tevhid akidesiyle kalblerimizi yeşerten Gül Bahçesinin Bahçıvanı Peygamberimiz Efendimiz (sav)’e!Elini bir an göğsüne götürerek salavat getirdi. Sessizce… O, imanın her şeyi olabilecek en güzel şekliyle gerçekleştirmeye müsait bir şeref, vasıf olduğunu ve İslamiyet’in insanlığın ihyası için gönderildiğini tüm ruhuyla biliyordu. Medeniyetleri yıkmak, insanlığı zorbalıkla itaat ettirmek için değil; âlemi rahmete gark etmek için gönderilen Allah Resulüne can ve gönülden bağlılığına şükrediyordu. Az sonra ihtiyacının ne olduğu hususunda bir tefe’’ül yapmak istedi. Kitaplığındaki kitaplardan bir tanesini ismine bakmadan çekti. Muhammed Hamidullah isimli yazara ait Hazret-i Peygamberin Savaşları eseri elindeydi. Orta yerinden açtı. Birkaç sayfasını okudu. Savaş ahlakından bahsediyordu.“Acaba, temel hedefi düşman güçlerini yok etmek olan savaş eyleminin de bir ahlakı olabilir mi? Evet; ahlak denilen o ayırt edici değere inananlar için elbette ki savaşın da kendine özgü bir ahlakı vardır. Yüce Peygamberimiz Hazret-i Muhammed’in (sav) yönettiği savaşlar, insanlık tarihi boyunca kayıtlara geçmiş toplumlar arası silahlı çatışmaların arasında en çarpıcı, en ileri ve en ‘insani’ örnekleri oluşturur. O, kendi konuşlandırdığı asker sayısının üç katı, hatta kimi zaman on iki katı ve daha fazla sayıda düşmanla savaşmış ve her zaman fiilen zafer kazanmıştır.Kurduğu devlet, başlangıçta tamamı kendisine biat etmemiş küçük bir şehir-devletin birkaç caddesinden ibaret olarak doğmuş, günde ortalama 830 kilometrekarelik bir oranla genişlemiş ve on yıl süren siyasal çatışmalardan sonra son nefesini verdiği sırada üç milyon kilometrekareden fazla bir alana yayılmıştır. Bu alan Rusya hariç, Avrupa büyüklüğünde ve o dönemde üzerinde milyonlarca insanın yaşadığı bir alandır. Söz konusu coğrafyanın tümünün fethi ise savaş alanında düşman saflarından toplam 250 dolayında insanın öldürülmesine mal olmuştur. Müslümanların kaybı ise on yıllık bir dönemde ortalama ayda bir şehittir.Peygamberimizin kutlu davası için yol arkadaşlarıyla birlikte ölümüne savaşırken insan hayatına verdiği değer, insanlık tarihinde kesinlikle eşsizdir. Ne öncesinde ne de sonrasında, O’nun sergilediği bu ‘Savaş Ahlakı’yla kıyas kabul edebilecek bir başka örnek yoktur.”Biraz şaşkın şunları söylendi: Subhanallah! Yazarın bu tespiti ile İslam ile İslam’ın dışındaki milletlerin savaş ahlakına baktığımızda da gece ile gündüz kadar bir fark ortada görünüyor. Bunu savaşlar tarihini inceleyen herkes bilir.

Mehmed Gökcan 01 Kasım
Konu resmiAli Seydî Bey ve Alfabe Değişikliği
Tarih

Ali Seydî Bey, Osmanlı döneminde mülkiye müfettişliği ve valilik yapmış bir bürokrattı. Cumhuriyet döneminde ise önce Türk Tarih Encümeninde azalık ve Mülkiye Mektebinde hocalık yaptı. 1933’te Trabzon’dan milletvekili seçildi ancak aynı yıl hastalanarak hayatını kaybetti. Ali Seydî Bey, iç­lerinde çok sayıda ders kitabının da bulunduğu 90’a yakın eser telif etmiştir. Yazdığı kitapların başında sözlükler gelmektedir. Resimli Kâmûs-ı Osmanî, Melkon ile birlikte hazırladığı Seci ve Kafiye Lügati, Lugatçe-i Edebiyyât, Defter-i Galatât ve Lisân-ı Osmânî’de Müsta‘mel Lügat-ı Ecnebiyye hazırladığı sözlüklerin önde gelenlerindendir. Dil, edebiyat, tarih ve ahlak konularında da birçok esere imza atmıştır.Ali Seydî Bey tarafından telif edilen eserler arasında bir tanesi vardır ki; alanındaki çok az örnekten birisidir. “Latin hurûfu lisânımıza kâbil-i tatbîk midir?” adıyla 1924 senesinde neşrettiği bu eser, aslında o dönemde İslam harflerine yönelen eleştiri ve saldırılara karşı bir cevap niteliğinde yazılmıştı. Hacim olarak bir kitapçık büyüklüğünde olan bu eser, samimî bir üslupla hazırlanmış olup; orijinal tespitleri içinde barındırmaktadır. Ali Seydî Bey, bu eseri yazdığı günlerde alfabenin değiştirileceğine dair dedikoduların çıktığını görmenin bedbahtlığını yaşadığını ifade etmektedir. Eseri yazdığı 1924 senesinden yaklaşık 40 sene önce de ‘Latincilik’ olarak vasıflandırdığı zihniyetin, bu tarz alfabe değişikliği dedikodularını çıkardığını belirtmektedir.Tanin Gazetesi’nin 25 Mart 1924 tarihli nüshasında yayınlanan bir makalede Türkçede Latin harflerinin kabul edilmesi fikrinin giderek daha da yaygınlaştığı anlatılmaktaydı. Bu makale, Ali Seydî Bey’i derinden etkiledi. Çünkü o dönem için görüştüğü münevverlerin, aydınların çok büyük bir kısmı Latin harflerine karşıydı. Eğer muhtemel bir alfabe değişikliği olursa, bunun getireceği felaketleri görecek kadar bir ömrü kalmadığını düşünen Ali Seydî Bey, asıl olarak çocukları ve gelecek nesiller için birkaç söz söylemek istediğini ifade ediyordu. Kendisinin bir dilbilimci olmadığını belirtirken, bu kitapçıkta anlatacaklarının ilmî olmadığını, millî ve mantıkî olduğunu söylüyordu. Latin alfabesinin kabulünü isteyenlere karşı halihazır kullanılan ve Türkleştirilmiş olan Arap alfabesini savunacağını belirtmişti.Türk milletinin yüzyıllardır kullandığı, yeni hat tarzlarıyla birçok katkılarda bulunduğu, yetiştirdiği hattatlarla sanat açısından çok üst seviyelere çıkardığı Arap alfabesi artık sadece Arapların değil, aynı zamanda Türklerin de alfabesi olmuştu. Üstelik bu alfabeye, Türkler kendi dillerinde kullandıkları, pe, çe ve je harflerini eklemişlerdir. Ayrıca kâf-ı Türkî de denilen nazal nun harfi de eklenmiştir. Hal böyle olunca yüzyıllar içinde mükemmelleşmiş, millîleşmiş ve özümsenmiş bir alfabeden bahsediyoruz. Ayrıca Ali Seydî Bey, dünyada hiçbir milletin harfler, şekiller ve sesler itibariyle yüzde yüz kendisine ait bir alfabeyi kullanmadığı hakikatini dile getirmekteydi.Kitapçıkta Ali Seydî Bey, İslam harflerinde kullanılan hat çeşitlerinin nasıl doğduğundan da bahsetmiştir. Meselâ kûfî hattı, Hz. Ali (ra) devrinde ortaya çıkmıştı. Nesih hattı ise Abbasilerin bir ürünü iken, ta’lîk hattı İranlılar tarafından geliştirildi.Ali Seydî Bey, o günlerde alfabe değişikliği için dört teklifte bulunulduğunu belirtiyordu. Bunlar sırasıyla, en eski Türklerin kullandığı alfabelere dönüş, sadece Arapça kelimelerde kullanılan harflerin alfabemizden çıkarılması, bazı ilavelerle Latin harflerinin kabulü ve mevcut elifbamızda köklü bir düzenleme idi. İlk teklifin imkânsız olduğunu ifade ederken, ikinci teklifin tümden mantıksız olmadığını ancak uygulanmasının çok büyük hazırlıklar ve çalışmalar gerektirdiğini belirtiyordu. Çünkü çocuklarımıza Kur’ân öğretirken, bu harfleri tekrar öğretmemiz gerekecekti ve bütün sözlüklerin buna göre tekrardan düzenlenmesi lazımdı.Üçüncü teklife gelince, Ali Seydî Bey’in asıl üzerinde durmak istediği konunun bu olduğunu, zaten hem kitapçığa verdiği isimden hem de konuyu ayrıntılı olarak ele almasından anlıyoruz. Burada ilk olarak İslam harflerini bırakarak, Latin harflerini kabul etmemizin İslam dünyasında meydana getireceği mahzurlara dikkatimizi çekiyor. Ardından üçüncü madde atlandığı için toplamda 9 maddede Latin harflerinin Türkçeye uygun olup olmadığını değerlendiriyor. Burada özellikle öne çıkan ve dikkat edilmesi gereken şu hususları ifade etmekte fayda var:- Ali Seydî Bey, bir gün Latin harfleri kabul edilirse, kendisini İslam harfleriyle yayın faaliyeti yapmaktan kimsenin menedemeyeceğini ifade etmiştir. Hür bir memlekette yaşadığımızı, kimseye Latin harflerinin zorla dikte ettirilemeyeceğini ve insanların Latin harflerini kolay kolay kabul etmeyeceklerini, eskimeyen harflerimizi kullanmaya devam edeceklerini belirtmiştir. Hatta 10 sene önce zevâlî saat resmen kabul edildiği halde, Anadolu’da hala insanların ezânî saati kullanmaya devam ettiklerini, resmî dairelerde de iki saatten birinin ezânî saati gösterdiğini söylüyordu.- Ali Seydî Bey, Latin harflerinin kabulünü millî gururumuza yakıştıramıyordu. Bunca alim, fazıl, bilim adamı, şair ve yazar yetiştirmiş bir millete, sizin bunca zamandır kullandığınız elifbanız yetersizdi diyerek yabancı bir alfabeyi kabul ettirmek, elifbasızlık ve lisansızlık ile itham etmek demekti. Üstelik Osmanlı elifbası, ecdadımızdan kalan bir mirastı. Türkçülüğün giderek daha fazla yayıldığı böyle bir dönemde, ecdaddan kalan İslamî isimlere dokunulmadığını, elifbanın da en azından böyle görülmesi gerektiğini ifade etmekteydi. Muhtemel bir alfabe değişikliğinde, eldeki ilmî eserlerin Latinceye çevrilmesinin en az 25 yılı bulacağını, bu durumun da yeni nesillerin kitapsız, kütüphanesiz ve cahil kalmalarına sebep olacağını belirtiyordu. Başka ülkelerde yaşayan Türklerin, Türkiye’deki Türklere bakarak İslam alfabesini kullandıklarını, şimdi bizim bu alfabeyi terk etmemizin onları yarı yolda bırakmak anlamına geleceğini anlatmaktaydı.- Ali Seydî Bey, Türk dilinde kullanılan yirmi kadar harfin Latin harfleri içinde karşılığı olmadığını ifade etmektedir. Hristiyanların kullandığı alfabeler içinde ses, şekil ve mahreç olarak en fakir ve en kısırı Latin alfabesiydi. İngilizler Latin harflerine, kendi dillerine göre sesler vermişler ve kendilerine özel bir elifba oluşturmuşlardır. Bunu diğer Avrupa milletlerinde de görmek mümkündür. - Ali Seydî Bey, Latin harflerinin kabul edilmesini isteyenlerin, Latin alfabesine Türkçede kullanılan sesli veya sessiz harflerden birkaçının eklenmesiyle ve yapılacak düzenlemelerle eksik harf sorunun çözüleceğini söylediklerini belirtiyor. Ancak aynı düzenlemenin -istenirse- mevcut kullanılan Osmanlı alfabesinde de yapılabileceğini, böyle birkaç harf düzenlemesi için bütün alfabeyi değiştirmeye gerek olmadığını ifade etmektedir.- Türk dünyasında, birçok şive ve lehçe mevcuttur. Osmanlı Türkçesi alfabesi bütün bu şive ve lehçelere uygundur. Aynı şekilde yazılmış aynı kelimeyi, bütün bu lehçelere ve şivelere göre Türkçeyi konuşanlar, kendi okuyuş tarzlarında okuyorlar. Ancak Latin harfleriyle böyle bir şeyi yapmak Ali Seydî Bey’e göre mümkün değildir. (Örnek verecek olursak; bey kelimesi be ve kef harfleri ile yazılır, şiveye göre kimi onu bey diye okurken kimisi de beg diye okur.)- Ali Seydî Bey, Latin harflerinin kabul edilmesinin istenmesinin sebebinin filolojik olmadığını düşünmektedir. Yani dilbilimciler, oturup görüşüp de Latin harflerini mutlaka almalıyız diye bir karara varmamışlardır veya böyle bir şayia çıkmış değildir.- Enver Paşa, Alman yazısını örnek alarak 1917 senesinde ‘Hatt-ı Enverî’ de denilen bir yazım çeşidi türetmiştir. Hatt-ı Enverî ile Arap harfleri, aynı Latin harfleri gibi birleştirilmeden yazılıyordu ve arada sesli harfler de gösterilmekteydi. Ali Seydî Bey, Enver Paşa tarafından türetilen bu yeni yazım şeklinin ömrünün iki seneyi geçmediğini belirtiyordu. Hatta o sırada Harbiye Nazırı Enver Paşa’ydı. Harbiye Nezaretinde, bu yeni hat çeşidiyle gelen resmî yazılar tekrardan Osmanlı alfabesine çevrilip öyle ilgili birimlerin komutanlarına sunuluyormuş. Yani Enver Paşa, kendi nezaretinde bile tam anlamıyla uygulatamamış.- İngilizcenin yazılıp okunmasının Osmanlı Türkçesinden daha zor olduğunu belirten Ali Seydî Bey, bu zorluğun onların ilmî gelişimlerine olumsuz yönde bir etkisinin olmadığını ifade etmekteydi. Ayrıca en kolay yazılan dil Ermenice olduğu halde, Ermenilerin bilime elle tutulur bir katkılarının olmadığını belirtiyordu. Demek ki harflerin yazımının zor olması, bilimin gelişmesine olumsuz yönde bir etkide bulunmamaktadır.

Arif Emre GÜNDÜZ 01 Kasım
Konu resmiGünümüzde Osmanlı Türkçesi İle Okur Yazar Olmak Mümkün
Kültür ve Medeniyet

Sene 2017. Mart’ın 27’sinde Murat Bardakçı Abdülhamid dizisini eleştiren ve “Senelerden buyana Türkiye’de entelektüelliğin başta gelen şartının eski harfleri bilmek olduğunu, yabancı dilleri sular seller gibi konuşsanız ve geniş mi geniş bir kültüre sahip olsanız bile eski harflere âşinâ değilseniz, meselâ dedenizin büyükannenize yazdığı mektubu okumaktan âciz iseniz entelektüel sayılmayacağınızı söylerim.” cümleleriyle başlayan bir yazı yazmıştı.Yazıya “Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 2012 Mayıs’ında eski harflerin okullara seçmeli ders olması gerektiğini söylemesinin ardından konu Millî Eğitim Şûrası’nda ele alındı, birkaç kanun teklifi verildi, eski harflere merak arttı ve belediyeler ile bazı vakıflar Osmanlıca kursları açtılar. Bu kurslara şimdi ikiyüz binden fazla meraklı gidiyor ve eski yazıyı öğrenmeye çalışıyor.” devam etmiş, o gün için bu konuda gelinen noktayı özetlemişti.Buraya kadar problem yok. Kaldı ki bugün bu gayret ve gayretin neticesinde ortaya çıkan sonuçlar çok daha ileri seviyelere taşındı. Fakat Bardakçı, dizide yapılan imla yanlışlarından bahisle mevzuu çok daha farklı yerlere taşıdı ve şu cümleleri de kurdu.“Eski harfleri okumak ile yazmak ise farklıdır: Bu devirde Eski Türkçe’yi okumayı öğrenebilir ama yazamazsınız, zira yazmak başka bir iş, başka bir kültür, bambaşka bir dünyadır.” Bu iddia dizide yapılan imla yanlışlarını ortaya koymayı aşmış, sözü bambaşka bir noktaya taşımıştır. “Okumayı öğrenebilir ama yazamazsınız” demek oldukça önyargılı bir ifadedir. Neden böyle söylüyorum, çünkü ben hem okuyor hem de yazıyorum. Peki, bu durum benimle sınırlı mı? Elbette değil. Pek çok kimse de hem okuyup hem de yazabilir durumdadır.Bardakçı “Hatasız yazabilmek için durma­dan, bol bol okuyup kelime kalıplarını ezberlemek şarttır ve bu iş bir-iki aylık kurslarla olmaz!” diyor. Tamam, kolay değil. Zira, hiçbir şey kolay değil. Türkiye’de yaşayan bir vatandaş, ilkokul birinci sınıftan itibaren Türkçe dersi görmeye başlar ve neredeyse hayatı boyunca devam eder. Ve fakat hala düzgün yazabilen kaç kişi vardır, bilmem. Kaldı ki, TDK sürekli yazım kuralları koyar, bozar, başka bir kural getirir vs. vs….Bardakçı’nın şu ifadelerini de alıp meseleyi biraz daha açalım. “SADECE OKUYUN, KÂFİ... Dolayısı ile sadece kitap yazısını okuyacak seviyeye gelin, kâfi... Merakınız devam ettiği takdirde elyazısı ile diğer hat çeşitlerini daha sonra da öğrenebilirsiniz ama yazmaya kalkmanız sadece vakit israfıdır ve hatâsız imlâ da bu devirde artık mümkün değildir!Bu imkânsızlığa rağmen ısrarla yazmaya heves ederseniz ne mi olur? Son haftaların en revaçtaki dizisi “Payitaht Abdülhamid”de olduğu gibi sıra sıra çam devirirsiniz...”Öncelikle bu mesele ile ilgili yaşadığım bir mevzuu aktarayım sizlere. Bu yazıyı oku­duk­tan sonra Yusuf Esenkal’ı aradım. Bar­dak­çı’nın bu yazısından bahsettim. O da bu konudaki eleştirilerden muzdarip olarak bundan sonra yazıları netlemeden geçecek­lerini söyledi. Ben de kendisine, bunun yapılan imla hatalarından daha büyük bir hata olacağını, örgün ve yaygın eğitimde on binlerce kişinin Osmanlı Türkçesi öğrenme çabasında olduğunu ve severek takip ettikleri bu dizide yayınlanan o mektupları durdurup okumaya çalıştıklarını, aslında farkında olmadan bu sürece katkı sunduklarını anlattım.Fakat bir durum daha vardı ki; o da Bar­dak­çı’nın haklı eleştirilerine maruz kalan imla hataları. Bardakçı’nın yazma konusunu imkânsız olarak değerlendirmesi ve insanları bundan uzaklaştırmaya dönük yaklaşımı içime dert olmuştu. Esenkal’a, imla meselesinde yardım edeceğimi ve beş kuruş para almadan bu işi üstleneceğimi söyledim. Söylediğim sözün arkasında da durdum ve o sezon bütün yazıları ben yazdım. Hatta sete gittik, bazı hatalı yazıları ve hat yazılarını tespit edip düzelttik. Film sektörünün hızlı akışı içerisinde zaman zaman yorucu da olsa günümüzde Osmanlı Türkçesi ile yazılabildiğini hem dizi seyircisine hem de haklı eleştirilerden yanlış sonuçlara gidilmemesi için uğraş verdik.Şimdi gelelim bu zamanda Osmanlı Türkçesi imlası ile yazı yazılıp yazılamayacağı meselesine. Bardakçı, hatasız imlayla yazmanın mümkün olmadığını söylüyor. Elbette hangi açıdan söylediği önemli. Yazıda bazı hata yapma sebeplerini anlatmış. Fakat mesele bugün Latin harfli Türkçede nasıl olduğu değil de zengin Osmanlı Türkçesi ve yazı şeklindeki imlayı da bilmek üzerinden değerlendirilmesi gerekmektedir. İllaki farklar olacaktır. “Hatâsız yazabilmek için durmadan, bol bol okuyup kelime kalıplarını ezberlemek şarttır ve bu iş bir-iki aylık kurslarla olmaz!” diyor. Doğru, hiçbir şey pat diye olmuyor. Yukarıda Latin harfli Türkçe imladan bahsettim, bugün bile oturmamış, üzerinde herkesin tamam böyledir diyemediği bir konu varken, sert biçimde koparılmış ve üzerinden yüz yıl geçmiş bir yazıyı doğru imlasıyla yazma meselesinde elbette çalışma olacaktır. Bundan daha normal bir şey de yoktur.Peki, bir-iki aylık çalışma ile olmaz mı?Öncelikle Hayrat Vakfı’nın bu konuda ciddi çalışmaları var ve kendi gönüllülerine geçme notu yüksek bir imtihan yaparak bu işi çözebildiğini görüyoruz. Aynı kadro bugün Halk Eğitimi Merkezlerinde ve farklı yerlerde sadece okuma değil, yazma meselesini de gündeme taşıyor ve bir parça alt yapısı olanların kolay ilerleyebildiği gözlemleniyor. Yani belki bir-iki aydan fazla zaman geçiyor ama imkânsız değil. Herhangi bir kişi gayret ederse Osmanlı Türkçesi ile okur yazar hale gelebiliyor. Mümkün yani…Bir başka konu da günümüzde Osmanlı Türkçesi ile yapılan çalışmalardır. Mesela birisi Osmanlıca Eğitim ve Kültür Dergisidir ve her ay Osmanlı Türkçesi imlasıyla yazılar neşretmektedir. Güncel meselelerin olduğu yayınlar yapmıştır. Haftalık olarak da bir gazete sayfası hazırlamakta ve okuyucularla buluşturmaktadır.İşin belki de en zor kısmı el yatkınlığı kazanmaktadır. Gerçi o da fıtridir. İnsan sağdan sola yazmaya daha yakındır. Özellikle sağ elle yazanlar. Diğer kısmında da öğrenilmesi, aşina olunması gereken kısımlar vardır ve olacaktır; zaman da alacaktır ama asla imkânsız değildir.Bugün bu işin meraklıları her yaştan pek çok insan var. Sosyal medya üzerinde bile bu şekilde güncel metinleri Osmanlı Türkçesi ile yazan ve takipçilerine ulaştıran hesaplar var. Hat ile uğraşanlar imla öğrenmeye meyilli ve bilmeleri de lazım. Gençlere bu fırsatlardan bahsedince ilgisiz kalmıyorlar. Yani bu işin imkansızlığını savunmak yerine, bizi geniş ve derin tarihimize yaklaştıracak bu yazıyı öğrenmeye teşvikçi olmamız gerekiyor. Belki evlerimizde, not defterlerimizde, binalarımız üzerinde ve elbette mezar taşlarımızda bu yazıyı görür hale gelmemiz gerekiyor.Bizim belki ideolojik, belki önyargıyla veya başka bir sebeple olmaz dediğimiz şeyleri gençlerin, insanların önlerine koyduğumuzda çok rahat ve kolay yapabildiklerine çok kereler şahit olduk.Başta yazdığımız cümleyi tekrar ederek bitirmiş olayım: günümüzde Osmanlı Türkçesi ile okur yazar olmak mümkün.

Metin UÇAR 01 Kasım
Konu resmiOsmanlı Türkçesi Öğrenmek Bana Ne Kazandırır?
Kültür ve Medeniyet

Osmanlı Türkçesi öğrenmek sadece bir yazı öğrenimi değildir; bu, düşüncenin derinleşmesi, kimliğin güçlenmesi, özgüvenin yeniden inşasıdır. İnsan kelimelerle düşünür, kelimelerle hisseder, kelimelerle yaşar. Osmanlıca öğrenen bir genç, kendi medeniyetinin kelimelerini yeniden hatırlayarak, dünyayı yeniden okur. Çünkü bin yıllık birikimi fark eden biri, artık sıradan bir birey değil, büyük bir milletin devamıdır.Osmanlı Türkçesi öğrenmek, yalnızca eski bir yazıyı çözmek değildir; bu, insanın kendi düşünce köklerine dönme yolculuğudur. Çünkü insan kelimelerle düşünür. Zihin, kelimelerin taşıdığı anlamlarla şekillenir. Kelimeler ne kadar zenginse, düşünce de o kadar derindir. Kelimeler fakirleştiğinde, zihin de basitleşir; duygular sığlaşır, anlam daralır. Bilgi aktarımı, kültürün inşası ve iletişim hep kelimeler üzerinden kurulur. Bu yüzden dili zenginleştirmek, aslında aklı ve ruhu zenginleştirmektir. Osmanlı Türkçesi, kelimelerin bu derin dünyasına açılan kapıdır. Bu yazıyı öğrenen insan, düşünme melekelerini genişletir, dil farkındalığı kazanır ve varlık âlemine daha derin bakmayı öğrenir.Bir milletin dili, onun düşünme biçimidir. Osmanlı Türkçesi, bin yıldan fazla birikimin, adaletin, ilmin ve sanatın taşıyıcısıdır. O yazıyı öğrenmek, sadece bir alfabe öğrenmek değildir; bin yıllık bir hafızayı yeniden okumaktır. Bir gencin o dili öğrenmesi, kendini yüce bir tarihin mirasçısı olarak görmesini sağlar. Bu farkındalık, öz güvenin en sağlam zeminidir. Çünkü insan geçmişini tanıdıkça, kim olduğunu idrak eder. Osmanlı Türkçesi öğrenen biri, sadece eski yazıyı çözmüyor; kökleriyle yeniden temas kuruyor, o köklerin gölgesinde yeşeren bir kimlik şuuru kazanıyor.Zira özgüven, yalnızca “başarabilirim” demek değildir; “ben kimim ve nereden geliyorum” sorularına cevap bulmaktır. Osmanlı Türkçesi, bu soruların cevabını verir. Bir genç, bu yazıyı öğrendiğinde, bir milletin bin yıllık birikiminin gücünü kendi benliğinde hisseder. O zaman dünyaya sadece fert olarak değil, köklü bir medeniyetin mensubu olarak bakar. Bu şuur, hayata bakışını değiştirir. Dünya olaylarına, kültürlere, ideolojilere artık kendi medeniyetinin penceresinden bakar. Çünkü Osmanlı Türkçesi bilen biri, sadece tarih okuyucusu değil; tarihin içinde yer alan bir şahsiyetin farkına varır.Osmanlı Türkçesini öğrenmek aynı zamanda zihni bir egzersizdir. Harfleri tanımak, kelimeleri çözmek, anlam ilişkilerini kurmak; zihni diri tutar, düşünceyi disipline eder. Bu, modern çağın dağınık dikkat dünyasında gençlere odaklanma ve anlam kurma becerisi kazandırır. Osmanlı Türkçesi çalışmak, sabır ister; ama sabırla birlikte derin düşünmeyi, yavaşlamayı, anlamın peşinde olmayı da öğretir. Bu yönüyle Osmanlıca, zihni bir terbiyedir.Eğitim açısından bakıldığında Osmanlı Türkçesi, dil farkındalığını artırır. Çünkü bir kelimenin kökenini, ekini, anlam değişimini fark etmek; Türkçenin yapısını daha iyi kavramayı sağlar. Bu farkındalık, hem edebî hem bilimsel alanlarda kelime kullanımını güçlendirir. Osmanlıca, bugünün Türkçesinin omurgasını oluşturduğu için bu dili öğrenmek, kelime hazinesini zenginleştirir ve ifade kabiliyetini geliştirir. Bir kelimenin Arapça ya da Farsça kökünü bilmek, o kelimenin anlam derinliğini fark ettirir. Böylece insan, konuşurken de yazarken de kelimeleri daha şuurla seçer.Ama belki de en önemlisi, Osmanlı Türkçesi öğrenmek, bir kimlik tamiri ve ihyasıdır. Harf devrimiyle birlikte kopan bağ yeniden kurulur. Dedelerimizin mektuplarını, vakfiyeleri, şiirleri okuyabildiğimizde, o metinlerde sadece bilgi değil, hayata dair bakış açısı buluruz. Her kelime, bir duygu, bir fiil haritası, bir fikir taşır. Osmanlıca bilen bir genç, kendi tarihine dışarıdan değil, içeriden bakar. Artık sadece geçmişi duyan değil, geçmişin kelimelerini konuşan biridir.Ve belki de bu öğrenme sürecinin en kıymetli yönlerinden biri: insan kendi vatanında “turist” olmaktan çıkar. Caddelerdeki levhaları, cami duvarlarındaki hat yazılarını, mezar taşlarındaki ikaz ve ihtarları okuyabilmek, yaşadığı toprakla duygusal bir bağ kurmaktır. O zaman şehir yalnızca bir yer değil, bir hatıraya dönüşür. Her yazı, bir ses gibi yankılanır; her taş, bir hikâye anlatır.Evet, Osmanlı Türkçesi öğrenmek sadece bir yazı öğrenimi değildir; bu, düşüncenin derinleşmesi, kimliğin güçlenmesi, özgüvenin yeniden inşasıdır. İnsan kelimelerle düşünür, kelimelerle hisseder, kelimelerle yaşar. Osmanlıca öğrenen bir genç, kendi medeniyetinin kelimelerini yeniden hatırlayarak, dünyayı yeniden okur. Çünkü bin yıllık birikimi fark eden biri, artık sıradan bir birey değil, büyük bir milletin devamıdır.Bu yüzden Osmanlı Türkçesi öğrenmek, geçmişe dönmek değil; kökleriyle güçlenerek geleceğe yürümektir.

Meryem Karadayı 01 Kasım
Konu resmiMezar Taşı Okumak İçin Osmanlı Türkçesi Öğrenilir mi?
Kültür ve Medeniyet

Bir milletin dili, onun hafızasıdır. Konuştuğu kelimeler, kurduğu cümleler, dua ettiği sözler kadar; taşlara, ahşaba, kâğıda ve mermere kazıdığı satırlar da onun kimliğidir. Dilin yaşadığı yer sadece ağız değildir; taşlarda, mezarlıklarda, çeşmelerde, cami kitabelerinde, vakfiye metinlerinde, mektuplarda da nefes alır. Osmanlı Türkçesi işte bu nefesin adıdır: tarihimizin, medeniyetimizin, inancımızın, estetiğimizin dili…Ama bir dönem geldi; tuhaf bir karşı çıkış cümleleri kuruldu. “Osmanlıca mı? Mezartaşı okumak için mi öğreneceğiz?” dendi. Sanki mezar taşını okumak, bir medeniyetin kapısını aralamak değilmiş gibi.Oysa o taşlar, sadece ölümün değil, hayatın da dilidir. Çünkü bir milletin vefat edenlerini nasıl uğurladığı, hayatta olanlarının dünyaya nasıl baktığını gösterir. Osmanlı mezar taşları bu anlamda sadece kabir işareti değil; birer kimlik belgesi, birer sanat eseri, birer dua metnidir. “Hüvel Bâkî” ile başlar çoğu; faniliği hatırlatır. Ardından gelen beyit ya da cümle, hem ölenin kim olduğunu hem de yaşayanlara neyi hatırlatmak istediğini söyler.Bir taşın üstündeki “Küllü men aleyhâ fân” yazısı, sadece bir ayet değil, aynı zamanda bir bakış açısıdır: her şeyin geçici olduğu bilinciyle dünyaya bakmaktır. Başındaki sarık, o kişinin bir âlim olduğunu anlatır. Yanındaki gül, bir genç kızın sembolüdür. Üzerindeki motif, süs değil; cennet arzusu, sonsuzluk arayışıdır.Ve bazen bir mezar taşında şu cümleyle karşılaşırsınız: “Ziyaretten murad bir duadır, bugün bana ise yarın sanadır.” Bu cümle, iki satırda bir medeniyetin ölüm felsefesini özetler. Okuyan insan, bir anda taşın ötesine geçer; kendi faniliğiyle yüzleşir. Ziyaret ettiği kabir, bir başkasının değil, kendi akıbetinin aynası olur. O taş, aslında bir nasihattir: “Bugün sen geldin, yarın senin için gelecekler. Benim için ettiğin duayı bir gün senin için de edecekler.”İşte Osmanlı taşlarının dili budur — sustuğu yerde bile konuşan, yazıldığı yerde bile yaşayan bir dil. Bu sözün arkasında, ölümü hayatın dışına itmeyen, bilakis onunla barışık bir toplum anlayışı vardır. Mezar taşında “ziyaret” bir vazifedir, “dua” bir bağdır. O dua, ölüyle diri arasında kurulmuş manevi bir köprüdür. Taş, bu köprünün hem başında hem sonunda durur. Bir tarafında “Hüve’l-Bâkî” yazar; diğer tarafında yaşayan bir insanın kalbinde yankılanan “fanisin” hakikatinin haykırışı.Osmanlı mezar taşlarında bu incelik hep vardır. Ölüm soğuk bir son değil, huzurlu bir geçiş olarak görülür. Taşın üzerindeki her kelime, bir vaaz gibidir. “Ziyaretten murad bir duadır” derken, aslında yaşayanın kalbine dokunur: Unutma, senin de gideceğin yer burasıdır. Ölümü hatırlamak, hayatı anlamaktır. İşte o yüzden, mezar taşı okumak sadece bir merak değil, bir farkındalık, bir tefekkür eylemidir.Bir genç düşünün: Osmanlıca öğrenmiş, mezarlığa gitmiş, bir taşın önünde durmuş. O cümleyi okuyor: “Bugün bana ise yarın sanadır.” Bir anda kelimelerin asırlık ağırlığı çöker üzerine. Kendisini, zamanını, faniliğini düşünür. Hayatın hızına kapılmış bir çağın çocuğu, bir taşın önünde durup susmayı öğrenir.Belki o an anlar ki; geçmişin dili, sadece geçmişi anlatmaz — insana kendisini anlatır. Ve belki o yüzden, o taşları okumak aslında hayata yeniden bakmaktır. İşte bu yüzden, mezar taşlarının dili ölü değildir. Ziyaret eden herkesi yeniden diriltir.Bu taşlara baktığında insan, sadece taş görmez; yazı görür, dua görür, zarafet görür. Hattatın kaleminde sabır, taş ustasının elinde estetik, metni yazanın gönlünde iman vardır. İşte bu yüzden Osmanlı mezar taşları hem tarihî hem edebî hem de ruhî belgelerdir. Onları okuyabilmek, yalnızca alfabe çözmek değil, bir ruhu, bir medeniyeti anlamaktır.Ahmet Sacit Açıkgözlü’nün belirttiği gibi, “Mezar taşları hem tarihî birer vesika, hem de sanat, edebiyat ve sosyoloji için çok katmanlı birer metindir.” Gerçekten de öyledir. Çünkü bir milletin mezarlıkları, o milletin dünyaya ve ölüme bakışını gösterir. Mezar taşlarını okuyabilen biri, sadece bir ismi değil, o ismin yaşadığı zamanı da okur. Oradaki bir tarih, bir dua, bir unvan, bir mahlas, bir takma ad… Bunların hepsi bir dönemin ruhunu taşır.Aslı Sağıroğlu Arslan “Taşlar Konuşur” adlı çalışmasında der ki: “Türk mezar taşları biçim diliyle konuşur.” Yani süsleme, biçim, yazı stili bile bir mesaj taşır. Erkek mezar taşlarında serpuşlar, kadın mezar taşlarında çiçekler; kimi zaman bir servi, kimi zaman bir hurma dalı… Her biri bir sembol, bir dua, bir kimliktir. Taşın biçimi kadar dili de önemlidir. Osmanlı mezar taşlarında kullanılan dil, sadece Arapça ya da Farsça unsurların karışımı değildir; bir medeniyetin ilmî, edebî ve dinî birikiminin yansımasıdır.Haydi, şimdi yukarıdaki soruyu tekrar soralım: Osmanlıca öğrenmek gerçekten “mezar taşı okumak için” midir, yoksa o taşların anlattığı dünyayı yeniden anlayabilmek için midir?Yahya Kemal bu meseleyi çok güzel özetler: “Hiçbir şiir, mezar taşı kadar millî olamaz.” Çünkü o taşlarda bir milletin eli, kalbi, zevki ve imanı vardır. Bir mezar taşını okumak, bir şiiri çözmek gibidir; kelimelerin ardında bir duygu, bir tevekkül, bir teslimiyet vardır. Yahya Kemal’in “ölülerle yaşayan halk” tasviri de bu bağlamdadır. Ona göre Türk milleti, ölüleriyle birlikte yaşar. Çünkü onların hatırası, dili ve duası hâlâ aramızdadır. Onların mezar taşlarını okuyabilmek, bu canlı bağı sürdürmektir. O yüzden Osmanlıca öğrenmek, sadece geçmişi bilmek değil, bugünü anlamaktır.Bir mezar taşını okuyamamak, kendi dedesinin sesini duyamamak anlamına da gelir. Onun nasıl düşündüğünü, neye inandığını, nasıl dua ettiğini anlamadan kendini anlamak mümkün değildir. Şunu unutmayalım ki harfleri değiştirdiğimizde sadece bir yazı biçimini değil, bir bakış açısını da kaybettik. Şimdi yeniden o köprüyü kurmak, geçmişle konuşmayı öğrenmek zorundayız. Çünkü kendi geçmişini okuyamayan bir millet, başkalarının tercümesiyle yaşamaya mecbur kalır.Osmanlı Türkçesi “ölü dil” değildir. Çünkü bugün hâlâ içimizdedir — konuştuğumuz kelimelerde, yazdığımız cümlelerde, hatta farkında olmadan kullandığımız her hukuk, askerî ve ilmî terimde yaşamaya devam eder. “Mahkeme”, “kanun”, “mülk”, “teşkilat”, “vazife”, “mükellefiyet”, “emir”, “itaat”, “vatan”, “zafer”, “istiklal” gibi kelimeler yalnızca geçmişin hatırası değil; bugünün dilinin omurgasıdır. Bütün hukuk metinlerimiz, kanunlarımız, resmî yazışmalarımız bu köklerden doğmuştur. Askerî literatürümüz bile aynı damardan beslenir; “ordugâh”, “sefer”, “karargâh”, “kumandan”, “ferman” gibi kelimeler sadece birer kelime değil, bir medeniyetin disiplini ve devlet aklının dilidir.Osmanlıcayı öğrenmek, eski bir yazıyı çözmekten ibaret değildir; bugün de yaşadığımız dilin damarlarına nüfuz etmektir. Çünkü Türkçe’nin bugünkü yapısı, o üç asırlık kelime gövdesi üzerine kuruludur. Osmanlıca bilmek, kelimenin kökünü, kelamın seyrini, anlamın menzilini bilmek demektir.Ve o dil hâlâ canlıdır — sadece taşlarda, arşivlerde değil, ruhlarda da. Risale-i Nur bunun en somut örneğidir. Ne bütünüyle eski, ne bütünüyle yeni... O, hem yazısıyla hem kelimeleriyle geçmişle bugünün arasındaki köprüdür. Harfleri ve kelimeleri Osmanlı’dan, manası Kur’an’dan, dili milletin vicdanındandır. Onu okuyan bir nesil, yalnızca iman hakikatlerini değil, kendi dilinin kadim derinliğini de öğrendi. Risale-i Nur’la yetişen kuşaklar, kelimenin içindeki ruhu, harfin ardındaki hikmeti yeniden duydu.Bu yüzden Osmanlı Türkçesi, sadece geçmişin değil, bugünün de dili; yalnızca bir alfabe değil, bir idrak biçimidir. Onu öğrenmek, mazinin dilini değil, bugünün temelini anlamaktır. O yazıyı bilmek, geçmişin külleriyle değil, kökleriyle bağ kurmaktır. Çünkü bir milletin dili, öldüğü yerden değil, yaşadığı yerden dirilir. Ve Osmanlı Türkçesi hâlâ bizimle — kelimelerimizde, dualarımızda, kitaplarımızda, kalbimizde…Bugün bir genç “Osmanlıca öğreniyorum” dediğinde, bu sadece bir hobi değil; kendi geçmişine bir sadakat göstergesidir. Bir millet, geçmişine bakmayı bilmezse, geleceğini de kuramaz. Çünkü köksüz ağaç, gölge vermez. Osmanlıca, bizim kökümüzdür; onu bilmek, dilimizin ağacını yeniden yeşertmektir.O yüzden evet: Mezar taşı okumak için de Osmanlıca öğrenilir. Ama o mezar taşlarını okuyan, yalnızca ölülerin değil, yaşayanların da sesini duyar. Taşın üstündeki her kelime, bir dua, bir hatıra, bir hayat bilgisidir. Bu taşlar, bize kaybolan zarafeti hatırlatır: konuşurken seçtiğimiz kelimelerin bile bir estetiği vardı bir zamanlar. Yazı, dua, sanat, ölüm ve hayat bir bütündü.Ve şimdi, o bütünlüğü yeniden kurmanın vakti geldi. Yalnızca eski mezar taşlarını okumakla yetinmeyelim; yeniden o ruhla taşlar yapalım. Üzerine Fatiha yazılmış, zarif hatlarla işlenmiş, kelimeleri anlam yüklü yeni mezar taşları dikilsin. Çünkü bir milletin mezar taşları bile onun seviyesini gösterir.Biz, taşına bile mana işleyen bir milletin torunlarıyız. Bir zamanlar mermeri dua ile şekillendiren, harfi estetikle birleştiren, ölümde bile güzeli arayan bir medeniyetin devamıyız.O hâlde, o sesi yeniden duymanın yolu bellidir: Osmanlı Türkçesini öğrenmek, içiçe yaşadığımız mezar taşlarını okumak ve o taşların suskun hikâyesine yeniden kelime olmak. Çünkü her taş, okunmayı bekleyen bir cümledir — ve her cümle, bizi bize anlatır.

Betül Saide Yazıcı 01 Kasım
Konu resmiOsmanlı Türkçesi Bizimdir
Kültür ve Medeniyet

Osmanlı Türkçesi bizimdir. Çünkü hafızamız, şuurumuz, kelimelerimiz ve medeniyet iddiamız bizimdir. Bu dil yalnızca geçmişimizi değil, geleceğimizi de inşa edecek kudrete sahiptir. Onu öğrenmek bir tercih değil, bir mesuliyettir.Osmanlı Türkçesi, yalnızca bir yazı sistemi değil; Türk milletinin tarih boyunca inşa ettiği medeniyetin dili, hafızası ve ruhudur. Bu dil, fethedilen topraklar gibi fethedilmiş kelimelerle vücut bulmuş; Türk’ün sesine, nefesine, inancına ve estetik zevkine bürünerek millî kimliğin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Nihad Sâmi Banarlı bu hakikati şu sözlerle veciz bir biçimde ifade eder: “Her dil imparatorluk dili olamaz. Çünkü her millet imparatorluk kuramaz. Türk milleti tarafından fethedilmiş topraklar nasıl Türk vatanı olmuşsa, aynı millet tarafından fethedilmiş kelimeler de öyle Türk kelimesi olmuştur.”Bu cümle bize şunu anlatır: Osmanlı Türkçesi bir başkasının dili değildir; Türk milletinin zaferlerinin, düşüncesinin ve vicdanının şekillendirdiği millî dilin en olgun hâlidir. Banarlı devam eder:“Asırlarca Türk’ün malı olmuş, Türk sesiyle ve Türk sanatıyla işlenmiş; ev, âile, köy Türkçesine, aşk ve iman Türkçesine girmiş; Türk’ün heyecânına işlenip vicdânına yerleşmiş kelimeler de verilemez! Bunlar bizim zafer ve şeref hâtıralarımızdır.”Bu dil verilemez, terk edilemez, inkâr edilemez; çünkü bu dil bizzat biziz.Osmanlı Türkçesi HafızamızdırCemil Meriç şöyle der: “Kamus bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle şuuruyla. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır.”Bu cümlede dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığı, bilakis milletin varlık sebebi olduğu vurgulanır. Eğer bir millet kendi dilini, kelimelerini, yazısını terk ederse; hafızasını kaybeder, kendisine yabancıla­şır. Bugün yaşadığımız temel problem de budur. Cemil Meriç’in ikazı derindir: “Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı göstermiştir: Kamusa.” Yani Batı milletleri, neyi yıkarlarsa yıksınlar, dil ve hafıza birliğini asla terk etmemiştir.Bu nedenle Osmanlı Türkçesi’ne yönelmek tarih veya edebiyat dersi değil, bir kimlik davasıdır.Osmanlı Türkçesinden Kopmak, Kendin­den KopmaktırPeyami Safa gençlerimizin yaşadığı trajediyi şu çarpıcı ifadelerle anlatır: “Bugün yirmi yaşlarında bir Türk genci Naima’yı, Fuzuli’yi, Cevdet Paşa tarihini orijinalinden okuyamaz. Yeni yazıya çevirisini okusa da anlayamaz. Bu talihsiz delikanlı için Baki’nin o muhteşem ‘Mersiye’si, Galib’in o enfes ‘Hüsn ü Aşk’ı simsiyah karanlıklara batmış muazzam abidelerdir. O zavallıcık bu eserlerin arasında... iki gözü kör bir turist gibi gezip durur.”Bu sözler sadece bir eleştiri değil, bir çığlıktır. Osmanlıca bilmeyen genç, kendi vatanında misafir gibidir. Kendi ecdadını okuyamaz; kendi medeniyetini, kendi coğrafyasını anlamaktan aciz kalır.Dursun Gürlek aynı hakikati daha yakıcı bir dille şöyle ifade eder: “Benim kütüphanemdeki eserleri bir Fransız ya da İngiliz araştırıcı rahatlıkla okuyup çevirebiliyor; ben tabiri caizse bön bön bakıyorum. Yahut çevremdeki mezar taşlarını okuyamıyorum. Dedemden kalan tapu belgesini okuyamı­yorum.” Bu manzara bir acziyet değil; bir milletin kendi hazinesine yabancı kalmasının dramatik tablosudur.Osmanlı Türkçesi Bir Milletin Medeniyet İddiasıdırAttila İlhan, bu dilin ne başka dillerden ödünç alındığını ne de yapay bir karışım olduğunu vurgular: “Osmanlı Türkçesi; Türklerin yüzyıllar boyunca geliştirdikleri özgün bir dildir. Arapçadan da Farsçadan da yararlanmış ama ikisi de olmamış; yeni Türk kuşakları Osmanlı Türkçesini anlayabilmelidir ki, gelecekle geçmiş arasındaki köprüyü sağlam kurabilsinler.”Bu dil, alınmış bir miras değil; Türk aklı ve ruhunun işlediği büyük bir sentezdir.Prof. Dr. Hamza Zülfikar ise meseleyi çok net bir şekilde ortaya koyar: “Bugün Türkiye’de bir münevverin Osmanlıca okumayı bilmesi lâzım. Osmanlıca öyle Fransızca ve Rusça gibi ayrı dil olarak anlaşılamaz; Arap harfleriyle yazılan bir Türkçedir. Bu, dedemizin mektuplaşma dilidir.”Bu cümle, Osmanlı Türkçesi’nin bize ne kadar ait olduğunu ve ne kadar yakınımızda durduğunu açıkça gösterir.Osmanlıca Bilmemek, Düşünce FakirliğidirMurat Bardakçı’nın şu sözleri bir hakikat tokadı gibidir: “Türkiye’de Osmanlıca bilmeyen entelektüeller cahildir. 1928 öncesi yazılmış şeyleri okuyamıyorsanız eğer, hiç ‘okur-yazarım’ diye geçinmeyin.”Çünkü bir millet kendi klasikleri üzerinden yükselir. Shakespeare İngiliz’i nasıl beslemişse, Goethe Alman’ın zihin dünyasını nasıl şekillendirmişse; Fuzûlî, Nedim ve Bâkî de Türk düşüncesini şekillendirmiştir. Bu isimler tercümeden değil, asıl metinlerinden anlaşılır.Servet Kabaklı bu durumu şu sözlerle özetler: “Osmanlıca bilmeden köylü, bakkal, işportacı olunabilir, ama münevver olunamaz.”Osmanlı Türkçesini Sahiplenmek Bir Varlık DavasıdırMehmet Şevket Eygi meseleye şu pencereden bakar: “Osmanlı Türkçesi öğrenmek, tarihimizle, köklerimizle irtibat açısından önemlidir. Bu kültür ve irfan hazinesine girmek, düşünce ve tefekkür dünyamız açısından da son derece ehemmiyetlidir.”Bu dil olmadan düşünce ufkumuz daralır, kelime hazinemiz fakirleşir. “Aşikar, bariz, vazıh, münhal” gibi nüanslı kelimeleri bir kalemde “açık” kelimesine indirgemek bir sadeleşme değil, bir kimlik ve düşünce soykırımıdır. Çünkü kelime daralınca mana küçülür, mana küçülünce düşünce zayıflar.Osmanlı Türkçesi Bizimdir, Biz Bizzat O DilizOsmanlı Türkçesi; bizim zaferimizin, devlet aklımızın, şiirimizin, musikimizin, mi­­marimizin, dualarımızın, vakfiyelerimizin, hatıralarımızın dilidir.Bu yazı ve kelimeleri terk etmek, ecdadı susturmak demektir. Bu yazıyı öğrenmek ise sadece geçmişi anlamak değil; millet olma iddiamızı diri tutmak, düşünce dünyamızı zenginleştirmek, kimliğimizi geleceğe taşımaktır.Osmanlı Türkçesi bizimdir. Çünkü hafızamız, şuurumuz, kelimelerimiz ve medeniyet iddiamız bizimdir. Bu dil yalnızca geçmişimizi değil, geleceğimizi de inşa edecek kudrete sahiptir. Onu öğrenmek bir tercih değil, bir mesuliyettir.

Eşref Ender 01 Kasım
Konu resmiBu Benim Dilim
Kültür ve Medeniyet

Türkçe benim dilim. Kaşgar’dan gelen bir ses, Türkistan’dan bir nefes… Hikmet olup Yesevi’nin dilinden dökülen, Nevai’nin sözlerinde billurlaşan… Bu dil hakanlar, sultanlar, gılmanlar dili. Kökü mazide, gözü atide olan kadim bir milletin medar-ı iftiharı… Bu dil Anadolu’yu İslam kılan Selçuklu dili.Semerkant’tan Kosova’ya, İstanbul’danBuhara’ya uzanan mısralar dili. Gözünü asumana diken alimler, abidler, fakihler dili. Bir veliye bende olup yanan Yunuslar dili. Bu dil Ertuğrul’un ocağından namı yürüyen alpler dili. Şeyh Edebali’nin çağlara vurduğu silinmez mühür... Bu dil şarka, garba sipahi çeken Muhibbi’nin; ha­dimü’l-haremeyn olan Sultan Selim’in dili. Bu dil su olup kaside kaside akan Fuzuli’nin, sultanü’ş-şuara Baki’nin, peygam­ber aşığı Nabi’nin öz dili. Türkçe, benim dilim. Yahya Kemal’in ağzında anne sütü, Necip Fazıl’da Sakarya Türküsü… Bu dil Barla’dan, Emirdağ’dan, Kastamonu’dan, Denizli’den yükselen bir feryat; şahit olduğu büyük yangına nemli gözlerle bakan bir şefkat. Bir kelebek misali ömrünü bakileştirmek için çırpınan çaresizlere damla damla hakikat…Benim olan, binlerce yıldır benden olan bu mübarek dil, bugün öz evlatlarına yabancı kalmışsa sergüzeştindeki hazan rüz­gârlarından sormalı.Yıl 1928… Büyük bir kırılmanın içitimai hayatın her sahasında yaşandığı yıllar. Dil de bu büyük değişimden hissesine düşeni alır. Öyle bir noktaya gelinir ki dil insanlar arasındaki iletişim ihtiyacına karşılık vermekten aciz kalmıştır. Eskilerinin yerine ikame etmeye çalışılan kelimelerden bir kısmı tutmuş ancak büyük bir kısmı tabi bir yolla meydana gelmediği için maya tutmamıştır.Vakıa şudur: 1929 yılında Arapça ve Farsça yasak listesine girer, 1932 Türk Dili Tetkik Cemiyetinin kurulur ve aynı tarihte yapılan 1. Türk Dil Kongresinin toplanması ile dildeki bu suni değişimin ilk adımları atılır.Cemiyet, 1934-1935 yıllarında yaptığı bir derleme çalışması ile 8000 kelimelik bir cep kılavuzu hazırlar. Bunda yüzde yüz tasfiyeci bir tutum izleyerek “eski” kelimeleri tamamen tedavülden kaldırmayı amaçlamaktadır. Kalem yerine “yazgaç, kâtip yerine “yazgan” veya “bitikçi”, kanun yerine “salım, cosuk, ülgü”, dava yerine “dilev”, zekâ yerine “anlak” gibi karşılıklar bulunmuş ve cep kılavuzunda yerini almıştır. Öyle ki bir edebiyatçı yazdığı şiir veya hikâyeyi yayınlatmak istediğinde bu kılavuz aracılığı ile “yeni dil”e çevirmek zorundaydı. Bu konuda tutucu bir davranış sergileniyordu. “Yeni dil” ile yazılmış metinleri anlamak için de bu kılavuza ihtiyaç olduğu bir gerçekti. O Arapça ve Farsçadan arınmış dil tam olarak şöyle bir şeydi: “Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu.”1Neyse ki bu hal uzun sürmedi ve bu “-sal/-sel”li dil arkasında izler bırakarak terk etti. Milliyetçi fikirleri ile tanınan Peyami Safa dilin tekâmülü içerisinde lisânımıza katılmayan yabancı kelimelere karşı olan pek çok edebiyatçıdan yalnızca birisidir. “Osmanlıca, Türkçe, Uydurmaca” adlı eserinde, uydurulan kelimeleri eleştirmektedir. Uydu­rukçanın temelinde uyduruk bir siyaset olduğuna olan inancını “Yunus Emre’nin dilini anlamayan Türk münevverlerinin ka­fasında, Voltaire’in Fransızcası hâlâ sal­­tanat sürüyor.” diyerek dile getirir. Necip Fazıl ise ıstırabını şu dizelerle dile getirmekte:Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim... Ya bunlar Türkçe değil yahut ben Türk değilim! Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim; Allah Türk’e acısın, yalnız bunu dilerim.Bugün kendisine yöneltilen bir soruya “aynen”den başka bir kelime bulamayan “plaza nesli”nin konuştuğu -aşina olmaktan bir hayli uzak olduğumuz- o dilin müsebbibi de dil üzerindeki metodsuz, ideolojik operasyonlardır. Yarı İngilizce, çok az Türkçe ihtiva eden bu gayrı meşru dil, bugün Türkçeyi tehdit etmeye devam ediyor. “Assignment’ları print ederken front desk ile meetingde olan” çalışanlar kimliklerine yabancılaştıklarının farkında olmadan mutlu, mesut hayatlarına devam etmektedirler. Anadolu’nun mütevazı bir şehrinin arka sokaklarında açtığı dükkânın camına “Hair Design Center” yazan esnaf da Tahtakale’den aldığı ayakkabıları daha çok satmak için tabelasına “Star Shoes Center” yazan kunduracı da bu kültür sömürgesinin dümen suyuna çoktan girmiş de haberi bile yok. Goethe diyor ki: “Bir millete yapılacak en büyük fenalık, onun diliyle oynamaktır.” Cemil Meriç’in muhteşem tespiti başka söze ihtiyaç bırakmıyor: “Kamûs (sözlük), bir milletin hafızası, yani kendisi; heyeca­nıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamûsa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı göstermiş: kamûsa. Eski sözlüğe kı­zıl bir külah geçirdiğini söyleyen Hugo, tek kelime uydurmamış; sembolizm’in üç si­lâh­şörü de öyle. Ama kullandıkları her kelime yeni. Heyhat! Batı’da cinnet bile terbiyeli.”O halde çare nedir? Bu cinnetten bir an önce kurtulmak için özümüze dönmek, silkinerek kendimize gelmek zorundayız. Aksi takdirde dedesinden dinlediği askerlik hatıralarını dahi anlamaktan uzak bir nesil kapıda.1- Ayın Tarihi Mecmuası 1934, No:II, s.22-23

Tarık ÇELİK 01 Kasım
Konu resmiİşgal Altındaki Dilimiz
Kültür ve Medeniyet

Bu yazı nostalji çağrısı değildir; tarihe özlem değil, hafızaya sahip çıkma iradesidir. Türkçeye sahip çıkmak, yalnızca kelime korumak değildir. Bu, bir varlık iddiasıdır. Çünkü kelime, milletin kalbidir. Dilinden çekilen millet, zamanla kendinden de çekilir. Bir gün gelir, tabelalardaki yabancı kelimeler değil; milletin kendi kelimeleri yabancılaşır. İşte o gün, dil değil; biz kaybederiz.Türkçe bugün kendi vatanında kuşatılmış, kendi yurdunda garipleşmiş bir dil hâline gelmiştir. Bu işgal savaşla değil; tabela değiştirilerek, kelime sızdırılarak, zihne yerleştirilen bir üstünlük vehmiyle yapılmıştır. Artık şehirlerimizin sokaklarında, dükkân camlarında, plaza katlarında Türkçe değil, Türkçenin gölgesine sığınmış yamalı bir dil dolaşıyor. Bir zamanların “bakkal”, “berber”, “pastane” tabelalarının yerini “Store”, “Hair Studio”, “Sweet Corner” gibi kelimeler aldı. Gaziantep’te tantuni satan bir dükkânın camında “Meat Wrap Point”, Ankara’da berber dükkânında “Hair Design Center”, Erzurum’da tuhafiye dükkânında “Fashion Life Concept Store” yazıyor. Bu kelimeler sadece bir tabela değildir; zihnin nereye yöneldiğinin işaretidir.İşin daha da vahimi, bu durum artık yalnızca büyükşehir sokaklarıyla sınırlı değildir. Anadolu’nun kenar mahallesindeki esnaf bile kendini Türkçe ile tanıtmaktan çekiniyor. Çünkü ona dayatılan algı şudur: Türkçe doğal, samimi ama değersiz; yabancı kelime ise sıradan olanı kıymetli, basit olanı modern gösterir. Oysa bu tercihler birer “ticari strateji” değil, bir zihinsel teslimiyet beyannamesidir. Kelime tarafsız değildir; kelime karakterdir, hafızadır, aidiyettir.Bugün plaza katlarında konuşulan dil, Türkçe cümle yapısını taşıyor gibi görünse de kelime hüviyeti bakımından Türkçeyi dışarıda bırakan yabancı bir yapıya dönüşmüştür. “Bu işi finalize etmezsek risk doğar, likiditemiz düşer; approval almadan launch edemeyiz” diyen bir çalışan, yalnızca birkaç kelimeyi yabancı dilden devşirmiyor; düşüncesinin yönünü, değer ölçüsünü, aidiyetini değiştirmiş oluyor. “Toplantıyı erteleyelim” yerine “reschedule edelim”, “para daraldı” yerine “likiditem düştü”, “bu iş olur” yerine “olabilitesi yüksek” diyenler çoğaldıkça, Türkçenin kelime çerçevesi değil, düşüncenin rotası değişiyor.Bugün sokaktaki insan da artık Türkçe düşünmüyor; düşünüyormuş gibi yaparak başka bir dilin kavramlarına sığınıyor: “Fonlama gelmezse default olur”, “likiditeyi yükseltelim”, “kâr azaldı” yerine “profit düştü” demek daha ciddi, daha kurumsal sayılıyor. Bu kelimeler birikerek dile sızmıyor; dimağa kazınarak zihni yeniden inşa ediyor.Bütün bunlar tesadüf değildir. Çünkü dil, milletin hafızasıdır. Kelimeler yalnızca iletişim aracı değil, bir medeniyet iddiasının sesidir. Bugün dilinden uzaklaşan toplum, aslında kendinden uzaklaşmaktadır. Bir millet kendi kelimeleriyle düşünemez hale geldiğinde, kendi kaderine de başkalarının cümleleriyle yön verilir. Tabelalardaki değişim, konuşma biçimindeki dönüşüm, yalnızca ticari veya estetik tercihler olarak görülemez. Bu, medeniyet iddiasının sessizce terk edilişidir.Dilimizi işgal eden bu kelimeler, konuşma akışında beliren süslü unsurlar değil; millî hafızayı tahliye eden mayınlardır. Bir millet kelimeleriyle vardır. Kelimelerimizi kaybedersek, düşüncemizi; düşüncemizi kaybedersek kimliğimizi kaybederiz. Bugünkü manzara tam da budur: Türkçenin sesine değil, aksanına özenen; kendi kelimesine değil, yabancının tasdikiyle değer kazanan bir dil zemini oluşmuştur. Bu zemin, kültürün ayakta kalabileceği sağlam bir toprak değil; kimliğin kayıp defterlerine dönüşmüş kısır bir alan haline gelmektedir.Türkçe bugün sadece bir iletişim aracı olmaktan çıkarılmış, bir prestij meselesi haline getirilmiştir. “Hair Design Center” yazan berber, “Sweet Life Coffee” yazan pastaneci, “Investment Point” yazan emlakçı kendi mes­leğini değil; kendi kültürünü tercümeye mah­kûm etmektedir. Bu kelimelerin modası geçer ama milletin dili yara aldığında, zaman bile bu yaranın izini silemez. Çünkü dil gitmişse, milletin sesi susmuş demektir.Bu yazı nostalji çağrısı değildir; tarihe özlem değil, hafızaya sahip çıkma iradesidir. Türkçeye sahip çıkmak, yalnızca kelime korumak değildir. Bu, bir varlık iddiasıdır. Çünkü kelime, milletin kalbidir. Dilinden çekilen millet, zamanla kendinden de çekilir. Bir gün gelir, tabelalardaki yabancı kelimeler değil; milletin kendi kelimeleri yabancılaşır. İşte o gün, dil değil; biz kaybederiz. 

Zeynel Bakır 01 Kasım
Konu resmiBir Milletin Hafızasını Tamir Etmek
Kültür ve Medeniyet

Küreselleşmenin girdabında diller birbirine benzemeye, kültürler birbirinin gölgesine dönüşüyor. Baskın olanlar diğerlerini yok ediyor. Her şey hızın, tüketimin ve taklidin esiri olmuş durumda. Dilin inceliği, düşüncenin derinliği ve kalbin sesi, dijital gürültü içinde kayboluyor. Artık kelimeler anlam değil, etkileşim peşinde; cümleler bağ kurmuyor, tam tersine koparıyor. Oysa bir milletin dili, sadece seslerden değil, asırlık birikimden, duygulardan ve değerlerden örülmüş bir hafıza dokusudur.Bir milletin düşünme biçimi, kullandığı kelimelerle şekillenir. Dili daralanın düşüncesi de daralır; kelimesi fakir olanın fikri de fakirleşir. Bugün sosyal medyada birkaç kelimeyle, birkaç simgeyle kurulan iletişim biçimi, genç zihinleri konuşmayı değil, sadece tepki vermeyi öğretiyor. Konuşmayan, düşünemiyor; düşünmeyen, hissedemiyor. İşte bu yüzden, dili korumak sadece edebî bir mesele değil; varlık mücadelesidir.Osmanlı Türkçesi, bu mücadelenin temel taşlarından biridir. Çünkü bu yazı, Türkçenin köküyle Kur’an’ın hikmetini, Arapça ve Farsçanın zarafetini birleştiren büyük bir medeniyet dilidir. Bu yazı, sadece bir dönemin harfleri değil; bir milletin duyuş biçimidir. Osmanlıca, sadece kitaplarda de­ğil; mezar taşlarında, cami kitabelerinde, vak­fiye metinlerinde, bir dua satırında, bir şiir mısrasında hâlâ yaşamaktadır. Canlıdır. İçi­miz­dedir. Sokağın başında, kabristanda, bir evin duvarında… Bu yazıyı öğrenmek, geçmişe dönmek değil; kökünden güç alarak bugünü anlamlandırmaktır.Bir millet kendi atasözlerini, dualarını, destanlarını anlayamaz hale gelirse, o milletin kalbiyle aklı arasına perde girer. Akıl tutulması yaşarız. Yaşadığımız da bu değil mi zaten? Osmanlıca bu perdeyi kaldırmanın, köprüleri yeniden kurmanın anahtarıdır. O yazıyı öğrenmek, bir hafızayı tamir etmektir. Çünkü unuttuğumuz her kelimeyle birlikte, bir duygu, bir bakış açısı, bir tarih parçası da yitip gitmiştir.Harf Devrimi, bir değişimi simgelese de arkasında büyük bir anlam boşluğu ve mahrumiyet, mağduriyet bıraktı. Harflerle birlikte, geçmişle olan bağımız da bir gecede koptu. Dedelerimizin yazdığı mektupları okuyamayan, mezar taşındaki kelimeleri çözemeyen bir nesil doğdu. Bu kopukluk yalnızca tarihî değil, ruhî bir meseledir aynı zamanda. Osmanlıca öğrenmek bu kopuşu tamir etmek, sesini yitirmiş bir medeniyetin haykırışını yeniden duyulur kılmaktır.Bu yazı, tarih kitaplarının soğuk satırlarında değil, hayatın içinde yaşar. Özellikle bazı şehirlerimizde kafamızı nereye çevirsek gözümüz o döneme dair bir veriyle karşılaşır. Dedenden kalan bir mektupta vefanın, gönlümüze inşirah veren bir şiirde muhabbetin sesi vardır. O sesleri anlamak, aslında kendimizi anlamaktır. Çünkü kelimeler, milletlerin hafıza sandıklarıdır. “Sabır” dediğimizde bir direniş kültürü, “şükür” dediğimizde bir teslimiyet inceliği vardır. Bu kelimeleri yeniden öğrenmek, duygularımızı aslıyla buluşturmaktır.Osmanlıca öğrenmek bir merak değil, bir vefa borcudur. Bu, geçmişi yaşatmak değil; geçmişin sesini bugünün kalbine taşımaktır. Her öğrendiğimiz kelime, bir hatırayı kurtarır; her okuduğumuz satır, bir ruhu diriltir. Çünkü milletler, unuttukları kelimeler kadar eksilir.Bugün dünyada diziler için bile yapay diller üretiliyor, akademiler “ölü dilleri” canlandırmak için çabalıyor. Oysa bizim elimizin altında hâlâ diri, canlı, bereketli bir dil mirası var. Osmanlı Türkçesi, bu toprakların hafızasıdır. Onu bilmek, geçmişin ışığını bugünün karanlık köşelerine taşımaktır.Bir milletin hafızası, kelimelerinde yaşar. O kelimeleri kaybeden toplum, kökünü de kaybeder. Fakat kelimelerine sarılan milletler, asırlar geçse de dirilişini sürdürür. Çünkü dil, sadece geçmişin aynası değil; geleceğin pusulasıdır.Osmanlıca öğrenmek bir nostalji değil, bir diriliş çağrısıdır. Bu çağrı, bizi geçmişin yüküne değil; o geçmişin bize bıraktığı derinliğe davet eder. Kendi diline, kendi kelimelerine sahip çıkan bir millet; başkasının tanımladığı kimliklerle değil, kendi hakikatiyle yaşar.Ve nihayet; bir milletin hafızasını tamir etmek, bir taşın altına elini koymak değil, bir kelimenin içine yeniden ruh üflemektir. Çünkü millet olmak, aynı kelimelere aynı duyguyu yükleyebilmektir. Osmanlıca, bu ortak duygunun, bu ortak bilincin adıdır. Onu öğrenmek, sadece geçmişi okumak değil; kendi benliğimizi yeniden yazmaktır.

Hayati Güral 01 Kasım
Konu resmiCeddimize Vefa Borcumuz: Minnetin ve Mirasın Hafızası
Kültür ve Medeniyet

Milletlerin hafızası sadece taşlara, tarih kitaplarına ya da anıtlara kazınmış satırlarda saklı değildir; gerçek hafıza, insanların kalbinde ve dilinde yaşayan hatıralarda hayat bulur. Bu toprakların evlatları, asırlardır “vatan, millet, bayrak” diyerek cephelerde canlarını ortaya koymuş; geride bıraktıkları ana-babaya, eşe, yavrulara gönderdikleri gözyaşı yüklü mektuplar bir milletin vicdanına emanet edilmiştir.Bu emanet, “Cedimize Vefa Borcumuz” şuuruyla 2019 yılında Türk Kızılayı ile Hayrat Vakfı arasında imzalanan protokolle yeniden hayat buldu. Hilal-i Ahmer arşivlerinde bulunan ve yıllarca açılmayı bekleyen yüz binlerce esir mektubu Osmanlı Türkçesinden günümüz Türkçesine çevrilerek adeta bir tarih seferberliği başlatıldı. Bu çalışma sadece bir çeviri faaliyeti değil, vefanın kurumsal bir örneği, vakıf medeniyetimizin çağımıza uzanan güçlü bir tezahürü olmuştur.Hayrat Vakfı gönüllüleri tamamen karşılıksız ve hizmet niyetiyle bu projeye katıldı. Kızılay arşivlerinde bulunan 75 esir defteri, 127 esir listesi, 25 bin 504 esir mektubu ve 308 bin 645 esir kartı tek tek okunarak günümüz alfabesine aktarıldı. Toplamda 230 gönüllü bu süreçte eğitim alarak çalışmalara katıldı. Her bir satır, bir askerin sevdiklerine son selamını, bir annenin evladına duasını, bir eşin umut dolu bekleyişini taşıyordu.Bu çalışma, bir vakfın devlete ve millete nasıl fayda sağlayabileceğinin en güçlü örneğidir. Vakıf ruhu sadece maddi yardım üzerinden değil, milletin manevi mirasına sahip çıkmak yoluyla da yaşatılabileceğini göstermiştir. Osmanlı Türkçesinin bu vesileyle yeniden gündeme gelmesi, bu yazının ve onunla teraküm eden malzemenin sadece geçmişe ait olmadığını, bugün hâlâ yaşayan bir medeniyet hafızası olduğunu gözler önüne sermiştir.Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi’nde açılan “Yüzyıllık Emanet Kızılay Esir Mektupları Sergisi” ile bu kıymetli emanetler milletle buluşturulmuş, devlet erkânının katılımıyla bu vefa hareketi resmî bir takdir görmüştür. Sergiye gösterilen yoğun ilgi, milletimizin ceddine olan sevgisinin ve geçmişine karşı duyduğu sorumluluğun açık bir göstergesi olmuştur.Bu çalışma, sadece tarihî bir arşiv çalışması değil; aynı zamanda gelecek nesillere aktarılacak güçlü bir milli şuur hareketidir. Çünkü vefa, sadece geçmişi hatırlamak değil; o geçmişten ilham alarak geleceğe yürümektir. Ceddimizin cepheden gönderdiği mektuplar bugün bize “emanetin sahibiyiz” deme iradesini hatırlatmakta, dilimize, kültürümüze ve değerlerimize sahip çıkmanın milli kimliğimizin temelini oluşturduğunu göstermektedir.Hayrat Vakfı’nın Türk Kızılayı ile birlikte yürüttüğü bu anlamlı çalışma, ceddimize vefanın, vakıf geleneğinin dirilişinin ve Osmanlı Türkçesinin yeniden millet hayatına kazandırılmasının en çarpıcı örneklerinden biridir. Bu vefa borcu sadece arşivlerde değil, milletimizin kalbinde yaşamaya devam edecektir.

İrfan MEKTEBİ 01 Kasım
Konu resmiOsmanlıca “Değer”li İnci Olsa, Gençlerimiz Sadef Olur
Kültür ve Medeniyet

Gençlerimizde,erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe’ olacak kabiliyet var!Malumat olarak değil hakikate pencere nev’inden bir izah olarak kabul ediniz.Sadef, içerisinde inci bulunan midye, istiridye gibi kabuklu deniz hayvanları için kullanılan bir kelimedir. Anlatışa göre bu hayvancıkların içerisine su katreleri girdiğinde kabukları arasında küçük küçük inciler oluşurmuş. Tabi ki salgıladıkları bir madde zahiren buna sebep olurmuş. Eğer tek bir katre düşerse, içinde oluşan inci tanesi büyük olurmuş. Yani Dürr-i yektâ / Benzersiz inci. Anlatılacak çok şey var. Lakin yer ve gök iki kabuğu olan dünya istiridyesindeki eşsiz inci için bir salavat-ı şerife getirip geçiyoruz. Yine anlatışa göre nisan katresi midye içinde bu inciye dönüşürken, yılanın ağzında ise zehre dönüşürmüş.Teşbihte hata olmaz… Bilelim ki,Maarif: Issız bucaksız ilim deniziHer bir sadef: Her bir gencimizKatreler: Akıl ve kalp kabukları arasındaki rahmet katresi ilmi hakikatlerDenizimiz bulandı. Maddi göz, kara bulut gibi ufukları kapladı. Nisan bulutları çekildi. Sadeflerimiz incisiz kaldı. Kur’ân ve sünnetten takattur eden katreler yabana düştü, aramıza mesafeler girdi. Bir ton şekva, milyonlar esef.Peki nasıl …Sadece bir misal ve üzerine tefekkürle bakalım serencama:1800’lü yıllardan ta bugüne kadar çalışmalar yapılmıştır. Akademik dergiler akademik çalışmalara mihver, okul olmuştur. Modern çağın menfi felsefe temelli eğitim yaklaşımlarının tohumları daha o zamanda bu dergilerin sahifelerine atılmıştır.Bir dolu batıl fikre havza olan kavram, usûl halefi ilke ve metod… Daha nice modern çağın eğitim anlayışının dinamikleri, hep bu okulun kalemşorları eliyle tasarlanmıştır.Aslında bu dergilerde yayımlanan makalelere bakınca, iki husus dikkat çekiyor. Birincisi, her biri bir problem üzerine kurulmuş olsa da çözüm “öneri”lerinin hiçbir işe yaramayışı, aksine problem üzerine problemlerin “türeme”si. İkincisi ise zaman aşımıyla demode olan makalelerin her birisi üzerinde bu “okul!” ortamında büyük ticari hesapların dönmesi. Öyle ya günümüz akademisyeni yazısını “çok itibarlı” bir hakemli’de yayımlamak isteyince üzerine binlerce dolar da beraberinde veriyor.İntikal…Zor olmaz. Bu zuhurat akıl ve kalp rotasında idrakten basirete yol bulunca her şeyin hakikati besbelli olur: Önce fesada ver, problemler çıkar; sonra yaktığının yıktığının telafisini kazanca, menfaate çevir.Elbette ki literatür incelendiğinde, birazcık “tarihsel” ve “bilimsel!” araştırma yapıldığında helvadan putlar oluşturma ve bunların yenilmesinden ibaret olan bu süreçteki eğitim “eylem”lerinin kaynağı olarak bir şey dikkat çeker: Bu dergi mantalitesinin ve platformlarının Yahudilere ait olduğu… Hem de başlangıcından bugüne kadar. Hem de bazı milletlerin hodkâm “eği­tim­ci!”leri de yap-işlet-devret anlayışıyla ortak edilerek.Hakikat…(B)ilim ve feni “Alîm” ismine dayandırmayan “ta’lim”den (bugünün “söylem”iyle öğretimden) ve usûllerini “Rab”be dayandırmayan bir terbiyeden (yine bugünce’si ile eğitimden) beriyiz.Bu bizim eğitime mana-yı harfiyle nazarımız diyebilirsiniz.Talim ve terbiyeden müteşekkil eğitime kendi hesabına bakmayız, çünkü beşeriyetten evvel önceliğimiz ubudiyettir. Ubudiyet ise fâile bakar, fiile bakmaz. Fiil üzerinden menfaatler gütmez. Ortalığı, cahiliye panayırına çevirmez.Bu Birkaç Satırlık Bahsimiz…Hassas!Herkesin gençlerden bir beklenti içerisinde olduğu, dillerde bir eğitim serzenişinin yükseldiği şu günümüzde eğitimdeki şeytani mühendisliği görmek, kullanılan nefsî hendeseleri kırmak ehem’dir. O vakit “iman cetvelinden bozuk insan çıkmadığı” görülecektir.O vakit, gençlerimizin hatta çocuklarımızın her birinin akıl ve kalblerine sadef misali imani ve Kur’ânî hakikatler damlayacaktır.O vakit dillerinde ve gönüllerinde inciler...Sadef gibi sadefin nişanesi, tercümanı.Yâ İlâhî!Hamd sanadır. Şikâyetler sana yapılır. Ve yardım senden istenir. Güç ve kuvvet, ancak pek yüce ve pek büyük Allah’a âittir.

İbrahim SARITAŞ 01 Kasım
Konu resmiÖlüm Sularında Yüzen İslam Medeniyetinin Dirilişi
İnsan

Sezai Karakoç “İslam Dünyası medeniyet açısından ölüm su­larında yüzüyor” der, ‘Düşünceler 1’ adlı eserinde ve devam eder, “Medeniyet yitince onun taşıdığı inanç, duygu, düşünce ve duyarlık da ayakta duramıyor.” Karakoç bu tespitinden, teşhisinden sonra ise “Yeni bir medeniyet atılımı gerekli, bu ruhun dirilişiyle olacaktır.” sözleriyle bir reçete sunar, bir yol gösterir. İslam Medeniyetinin Yitirilmişliğinde AhvalimizBu gün İslam Dünyası olarak; kendi halimize şaşırdığımız, kendi kendimizi sorguladığımız, kendi âlemimizde kendimizi yargıladığımız, İslam dünyasının hakikatte var olup olmadığını, beyin ölümünün gerçekleşip gerçekleşmediğini irdelediğimiz, Karakoç’un “Hakikat Medeniyeti” olarak tavsif ettiği “İslam Medeniyeti” aynasına baktığımızda “bize ne olmuş böyle” diyerek kendimizi dahi tanıyamadığımız, duyuş, düşünüş, yaşayış ve görünüşümüzdeki tezatlıklar, çelişkiler ve dilemmalar içerisinde savrulduğumuz, hakikat medeniyetinden sıyrılarak vasıl olmak istediğimize de vasıl olamadığımız, imha etmeye niyet ettiğimizin üzerine “yeni” olduğunun altını çizebileceğimiz bir medeniyeti de inşa edemediğimiz, korkunç, ürkütücü, ızdıraplı bir hal içerisindeyiz. İslam Dünyasını ızdıraplı hale düşüren şey ise; bu medeniyetin ihyasının, medeniyetin sürekliliğinin devamının kaynağı olduğu halde ya kendi terk ettiğimiz ya da elimizden icbar ile zorla alınan “her şey”dir. Bu yaşadığımız acılar ya da yaşamadığımız mutluluklar bir medeniyeti yitiriş öyküsüdür.“Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik” mısrasıyla başlayan Aynalar şiirinde Necip Fazıl “Suratımda her suç bir ayrı imza,/ Benmişim kendime en büyük ceza……/ …. Nur topu günlerin kanına girdim./ Kutsi emaneti yedim, bitirdim.” Diyerek kendi kendimizi tüketişimizin ızdırabını kendimize itiraf eder.Bugün İslam dünyasının çocukları ve kadınları, Gazze’de soykırıma uğruyor olduğu halde iken, İslam dünyasının medeniyetinin hakikatini ve hassasiyetini kuşanarak medeniyetinin gerektirdiği aksiyonu alamıyor ve medeniyetinin gereğini yerine getiremiyor oluşunun, toz toprak içinde kalmış küçük bir Filistinli kız çocuğuna mikrofon uzatıldığında “Allah’a gideceğim ve diyeceğim ki; Müslüman ülkeler güçlü olmalarına rağmen bize yardım etmedi. Evlerimizi korumadı.” deyişinin nedeni; İslam Dünyasının Medeniyetinin ölüm sularında yüzüşünden, İslam dünyasının külli halde inanç, duygu, düşünce ve duyarlığı ayakta duramayışındandır. Kamera kayıtlarına girmiş Gazzeli bir kadının, kollarını kaldırıp indirerek “Va Mutasımah (neredesin ey Mutasım), bak başımıza neler geldi, gel de Müslümanların başından bu belayı kaldır” diyerek feryad edişi, aslında İslam Dünyası olarak bizim başımıza neler geldiği ve başımızın ne hal içerisinde olduğunun resmidir. O Gazzeli kadın bilir ki hakikat medeniyeti cari olsa idi, duygu düşünce ve inanç ayakta duruyor olsaydı, İslam dünyası da ayakta olacaktı, İslam medeniyeti ölüm sularında yüzüyor olmasaydı Gazze ölüm denizine dönmeyecekti. Gazze İslam medeniyetinin ölüm denizlerinden birisi olmayacaktı. Gazzeli kadın ölüm denizine dönmemiş bir Gazze’de hayatına devam edecekti. Halife Mutasım Billah yetişecekti…Oysa ki Necip Fazıl’ın “O Zeybek” şiirinde ifade ettiği gibi “Kır at zincirlenmiş, ufuk sahipsiz..../ Han kayıp, hancı yok, konuk sahipsiz..” Viraneler içerisindeyiz…İnanç, duygu, düşünce ve duyarlılığımızı kaybetmemiş olsaydık, Mehmet Akif İnan, Mescid-i Aksa’yı düşünde görür müydü ve İnan’ın düşünde Mescid-i Aksa “Gözlerim yollarda bekler dururum/ Nerde kardeşlerim diyordu bir ses / İlk Kıblesi benim ulu Nebi’nin / Unuttu mu bunu acaba herkes” diyerek sitemin de ötesinde bir kahır ve ihtarda bulunur muydu?Bugün Gazze’de yaşanan soykırım dün Bosna’da yaşandı. İslam dünyasının çocuklarının ve kadınlarının, 3 yıl boyunca dünyanın ve İslam Dünyasının gözleri önünde Bosna’da soykırıma uğraması, şehirlerin caddelerinde karşıdan karşıya geçerken sniper’lar tarafından tek tek vurulması, pazaryerlerinin bombalanması, İslam dünyasının medeniyeti yitirince ayakta duramayışının tezahürüdür. İslam Medeniyeti ölüm sularında yüzmüyor olsaydı bugün Srebrenitza’da beyaz mezar taşlarının haykırışından bahsedilmiyor olacaktı. İslam Dünyası duygu, düşünce ve duyarlılığını yitirmemiş olsaydı merhum Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç “Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” Sözleriyle ahvalimizi yüzümüze çarpmamış olacaktı. İslam Dünyası “hakikat medeniyetini” kaybederek kendisini kaybetti, bilincini yitiren, şuurunu kaybeden divaneler gibi sokaklardan sokaklara perişan halde savruluyoruz. Post modern bir cahiliye döneminde yaşadığımızı öğreniyoruz Arif Nihat Asya’nın “Ebu Leheb öldü diyorlar/Ebu Leheb ölmedi, yâ Muhammed (SAV)/Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor…” mısralarından. Bu ahval karşısında Bediüzzaman “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor.” sözleriyle çırpınıyor. “Derdim çoktur hangisine yanayım” der bir Anadolu Türküsü, İslam dünyasının makro aleminden, soykırımlardan, İslam dünyasının cüz’ünü oluşturan ferde kadar olan bütün bireysel ve toplumsal alanlarda, tabakalardaki çürümüşlüğün tezahürleri olan; cinayetler, kadın cinayetleri, şiddet, kadın ve çocuk istismarları, hırsızlık, arsızlık, tahammülsüzlük, adaletsizlik, haksızlıklar haber kanallarında her yarım saatte verilen haber bültenlerine sığmıyor. İslam Dünyasının dört bir yanından gelen haberler, İslam Dünyasının dört bir yanını İslam’ın kuşatmadığını anlatıyor.Medeniyetin Yeniden Dirilişi: Maziden Müstakbeleİslam varoluşundan itibaren bir medeniyet inşa etmeye başladı. İslam Dünyası ve Medeniyeti aradan geçen yüzyıllar boyunca nice krizler, yıkımlar, savaşlarla karşı karşıya kaldı. Krizlerini aşarak, yıkılanları yaparak, imha edilenleri inşa ederek yoluna devam etti.Bugün İslam Dünyası olarak, hayatın her anını kuşatan, bireysel toplumsal siyasal her alanda cari travmatik külli bir krizle muhatabız…İslam Medeniyetinin bugünkü serüveni; yeis ile umut, mevcutla mümkün, yoklukla varlık, imha ile inşa, terk ediş ile sahiplenişin, sırt çevirmeyle kucaklaşmanın, çöküşle dirilişin aynı zamanda tasavvur ve tahayyül edildiği, eş zamanlı tanıklık edildiği bir serüvendir. İslam Medeniyetinin bir yanı yaprak dökmüş ve ağır bir kış yaşarken, İslam Dünyasının diğer bir yanı ise ağır kış koşullarında baharın hayali, hazırlığı ve umuduyla ayakta durmaya çalışmaktadır. Bir gözümüzün gördüğü acıya diğer gözümüzle gördüğümüz umut olmakta, bir kulağımızın duyduğuna diğer kulağımızla işittiğimiz teselli sunmaktadır. Bugün bu krizlerin tasvirleri, teşhisleri tespitlerini yapanların hepsi buradan bir çıkış yolu olduğunu da ihbar etmişlerdir. “Yeni bir medeniyet atılımı gerekli, bu ruhun dirilişiyle olacaktır.” diyen Sezai Karakoç bunu inşa edecek bir “Diriliş Nesli” umudunu yitirmemiştir. İstiklal Marşı şairi “Asım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek” diyerek, bir hakikatin varlığından emin olmuştur. Necip Fazıl “Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik... Zaman bendedir ve mekân bana emanettir şuurunda bir gençlik...” hitabıyla başladığı gençliğe hitabesini “Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır!” sözleriyle bitirmiştir. Arif Nihat Asya, Fetih Marşında “Delikanlım! işaret aldığın gün atandan!/ Yürüyeceksin! Millet yürüyecek arkandan!” diyerek maziyi müstakbele iliştirmiştir.Bediüzzaman Hazretleri “İhya-yı din, ihya-yı millettir. Hayat-ı din, nur-u hayattır.” diyerek İslam’ın, İslam Dünyasını ihya edici özelliğini ihtar ederek, yitirdiğimizin ne olduğuna da işaret ederek “…ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz! hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin” demiştir. Acılar içerisinde, gözlerimiz yaşlı, yitirdiğimizi arıyoruz... BulacağızYitirdiğimiz yeri ve yitirdiğimiz her ne varsa yitirdiğimiz yerde bulacağız…Elimizden alınanları, kan revan içerisinde kalmış bir halde olarak küresel baronlardan geri almaya çalışıyoruz… Kazanacağız.Yeni bir medeniyet atılımıyla ve ruhumuzun dirilişiyle ölüm sularında yüzen İslam Medeniyetini bu sulardan çıkaracağız…Ruhumuzun dirilişine vesile olacak her ne varsa can simidi bilerek tutunacağızKahrolsun Yeis!, Yaşasın Ümid!

Ahmet Hüsrev ÇELİK 01 Kasım
Konu resmiYaygın Eğitimde Yazma Eser Tercümesinin Metodolojik ve Toplumsal Yönü
Eğitim

Rami Kütüphanesi Örneği Üzerinden Bir Model İncelemesiRami Kütüphanesi’nde Hayrat Vakfı iş birliği ile yürütülen Osmanlı Türkçesi yaygın eğitim programı, klasik bir dil kursu olmanın ötesine geçerek yazma eserlerle doğrudan temas kuran, katılımcıyı üretici konuma taşıyan özgün bir kültürel dönüşüm modeli ortaya koymaktadır. Dört modüllük temel Osmanlı Türkçesi eğitimini başarıyla tamamlayan kursiyerler arasından gönüllülük, liyakat ve devamlılık esasına göre yapılan seçmelerle oluşturulan “İhtisas Sınıfı”, Türkiye’de yaygın eğitimden akademik seviyeye taşınan ve eğitim yapan ender örneklerden biridir. Bu sınıfta yer alan katılımcılar, Rami Kütüphanesi’nin nadide yazma eser koleksiyonundan seçilen metinlerin çeviri ve transkripsiyon çalışmalarını doğrudan kütüphane bünyesinde yürütmektedir.Çalışmanın Özgün NiteliğiBu modelin en dikkat çekici yönü; katılımcıların genç-yaşlı, öğrenci-öğretmen, avukat, aşçı, ev hanımı, mühendis gibi farklı yaş ve meslek gruplarından gelmelerine rağmen aynı metin üzerinde birlikte çalışabilmeleri ve ortak bir metodoloji üzerinde birleşebilmeleridir. Bu çeşitlilik, yaygın eğitimin kapsayıcı yapısını güçlendirdiği gibi, kültürel mirasın toplumun tüm kesimleri tarafından sahiplenilebileceğini de göstermektedir. Katılımcıların herhangi bir üniversite programına kayıtlı olmaksızın yüksek lisans seviyesinde bir düşünce ufkuyla çalışma yapmaları, bu projenin toplumsal dönüşüm açısından taşıdığı önemi açıkça ortaya koymaktadır.Metodolojik Yaklaşımİhtisas sınıfında uygulanan yöntem, geleneksel ders anlatımı yerine “atölye temelli etkileşimli öğrenme modeli”dir. Haftada bir gün üç saatlik yüz yüze derslerle başlayan süreç, hafta içi çevrimiçi iletişim, soru-cevap desteği ve metin paylaşımlarıyla sürekli bir öğrenme akışına dönüşmektedir. Katılımcılar yalnızca metin okumakla kalmamakta; paleografya, diplomatik, kelime kökeni incelemesi, kavramsal bağlam çözümlemesi, kaynak tespiti ve lügat kullanımı tekniklerini aktif olarak uygulamaktadır.Yapılan ÇalışmalarBugüne kadar üç farklı alanda yazma eser çalışması yapılmıştır:Hukuk Metinleri: Celâl Bey’in kaleme aldığı Ticâret-i Beriyye Kânûnu üzerine olmuştur. Bu eser, yalnızca bir kanun metni değildir; Osmanlı hukuk sisteminin temel ilkelerini, adalet anlayışını ve ticaret hayatını düzenleyen prensipleri ders kitabı üslubuyla açıklayan bir hukuk metnidir. Celâl Bey, hukuku “hakkı batıldan ayırmaya yarayan kaideler bütünü” olarak tanımlayarak hukuk ilminin özünü ortaya koyar.Gastronomi Eserleri: Bu eser yalnızca bir yemek kitabı değil; Osmanlı toplumunun sofralarını, beslenme kültürünü, vakıf anlayışını ve devlet-millet ilişkisini yansıtan çok katmanlı bir medeniyet belgesidir. Ayasofya-i Kebîr’de H. 1214 (M. 1799-1800) yılında istinsah edilen bu eser, “Çelebi Paşa” olarak bilinen Seyyid Mustafa tarafından vakfedilmiş ve nesiller boyu “vakıf malı” olarak korunmuştur. Eserin mühürlerinde yer alan “Elhamdülillahi ve kefâ mine’l-keteb” ifadesi, onun sıradan bir yemek defteri değil, dini bir bilinçle topluma vakfedilmiş bir kültür emaneti olduğunu ortaya koymaktadır.Bu yazma eser, saray mutfağından halk mutfağına uzanan geniş bir yelpazede ölçü sistemleri, pişirme teknikleri, mevsimlere göre beslenme düzeni, şifa amaçlı gıdalar ve misafir ağırlama adabına dair ayrıntılar sunmaktadır. Eser, gastronomi tarihinin yanı sıra sosyoloji, tıp tarihi ve vakıf kültürü açısından da kaynak niteliği taşımaktadır.Dönem Notları ve Hatıratlar: Devam eden çalışmada dönemin siyasî ve toplumsal olaylarını içeren notlar bulunmaktadır.Bu çalışmalar, kursiyerlerin yazı çeşitlerini tanımasını; divani, ta‘lik, rik‘a, nesih, sülüs gibi hat çeşitlerinden örnekler üzerinde pratik yapmasını sağlamış; böylece sadece metni görmek değil, yazının ruhunu anlamak da mümkün olmuştur.Toplumsal Katkı ve Kültürel SüreklilikBu program, yazma eserleri yalnızca akademik camianın dar sınırlarında tutmak yerine, toplumun her kesiminden insanların katılabildiği canlı bir hafıza inşa sürecine dönüştürmektedir. Katılımcılar, tarihle sadece bilgi düzeyinde değil, duygu düzeyinde bağ kurmakta; Osmanlı Türkçesi artık “geçmişe ait” değil “yaşayan ve yaşatan” bir kimliğin parçası olarak görülmektedir.Bu yönüyle Rami Kütüphanesi’nde yürütülen Osmanlı Türkçesi ihtisas sınıfı, günümüz yaygın eğitim anlayışına yeni bir boyut kazandırmaktadır. Bilgiyi tüketen değil, yeniden üreten fertler yetiştiren bu model; kültürel aidiyeti güçlendiren, dil bilincini derinleştiren ve medeniyet mirasına sahip çıkmayı fiilî bir eğitime dönüştüren örnek bir uygulamadır.Rami Kütüphanesi’nde sürdürülen yazma eser tercüme çalışmaları, sadece bir kurs programı değil; toplumsal hafızayı yeniden dirilten, şahısları tarihine bağlayan ve yaygın eğitimin gerçek potansiyelini ortaya koyan güçlü bir kültür hareketidir. Bu model çoğaltıldığında, kütüphaneler sadece kitapların korunduğu mekânlar olmaktan çıkacak; geçmişle gelecek arasında canlı köprülerin kurulduğu medeniyet atölyelerine dönüşecektir.

Metin UÇAR 01 Kasım
Konu resmiHikmet'e Yolculuk
İtikad

Allahu Teâlâ mealen şöyle buyuruyor:“O (Cenâb-ı Hak), hikmeti dilediğine verir.Kime hikmet verilirse, şüphesiz ona çok hayır verilmiş demektir.Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” (Bakara, 269).Yani her kimin gönül dünyası, hikmet deryasındannurlu damlalara mazhar olacak bir olgunluğa erişmiş olursa,ona pek çok hayır kapısı ardına kadar açılmış demektir.Hikmet kavramının birçok anlamı vardır: İlim ve onunla amel etmek; eşyanın manalarını tanımak ve anlamak; sözde ve fiilde isabet. Yani herhangi bir meselede kalben veya dil ile “şu şöyledir” demek, öyle yapmak ve bunda isabet etmek; işte bu bir hikmet olur. (Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 916-917)Risale-i Nur Külliyatında hikmet şöyle açıklanır: Kuvve-i akliyenin ifrat mertebesi cerbezedir ki hakikati bâtıl, bâtılı hak suretinde göstermeye kadar hileli ve aldatıcı bir zekâya sahip olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki Hakkı hak bilir, Hakk’a imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir ve ondan sakınır. Hayata ve hadiselere hikmet gözüyle bakabilmek için hayat düsturu yapılması gereken bazı hususlar şöyledir:1) Şu Ayet-i Kerimenin verdiği ölçüye bağlı olarak hayata ve hadiselere bakmak:“Ey iman edenler! Hoşunuza gitmediği halde size cihad farz kılındı. Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o sizin için hayırlı olur; bir şeyi sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)Bu ayetin ortaya koyduğu ölçü ve açıya sahip olmak, kişiye hikmet yolculuğunda çok büyük ve önemli adımlar attıracaktır inşallah.2) Şu Hadis-i Şerif’in penceresinden bakarak hadiseleri değerlendirmek:“Erkek olsun kadın olsun mümin; günahsız olarak Allah’a kavuşuncaya kadar kendisinde, malında ve ailesinde bela, musibet eksik olmaz.”Bu Hadis-i Şerif’in verdiği ölçüyü eline alıp gözüne takan kimseler için bela, musibet ve hastalık gibi hoşuna gitmeyen şeyler korkulu bir rüya olmaktan çıkar. Hatta zamanla kişi onlara “Hoş safa geldin” diyecek bir olgunluğa erişebilir. Olayları görünen yüzüne göre değil; ahiret adına kazandırdıklarına ve gerisinde duran güzelliklere göre değerlendirecek bir bakış açısına sahip olmak, hikmete râm olmuşluğun mühim göstergelerinden biridir.3) Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin, be­­­şik­te konuşan üç çocuk hâdisesinden biri ola­rak haber verdiği şu kıssanın ver­di­­­ği mesajı dikkatle değerlendirmek ve pra­­tik hayata uygulamak:Ebû Hüreyre (r.a) şöyle rivayet ediyor: “Bir zamanlar bir çocuk annesini emiyordu. O sırada, şahlanmış bir at üzerinde kılık kıyafeti güzel bir adam geçti. Kadın onu görünce, ‘Allah’ım! Şu oğlumu bunun gibi yap’ diye dua etti. Çocuk memeyi bıraktı, adama baktı ve ‘Allah’ım! Beni bunun gibi yapma’ diye dua etti. Sonra tekrar emmeyi sürdürdü. Resûlullah (sav) anlatmaya devam etti: Ardından annenin yanında bir kalabalık geçti. Ellerinde bir cariye vardı; onu dövüyor ve ‘Seni zaniye! Zina yaparsın, hırsızlık yaparsın ha!’ diyorlardı. Cariye ise, ‘Allah bana yeter, O ne güzel vekildir’ diyordu. Annesi, ‘Allah’ım çocuğumu bunun gibi yapma’ dedi. Çocuk yine memeyi bıraktı ve cariyeye bakarak, ‘Allah’ım beni bunun gibi yap’ dedi.”Bunun üzerine anne ile çocuk arasında şu konuşma geçti. Anne dedi ki:“Boğazı tıkanasıca! Kıyafeti güzel bir adam geçti, ‘Allah’ım oğlumu bunun gibi yap’ dedim, sen ‘Allah’ım beni bunun gibi yapma’ dedin. Ardından yanımızdan cariyeyi döverek hakaret edenler geçti, ben ‘Allah’ım oğlumu bunun gibi yapma’ dedim, sen ise ‘Allah’ım beni bunun gibi yap’ dedin.”Çocuk şu cevabı verdi:“O atlı adam cebbar bir zalimdi. Dünyası göz alıcı ve imrendiriciydi ama ahireti berbattı. Onun için ‘Allah’ım beni böyle yapma’ dedim. ‘Zina ettin, hırsızlık ettin’ dedikleri cariye ise suçsuzdu, iftiraya uğramıştı. Görünürde acınacak haldeydi ama ahireti güzeldi. Bitmez tükenmez kazançlar, ebedî ve sermedî mükâfatlar onu bekliyordu. Onun için ‘Allah’ım beni onun gibi yap’ dedim.”İşte hikmet ehli, görünene değil; hakikate bakar. Olayları dünya penceresinden değil, ebediyet aynasından değerlendirir. Zira hikmet, insanı hem dünyada izzetli yaşatır hem de ahirette saadete taşır.4) “Elhamdülillahi alâ külli hal sivâ’l-küf­ri ve’d-dalâl” (küfür ve dalalet hariç her hâl için Allah’a hamd olsun) mübarek cümlesi, büyüklerimizin düşünce ve an­la­yış dünyasının temelini oluşturmuştur. Bu sözün kısa anlamı şudur: Gerçek musibet, insanın kendi iradesiyle işlediği günahlardır ve içine düştüğü dalaletlerdir. Asıl zararlı olanlar bunlardır. Bunlardan Allah’a sığınmak gerekir. Zararı ve acısı sadece dünyada kalan musibetler ise sabredildiği takdirde musibet olmaktan çıkar; nimet ve kazanç olma vasfına dönüşür.Hadiselere bu gözle bakmak demek, onları sonuçlarına ve ahirete yönelik kazançlarına göre değerlendirmek demektir. Bu yaklaşım, hikmet yolculuğunun vazgeçilmez sermayelerinden biridir.5) Hayatı bir bütün olarak değerlendirmek: Hayat ve hayatı dolduran her tür hadise bir bütün olarak ele alınıp değerlendirilirse, hikmetli bir nazara, derinlikli bir fikre ve doğru bir düşünceye ulaşılır. Çünkü hayatta her şey birbirini tamamlar, birbirinin güzelliğini ortaya çıkarır ve nimetin hakikatini gösterir. Bu sebeple “Her şey zıddıyla bilinir” denilmiştir. Yani gece olmazsa gündüzün kıymeti bilinmez; açlık olmazsa yemenin lezzeti anlaşılmaz; hastalık olmazsa sağlığın değeri fark edilmez.Eğer nimet, nimet olarak bilinmez ve takdir edilmezse, nimetin mahiyeti kaybolur. Buna mukabil, nimetin zıddı olan hâller —mesela sıhhatin zıddı olan hastalık— sıhhat nimetini anlamaya hizmet ediyorsa, o da netice itibariyle nimet hükmüne geçer.Bu gerçeği merhum Ferit Kam, Dini Felsefi Sohbetler adlı eserinde şu misalle izah eder (özetle): Eşsiz güzellikte bir kadın hayal edin. Bu kadının organları parçalara ayrılsa, ortaya bakılamayacak derecede çirkin bir manzara çıkar. Halbuki o mükemmel güzelliği ortaya çıkaran şey, o çirkin görünen parçaların yerli yerinde bir araya getirilmesinden başka bir şey değildir. Farklı parçalara ayrıldığında çirkinlik görünen hakikat, yerli yerinde toplandığında eşsiz bir güzelliğe dönüşür.İşte bu sebeple Şark’ın ve Garb’ın bütün ulemâsı ve hükemâsı şu kanaatte birleşmişlerdir: Hayat, her şeyiyle olabilecek en güzel şekilde yaratılmıştır. Ondan daha güzel bir şekil tasavvur edilemez.Bu hakikate işaret eden Necip Fazıl’ın şu beyti de çok mânidardır:“Ey düşmanım!  Sen benim kuvvetim ve hızımsın; Gündüz, geceye muhtaç; sende bana lâzımsın.”Hikmet yolunun bir başka manevi kandili, Hızır Aleyhisselâm’ın; bindikleri gemiyi delmesi, herhangi bir suçu sabit olmayan çocuğu öldürmesi, kendilerini ağırlamaktan kaçınan köye ait bir duvarı bila-ücret tamir edip sağlamlaştırması ile ilgili olarak Hz. Musa Aleyhisselâm’a verdiği hikmet dolu cevapları hatırlamaktır.6) Az yemek, hikmet ehli insanlarla haşır neşir olmak, ilgili kitapları okumak ve okuduğu ile amel etmek suretiyle gönül dünyasını ışıl ışıl, aydınlık bir halde bulundurmak; hikmet ehli olmanın alt yapısını oluşturan önemli bir faktördür. Nihayet hikmet ehli büyüklerimizin hadiseler karşısındaki tavır, tutum ve sözlerini hatırlayıp göz önünde bulundurmak da bu yolda büyük bir sermayedir.Menkıbe kitaplarında geçen bir hadise şöyledir: İbrahim Edhem Hazretleri bir gün sahrada dolaşırken yanına bir zabit geliyor ve yakınlarda yerleşim yeri olup olmadığını soruyor. İbrahim Edhem (kuddise sirruhû) Hazretleri ona mezarlığı gösteriyor. Cevaptaki inceliği anlamayan ve kendisiyle alay edildiğini düşünen zabit, elindeki değnekle İbrahim Edhem’in başına vurup Hazret’i yaralıyor. En yakındaki köye vardığında köy­lülere olayı anlatıyor. Köylüler, başını ya­ra­ladığı zatın İbrahim Edhem olduğunu hatırlatarak zabiti uyarıyorlar. Bunun üzerine zabit büyük bir korku ve pişmanlıkla geri dönerek İbrahim Edhem’i buluyor. Eline ayağına kapanıp özür dilemek istediğinde Hazret’in cevabı şöyle oluyor:“Özür dilemene gerek yok. Çünkü sen bana haksızlık yaptın; ben de buna sabrettim. Sen, sabır yoluyla benim çok sevaplar kazanmama ve uhrevî kazançlar elde etmeme vesile oldun. (Ayet-i Kerime: ‘Ancak sabredenlerin mükâfatları hesapsız olarak verilecektir.’) Bu itibarla ben senden şikâyetçi değil, bilakis sana müteşekkirim.”Bir başka örnek: Bediüzzaman Hazretleri, hastalanan bir talebesini ziyarete gidiyor. Talebe şifa için dua talebinde bulunduğunda Hazret-i Üstad’ın cevabı şöyle oluyor:“Kardeşim, ben senin hastalığının aleyhinde değilim ki dua edeyim. Yani bu hastalık, senin kendini dünyaya kaptırmana engel olduğu gibi ahirete ve ahiret hazırlığına daha fazla yönelmene vesile olur.”Bu hadiseler üzerinde dikkatle düşünüldüğü zaman, hikmete râm olma noktasında önemli dersler ve çıkarımlar elde edilebilecektir inşallah. Konuyu Mehmet Âkif’in meşhur beyti ile bitirelim:“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol; Yol varsa budur; bilmiyorum başka çıkar yol.”

Osman AKTAŞ 01 Kasım
Konu resmiŞefâat Vesilesi, Su Kasidesi (3)
Kültür ve Medeniyet

Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş ‘âlemde kimYetmiş andan min min âteş-hâne-i küffâra su[Onun (asm) mucizeleri âlemde öyle uçsuz bucaksız bir denizdir ki kâfirlerin kalbleri kasıp kavuran binlerce küfür ateşini söndürmeye kâfi gelir.] Mecusinin mabedine ne hacet…Ahirdeki günün -izmler sarmalında kalbler ateş-gedelere kalb olunmuş. Cennet nesimi hissiyat yerini, cahimî körüklerle üflenen vesvese rüzgârına bırakmış. Bir dolu manevi yangın kıvılcımı.Lakin…“Bu zulmet nasıl rahmete kalb olunur?” deme.“Manevi yangın nasıl söner?” söyleme.Evvelkiler itikaden ahirdekiler ittibaen nurunu tasdik etmişken, hal-i hazır asr-ı saadet kılınmış iken, “Ondan uzak kalınmış çağın karanlıkları nasıl tenvir olacakmış?” tereddüdü Zât-ı Nuranî’nin zaman şeridinin bu ucundaki ümmetine elbette yakışmaz. Hele (وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهٖ) hakikati aşikârken, ruhlara elmastan bir kalemle kazınıp işlenmişken… Mucizeleri bugün dahi süregelen, terütaze olarak imanlara kuvvet veren “Mu’cizat-ı Bahire Sahibi”nin (asm) nurundan kalblerdeki korlara katreler var.Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâBarmağından virdügi şiddet günü Ensâr’e su(O şiddetli günde parmağından akıttığı su ile Ensâr’ı teskin ettiğini kim işitse hayret ile parmağını dişlemez mi?) (!..سَاعَةُ الْعُسْرَةِ) İlahi fermanda böyle: Tebuk seferi…Sadece sıcağın değil, kararlılıkta imtihanın dahi eşed vakti.Elbette öyle bir hayat suyu verilmeli ki; bir bedenlerin teskini ile kalınmasın, teneffüs arayan kalbler de gözlerin şehadetiyle hayata kansın. İşte, işitenlere parmak ısırtan âb’ın hakikati: İnayet-i Hak, endaze-i fıtrat. Zorluk vakti itidal demine vasıl.Gözlerden kalkan perde, tevbeye icabe…Çıkılan bugünkü seferlerimizde yoldaki tazyiki, sıkleti yüsra erdirecek olan bu mu­ci­ze­nin pınarındaki rahmet şırıltıları; o gün­kü canlılığıyla can kulaklarımızca işitilir. Öyle ki imanlarımız ensâr-misal kuvvet bulur: Zor saatlerde. Manevi mücahedelerde. Tevbelerle tası tasına. Huzur-u nebevinin adabınca. Hayret makamında…Şeksiz… “Rahmet-i Bînihayenin Kâşifi ve İlâncısı”nın (asm.) şehadet çağlayanı parmakları, enfüsi ve afaki zaferleri mu’cizince muştular.Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayâtHasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su(Dostu eğer yılanın zehrini içse bu zehir hayat suyu olur, düşmanı su içse elbette bu da yılan zehrine döner.)Söz emanet, fiil emanet, hal emanet, tavır emanet; tüm bunlardan müteşekkil nebevi miras emanet: Sünnet...Orada mevcud mahz-ı nûr, Nûr isminden tecelli.Hak’dan ayrılıp fıska dalan nasibsizlerin hissesi, yokluk pazarından. Bedava. Hüküm: Nûrun nâra, ziyanın zulmete inkılâbı. Şemsin ziyasıyla, pis ve mülevves maddeler taaffün eder, berbâd olur ya! İşte tam da öyle.Onlar ki, şahid oldukları her mucize işittikleri her hakikat ile gayzları artan güruhtular... Halleri, Allah elçisinin mucize devesini kesen kindar misali, kendilerini saadet asrının eşiğinde yol kesiciliğe soyundurdu. Hak Resulün mübarek lisanındaki ilmi ve imani nur damlaları, kalblerinde öldürücü/mühürleyici zehir katrelerine inkılab etti. Oysa…Aynı emanet, küfür oklarının zehirli temrenlerine hedef olan sahabe gönlüne diriltici şifa eczası olmadı mı?Tabiat derelerinden fenlere su devşirenlerin kulakları işitir ola mı ki?“Bürhân-ı Hak” (asm) ile hak ve batıl iki köşe, sünnet-i seniye hakikat suyuna göze.Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîzEl sunup urgaç vuzû’ içün gül-i ruhsâra su(O Âlemler Sultanı el sunup da abdest için gül yüzüne su vurunca, her katresinden bin rahmet denizi dalgalanmıştır.)… ittibaen.Dua-yı nebevi ile müncer:“Yâ İlâhî! Senin dostlarının yüzlerinin ağardığı o günde, nurunla benim yüzümü de ağart!Düşmânlarının yüzlerinin karardığı o günde, günahlarımdan dolayı benim yüzümü karartma!”Ab-dest ayine, tecelli: “Timsâl-i Rahmet” (asm)Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasılBaşını daşdan daşa urup gezer âvâre su(Ayak toprağına kavuşayım diye ömürler boyu ardın sıra nasıl da başını taştan taşa vurarak gezer su!)Nehr-i Dicle!Bahis tekraren senden…O daşlara baş vuraraktan koşturmacandan. Kendini bilmeksizin. Lakin seni seyrangâh yapan tefekküri nazarların her birinden, ömürlerce kalblere his sızar: Hasretâ… Bakılan her şeyde Sevgiliyi görmek, ona yanmak. Cismi yandıranların, resmi terk edenlerin kârı. Hangi maddi hendesenin haddi var ki âriflerin bu ihrâmî irfânının tarifini çizsin. O yanışın, latif keşideleri gönüllerince ma’rûf.Hâk-i pâyinde imanın teressümü, ittihadın kıvrımları var. Öyle bir mübarek sır olur ki bu, adeta kalbin mermerinde kadem-i şerifi salavatlarla, edeble müşahede ettirir. Vuslat ise o yanışın iki emanete teşmilinde, bu manaya varışında saklı. Saklı Ravza…Madde ve mana usûl’ünce “Din ve Şeriat-ı İslâmiyenin Sahibi”nde (asm) kesişir, mezc olur. Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nurDönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su(Su için pâre pâre olsa da senin dergâhından dönüş yoktur, öyle ki senin dergâhının toprağının-eşiğinin- her zerresine nur salınsın!)Ne güzel şuurundan şiirine aksettirir letafetle, Şair-i A’zâm:“Kâh susar, kâh çırpınır, kâh ürperir, kâh çağlar; Su, eşyayı kemiren küfe ve pasa ağlar.”Üstü örtü hakikat ve risalet, iman ilminin/nehrinin nuruyla nurlansa gerek. Mermerde dahi salavatlarla kalbleri cilalıyorsa, gönüllerde her bir sünnet-i şerifin her fer’iyle işlenmiş nübüvvet hateminin üzeri kazınarak parlak edilse gerek, ihya olsa gerek. Hem de âşikâr mı âşikâr.Unutulmamalı bu öyle bir nehir ki her bir katresinde Şems-i Ezeli’nin nuru tecelli eder. Üzeri kesif bir gafletle örtülmüş eşikleri başka hangi nur tenvir edebilir ki?“Evlad-ı Beşerin En Ahir Üstadı”nın (asm) rahlesinin yolu ders-i imanda zâhir…Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâEyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su(Seni övmeyi zikir edinmekliği, hata ehli derdine derman bilir. Hani şarap içen su içmeklikle, meyin verdiği baş ağrısını defetmek ister ya!)İster günahkâr deyin ister ayağı sürçmüş…Neyse ne.Yapılan iş yanlış ki derd olmuş ki fellik fellik dermanını arar. Dermanını ise gül kokulu reçetede bulur: O’nu (asm) anmakta. Şefi’-i Müznibin’in övgüsü ile gönüllere su serpmekte.Bu öyle maddi su değil ki suyun kendisinde nihayet bulsun. Sebebe takılı kalsın. Geçici te’sir etsin.Bu öyle manevi bir sudur ki, “su-misal ezberden” kalbe işler. Hatası gider, istiğfarı kalır. Günahı sevaba inkılab ettirir.“Şübhesiz ki Allah, çok tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri de sever.” buyuran Müsebbibu’l-Esbâba rücû’ eyler. Her ferdin kamet-i bâlâsını göreceği ayine: “Masnuat İçinde En Mükemmel Ferd”dir (asm). Ne güzel!Bir Salavât: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰٓى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَٓائِهَا وَعَافِيَةِ الْاَبْدَانِ وَشِفَٓائِهَا وَنُورِ الْاَبْصَارِ وَضِيَٓائِهَا وَ عَلٰٓى اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَسَلِّمْ.Yâ İlâhenâ! Kalblerin tabîbi ve devâsı, bedenlerin âfiyeti ve şifâsı, gözlerin nuru ve ziyâsı olan Efendimiz Muhammed’e ve O’nun bütün mübârek nesline, ehl-i beytine ve ashâbına salât ve selâm eyle.

İbrahim SARITAŞ 01 Kasım
Konu resmiHattat Yesarizâde Mustafa İzzet Efendi (D. 1770– Ö. 23 Haziran 1849)
Kültür ve Medeniyet

Yesârîzâde Mustafa İzzet Efendi, Osmanlı hat sanatı tarihinin meşhur simalarındandır. Daha ziyâde “Yesârîzâde” olarak kendisinden söz edilen Mustafa İzzet Efendi, babası Yesârî Mehmed Es’ad Efendi’den icâzet almıştır. Sol eliyle yazdığı için kendisine “Yesârî” denilen Mehmed Es’ad Efendi, oğluna yalnızca mahlasını değil, dehâsını da miras bırakmıştır. Yesârî Mehmed Es’ad’ın, sağ tarafı felçli, sol tarafı ise titrektir. Buna rağmen hat sanatına heves eder ve devrin büyük talik hattatlarından aynı zamanda Şeyhülislâm olan Veliyyüddin Efendi’ye (Ö. 1768) derse devam eder. Veliyyüddin Efendi, onun bu hâlini görünce “sağlamlar bitti de sakatlarla mı uğraşacağız” minvalinden bir söz söyler ki bu söz, küçük hattat adayını müteessir etmek bir tarafa, daha da hırslandırır. Yine devrin mühim ta‘lik hattatlarından Dedezâde Mehmed Said’e (Ö. 1759) giden Mehmed Es’ad, bu kapıdan geri çevrilmez ve ondan meşk etmeye başlar. Bir süre sonra mezun olan Mehmed Es’ad için gelenek olduğu üzere icâzetnâme merasimi tertip edilir. Törende Veliyyüddin Efendi de bulunmaktadır ve onun yazısını görünce şaşkınlık içinde kalarak “Cenab-ı Hak, bu zatı bizim enf-i istikbarımızı (kibrimizi) kırmak için yollamıştır” şeklinde hayretini ifade eder. Yesârî Efendi, bundan sonra sanatında gittikçe ilerleme kaydedecek ve devrin sultanlarının yaptığı birçok yapının inşa ve ihya kitâbelerini yazacaktır.Yesârîzâde’nin sanatında gelişiminde babasının payı hiç şüphesiz fazladır. Böyle birinin oğlu olması kadar onun saray tarafından tanınıyor olması da beraberinde maddî bir refahı getirerek yalnızca sanatına odaklanmasını sağlamıştır. Yesârîzâde, Mekke-i Mükerreme ve İstanbul kadılığı, Anadolu ve Rumeli Kazaskerliği, Takvimhâne Nazırlığı gibi vazifeler üstlenmiştir. Kitâbeleri tetkik edildiğinde, bu görevleri icrâ ederken de çok sayıda kitâbeye imza attığı görülüyor. Yesârîzâde’nin vefatının ardından, terekesinden 65 bin yazı kalıbı çıktığı ifade edilmektedir ki bu da onun çok eser veren bir hattat olduğunu işaret etmektedir. Yesârîzâde’nin, babasının vefat ettiği 1798 tarihinden itibaren bilhassa sultanların ve onların içlerinde de Sultan İkinci Mahmud Han’ın, inşa/ihya ettirdiği yapılarda akla ilk gelen hattat olduğu görülmektedir. Yesârî Mehmed Es’ad Efendi’den önce Osmanlı ta‘lik hattatları, İran ta‘lik hattının tesiri altındaydı, fakat Yesârî Efendi’yle birlikte Osmanlı ta‘lik hattının, İran ta‘lik hattı ile kimi teknik özellikler bakımından ayrışmaya başladığına şâhit olunmaktadır. "Yesârîzâde Osmanlı-Türk tavrındaki celî ta'lîk hattına disiplin ve intizâm getirerek Türk ta’lik hattının gelişmesinde büyük emek ve payı vardır. 1846’da fiilen Rumeli kazaskerliğine getirilen Mustafa İzzet Efendi 23 Haziran 1849 yılında vefat etti ve Fâtih medreselerinin arkasında kalan Tûtî Abdüllatif Efendi Medresesi’ndeki küçük hazîreye, babasının yanına defnedildi. Bu semtin 1917’de yangın geçirmesinin ardından caddenin genişletilmesi esnasında hazîrenin de yola gitmesi üzerine, 1925 yılında mezar taşı kitâbeleri Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’ne kaldırıldı, bir müddet sonra da Fâtih Camii hazîresine getirilip dikildi. Ancak her iki üstadın nakledilmeyen kemik bakiyeleri günümüzde adı Yesârîzâde olan caddenin altında kalmıştır. Yesârîzâde’nin mezar taşı kitâbesi talebesi Ali Haydar Bey tarafından celî ta‘lik hattıyla yazılmıştır. Mustafa İzzet Efendiyi şükran ve minnetle yad ediyoruz, ruhu şâd mekânı Cennet olsun.

Mustafa YILMAZ 01 Kasım