209. Sayı: "İnsan Olmak Ya Da Olmamak"Bu Sayıyı Satın Al
Konu resmiİnsan Nedir?
İnsan

“İnsan nedir?” sorusunu sordunuz mu kendinize hiç? Cevaplarınızı görmek isterdim. Zira derinlikli cevap verme konusunda zorlanıyoruz çoğu kere. Günümüzde yaptığımız en kolay şey internette arama çubuğuna “İnsan nedir?” yazıp ara butonuna basmak oluyor. Çıkan sonuçlara göre de bir fikir edindiğimizi düşünüyoruz.Böyle bir aramada karşımıza ilk çıkanlardan birisi “İnsan Nedir?” başlığındaki Mark Twain imzalı kitap. “İnsan makine midir?” sorusu üzerinden genç ve ihtiyar bir adamın müzakeresini dinliyorsunuz kitapta.Hayatımıza robot kelimesi girdiğinden beri insanı benzete geldik ona. Halbuki robot insana benzetilerek yapılmaya başlanmıştı. Görünen o ki hayatımıza giren yeni şeylerle birlikte insan kavramı ve buna bağlı olarak da insan ve insanlık savrulup gidecek gibi duruyor, Allah muhafaza.Zaman içerisinde farklı kişiler insan hakkında -gördükleri, kendilerince anladıkları üzerinden- farklı ifadeler kullanmışlar. “İnsan, çıkarını düşünen hayvandır” diyen de olmuş, “İnsan, mücadeleci bir hayvandır” diyen de… “İnsan, düpedüz hayvandır” diyen de…İslam alimlerinin ise Kur’an ve Sünnetten istifadeyle farklı değerlendirmeleri olmuş zaman içinde. Ben buraya son asrın allamelerinden Bediüzzaman Hazretlerinin Asa-yı Musa Mecmuası Yedinci Meselede yazıkları üzerinden insana bakmak istiyorum:İnsan; Şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesiHakikat-i Muhammediye (asm) cihetiyle çe­kir­dek-i aslîsiKâinat Kur’an’ının ayet-i kübrâsı ve İsm-i A‘zam’ı taşıyan Âyetü’l-Kürsî’si; Kâinat sarayının en mükerrem misafiri; ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en fa‘âl memuruKâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, varidat ve sarfiyatına ve zer‘ ve ekilmesine nezarete memur ve yüzer fenlerle ve binler sanatlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mesuliyetli nâzırıKâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebed’in gayet dikkati altında bir müfettişi ve bir nevi halifesiCüz’î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfıSemâvât ve arz ve dağların kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrâyı omuzuna alan ve önüne iki acîb yol açılan, yolun birinde zihayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı ve çok geniş bir ubûdiyetle mükellef bir abd-i küllîsiKâinat Sultanının İsm-i A‘zam’ına mazhar ve bütün esmasına en câmi‘ bir aynası ve hitâbât-ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhâtab-ı hâssı…Doğru soru ve salim cevap insanın selameti için en önemli meseledir. Öncelikli sormamız gereken de afaki meseleler değil, kendimiz ve bize ait olanlardır. Haydi, soralım ve anlamaya çalışalım. Dergi sizi bekler…

Metin UÇAR 01 Nisan
Konu resmiTarihten Sayfalar
Tarih

Yıldız Hamidiye CamiiSultan II. Abdülhamid tarafından yaptırılan Yıldız Hamidiye Camii’nin inşaatı 1881 senesinde başlamış ve 1885’te tamamlanmıştır. Caminin mimarı Nikolaki Kalfa’dır. Bina nâzırı ise Başmabeynci Osman Bey’di. Caminin inşaatı başlamadan önce Nikolaki Kalfa tarafından bir maketi hazırlanmış ve Sultan II. Abdülhamid’e arz edilmiştir. Sultan, tasarımı beğenmiş ve yapımına izin vermiştir. Caminin yapımı 20 Aralık 1881’de temelinin atılmasıyla başlamıştır. Sultan II. Abdülhamid, çok iyi devlet adamlığının yanı sıra çok iyi bir marangozdu. Bu sebeple caminin minberinin ahşaptan yapılmasını istemişti. Ancak minber bilinmeyen bir sebeple mermerden yapılmıştır. Caminin hünkâr mahfilinin kafesi bizzat Sultan tarafından sedir ağacı kullanılarak yapılmıştır. Mimarî tarz olarak oryantalist ve neo-gotik unsurlar ağır basmaktadır. Kubbenin iç kısmında Besmele ve Necm Sûresi’nin ilk üç ayeti yazılıdır. Kubbenin kuşağında ise Mülk Sûresi yer almaktadır. Caminin yapımı bittikten sonra Sultan II. Abdülhamid Cuma namazlarını bu camide kılmıştır. Çok şaşaalı Cuma selâmlıklarına sahne olmaktaydı. Yerli ve yabancı birçok kişi hem Padişahı görmek hem de binlerce askerin Cuma selamlığı törenlerini seyretmek için gelirlerdi. Avlusunun köşesine 1890 senesinde bir saat kulesi inşa edilmiştir. Ermenilerin 21 Temmuz 1905 günü gerçekleştirdikleri bombalı suikast girişimi de bu camide meydana gelmiştir. Sultan’ın Şeyhülislam Hâlidefendizâde Cemâleddin Efendi ile ayaküstü birkaç dakika fazladan görüşmesi, onun suikasttan kurtulmasına vesile olmuştu. 7 Nisan 1890Yeni kurulacak hayır kurumuna Dârülaceze adı verildiSultan II. Abdülhamid, sokaklarda dilenen kimsesiz çocuklara, çalışıp geçimini sağlayamayan engelli erkeklere ve kadınlara kalacak yer sağlamak ve onları dilencilikten kurtarmak için 30 Mart 1890 tarihli iradesiyle bir hayır kurumu kurulmasını istedi. Bâb-ı Âlî’de bu konu üzerinde çalışıldığı sırada Sultan II. Abdülhamid 7 Nisan 1890 tarihli yeni bir iradeyle bu hayır kurumuna “dârülaceze” adının verilmesini istedi. Çalışabileceği halde dilenmeye devam edenler memleketlerine gönderilecek, çalışamayacak durumda olanlar dârülacezeye alınacaktı. Dârülacezede kalmayı kabul etmeyip dilenmeye devam edenler ise hapse atılacaktı. Dârülacezenin inşaatı, Kâğıthane’de belirlenen yerde 1892’de başlamış ve üç yılı aşkın bir sürenin sonunda tamamlanarak Sadrazam Halil Rifat Paşa tarafından 2 Şubat 1896’da açılmıştır.23 Nisan 1534İbrahim Gülşenî Hazretleri vefat ettiDiyarbakır’da dünyaya gelen İbrahim Gülşenî Hazretleri’nin babası Muhammed Âmidî, fıkıh, kelam ve mantık alanlarında âlim bir zattı. O, iki yaşındayken babası vefat edince amcası Şeyh Seydî Ali’nin himayesinde büyüdü. On beş yaşına geldiğinde Uzun Hasan’ın kazaskeri Molla Hasan’ın himayesine girmiştir. Halvetî tarikatı şeyhlerinden Dede Ömer Rûşenî’ye intisab eder. İbrahim Gülşenî Hazretleri, şeyhinin vefatından birkaç gün önce icazet alır ve irşada başlar. Muhtelif şehirleri dolaşan Gülşenî Hazretleri, nihayet Mısır’a kalıcı olarak yerleşmiştir. Kanunî döneminde bir müddet İstanbul’da kalmış ve bu süre içinde Padişah ile görüşmüştür. Kanunî’den hürmet gören Gülşenî Hazretleri, tekrar Mısır’a dönmüş ve 23 Nisan 1534’te yüz yaşını aşmış bir ömrün ardından vefat etmiştir. Türkçe, Arapça ve Farsça toplamda 75.000 beyti bulan şiirler yazmıştır.24 Nisan 1253Hülâgû, Alamut Kalesinizabtetmek üzere ordusuyla yola çıktıHülâgû, İslam tarihinde Müslümanların gördüğü en büyük zulümlerden biri olan 1258 Bağdad’ın işgali, yıkılması ve yakılması hadisesini gerçekleştirmiş olan bir Moğol hükümdarıydı. Bağdad’dan önce, ona giden yolu açmak için istila ve işgal siyasetini devam ettiriyordu. Bu sırada önüne çıkan gruplardan birisi de Haşhaşîler olarak bilinen İsmailîler’di. 24 Nisan 1253 tarihinde Karakorum’dan hareket eden Hülâgû komutasındaki Moğollar, İsmailî kalelerini ele geçirdiler. Nihayet 19 Kasım 1256’da Alamut’ta oturan reisleri Rükneddin Hûrşah da teslim oldu. Hülâgû, Alamut Kalesine saldırmadan önce Abbasî Halifesi Müsta‘sım-Billâh’dan destek istemişti. Ancak Halife, bu desteği vermemişti. Bu durum, Hülâgû’nun Bağdad’a çok şiddetli saldırmasının sebeplerinden birisi olarak gösterilir.

Ahmed Said GÜNDÜZ 01 Nisan
Konu resmiSakız Çiğnemek Orucu Bozar mı? Ya da Gazze’lilere Oruç mu Farz, Yemek mi?
İnsan

Bırakın Gazze’yi boşaltsınlar. Ta ki, her biri kıymetli birer cevher olan o insanlar, dünyanın dört bir yanına dağılsınlar da İslamiyet’i hem bilmeyenlere hem de -güya- bilen Müslümanlara bir daha öğretsinler.Bir mübarek Ramazan daha geldi, gidiyor.Müslümanlardan -yine- oruç tutan da olacak, tutmayan da.Tutmadığı/tutamadığı için utanan da olacak, umarsızca dumanını üfleyen de.“Hocam sakız çiğnemek orucu bozar mı?” diye soran da olacak, “Üşüttüğüm için oruç tutamadım, günah olur mu?” diyen de.“Bir gün başta, bir ortada, bir de sonda tutmayı düşünüyorum” diyen koca gövdeli insanlar da olacak, “Doktora sordum, ‘sen tutmasan da olur’ dedi” diyen niceleri de.Yine, sanki tuttuğu oruçtaki açlığın acısını başkalarından çıkarmaya çalışıyor gibi davranan bazı garip insanlarımız, vs.Seneler önce bir arkadaşım anlatmıştı. Yeme içmeyle arası çok iyi, varlıklı bir esnaf arkadaşı şöyle demiş: “Annem dün, sahurda sofrayı çok güzel donatmıştı. Öyle yedik, öyle yedik ki, saat 7’ye kadar yedik”. Bu tarz “gülelim mi, ağlayalım mı” diyeceğimiz çok şeyler yaşanmaktadır tahmin ediyorum.“Tutulan oruçlar oluyor mu; ne kadar oluyor”, onun derdinde olan, gerekli hassasiyeti gösteren şuurlu insanlarımızın sayısını arttırsın Rabbim, ne diyeyim?Hasılı, her on bir ay arayla yaşadıklarımızı yeniden yaşayacağız, ömrümüz olursa.Fakat garip olan, ilmihalde topu topu 20 sayfayı bulmayan Oruç bahsini on, yirmi, otuz senedir oruç tutmakta olup da, bir türlü okumamış olan, bütün dini birikimi kulaktan dolma bilgilerden ibaret kalan milyonlarca Müslüman var. Ne öğrendilerse, her şeye rağmen samimâne yaşamaya çalışan, belki de okuyarak öğrenme kabiliyeti olmayan belli bir yaştaki büyüklerimiz mevzumuzun haricindedir; hürmetle ellerinden öpüp, muhatabımız olan lakayt Müslümanlara dönelim biz.Dünyevi işlerinin her teferruatını çok ustaca yürütürken, dini/uhrevi işlerini ucundan tutan nice Müslüman kardeşlerimiz var maalesef, dediğimiz gibi.Yani, neredeyse 15-20 senesini geleceği meçhul dünya hayatının eğitimi için sarf etmekle beraber, ilmihalden yirmi sayfa bile okumamış; çünkü buna ihtiyaç hissetmemiş.Karşımıza çıkan bazı sokak röportajı kayıtlarına şaşırarak ve üzülerek şahit oluyoruz, nitekim.Özellikle ülkemizdeki Müslümanların son birkaç nesli, bu şekilde kayıp nesil olarak tarihe geçmiş durumda, maalesef ki.İşte bu kayıp nesillerin maliyeti, çok pahalıya patladı ümmete. İslam’dan bî-haber! Müslümanların halinden bî-haber!Varsa yoksa, kariyer! Makam, mevki, zevk, gösteriş! Yani hepsi şahsî; hepsi nefsî, hep­si dünyevî ve neredeyse hepsi Avrupaî.Kendisini nice zahmetlerle yetiştiren ailesine bile nerdeyse hiç faydası olmayan; öncesi asalak, sonrası fosalak nesiller var maalesef.Onu beğenmeyen, bunu beğenmeyen, hususen her şeyde ve herkeste kusur bulan ve kendini yalnızlaştıran nesil.Geçen günler bir sosyal medya paylaşımında geçen asırlarda yaşamış bir İngiliz yazara atfedilen “İnsanları tanıdıktan sonra köpeğimle daha çok vakit geçirir oldum” sözüne adeta yorum yağmış ve hepsi de desteklemiş.Oysa bu ne demek? “Bütün insanlar kötü, bir tek ben iyiyim” demek değil mi?Hayret etmemek elde değil.Halbuki çok güzel rehber sözler var: Mesela, “Karanlığa küfredeceğine, bir mum yak”.Yani, kötülüğün kaybolması için tek hareketi yok, yaşadığı yerden bir çöp almaz; fakat “Bu kadar pislik nereden geldi; burada yaşanmaz” diyerek de sürekli şikayetler eder.Öbür taraftan meşhur cahiliye döneminde gelip, yalnız başladığı mücadelesi ile, sadece 23 sene zarfında, bütün Arap Yarımadası ahalisinin hayatını 180 derece değiştiren Muhammed-i Arabi (sav) misali yok mu önümüzde? Var da yeterince bilen yok!Kendi Peygamberi ne demiş, nasıl yaşamış, onun varisi milyonlar zevat neler bırakmış ondan haberi olmayıp da; Yunanlı feylesoflar, Romalı sanatkarlar, Avrupalı yazar ve nev-zuhur fenomenler ne demiş, ne yapmış çok sıkı takip eden zavallı nesillerimiz de bu kayıp nesil içinde. Geçen gün sosyal medyada tam 15 milyon takipçisi olan bir genç çıktı karşıma.“Hangi özelliğinden dolayı bu kadar takipçisi olur?” diyeceksiniz ister istemez.Biraz kilolu olan bu genç arkadaşımız, bazı garip hareketler yaptırıyor karın yağlarına, hepsi bu.Peki bütün bunların sebebi ne? Yani, bu kadar boş-beleş işlere bu kadar merakın sebebi ne ola ki?Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin üzerinde ehemmiyetle durduğu “mergup meta” meselesi olsa gerektir. Yani, bulunan döneme, yaşanılan çevreye göre insanlarının meylinin, vakit harcadığı mevzuların, ehemmiyet verdiği metaların değişmesi.Yani, her yetişmekte olanın başta ana-babalarından ve yetişmiş oldukları çevrede gördükleri. Görenek haline gelmiş güzel işler, anlayışlar veya zararlı şeyler barındıran “kitlesel yanılgı olgusu”.Bundan 5 sene kadar önce ailece umre yapmak nasip olmuştu. Çocuklarımdan büyüğü lise ikinci sınıfta o zaman. Döndükten sonra, arkadaşlarıyla sohbet ederken birisi sormuş: “Siz oradayken ‘komik’ bir şey oldu mu?”Düşünebiliyor musunuz? Genç bir Müslümansınız, bir arkadaşınız hiç görmediğiniz, size hiç de yakın olmayan bir mesafedeki kıbleniz Kâbe’yi, Mescid-i Nebevi’yi, Resul-i Ekremin (asm), As­hab-ı Kiramın yaşamış olduğu ve mezarlarının bulunduğu, Kur’an’ın nazil olduğu beldeleri ziyaret etmiş ve dönmüş. Sizin sorduğunuz soru ise, oralardayken meydana gelmiş “komik” bir olayın olup olmadığı sadece. Lise 2 öğrencisi demek, 16, 17 yaşında gençler demek.Unutmayalım ki, Bedir Ashabı olarak bilinen o büyük kahramanların arasında, 14 ila 18 yaşlarında nice genç sahabiler vardı.O, on beş milyon takipçisi olan gencin tek icraatının da insanlara “komik”, yani gülünç, eğlendirici gelmesi, tabloyu tamamlıyor değil mi?Her şeyde oyun ve eğlence aramak, eğlenceli olmayan şeyleri terk etmek günümüzün hastalığı demek ki. Yani, günümüzün mergup metaı.Halbuki, Kur’an’ın mesajı şöyledir:“Dünya hayatı, eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise, Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız?” (En’am, 6/32)Risale-i Nur, bu ayet-i kerimeye şöyle yorum getirir:“Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için ahireti unutmasın, ahiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.” (Mektubat, On Altıncı Mektup)Başta ne demiştik? Onlarca seneden beri oruç tutmakta olan her bir Müslüman, 5 temel farzı ve onlardan birisi olan orucu, her şeyiyle hazır kitaplardan, kaynaklardan hakikaten merak edip şöyle bi okuma samimiyetini göstermiş olsalardı, toplum olarak çok daha iyi seviyelerde olurduk herhalde. Öbür taraftan, içinde bulunduğumuz onca imkana rağmen ufacık mazeretlerle oruç gibi yüzlerce maslahatı bulunan bir ibadetten kendini mahrum etmek, hakikaten bir Müslüman için kâr-ı akıl değildir.Oysa, 70 yıldır sürmekle beraber, hususen son 6 aydır büyük bir mezalime inkılap etmiş olan Gazze hadiselerine baktığımızda, oradaki kardeşlerimizin en çok kullandıkları kelimenin “El­ham­dülillah” olduğunu gö­­rü­­yoruz. Hem de günübirlik bom­bardımanlara, her gün or­talama 250 vefata, evlerin, hastanelerin, camilerin vurulmasına, gıda, su, ilaç yokluğuna, gidecek yerleri olmamasına, sürekli tutuklamaların devam etmesine, kimsesizliklere rağmen, her gün aç, aslında her gün oruçlular. Yiyecek bir parça ekmek bulsalar, hemen şükrediyorlar; yüzleri gülüyor. Havadan atılan gıda kolileri parçalanınca topraklara ve otlara karışan makarna tanelerini toplamaya çalışıyorlar. Birkaç kilo un bulunca ne kadar seviniyor ve dillerinden şükürler dökülüyor. Bu nasıl bir kulluk şuuru?Oruçlarını da ne bulurlarsa onunla ve çevrede kim varsa onlarla beraber, hiçbir şey olmamış gibi bir merasime dönüştürerek açıyorlar. Adeta, her şeye rağmen o zalimlere meydan okuyorlar. Bu nasıl bir cesaret!Zalimin farkında olmakla beraber, adını bile fazlaca anmaya tenezzül etmeden “takdir-i ilahidir, her şey Allah’tan geliyor” diyorlar. Bu nasıl bir fazilet!Hepsi şuurlu, hepsi bilgili, hepsi sabırlı, neredeyse hiç yağma haberi verilmedi son günlere kadar.Bu nasıl bir iman!Özellikle son zamanlardaki halleriyle tam birer sabır ve şükür abidesi oldu kardeşlerimiz.Üstelik ilkokul seviyesindeki fertleri de aynı vasıfları haiz. Bu nasıl bir toplu şuur ve eğitim!Bizde yediği önünde, yemediği arkasında olup da daha orucu bozan fiilleri kafasına tam oturtamamış, dinini de, onun farzı olan orucu da ucundan tutan insanlarımızı Gazze Müslümanlarıyla kıyaslıyorum da şunu demek geliyor içimden: Bırakın Gazze’yi boşaltsınlar. Ta ki, her biri kıymetli bi­rer cevher olan o insanlar, dün­yanın dört bir yanına dağılsınlar da İslamiyet’i hem bilmeyenlere hem de -güya- bilen Müslümanlara bir daha öğretsinler.Elbette ki, bizde eğitimli, şuurlu, öğretecek gayretli kimse yok manasına söylemiyorum bunu.Sanki, biz mektepliyiz, onlar alaylı. İşin içinde pişmişler ve sözleri daha çok tesir ediyor.Ayrıca onlar, ellerinde yok da yiyemiyorlar, halbuki oruç bu değil!Sanki asıl oruç, nimetler içerisinde bulunuyorken -onların asıl sahibi tarafından müsaade edilmediği zaman çerçevesinde- YEMEMEKTİR.Ayrıca mesele, sakız çiğnemenin orucu bozup bozmaması değil, sıkıntı ve zulüm altında işkence çekenler varken, laubaliliği bırakıp, kendini o insanların yerine koymaktır.Yani, fıkhen değil ama vicdanen onlara yemek farz.Yani, ne yapıp edip onlara temel ihtiyaçlarını karşılamak, o zulümden kurtarmak diğer Müslümanlara ve ehli vicdana muzaaf bir farz-ı ayın!Bir de uzaktan uzağa kendilerini kandıranlar var: “Onlar şe­hit mertebesine çıkıyor, hiç acı bile duymuyorlar” diye.Yahu kardeşim, o vefat edenler için geçerli. Hâlâ acı çekmeye devam eden 2 milyon insan yok mu orada? Bahsettiğimiz açlık, susuzluk, evsiz ve kimsesiz kalma, soğuk, korku, hastalıklar…Bir buçuk milyar dindaşın varlığı, fakat nerdeyse yokluğu.Bütün bu duygular acı değil de nedir?Hele, onlarca İsrail askerinin hayasız saldırısına maruz kalmış gencecik kızlar ve ailelerinin çektikleri. Bundan daha acı ne var ki?Hasılı, mesuliyetimiz çok büyük!Ramazan’ın selameti bizlerin, en çok da mağdur ve mazlum kardeşlerimizin üzerine olsun!Size iyi günler!  

İsmail ERDOĞAN 01 Nisan
Konu resmiOruç ile Açılan Pencere
İtikad

“Hadîsin rivayetlerinde var ki: Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: “Ben neyim, sen nesin?” Nefis demiş: “Ben benim, Sen Sensin” Azab vermiş, cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: “ENE ENE; ENTE ENTE”. Hangi nevi azabı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlık ile azab vermiş. Yani aç bırakmış. Yine sormuş: “MEN ENE VE MA ENTE” (Ben kimim, sen kimsin) Nefis demiş: “Sen benim Rabb-ı Rahîmimsin, ben senin âciz bir abdinim.” (Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, İkinci Risale olan İkinci Kısım)Sıhhati tartışılsa da umumi manada alimlerin çoğunun, fezail-i a’mâlde zayıf hadislerle de amel edilebilir içtihadınca dikkatinize sunduğum bu hakikat üzerine biraz mütalaa yapalım istedim. Oruç ibadeti dendiğinde akla gelen ilk ve belki tek şeyin açlık olması ile ilgili olarak biraz tefekkürî bir tahkikat ve dikkatli bir tetkikat yapılmasını lüzumlu görüyorum. Zira yaşadığımız asrın, insanı içine attığı onlarca cendere var ki, ehl-i imanın ciddi takviye ve desteğe ihtiyacı bulunmaktadır. Bu ihtiyaç ve desteğin mahiyeti aslında ıstılâhî tavzihat yani kavramsal açıklamalardır. İlâhî kelamın ihya ve irşad usulü alemşümul yani evrensel bir frekansta olduğu için kullanılan kelime ve kavramların asrın ihtiyacı ölçüsünde güncelleştirilmeleri gerekmektedir. Aslı, manayı, özü ve ruhu muhafaza etmek şartıyla bu güncellemelerin yapılması ciddi bir mecburiyettir. Aksi halde insana ulaşmak ve ona hakikati, hakikatin layık olduğu seviyede tebliğ etmek imkânsız olacaktır.Mesela Bakara suresi 187. ayette sahur süresine dair getirilen İlâhî ölçü ki, siyah ipi beyaz ipten ayırt edinceye kadar yiyin, için ifadesi tüm zamanlarda anlaşılması mümkün bir ifadedir. Bugün astronomi ilminin gelişmesi ve teknolojinin zamanı daha net bir şekilde ölçebilmeyi mümkün kılması sebebiyle dakikasına kadar hassasiyetler geliştirebiliyoruz. Burada dikkatinizi çekmeye çalıştığım husus, Kur’an’ın konuya dair ifadesinin tüm zamanları içine alabilecek bir dil kurgusu ile gerçekleşmiş olmasıdır. Bir diğer örnek; diğer ezanlarda olmayan ancak sabah ezanlarında olan ve okunan “namaz uykudan hayırlıdır” manasındaki ifadenin olanca kuşatıcılığına rağmen tavzihata ihtiyaç duymasıdır. Çünkü modernite ve endüstri devrimi gibi sadece felsefi bir yaklaşımı ifade etmeyen, aynı zamanda insan hayatına tek tipçi bir tarzı dayatan anlayışlar, “namaz uykudan hayırlıdır” uyarısını boşa çıkaracak bir hayatı organize etmiştir. Sabah ezanı okunurken ya da okunmadan önce işinin başında olması gereken, yolda olan ya da zaten uyanmış olan bir insana “namaz uykudan hayırlıdır” demenin zahirde pek de bir esprisi yoktur. Ama “namaz uykudan hayırlıdır” ifadesinde uyku ile kastedilen mananın, o anda namaz dışındaki her meşguliyetin ancak “uyku” mesabesinde olduğuna işaret olduğunu anladığımızda ve anlattığımızda seküler yaşamın elimizden kapmaya çalıştığı insanlarımızı tekrar kurtarma imkânımız olacaktır. Evet namaz, davet geldiği an, namaz olmayan her şeyden hayırlıdır. Namaz için davet geldiğinde namaz ile alakadar olmamanın her hali “gaflet uykusu”dur.Şimdi geldik yazımızın başında yer verdiğimiz hadis ile anlatılan ve nefsi terbiye ettiği ve kişinin Rabbine karşı bir farkındalık kazanmasına vesile olan açlık ile ilgili konuyu yeniden mütalaa etme zaruretine.Zikrettiğimiz gibi, Cenab-ı Hakk’ın nefse türlü türlü azaplar etmesine rağmen inat edip hadsiz ve ukala bir tarzda Rabbini tanımaması neticesinde Cenab-ı Hakk’ın onu açlığa mahkûm etmesi ile birlikte nefis teslim-i silah etmiş, nâdim olmuş ve Rabbini tanıdığını beyan etmiş ve kendi haddini bilmiş ve onu ikrar eylemiştir. Burada ıslah ve terbiye konusunda açlığın işlevine işaret edilmiş, o sayede kişiye aczi ve fakrı bildirilmiştir. Rabbimizin evrensel metaforlar üzerinden verdiği mesajların zaman üstü kodlarına erişmeli ve söz konusu mesajların güncel karşılığını insanlara ulaştırmalıyız.Bugün biyolojik açlık olarak bildiğimiz ve oruç ibadeti sırasında bizi terbiye ettiğine inandığımız açlığın, birçok farklı türevi ortaya çıkmıştır. İnsanlardan onay, değer ve sevgi görme açlığı. Dijital dünyadaki karşılığı like almak yani beğeni toplama açlığı. Otoriter olma ya da hükmetme açlığı. Popüler olma açlığı (alkışlanma açlığı). Genel olarak dopamin açlığı dediğimiz ve psikolojik bir arızaya işaret eden bu açlık türleri midemizi akşama kadar boş tutmaktan daha meşakkatli hale gelmiştir. Oysa yalnız kaldığında yalnız kalmadığını bilmek, seni hiç kimsenin umursamadığı bir anda bile aslında umursandığını bilmek, insanlar senden hoşnut ve razı değilken bile ondan çok daha değerli bir rızanın senin üzerinde kanatlarını açmış olduğunu bilmek, seni, “biterim” korkusu kapladığında sana “yeterim” diyen bir sahibin olduğunu bilmek vs. gibi anlayışlar sana yetebilecekken, özellikle dijital dünyanın acımasız hamleleri ile bozulan ayarlarının, seni şükretmekten, fark etmekten, tefekkür etmekten ve sabretmekten alıkoyması ile içine düştüğün hayattan kurtuluş yollarını aramak ve o yola revan olmak da kutsal bir oruç değeri taşır.Haydi, merkezinde biyolojik açlık olan oruç ibadetin sırasında sözünü ettiğimiz bu açlıklara da dayan! Varsın insanlar sana ilgi göstermesin, sen Rabbinin ilgisine odaklan ve bu ilginin ne kadar değerli ve detaylı olduğunu tefekkür et. Mesela, sana her an ihtiyacın olan havayı büyük bir cömertlik ile gönderen Rabbinin sana özel göndermiş olduğu havayı akciğerlerine özenle, bilinçle ve ağır çekimle doldur. Bir an havasız kaldığını düşün. Ya da nefesini tut ve havasız geçen her bir saniyenin sende oluşturduğu o duygulardan uzak bir şekilde yaşamakta olduğunu hatırla! Ve yine sadece hava nimetinin üretim ve tedarikinin senin kudretinin üzerinde olduğunu fark et! Birisi sana o havayı vermezse, senin o havayı elde edemeyeceğini bil! Seni tek bir an bile unutmayan ve o havayı sana her an yollayan Zât’ın seni ne kadar önemsediğini anla. Bu lütuf ve keremlere karşı nihayetsiz bir şükür ile mukabele etmen gerektiğini düşün! Tek bir nimet üzerinden yapmış olduğumuz bu mütalaa ile sana gösterilen, üstelik kesintisiz olarak gösterilen ilginin yerine kimden, hangi faniden, hangi zalimden hangi cahilden hangi kendini bilmezden ilgi beklemekte olduğuna bak. Bir de sair nimetleri düşün. Bir nimet okyanusunda her saniyesi emsalsiz bir ilgi görerek geçen bir insan olduğunu hatırla. Bu hatırlayışın daimi olması için karar al! Cismine her nefeste lazım olan hava gibi ruhunun da her an “hüve”ye yani “O”na yani “Allah”a ihtiyacı olduğunu fark et!Konunun sadece biyolojik açlıkla sınırlı ve ilgili olduğunu sanmak, birçok boyutu olan ve her boyutu ile ayrı ayrı iyileştiren, ıslah eden ve irşad eden orucu anlamamaktır. Üstelik oruç ibadeti sırasında deneyimlenen açlığın araç olduğunu da unutmamalıyız. O açlık, eğer o açlığa saplanırsanız kendinizi bir beden olarak görme hatasına götürür. Oysaki, araç konumdaki açlık çok kıymetli bir penceredir. Ve insan, o pencereden bakabilmeli ve yemeye ve içmeye ihtiyacı olmayan melekî yönünü keşfederek, âleme tesbih, tefekkür ve hayret makamından bakarak âlemin esrarına tâlip olmalı. Kendi sırrına ermeli. Kendi sırrında saklı olan cevheri ve o cevherde gizli olan İlâhî nefesi hissetmeli.Hulasa, bil ki; hakkıyla, şuuruyla ve doğru bir idrak ile tuttuğun oruç da seni tutar. Ve oruçla tutuşur, ilâhî aşkın ihya eden hârında pişer cennete Reyyan kapısından giren kullardan olursun vesselam.Es’selam Men’ittebea’l Hüda

Ahmet EFENDİ 01 Nisan
Konu resmiRamazân Gül-destesi
İbadet

Üftâde Hazretlerinin “Ramazân Sevinci” ‘Âşıklara eydin salâ Oruç Ayı geldi yine Rahmet denizi cûş edip ‘Âlemlere doldu yine  Merhabâ yâ şehr-i Ramazân, on bir ay rahmete gark olan fıtratlar, senin iklîminde oldu teskîn. (Ferdâ-yı hande!) Ey Oruç Ayı, ey savmın ser-tâcı, gönüllerin mi’râcı/kalblerin merdi-bânı tevhîd deryâsı, zerreler İsrâfil’in sûruyla coştu. (Ferdâ-yı hande!) ‘Âlemlere doldu yine sâf sâf melâike. Bedrin aslanları kadar yataydan dikeye dikeyden yataya. (Ferdâ-yı hande!) Dillerinde salâtu selâmlar, Fahr-i Kâinata, Seyyidü’l-Kevneyne… (Ferdâ-yı hande!) Kur’ân’da Allah övdüğü Cümle Nebî’ler sevdiği Ümmete Allah verdiği Oruç Ayı geldi yineMedhin tevhîd burcunda uhuvvet binâsıyla Allah kelâmındadır. (Ferdâ-yı hande!) “Dîn nasihattir” hakikatine iktidâen cem’i enbiyâya rehber-nümâ bir pusulasın. (Ferdâ-yı hande!) Allah’ın ümmete verdiği Oruç Ayı hoş geldin…Safalar getirdin!Merhaba!Ehlen sehlen! * * *Bursalı İsmail Hakkı’nın Merhaba İlâhîsi ise şöyle başlar:  Sâye saldı ehl-i iman üstüne Hamdülillâh geldi Mâh-ı Ramazan Doğdu ol nur ehl-i irfan üstüne Hamdülillâh geldi Mâh-ı Ramazan  Bağlayıp şeytanı bende vurdular Cümleten ağyar-ı Hakk’ı sürdüler Ehl-i Hak ol ayda Hakk’ı gördüler Hamdülillâh geldi Mâh-ı RamazanEhl-i imanın üstüne gölgesi düştü, hamde vesile oldu. (Gölge istemez!) Nûr ismi tecelli etti irfan ehli üstüne. (Gölge istemez!) Hamde vesile oldu mâh-ı Ramazan. (Gölge istemez!) Şeytanlar zincire vuruldu. Mâsivâ tozları sürüldü. (Gölge istemez!) Hak ismi ne de güzel tecelli etti. Selsebîl… Ramazan, Gölge istemez!Şükrân kesirâ!Hamden kesirâ!Vesselâm.* * *Necib Fâzıl’dan…Karagöz seyri değil, gözyaşı dökme ayı;“Bilinmez”i bilirler, bilseler ağlamayı...Yâ Gaffâra’z-Zünûb!Yâ Settâra’l-Uyûb!Yâ Mukallibe’l-Kulûb!* * *Merhaba, Ya mâh-ı Ramazan!

İbrahim SARITAŞ 01 Nisan
Konu resmiOruç Benim İçindir
İbadet

Resulüllah (sav)’in: “Oruçta riya olmaz” hadis-i şerifleri de bu gerçeği teyit eder. Böyledir; çünkü oruç hariç bütün ibadetler mutlaka bir hareketle vukua gelir. Oruç ise insanlara saklı kalan bir niyetle eda edilir. Ulemadan bazıları, “Oruç benim içindir” sözünün manası, “Bana en sevgili, nezdimde en muteber ibadet” demektir. Bir kısım alimlere göre, “Oruç benimdir, benim içindir” diye orucun Allah’a izafesi, onun şerefini ve değerini beyan etmek içindir. Beytullah, nakatullah ve benzeri ibarelerde olduğu gibi. Bu hadis-i kudsi ile ilgili çok görüşler serdedilmiştir, ki alimlerden bir kısmı şöyle demiştir: Oruçta riya olmaz; diğer ibadetlerde olabilir. Esasen hayır amellerin hepsi Allah içindir ve bunların mükafatını da Allah verecektir. Allah bilir ya Hak Teala orucu kendisine has kıldı. Çünkü Âdemoğlu oruç tuttuğunda hariçte görülen bir fiil ve harekette bulunmaz. Oruç daha çok içte ve niyet planında kalan bir fiildir. Nitekim Resulüllah (sav)’in: “Oruçta riya olmaz” hadis-i şerifleri de bu gerçeği teyit eder. Böyledir; çünkü oruç hariç bütün ibadetler mutlaka bir hareketle vukua gelir. Oruç ise insanlara saklı kalan bir niyetle eda edilir. Ulemadan bazıları, “Oruç benim içindir” sözünün manası, “Bana en sevgili, nezdimde en muteber ibadet” demektir. Bir kısım alimlere göre, “Oruç benimdir, benim içindir” diye orucun Allah’a izafesi, onun şerefini ve değerini beyan etmek içindir. Beytullah, nakatullah ve benzeri ibarelerde olduğu gibi. Bazı alimler de şöyle demiştir: Şehevi isteklerden olan yemek içmek vesaireden müstağni olmak (bunlara ihtiyacı olmamak) Allah’a mahsus vasıflardandır. Şu hâlde oruçlu kişi, Allah’a ait vasıflarla Allah’a yakınlık kazanmış olmakta, bu itibarla Hak Teala oruçluluk halindeki o sıfatı kendisine izafe etmiş olmaktadır. Kurtubi şöyle der: “Kulların amelleri onların kendi beşeri hallerine uygundur. Oruç hariç; oruç Hak Teala’nın sıfatlarına uygun bir sıfattır.” Sanki Yüce Mevla şöyle ferman buyurmaktadır: Oruçlu kişi, bana uygun bir sıfatla bana yaklaşmaktadır. Bazı alimler de “Oruç hariç, kulların bütün ibadet ve hayr u hasenatı, üzerindeki kul haklarına karşılık olmak üzere verilir. Oruç hariç; o verilmez” demiştir. Bu mevzua ışık tutan bir rivayet söyledir: “Kıyamet günü olunca Allah celle celalühü, kullarını hesaba çeker. Kulun üzerindeki kul haklarını onun iyilik ve ibadetlerinden karşılar. Öyle ki oruç hariç, hiçbir hayır ve iyiliği kalmaz. Allah Teala geri kalan kul haklarını kendinden öder ve oruca dokunmaz. Onunla da kulunu cennete koyar.” Bu açıklamaya itiraz edenler olmuşsa da İbn Hacer gibi büyük bir allame, deliller getirerek bunun sabit bir hakikat olduğunu tespit ve tescil etmiştir. (Kütübi Sitte Tercüme ve Şerhi, 9/72) Bu rivayet ve açıklama, çok istediği ve gayret ettiği halde helalleşme kapıları kapandığı için buna yol bulamayan ehl-i iman için nefes aldıran bir müjde olma ve karamsarlık vartasına düşmekten koruyan bir rivayet olma özelliği taşımaktadır. Burada şunu da belirtelim; Tabiinin büyüklerinden meşhur fakih ve ve muhaddis Meymun bin Mehran şöyle diyor: “Bir kimse, başkasına bir haksızlık eder de onunla helalleşme imkanını kaçırmış olursa, her namazın arkasından onun için istiğfar etsin. İnşallah bu suretle kurtulur.” (İslam Büyüklerinin Örnek Ahlakı, s. 70)Dualarımıza şöyle bir ilavede bulunmak, ahirete müteallik sıkıntı ve üzüntüleri hafifletme adına bize -inşallah- mühim avantajlar sağlayabilir diye ümit ederiz. Ya Rabbi! Bu gafil ve günahkâr kulun yüzünden herhangi bir şekilde zarar görmüş, haksızlığa uğratılmış bütün ehl-i iman kullarını affeyle! Maddi- manevi sıkıntılarını bertaraf eyle! Maddi-manevi şifa ile şifayab eyle! Görünür-görünmez kazalardan, belalardan, fitne ve fesatlardan muhafaza eyle! Dünya ve ahiret güzelliklerine nail eyle! Ahirete irtihal etmiş olanlar varsa, onların da taksiratlarını affeyle! Âmin. Ramazan Ayında Şeytanların Zincire Vurulması Ne Demektir?Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Re­sulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: Ramazan Ayı girdiği zaman cennetin ka­pı­ları açılır, cehennemin kapı­ları kapanır ve şeytanlar da zincire vurulur.” Kadı İyaz der ki: “Cennetin kapılarının açılıp cehennemin kapısının kapatılması, şeytanların da zincire vurulması şeklinde varit olan ifadelerin zahiri ve hakiki manalarında olmaları ihtimalden uzak değildir. Bütün bunlar Ramazan ayının büyüklüğüne ve şeytanın müminlere eziyetten menedildiğine bir alamettir.”Kurtubi de şöyle bir açıklama yapar: “Şayet Ramazan’da şerlerin ve isyanların çokça vukua geldiğini görüyoruz. Eğer şeytanlar bağlansaydı bunlar meydana gelmezdi” denilecek olursa cevabımız şöyle olur: Evet! Orucu şartlarına uyarak ve adabına riayet ederek tutanlarda bu söylenen kötülükler çok az görülür. Bağlananlar ise şeytanların bir kısmıdır; hepsi değildir. Hadisten murat, Ramazan’da kötülüklerin azalmasını ifade etmektir. Bu azalma ise her zaman herkesin görebildiği bir azalmadır. Zira kötülükler bu ayda diğer aylara göre çok azalır. Esasen şeytanların hepsinin bağlanmasından şer ve kötülüklerin zuhura gelmeyeceği neticesi de çıkarılamaz. Çünkü kötülüğün işlenmesinde şeytanlardan başka faktörler de rol oynar. Nefs-i emmare, çirkin adet ve alışkanlıklar, insi şeytanlar... vb. Bazı alimlerimiz de şöyle yorumlarlar: Bu durum, mükelleften özrün kaldırıldığına bir işarettir. Sanki ona şöyle denilmektedir: Artık şeytanlar sana zarar veremeyecekler. Ne ibadetleri terk etmede, ne de kötülük yapmada onları bahane edemezsin. Bedîüzzaman Hazretlerinin, oruç ibadeti hakkındaki bilincimize mühim katkı sağlayacak şöyle bir açıklaması var: (Biraz sadeleştirerek ve lüzum gördüğümüz yerde açıklamalar yaparak devam etmiş olacağız.) İkinci Nükte: Mübarek Ra­ma­zan’ın Orucu Cenabı Hakk’ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Birinci Sözde denildiği gibi, bir padişahın veya hükümdarın erzak deposundan bir tablacının (satıcının) getirdiği yiyecekler bir fiyat istiyor. Sebep ve aracı konumunda olan satıcılara bir bedel ödüyoruz. Aracı durumundaki satıcıya bir bedel ödendiği halde, o pek kıymetli nimeti göndereni tanımamak, ona müteşekkir olmamak ne derece ahmaklık ise, öyle de Cenab-ı Hak, hesapsız nimet çeşitlerini insan için yeryüzünde neşretmiş (yaymış). Ona mukabil o nimetlerin fiyatı olarak bizden şükür istiyor. O nimetleri bize ulaştıran zahiri sebepler tablacı, aracı ve postacı hükmündedirler. O postacı ve hizmetçi mesabesindeki zahiri sebeplere mesela satıcılara bir fiyat veriyoruz. Onlara minnettar oluyoruz. Hatta hak etmedikleri pek çok hürmet ve teşekkürleri onlara ediyoruz. Halbuki nimetlerin gerçek sahibi Cenab-ı Hak bahşettiği nimetler vasıtasıyla o zahiri sebeplerden (Allah’ın nimetinin bize ulaşmasına aracı olan insanlardan) hadsiz derece daha fazla şükre ve medh u senaya layıktır. O’na şükretmek ise nimetleri doğrudan doğruya O’ndan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere karşı kendi ihtiyacını bilmek ve düşünmekle olur. İşte Ramazan-ı şerifteki oruç, hakiki, halis ve umumi (çok boyutlu) bir şükrün anahtarıdır. Çünkü diğer vakitlerde mecbur olmadığından insanların çoğu, hakiki açlık çekmiyorlar. O itibarla çok nimetlerin kadrini, kıymetini idrak edemiyor, anlayamıyorlar. Kuru bir parça ekmek de var olan nimet olma özelliğini tok olan insanlar hususan zenginler anlamaktan çok uzak bulunuyorlar. Halbuki iftar vaktinde bir parça kuru ekmeğin dahi çok kıymetli bir nimeti ilahiye olduğuna insanın kuvve-i zaikası (tad alma duygusu) şahitlik ediyor. En yukarıdaki devletlûlerden en fakir kimseye kadar herkes, Ramazan-ı şerifte o nimetlerin kadrini, kıymetini tam olarak anlamakla manevi ve hakiki bir şükre mazhar oluyorlar. (Lokman Hekim oğluna demiş ki: “Oğlum! Ekmeğini daima şekerle yani en lezzetli katıklarla ye! Oğlu sormuş: Baba, her zaman şekeri nasıl bulabilirim? Cevap: Oğlum! İyice acıktığın zaman ekmeğini yersen ve bunu düstur edinirsen, ekmeğini daima şekerle yani bal katıkla, en lezzetli katkılarla yemiş olursun! Çocukluk yıllarımızdan hatırlamaktayız. Nadiren de olsa zamanında ekmek bulamadığımız anlar olurdu. Biraz gecikmeli olarak ekmeği bulduğumuz zaman, o çocukluk döneminin iştahıyla ileri derecedeki açlık bir araya gelince, o kuru ekmeği bugün en lezzetli gıdalarda bile bulamadığımız büyük bir iştahla yediğimizi bugün gibi hatırlamaktayız. Evet! Hem İnsan gün boyu yemekten, içmekten ve nimetlerden menedilmiş olması sebebiyle, “istifade ettiğim nimetlerin hakiki maliki ve sahibi ben değilim; onlardan istifade etmede hür değilim; demek başkasının malıdır, ihsanı ve bağışlamasıdır. Onun için onların gerçek sahibinin emrini bekliyorum” diyerek nimeti nimet bilir. Bu suretle hakiki, safi ve samimi bir şükre yol bulur. Çok cihetlerle hakiki bir vazife-i insanî yani insani vazife olan şükrün anahtarı mesabesinde bir ibadet olur.

Osman AKTAŞ 01 Nisan
Konu resmiİnsan
İnsan

Ne olduğun ve ne olmadığınla ilgili -utanç verici tarifler hariç- nice damıtılan görüşler vardır. “Düşünen mikrokozmos bir varlık” der filozoflar senin için. Tasavvufçular, “Bir ben vardır bende” diyerek kutsar seni. İbnü'l-Arabî’ye göre “Sûret-i hazreteyn” bir varlıksın. Said Nursi Hazretleri daha da derinlere iner: “Kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, varidat ve sarfiyatına ve zer' ve ekilmesine nezarete memur ve yüzer fenler ve binler san'atlarla techiz edilmiş en gürültülü ve mes'uliyetli nazırı ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebed'in gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı ve cüz'i ve külli harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı…” İnsan ruhuyladır. Ruh nedir o halde? Mahiyeti ne, özü ne? Şekli nasıl, hacmi, ağırlığı var mıdır? Ne yazık ki bu soruların cevabını yazgıyı yazandan başka bir bilenimiz yok. Tüm bilinenler bilinmezin yanında deryada bir katre. Biz yine de bilgi kırıntılarından birine bakalım. Ruhu üçe ayırır Aristoteles: “Bitkisel ruh, hayvansal ruh ve insani ruh. Bitkisel ruh canlılık işaretidir. Hayvansal ruh hareketli olma kabiliyetidir. İnsani ruhta ise akıl vardır. En altta olan en üstü içermez, en üste olan altta olanları içerir.” Demek ki geçişler üstten alta olduğuna göre üste kalmanın bir garantisi yok. Birtakım özelliklere malik olmak insan olmak için yetmiyor sanırım.“Eylesen tûtiye ta’lim-i edâ-yı kelimât / Nutku insan olur amma özü insan olmaz.”Papağanın konuşmasıyla insan mı olunur? Özde yoksa söz ne işe yarar? İnsani ruhta bilgelik vardır. Bilgelik; akıl, sır ve hayal üçgeninde şekillenir. Akıl bir nefestir. Fakat her nefes bir akıl değildir. Ulaşılmak istenen hedefe varmak istemeyen akıl yetimdir. Akıl çırası yanmadıktan sonra insan ne işe yarar? Çıranın sönmesine en büyük etken zihni özgürlüğün sınırlanmasıdır. Oysa düşünme becerisi insanoğluna verilen büyük bir hediyedir. Bu beceri sayesinde antik dünyanın bile bir Arşimet’i hep olmuştur. Uçağın mucidi Wright Kardeşlerin bir kuşun kanadından ilhamı düşünce yetisiyle değil de nedir? Sırra gelince zaten o bir sır olduğuna göre neyi anlatayım? Ama “hayal” seni unuttuğumu sanma. Hiçbir varlıkta olmayan hayalin geçmişe ve geleceğe yolculuk yapması hakikaten ilginç. Fakat bir madalyonun iki yüzü gibi hayalin bir tarafı nimete bakar, öbür tarafı ise nıkmete. Bizlere verilen geçmişi hatırlama yetisi geleceği düzeltme adına bir şanstır. Milletlerde böyle değil midir? Bir aseton gibi silinen milletlerin geçmişinden geriye sadece hüsran kalır. Her şeyi unutabiliyor insan, “nisyan ile maluldür” çünkü. Kendini ve kendine sunulan bütün nimetleri unutuyor. Sağlığını da hastalığını da. Nimet içindeyken nimeti, bollukta darlığı; darlıkta bolluğu unutabiliyor. İnsan sevmeyi de unutuyor. Yanlışlarını da... Ezelden verdiği sözü hatırlamıyor hiç. Niçin gönderildiğini aklına bile getirmiyor. Yeryüzünün imarına koşuyor ha bire. Oysa önce aklının imara ihtiyacı var. Kifayetsizliğini kavrayamazsan imarın imhaya dönüşür. Yüzün zulmete çevrilir. Rabbe mikyas olan benliğin Şeddat’ın kapıkulu oluverir. Çıplak ayakla toprağa basmamayı bir marifet sayıyorsun. Oysa madenin toprak senin. Ahde vefa gösteremesen de idrak etmeyi bil. Bilene boyun eğ ki acziyetin azizliğe dönüşebilsin. İnsan, yalpalanmasıyla insandır.Bilirim. Bir muammanın cenderesinde can çekişiyorsun. Zor­luklar yaşıyorsun hayatın­da. Kuyudan çıkmak için uzanan bir el bekliyorsun. Bir tütsü yakılsın istiyorsun fersiz gözlerine. Hep 33 yaş geçiyor aklından. Altından ırmaklar akan bir dünya kurguluyorsun. Hoş sohbetler eşliğinde altın kâselerde sunulan en leziz içecekler arıyorsun. Kuş ve ney sesleri arasında dalıp gitmek istiyorsun uzaklara. Usandın gidip gelmelerden. Kucak dolusu erzaklar taşımaktan yoruldu ellerin.Bilirim. Tasa ve kederinin sadece filmlerde kalan bir nostalji olmasını istediğini. Özgürlüğe âşık ruhunun törpülenmediği bir dünya kurguluyorsun. Oysa o dünya burası değil ve hiçbir zamanda olmayacak.“Gâh safâ buldu gönül âyinesi gâhî keder / Böyledir hâl-i ci­hân, böyle gelmiş, böyle gider.”İkinci vatan…Ne gözümüzün gördüğü ne kulağımızın işittiği bir yer. Orası, dünya anlayışıyla ancak masallarda rastlayabileceğimiz bir masallar ülkesi. Orası, masallardan da öte. Orası, hakikat noktasında gerçek vatanımız. Hem de sınırları olmayan, tüm renkleri taşıyan bambaşka bir yer. Orası, insan soyunun vatanı. Orada her şey boyut değiştirecek. Sınırlılıklarımız sınırımızın son kertesine gelecek. Bilinç ilginç gelmeyecek. Duygularımız kıvamını bulacak. İmkânlar mümkün olacak. Dünyada ışığımızı kapatan göz­lerimiz bu kez engelleri aşacak. Gövdemizin uçmak için ka­nada ihtiyacı olmayacak. Sen yeryüzü sahibinin kutlu misafirisin. İkramın hiçbir misafire nasip olmayacak kadar fazla ve çeşitli. İlginin/istidadının dal ve budağı arşı kaplamış durumda. Her şeyinle her şeye alâkadar oluşun bu yüzden. Değer, muhataplıkla olur. Allah insan ile konuştu. İsimlerini öğretti Âdem aleyhisselam nezdinde ilkin. Sana öğretilen ne ateşin ismiydi ne toprağın ne de suyun. Eşyanın ifade ettiği hakikatti. Sanattı, marifetti, fendi. Ressamın bir tabloda çizdiği eliydi. Mimarın ölçüsüydü ya da mimardı belki de. Rabbin, “Ona ruhumdan üfledim.” dedikten sonra makamını tartışmaya ne hacet? Seni kendi sıfatından bir parçayla ebedileştirdi. O halde bedenin darlığına hapsolman niye? Gönül kuşunu uçurmak varken tenhalarda gezinmen neden? Melekler bile sana kıyamda dururken yolsuzların yoldaşlığını niçin arzularsın? Yandım, bittim mahvoldum edebiyatını bırak bir tarafa. Hakikate göz kırpan gönül erlerini dinle. Unutma ki değerini tartacak bir kantar henüz icat edilmiş değil. Lakin payenin hakkını vermezsen sökülür rütbelerin, et ve kemikle ortada kalakalırsın. “Olsa âyineyi nümâyende-i rû-yi insan / Yüzü insan olur ama özü insan olmaz.”Öz gidince yüz bir bostan korkuluğu olur sadece. Özün dünyadan uçarken kabuğun toprağa karışır. Yuva, kuşla bir anlam ifade eder. Kuş uçarsa yuva harap olmaya mahkûmdur. Ruhuna beden yuvası her geçen gün dar gelmeye başlar. Nihayet vakti saati geldiğinde ardına bile bakmadan leşçilere terk edip gider. Bedeninin kemâle ermesi zevalinin başlangıcıdır. Oysa ruhunun kemale ermesinde bir zeval yoktur. Bir sudan ve bir kandan önce olunur insan. Çürüyüşünle başlayacak yeniden dirilişin öyküsü. Tomurcuk­lar filizlenecek o zaman katı toprağın bağrında. İnsanlığın gölgesi düşecek sahiden üzerine. O halde üstünlüğün ne posanda ara ne de yiyip içtiğinde. İradedir ruhundaki asıl cevher…Ve bir gün cevherinle açacak çiçekler, güneş gülümseyecek maveradan. Tasalanma bu dünya konağında. Sabrı kovayla değil, yudumlayarak iç. Unutma ki Yunus’a bir balığın karnını genişleten yar, bir gün sana da elbet bir kapı aralar.Kulluğun kulpu başkasının elinde olsa da testinin içini doldurmak sana kalmış. Seçebilmek için yaratılmışsan seçebilmelisin de.

Necati İLMEN 01 Nisan
Konu resmiİnsan ve Dua
İnsan

İnsan âciz, fakir ve zayıftır. Onu inciten, üzen sayısız düşmanları vardır. Kendi imkânları ile asla gideremeyeceği hava, su, güneş ışığı gibi ihtiyaçları vardır. Bu durumda insan sonsuz bir kudrete dayanarak sıkıntılarının üstesinden gelebilmek ve sonsuz rahmet hazinelerinin sahibi olan Allah’ın yardımıyla ihtiyaçlarını giderebilmek için duaya muhtaçtır.İnsan elinin yetişmediği ve ken­di gücüyle elde edemediği şeyleri Allah’tan ister. İnsan dün­yevî ve uhrevî birçok talep­te bulunabilir. Çünkü dua ettiğimiz Rabbimiz kadîr-i mutlaktır; her şeye gücü yetendir. Lakin dünyadaki imtihan sırrı icabı kimi zaman isteğimiz dünyada karşılık bulmaz, ahirete bırakılır. Böyle bir durumda duam kabul olmadı denilemez. Belki daha güzel bir surette duama cevap verilmiştir denilir. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “Bana dua edin, size icabet edeyim (duanıza cevap ve­reyim).”1 buyurmaktadır. De­mek hiçbir dua cevapsız kalmaz.İnsan kimi zaman kendini ya­pa yalnız, çaresiz ve kimsesiz hisseder. İnsanın yalnızlığının, çaresizliğinin ilacı duadır. “Dua eden kişi anlar ki; birisi var, onun kalbinden geçenleri işitir, her şeye eli yetişir, her bir ar­zusunu yerine getirebilir. Aczine merhamet eder, fakrına medet eder.”2 İnsan fıtraten bekaya müştaktır. İnsanın en büyük arzusu ebedî saadete mazhar olmaktır. Bütün dünya lezzetleri insana verilse, onun bekaya karşı arzusunu tatmin edemez. Demek insan Bâki ve her şeye Kâdir olan Rabbine dua ile iltica etmeli ve şöyle demelidir: “Ya Rabbi! Öldükten sonra beni ve sevdiklerimi tekrar dirilt ve bize ebedi bir hayat ihsan eyle!” İnsanın Allah katındaki değeri duası nispetindedir. Dua, bir çeşit ibadettir. İnsanı Allah’a yaklaştırır ve insanın kıymetini artırır. Bu hususta Rabbimiz, “(Ey Resulüm!) De ki: Eğer duanız olmasa Rabbim size ne diye ehemmiyet versin.”3 buyurmaktadır.Her ibadet gibi dua da Allah emrettiği için yapılır. Sonucunda Allah'ın rızası beklenir. Demek bela, musibet ve hastalık zamanları o vakitlerde yapılacak dua ve ibadetin vaktidir. Yani ihlaslı dua, Allah emrettiği için ve Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan duadır. Yoksa dünyevî maksadlar asıl gaye olmamalıdır.İnsanın fiilî duası yani çalışması, gayret etmesi başarıya ulaşmanın anahtarıdır. Mesela; derslerinde başarılı olmak isteyen bir öğrenci yıl boyunca çalışır, çabalar, ödevlerini yapar. O öğrenci çalışmasıyla manen der: “Ya Rabbi! Ben derslerime çalışıyorum. Sen de bana başarı ihsan eyle.” Cenâb-ı Hak da onun bu içtenlikle yaptığı duasını kabul eder ve ona başarı ihsan eder. Bu fiilî dua Allah’ın hikmeti gereği çoğunlukla makbuldür. Hâsılı insan duaya muhtaçtır. Duanın gerekçesi emr-i İlâhî, neticesi rızâ-yı İlâhîdir. Rabbimiz her duaya cevap verir. Dua bir ibadet olduğu için -dünyada karşılığını görmek mümkün olmakla beraber- asıl karşılığı ahirettedir. İnsanın Allah katındaki kıymeti duası nispetindedir. Muvaffakiyetin sırrı ise fiilî duadır, çalışmaktır. Haydi gelin Rabbimize gönül­den şöyle dua edelim: Allah’ım! Başta memleketimizde hem âlem-i İslam’da ve bütün dünyada Kur’ân-ı Hakîm’in hüküm-ferma olmasını lütfundan fazlından ihsan eyle. Dünyanın gözü önünde katledilen mağdur ve mazlum Filistinli, Gazzeli Müslüman kardeşlerimize yardım eyle! Yeryüzünde zulme uğrayan tüm mazlumlara imdat eyle! Vatanımızı, milletimizi ve âlem-i İslam’ı her türlü şerden, kötülükten muhafaza eyle! Ümmet-i Muhammed’e birlik ve beraberlik, feraset ve basiret ihsan eyle! Âmin!1- Mü’min suresi, 602- Sözler, 23. Söz, s.110.3- Furkan suresi, 77

Ali CİRİT 01 Nisan
Konu resmiHiçbir Şey Yapmayan ve Hiç Olan İnsanlık
İnsan

İnsanların bir kısmı, “insanlığı” oluşturan kısmı öfkeli ve yüksek sesle öfkesini ifade etmekte, dünyanın diğer bir kısmı ise öfkeli ve sessiz, diğer bir kısmı öfkesiz ve sessiz, başka bir diğer tarafının ise gündeminde Filistin dahi yok, ilgisiz ve sessiz. Dünyanın bir kısmı, insanların “insanlığı” oluşturan kısmı bir şeyler yapma arayışındayken, dünyanın diğer bir kısmından bazıları katillerle birlikte ve ne kadar sivil öldürmenin kâfi olacağının pazarlığını ekranlar karşısında yapabilmekteler. Bosna Soykırımı Nisan 1992’de başlamıştı. Henüz Sırpların Bos­na’ya saldırılarının ilk ayla­rında, Merhum Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, 9 Temmuz 1992’de Helsinki’deki Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) zirvesindeki konuşmasında Avrupalılara şöyle hitap ediyordu: “Sayın başkanlar, başbakanlar ve dostlar, Bosna’da savunulmakta olan yalnızca Bosna’nın kendisi değildir. Bosna’da savunulmakta olan Avrupa’dır. Bosna’da Helsinki Nihai Senedi, Paris Şartı ve Avrupa’nın ayakta tutmak için ant içtiği diğer senetler savunulmaktadır. Eğer, Bosna kurtarılmazsa o zaman bu şartların, sözleşmelerin ve senetlerin bir anlamı kalmaz.” Aliya’nın “savunulmakta olan” olarak ifade ettikleri, aslında bir diğer mana ile saldırılmakta olanlara işaret ediyordu. Avrupa’nın ortasında saldırıya uğrayan insanların yanı sıra, o insanlarla bağlı olan Avrupa’nın kendisini üzerine inşa ettiğini ileri sürdüğü “insan hakları” değerleri ve “insanlık” olgusuydu. Aliya’nın bu sözlerinden sonra tam 3,5 sene daha hem Avrupa’nın hem de dünyanın gözleri önünde bu saldırılar devam etti. Avrupa’da bu saldırılar devam ederken Avrupa, Avrupa dışındaki ülkeler hakkında insan hakları karneleri düzenlemeye devam etti. Aliya, 1998’de bir gazeteciyle röportajında onca yaşanmışlıktan sonra “Dünya ya da uluslararası topluluk söz konusu olunca, şaşırmaya uzun süre önce son verdim” demiştir. Pek çok vesileye sıkça gündeme gelen “Her şey bittiğinde hatırlayacağımız; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır!” ifadeleri de merhum Bilge Krala aittir. Tarihin tekerrürü, güncelin tutumlarında tezahür etmektedir. Tarih tekerrür mü ediyor. Yoksa henüz tarihin sürekliliği içerisinde miyiz? Tanığımız ve çağdaşı olduğumuz hadiselerin, sorunların büyük bir kısmı sorun olarak veya sorun potansiyeli olarak varlığını devam ettiriyor.Bugün Filistin’de vuku bulan hadiseleri, merhum Aliya’nın sözleriyle eşleştirerek değerlendirdiğimizde değişen bir şeyin olmadığı görülmektedir. 1992’de savunulan ya da saldırılan değerler her ne ise bugünün dünyasında da odur. 1990’ların dünyasında, uluslararası toplumun tutumu nasıl idiyse ve o yıllarda Aliya’yı artık şaşırtmayan ne ise bugün de odur. Ve yine Aliya’nın belirttiği gibi her şey bittiğinde hatırlanacak ne ise bu gün de odur. Bugün Filistin’de yaşananlar, ne­­re­deyse yüz senedir farklı veç­helerde yaşanıyor. Yüz se­nedir; insanlık katlediliyor, ulus­lar­arası toplum şaşırtmıyor ve dostların önemli bir kısmı ses­sizliğini sürdürüyor.Bu sessizlik öyle bir sessizlik ki; bu satırların yazıldığı dakikalarda art arda ekranlara yansıyan haberlerden birisi; Gazzelilerin “keşke ölseydik de bu günleri görmeseydik” sözleriyle “hayvan yemi ve adını bilmediğimiz otları yiyoruz” sözlerinin yansıması iken, haberlerden diğeri de İsrail’in Refah’a da saldıracağı bunun için ABD ile olan görüşmelerini içeriyordu. İnsanların bir kısmı, “insanlığı” oluşturan kısmı öfkeli ve yüksek sesle öfkesini ifade etmekte, dünyanın diğer bir kısmı ise öfkeli ve sessiz, diğer bir kısmı öfkesiz ve sessiz, başka bir diğer tarafının ise gündeminde Filistin dahi yok, ilgisiz ve sessiz. Dünyanın bir kısmı, insanların “insanlığı” oluşturan kısmı bir şeyler yapma arayışındayken, dünyanın diğer bir kısmından bazıları katillerle birlikte ve ne kadar sivil öldürmenin kâfi olacağının pazarlığını ekranlar karşısında yapabilmekteler. ABD Dışişleri Bakanı Blinken, İsrail’in Refah’a girmesinden yana olmadıklarını, bunun daha fazla sivil ölümü anlamına geleceğini ifade ediyor. Yani 7 Ekim 2023’ten bugüne hayatını kaybedenlerin sivil olduklarını hem kabul etmiş oluyor hem de öldürülmelerini makul görmüş oluyor. “Daha fazlası” olmayan bir “fazlalıkta” ölüm mevzubahis olduğunda onu fazla olarak görmüyor. Kimi şehirler sokaklarda iken, diğerleri hiçbir şey yokmuş ve olmuyormuş gibi kendi rutininde. Bir kısım sosyal medya paylaşımları göz önüne alındığında; sanki dünyada Filistin diye bir yer yok ve sanki dünyada bir katliam ve soykırım yaşanmıyor. Üstad Necip Fazıl’ın “Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet / Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...” mısralarının neredeyse küresel bir örneğini yaşıyoruz. Cahit Zarifoğlu’nun ifadeleriyle “mutsuzuz ve mutsuzluğumuz üzerinde hora tepiyorlar.” Bulunduğumuz yer son bir asırdır, insanlığın dibindeyiz. İnsanlığın bittiği mekânlarda, tükendiği zamanlardayız. İnsanlığın “insanlık” yolculuğundaki ilerleyişi dahi artık “geriye” doğru. Bu gidiş nereye? “Fe eyne tezhebune” (Tekvir/ 26).Merhum Necip Fazıl; Dünya bir İnkılap Bekliyor konferansında ve eserinde “Dünya bir İnkılap Bekliyor, bütün beşeriyet, çünkü beşeriyet o noktaya geldi ki ne kadar müessesesi varsa, pörsüdü eridi, bitti, küflendi” demekte ve “bir tek eksiği kaldı…” diyerek devam etmektedir. Beşeriyet vicdan olarak tükendi/k, insaniyet olarak eridi/k, inşa ettiğimiz tüm kurumlar BM’sinden, İslam İşbirliği Teşkilatına, Avrupa Birliğinden, Arap Birliğine pörsüdü, tükendi, küflendi. Ne İnsan Hakları bildirgeleri, ne Kopenhag kriterleri, ne başka bir şey, Aliya’nın dediği gibi bir anlam ifade etmiyor. Necip Fazıl sözlerinin devamında, o bir tek eksiği ise “İslam” olarak haykırmaktadır. İsmet Özel, Amentü şiirinde “İnsan Eşref-i Mahlukattır derdi Babam / Bu sözün sözler içinde bir yeri vardı” der. İnsanın eşref-i mahlukat olduğunu ihtar eden sözün dahi “-di’li” geçmiş zamanla anılabildiği zamanlar ve mekandayız. Esfel-i safilin rotalı yolculuğunda insanlık, eşref-i mahlûkat noktasından sürekli irtifa kaybetmekte. Eşref-i mahlukat olmaya gayret etme yoluna o kadar sırtını çevirdi ki, indiği irtifada eşrefi mahlukat olma idealinden artık o kadar uzaklaştı ki, bir hatırlatmaya muhtaç hale geldi. Bu sözün sözler içinde elbette bir yeri vardı. Ve elbette hala var. Ve elbette insan; insan olduğu sürece eşrefi mahlukattır. İnsan, insan olmaktan uzaklaştıkça mı, insani hasletlerini kaybettikçe mi, esfel-i safiline doğru yol alır. Yoksa esfel-i safiline rotasını çevirdikçe ve o yolda geriye doğru ilerledikçe mi insani hasletlerini kaybeder? Veyahut her ikisinin de aynı sonuca vardığı noktada, insanın artık insan ve artık eşrefi mahlûkat olmadığı zamana ve mekâna hangi suretle vardığının, bu vasfı ne suretle kaybettiğinin ne önemi mi vardır?Yüce Yaratıcının, Âl-i İmran 103’te buyurduğu “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın…” hükm-i ilahisi, dünya ve ahiret için topyekun bir kurtuluş reçetesi olarak orada durmaktadır. İnsanlığı ve İslam âlemini; düşmüş olduğu bu iğrenç bataklıktan, bu karanlık kör kuyudan, bu debelendiği çaresizlikten, bu boğazına kadar battığı kan deryasından, bu şuurunu kaybettiği kan kaybından, bu iç kanamalı hastalıktan, bu akıllı görünen delirmişlikten kurtaracak, tutunacak ip orada durmaktadır. Bir başka şairin dediği gibi “Toptan sarılalım Yüce Kur’an’a / Çünkü Rahmet inmez ayrı durana/ müminler İslam’a karşı durana / biraz öfkelenip kafayı taksa / esir mi olurdu Mescid-i Aksa…”…………..Bu satırların yayınlandığı vakitlerde inşallah İslam alemi bir bayrama daha erişmiş olacak. Çocukluğumuzda kulaklarımızdan kalan “bayramsa bayramınız mübarek olsun” sözlerini içeren bir ezgi aradan geçen onca yıla ve onlarca yıla karşın maalesef hala güncelliğini koruyor. Her bayram geldiğinde bilinçaltımızdan fısıldanıyor, kulaklarımızda çınlıyor. İslam alemi olarak her dönem, her yıl, her bayram buruk geçiriyoruz. Ağız dolusu bir bayram mutluluğu ve huzuru hissedemiyoruz. Ya da sosyal medya paylaşımlarına, yüzlerdeki şen kahkahalara, mükellef sofralara bakarsak hissediyor muyuz? …Şair ve yazar Kahraman Ta­ze­oğlu’nun, “Ben hiç mutluluktan delirmedim ama delirmekten mutluyum, Herkes bana acıyor… oysa ben iç kanamalı bir hastayım ve kendime gölgesiz bir akşamüstü arıyorum… Artık adımı unutmaya başladım. Ne mutlu” dediği noktadayız. İnsanlığımızı tükettik içten kanamalı bir hastayız. Yüz yıldır kan kaybından kendimizi ve şuurumuzu yitirdik. Şuurunu yitirmiş bir hasta gibi konuştuklarımız, tutumlarımız, tepkilerimiz ve söylediklerimiz gerçeklikten, yani insanlıktan koptu. Tanık olduklarımız, gördüklerimiz ve işittiklerimiz karşısında tahammül etmek mümkün değil. Ama yine de ne kadar da mutluyuz! Bu şairin ifade ettiği gibi; ne olduğumuzu, adımızı ve insanlığımızı unutmuş olma halinin verdiği, bir halden başka bir hale geçmiş olmanın getirdiği bir mutluluk olsa gerek…Bir kısım insanlıktan çıkmış “insanımsı hayvan” olan mahlukatın insanlara ve insanlığa yaşattıkları, İnsanın duydukları, gördükleri ve tanık oldukları karşısında insanın akıl sağlığını koruması elde değil. Yaşananlar karşısında sureta mutluluklarımıza, tutumlarımıza bakılırsa delirmiş olmalıyız. “Ağlayabilen­ler ne bahtiyardır! Onlar asla bedbin değildirler” der, Nurettin Topçu.Bir şeyler yapabileceği halde hiçbir şey yap/a/mayanlar, dün­­­yada da, insanlık âleminde de, huzur-u İlahi’de de hiç olur. Tıpkı Bosna’da yapamadığımız gibi, Gazzeli bir çocuğa bir Ramazan’da bir lokma ekmek bir damla su ulaştıramadığımız bu dünyada, koca bir insanlık olarak… Hiçbir şey yap/a/mayarak hiç olduğumuz, şu zamanlar ve bu mekânlarda, içine düştüğümüz bu karanlık kör kuyularda, nasıl bir bataklık olduğunu bilmeden debelendiğimiz bu dünyada, hiç olmazsa ağlayabilenler bahtiyardır.“Ağlayın, su yükselsin!Belki kurtulur gemi.”           (Necip Fazıl)

Ahmet Hüsrev ÇELİK 01 Nisan
Konu resmiİnsanın Musibetlere Karşı Şikâyete Hakkı Yoktur
İtikad

Dünyada insanın başına belâ, musibet ve hastalıklar gelebilir. İnsan yaratılış itibarıyla aciz ve zayıf olduğundan bu sıkıntılar ona ağır gelir. Bir çıkış yolu bulamadığı için o musibetlerden şikâyet etmeye başlar. Bazen bu şikâyet Allah’ı tenkit ve ondan gelene razı olmamak manasını ifade eder. Bu da Allah’ı kullara şikâyet etmek demektir. Hâlbuki Allah’a iman etmek, onu tanımak ve ona ibadet etmek gayesi ile yaratılan insan aşağıda değineceğimiz bazı sebeplerden dolayı, hastalıklara, musibetlere şikâyete hakkı yoktur. Allah Mülkünde İstediği Gibi Tasarruf EderCenab-ı Hak, bütün varlıkları hikmetli ve sanatlı bir şekilde yaratmıştır. Bu varlıklarda tasarruf etme yetkisi kendisine aittir. Onun için hiçbir varlığın, yaratıcısına karşı herhangi bir hak iddiasında bulunarak şikâyet etmesi doğru değildir. Çünkü şikâyet bir haktan ileri gelir. Hâlbuki insana ait gibi görünen nimetlerin hiçbirisi kendisine ait değildir. O nimetler, Allah tarafından ona verilmiştir. Dolayısıyla insan Allah’a karşı hiçbir hak talebinde bulunamaz. Mesela madenler bitki olmadıkları, bitkiler hayvan olmadıkları, hayvanlar insan olmadıkları için şikâyet edemezler. Çünkü bunlar yoktan var edilmiş ve farklı varlık mertebelerinde yaratılarak, bütün ihtiyaçları en mükemmel bir şekilde karşılanmıştır. İnsan da madenler, bitkiler, hayvanlar gibi yoktan var edilmiştir. Bununla birlikte insana hayat, ruh, akıl, şuur, insanlık, Allah’a muhatap olabilmek gibi çok kapsamlı ve büyük nimetler verilmiştir. Dolayısıyla insana düşen şikâyet değil, şükürdür. İnsanın başkalarında olan fakat kendinde olmayan nimetlerden dolayı da şikâyet etmeye hakkı yoktur. Mesela bir adam; yüksek bir minare başına çıkarken her basamakta büyük nimetler görse ve o nimetleri verene teşekkür etmese ve “niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım” diye şikâyet ederek ağlayıp, sızlasa haksızlık ve nankörlük etmiş olur.1Bu hakikati Bediüzzaman hazretleri şöyle ifade etmiştir: “Ey şükrü bırakıp şekvaya (şikâyete) giren hasta! Şekva bir haktan gelir. Senin bir hakkın zayi olmamış ki şekva ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var, yapmadın. Cenâb-ı Hakk’ın hakkını vermedin, haksız bir surette hak istiyorsun gibi şekva ediyorsun. Sen, kendinden yukarı mertebelerdeki sıhhatli olanlara bakıp şekva edemezsin. Belki sen, kendinden sıhhat noktasında aşağı derecelerde bulunan biçare hastalara bakıp şükretmekle mükellefsin. Senin elin kırık ise, kesilmiş ellere bak. Bir gözün yoksa iki gözü de olmayan âmâlara bak, Allah’a şükret. Evet, nimette kendinden yukarıya bakıp şekva etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve musibette herkesin hakkı, kendinden musibet noktasında daha yukarı olanlara bakmaktır ki, şükretsin.”2 İnsan Allah’ın İsim ve Sıfatlarına AynadırBelâ, musibet ve hastalıklar Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisinin neticesidir. Nasıl ki sanatkâr ve maharetli bir terzi, prova yapması için ücretini vererek bir model şahıs tutar. Onu ayağa kaldırır, oturtur, üstünde elbiseyi dener, keser, biçer. O şahsın “beni niçin yoruyorsun, zahmet veriyorsun, bana yakışan bu elbiseyi niçin kesip biçiyorsun” demeye hakkı yoktur. Çünkü o zaten bu iş için tutulmuş ve ücreti verilmiştir. İşte Cenab-ı Hak isim ve sıfatlarını üzerinde göstermek için insanı bir model yapmıştır. Onun farklı isim ve sıfatları olduğundan insan üzerindeki etkileri de farklı olur. Mesela, “Muhyi” ismiyle hayat verir, “Müsavvir” ismi ile şekil ve suret verir. “Rezzak” ismi açlığı gerektirdiği gibi “Şafi” ismi de hastalığı ister. Böylece Cenab-ı Hak aç olana rızık, hasta olana da şifa vermek suretiyle bu isimlerini tecelli ettirir. Dolayısıyla belâ, musibet ve hastalıklara maruz kalan insan, üzerinde Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini görmeli ve şikâyet etmemelidir. Çünkü insanın Allah’ın isim ve sıfatlarına ayna olması büyük bir şereftir. Bu şerefe mazhar olan insan şikâyet değil, şükretmelidir. İnsan İmtihan İçin Yaratılmıştırİnsan, bu dünyaya sadece keyif sürmek, lezzet ve zevk almak için gelmemiştir. İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin bir gayesi çeşitli imtihanlara tabi tutularak maddi ve manevi değer ve kabiliyetlerinin ortaya çıkarılmasıdır. Tabiri caizse bu imtihan, insanın özünde bulunan elmas-kömür gibi hayır-şer, iyi-kötü potansiyel ve kabiliyetlerden hangisini işlettireceğini ortaya çıkarmak içindir. Nasıl ki demiri ateşe tutup dövmek, pasından ve kirlerinden arındırarak faydalı bir hale getirmek içindir. Öyle de insanın imtihana tabi tutulması da güzel bir kıvama gelmesi ve cennete layık bir kıymet alması içindir. Nitekim Cenab-ı Hak ayet-i kerimelerde mealen, “Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz”3 “Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.”4 “Sizi mutlaka biraz korku ve açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden bir noksanlık ile imtihan edeceğiz. (Ey Resulüm!) O hâlde sabredenleri (Cennetle) müjdele!”5 “İnsan var ya, Rabbi ona imtihan için ikramda bulunduğunda ve onu nimetlere boğduğunda, “Rabbim bana ikram etti” der (mutlu olur). Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise “Rabbim beni önemsemedi” der (mutsuz olur).”6 buyurarak bu imtihana dikkat çekmiştir.İnsan, başına gelen musibet ve sıkıntıları sabır ve tevekkül ile karşılarsa bu imtihanı büyük bir sevap ve ibadete çevirmiş, Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğunu ve rızasını kazanmış olur. Dolayısıyla imtihana tabi tutulan insan imtihanın gereği olarak başına gelen belâ ve musibetlere karşı şikâyet etmemelidir. Şikâyet ederse eline bir kazanç geçmeyeceği gibi, hayatı kendisine zehir eder ve hayat çekilmez bir hal alır. Elindeki güzel potansiyeli kötüye kullanacağından hem musibeti artar hem de imtihanı kaybetmiş olur. Allah Kimseye Belâ, Musibet ve Sıkıntı Vermeyeceğini Vaat EtmemiştirAllah kullarını bu dünyaya gönderirken onlara sıkıntısız ve rahat bir hayat vaat etmemiştir. Onları çeşitli belâ ve musibetlerle imtihan edeceğini yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bildirmiştir. Neticesinde büyük bir mükâfatın olacağı bir imtihandan dolayı kimsenin sızlanmaya ve sitem etmeye hakkı yoktur. Günümüzde çoğu insan dünyevi bir iş için nice zorlu ve meşakkatli sınavlara ve mülakatlara girmektedir. Ayrıca bu sınavlara girip kazanmak için yıllarca çalışmakta, sıkıntı çekmekte ve uykusuz kalmaktadırlar. Sırf geçici dünya hayatı için bu kadar zorluklara sabredenler, Allah’ın rızasını, memnuniyetini ve cennetini kazanmak için başa gelen belâ, musibet ve sıkıntılara da elbette şikâyet etmemeleri gerekir. Eşitsizlik Adaletsizlik DeğildirAllah insanları eşit olarak yaratmamıştır. İnsanların birbirinden farklı özellikleri ve yetenekleri vardır. Birinde olan bir yetenek diğerinde olmayabilir. Bazıları doğuştan zeki ve yetenekli iken bazıları ancak çaba ve gayreti ile o seviyelere çıkabilir. Bazıları da bu üstün yeteneklerini zayi eder, kullanmaz boşa harcar. Neticede her insan bu dünyaya farklı yetenek ve kabiliyetlerle gönderilmektedir. Bu durum bir adaletsizlik değildir. Çünkü Allah kime hangi yetenek ve imkanları verdi ise ona göre imtihan eder. O imtihana göre hesaba çeker. Ayrıca her yönden eşit olmak, ses, görüntü, kabiliyet, şekil ve parmak izi yönünden tamamen aynı olmayı netice verecekti. Hatta insanlar aynı kalıptan çıkmış gibi birbirinin aynı olacaktı. O zaman bir insan suç işlediğinde suçluyu bulmak ve insanlar arasındaki hukuku temin etmek mümkün olmayacaktı. İnsanların birbirinden farklı yaratılmasının çok önemli hikmet ve gayeleri vardır. Bu önemli gaye ayet-i kerimede mealen şöyle ifade edilmiştir: “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.”7 Ayet-i kerimede belirtildiği gibi insanların farklı özellik ve yeteneklerde yaratılması insan hayatının devamı için önemlidir. Allah her insanı aynı olarak yaratsaydı dünya hayatında hiçbir iş yürümezdi. Dünyada hiçbir meslek grubu oluşmaz ve insanlık hayatı dururdu. Bugün birçok meslek dallarının oluşması ve insanların birbirlerinin işlerini görmesi ancak bu farklılıklar sayesinde mümkün olmaktadır. İnsanların farklı kabiliyetlerde yaratılmaları Allah katındaki konumunu ve değerini yükseltmez veya düşürmez. Kişi hangi konumda hangi zekâ seviyesinde veya hangi üstün özelliklere sahip olursa olsun onu yükselten ve değerli kılan şey doğuştan gelen bu özellikleri değildir. Kıymet ve değer kişinin Allah’a karşı olan kulluğu ile ölçülür. İnsanı Allah katında yükselten ve değerli kılan şey kişinin takvası ve samimiyetidir. Zira ayet-i kerimede bu konu hakkında mealen, “Allah katında en değerli olanınız, ona karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”8 buyurulmuştur.Başka bir ayet-i kerimede de mealen “Allah’ın sizi, birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı) hasretle arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah’tan lütfunu isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir.”9 buyurularak “farklılığın” sadece fiziki veya maddi cihette olduğu, bunun da bir üstünlük sebebi olmadığı vurgulanmıştır. Asıl değer ve kıymet Allah’ın lütfudur, onun rızasıdır. Dünya hayatında çok düşük bir seviyede olan kişi ahirette en yüksek seviyelere çıkabilir. Dünyada çok üstün seviyede olanlar ahirette çok düşük seviyelere düşebilir. Bu yüzden Allah katında üstünlük ancak takva iledir.Engelli Olmak Şikâyet Etmeye Sebep DeğildirYüce Rabbimiz bu dünyayı cennet gibi yaratmamıştır. Cennet hayatı ebedi bir sevinç ve huzur ortamı iken; bu dünya ise hem fani hem de sevinç ile kederin, neşe ile hüznün iç içe olduğu bir yerdir. Çünkü bu dünya imtihan yeri, cennet ise mükafat yeridir. İmtihan yerinde mükafat beklemek yanlıştır. İmtihanın yeri ayrı, mükafat verilecek yer ayrıdır. Bu dünya hayatında mükafat beklemek, sıkıntısız kedersiz bir hayat yaşamayı arzu etmek ve her şeyin cennet gibi olmasını istemek yanlış bir anlayıştır. Bu anlayış bir kısım insanları haksız itirazlara ve şikayetlere sevk etmektedir. Çünkü böyle insanlar bu dünyanın yaratılış amacını unutmaktadırlar.Allah kullarını istediği gibi imtihan eder. Buna hiçbir kulun itirazı olamaz. Çünkü tüm kâinat ve içindekiler Allah’ındır. Allah kimseye karşı haşa borçlu değildir; asıl borçlu olan kullardır. Allah bir kısım insanları engellilik ile imtihan edebilir. Kulun bu duruma itiraz etmeye hakkı yoktur. Herkesin imtihanı elbet bir gün bitecektir. Bu engelli olma durumu da geçicidir. Bu dünyadan sonra herkes çektiği sıkıntıların karşılığını ebedi olarak kat kat alacaktır. Bir hadis-i kudside, “Kulumu, iki gözünü kör etmekle imtihan ettiğim zaman sabrederse, gözlerine karşılık olarak cenneti veririm.”10 buyurulmuştur. Var olmak, insan olmak gibi çok büyük nimetlerin yanında kişinin imtihan gereği geçici dünya hayatında engelli olması hiç hükmündedir. Yeter ki kul Allah’tan bir alacağı varmış gibi itiraz etmesin, sabır ve şükretsin. Günlük hayatımızda bazı kimseler, engelli insanlara bakıp güya onlara acıyarak Allah’ın rahmetini sorgulamaktadır. Halbuki bu dünyadaki hiçbir musibet dini olmamak şartıyla gerçek manada bir musibet değildir. Nice musibet ve eksiklikler vardır ki kişiye ahirette çok büyük sevaplar kazandırabilir. Bu yüzden nice engelli insanlar, sağlıklı insanlardan daha çok Allah’a kulluk edip şükreder. Bu konuda bir hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Müminin hâli ne hoştur! Her hâli kendisi için hayırlıdır ve bu durum yalnız mümine mahsustur. Başına güzel bir iş geldiğinde şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde ise sabreder; bu da onun için hayır olur.”11 Bazı kişiler, ister engelli ister sağlam ister fakir ister zengin olsun yine de hayatlarından maalesef şikâyet etmektedirler. Çünkü onlar yaşadıkları hayattan memnun olmamaktadırlar. Hangi konumda olursa olsunlar, kendilerine göre dertleri ve sıkıntıları bulunmaktadır. İnancı kuvvetli insanlar bu durumlara sabır ve şükürle karşılık verirken; imanı zayıf insanlar ise şikâyet edip sitemde bulunmaktan ve bunalıma girmekten öteye gitmemektedirler. Gerçek manada bu dünyanın sahibini tanıyan ve bilen hiçbir şekilde bu sıkıntıların altında ezilmez, kendisine dayanacak mutlak ve nihayetsiz bir güç bulmuş olur.Netice itibariyle; her şeyin sahibi olan Allah mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Başa gelen musibetler, Allah’ın isim ve sıfatlarının üzerimizde tecelli etmesine vesiledir. Bu dünya ise ücret ve mükâfat yeri olmayıp imtihan yeri olduğundan; ayrıca bu musibetlerin birçok fayda ve hikmetleri olduğundan insanın şikâyet etmeye hakkı yoktur. 1- Bediüzzaman, Lem’alar, 223; Bediüzzaman (Said Nursi), Tılsımlar, (Isparta: Hayrat Neşriyat Osmanlıca Nüsha, 2017), 672- Bediüzzaman, Lem’alar, 2223- Âl-i İmrân, 3/1864- Enbiyâ, 21/355- Bakara, 2/1556- Fecr, 89/15-167- Zuhruf, 43/328- Hucurât, 49/139- Nisa, 4/3210- Tirmizi, “Zühd”, 5811- Müslim, “Zühd”, 64

risaleonline. com 01 Nisan
Konu resmiİstanbul’daki ‘Cavalı Talebelerin’ Hikayesi*
Tarih

19. yüzyılın son yirmi yılı ve 20. yüzyılın başlarında Osmanlı Türk hükümeti Batavia’da bir konsolosluk kurdu. Bu konsolosluğun varlığı aslında Hollanda Doğu Hint Adaları hükümeti tarafından pek beğenilmese de konsoloslar yalnızca ticaretin temsilcisi olarak görülmesinden mezkûr konsolosluğun açılması kabul edildi.Osmanlı Hükümeti açısından konsolosların atanmasındaki amaç “Java’daki Osmanlı Türk­­le­ri­ni korumaktı” (Terzi, Er­gün, Ala­cagöz, 2017: 302). 1882’de atanan ilk konsolos, Ba­ta­via’ya yerleşen Musul veya Bağdatlı bir tüccar olan Seyyid Aziz Efendi veya Abdülaziz el-Musavi el-Kazımi idi. Abdullah bin Alwi Alatas adında Hadrami bir tüccarın kayınpederidir.Petamburan’daki evi artık Tekstil Müzesi olmuştur. Ancak ataması daha sonra Hollanda Doğu Hint Adaları hükümeti tarafından reddedilmiştir. Ertesi yıl Osmanlılar Galip Bey’i konsül olarak atamıştır (Supratman, 2017: 35).O andan itibaren Türk konsolosları sırayla Hollanda Doğu Hint Adaları’nda diplomatik rol oynamaya başlarken, sömürge hükümeti ve basın organları faaliyetlerini şüpheyle izlediler. O dönemde Osmanlı Sultanının Müslüman toplumuna umut merkezi olduğu zamandır hem de Pan-İslamcılık (İttihad-I İslam) fikri gelişiyordu. Snouck Hurgronje gibi sömürge yetkilileri Hollanda Doğu Hint Adaları hükümetini bu hareketin tehlikeleri konusunda defalarca uyardı.Tıpkı Osmanlı Türk hükümetinin de dünya çapındaki Müslümanların desteğiyle yeniden ayağa kalkmayı umduğu gibi, kendilerini baskı altında hisseden sömürge halkları da kesinlikle bu fikre umut bağladılar. Endonezya’daki Hadrami halkı, özellikle de ticaretteki seçkin şahısları, Türk konsoloslarına çok yakındır ve sorunlarını sıklıkla dile getiren topluluklar arasında yer alır. Pan-İslamcılığın da güçlü destekçileri olan bazı isimler Snouck tarafından not edilmiştir: Abdullah bin Alwi Alatas, Ali bin Syahab, Abdul Kadir Alaydrus, Sahl bin Sahl ve Muhammad bin Abdul Rahman Salabiyah (Hurgronje, Gobee ve Adriaanse), 1994: IX/1690).Hadrami halkı, diğer şikayetlerin yanı sıra, 19. yüzyılın başından itibaren kendilerine uygulanan ikamet kısıtlamaları (wijkenstelsel) ve hareket kısıtlamalarından (passenstelsel) şikayetçi olmuş ve bu durum 1866’dan itibaren daha da katılaşmıştır (De Jonge, 1997: 97). Pekojan, Batavia’dan Tanjung Priok Limanı’na veya Bogor’a gitmek için bile oldukça uzun süren bir yol izni almaları gerekiyor (Mobini-Kesheh, 1999: 31-32).Hadrami halkı, Yemen’deki Had­ra­mut’tan geldikleri ve Ye­men’in o zamanlar Avrupa ile eşdeğer bir millet olan Osmanlı Türk topraklarının bir parçası olduğu için Avrupalılarla eşitlik talep ediyordu. Fakat işin gerçeği ayrımcı ve sıkıntılı sömürge politikasından rahatsızlardı.Ancak sömürge hükümeti, potansiyel olarak dini isyana neden olabilecek diğer şeylerin yanı sıra, bu topluluğun yerli halk üzerindeki potansiyel olumsuz etkisinden endişe duyuyordu. L.W.C. Van den Berg (1989: 113-116), 19. yüzyılın sonundaki araştırmasında bu varsayıma karşı çıktı, ancak sömürge hükümetinin bu topluluğa yönelik olumsuz görüşünü hemen ortadan kaldırmadı.İstanbul’a Öğrenci GönderimiPan-İslam’ın destekçileri eğitimin kişisel gelişimin ve toplumun önemli anahtarlarından biri olduğunun farkındadırlar. Geleneksel İslami eğitimin yanı sıra, en azından çocukları için modern bir eğitim alma ihtiyacı da hissediyorlar. 19. yüzyılın sonlarında Hollanda Doğu Hint Adaları’nda modern İslami okullar henüz ortaya çıkmamıştı. Ancak Orta Doğu’ya ulaşımın kolaylaşması ve Batavia’daki Türk konsolosluğunun varlığı sayesinde, çok sayıda öğrenciyi Türk hükümetinin merkezine gönderme fırsatı ortaya çıkmıştır.1895 yılında İstanbul’a giden ilk öğrenci grubu, tamamı Abdullah bin Alwi Alatas’ın ailesinden olmak üzere altı kişiden oluşuyordu. Daha önce Kahire’de okudular ve daha sonra Kahire’deki bir Türk yetkilinin aracılığıyla burslu olarak İstanbul’a gitme fırsatı yakaladılar. İstanbul’daki okullara kaydolan bu öğrencilerin başarısı, Hollanda Doğu Hint Adaları’ndaki diğer öğrencilerin de aynı yolu izlemesine ilham verdi.Daha sonra Batavia’daki Türk Konsolosluğu İstanbul’a öğrenci gönderilmesinde önemli rol oynadı. 1898’de dört öğrenci İstanbul’a gitti ve ertesi yıl yedi öğrenci onları takip etti. Bu üçüncü kuvvet doğrudan Eğitim Nazırı olan Zühdi Paşa tarafından karşılandı.Öğrenciler Mülkiye’ye (Siyasal Bilgiler Fakültesi), Sultani Mektebi’ne (Galatasaray) veya Asiret’e (Aşiret Okulu) kayıtlıdır. Ancak uzak bir ülkede okumak kolay bir şey değil.1901’de İstanbul’da dört öğrenci vefat etti ve iki öğrenci Java’ya döndü (Schmidt, 2003: 114-118). Sonrasında bir öğrenci daha hayatını kaybetti.Oldukça farklı iklim birçok öğrenciyi sıklıkla hasta ediyordu. 1903 yılında Asiret’te okuyan üçüncü nesil öğrenciler sağlıklarına kavuşmaları için Midilli Adası’na tatile gönderildi ve ertesi yıl masrafları Osmanlı hükümeti tarafından karşılanmak üzere Java’ya tatile dönmelerine izin verildi.Türk hükümeti bu bursları alanlardan ‘Cava öğrencileri’ olarak söz ediyor gibi görünüyor. Belki de bu yüzden, bu öğrencileri soruşturmakla görevlendirilen İstanbul’daki Hollanda Konsolosu, onları Cava çocukları sanmıştı. Ancak Snouck, hepsinin aslında Arap kökenli çocuklar olduğunu hatırlatır (Hurgronje, Gobee ve Adriaanse, 1994: IX /1655-1656).Osmanlılar mali sıkıntıları ve belki de bazı öğrencilerin derslerinde başarılı olamaması nedeniyle öğrenci göndermeye 1899’dan sonra devam edilmemiş gibi görünüyor. 1898 ve 1899 yıllarında öğrenci gönderilmesinde rol oynayan Batavia’daki Türk konsolosu Kâmil Bey, basının ve sömürge hükümetinin öfkesinin hedefi oldu. 1899’da görevden alınmasında ısrar edilmesinin nedeni bu olabilir. Ancak daha sonraki Türk konsolosları yine de bu öğrenciler ve aileleri hakkında olumlu raporlar verdiler.Deliar Noer’e (1994: 69) göre, öğrenciler Hollanda Doğu Hint Adaları’na döndükten sonra anlamlı bir role sahip değillerdi. Bu, özellikle böyle bir eğitimden doğal olarak doğan büyük beklentiler göz önüne alındığında, onların katkısının ebeveynlerininkinden daha belirgin olmadığı anlamında genellikle doğrudur. Ancak bu onların hiçbir rolleri olmadığı anlamına gelmez.Bu öğrenciler sömürge hükümetinin zararlı sayılan politikalarına direnmeye çalıştılar. Abdurrahman Alaydrus, 1905’te tatilden Batavia’ya dönerken Türk kıyafetleri giyiyordu. Kıyafet kuralını ihlal ettiği için sömürge hükümeti tarafından para cezasına çarptırıldı. Bu tutumu babası Abdülkadir bin Husin ve aynı zamanda Türk konsolosu tarafından da savunuldu (Hurgronje, Gobee ve Adriaanse, 1994: IX / 1705-1706).Önceki yıl aralarında Ahmed ve Said bin Abdurrahman Ba Junaid’in de bulunduğu 1899 sınıfından yedi öğrenci de Tanjung Priok’a vardıklarında Türk kıyafetleri giymekte ısrar etmişti. O dönemde Türk konsolosu, Batavia’ya vardıklarında polisin onları kontrol etmemesini ayarlamıştı.Olay, Batavia’daki Arap toplumu arasında kargaşaya neden oldu. Ancak bu çocukların Hollanda Doğu Hint Adaları’nda Türk kıyafetleri giymeleri hâlâ yasaktı (Schmidt, 2003: 118-119).O dönemde sömürge hükümeti her topluluk grubunun (yerli, Arap, Çinli) kimliklerine göre giyinmesini zorunlu tutuyordu ve bu kuralları ihlal etmeleri halinde para cezasına veya cezaya çarptırılabiliyorlardı. Yukarıdaki öğrenciler bu politikaya direndiler ve aynı zamanda sömürge hükümetinin örgütlediği Avrupa sınıfından kendilerine karşı ayrımcılık yapan politikaya da karşı çıktılar. Bunu da Türk kıyafetleri giyerek yaptılar.Yukarıda adı geçen Ahmed ve Said Ba Junaid Bogor’dandır. 1909’da Tirtoadisurjo ile birlikte Sarekat Dagang Islamiah’ı (SDI) adlı bir dernek kurdular ve yönetici oldular. Ahmed derneğin başkanı olurken, Said ise sayman oldu (Mobini-Kesheh, 1999: 43).SDI Bogor’un uzun bir ömrü yok. Ancak bu derneğin ruhu ve adı daha sonra Sarekat İslam’a dönüşen ve HOS Tjokroaminoto’nun liderliğiyle büyüyen Hacı Samanhudi tarafından sürdürüldü. İki Ba Junaid kardeşin kendileri de sonraki zamanlarda pek bir rol oynamış gibi görünmüyorlardı. Ancak diğer Hadramiler 1910’larda Sarekat İslam’da hâlâ önemli bir rol oynuyorlardı.19. yüzyılın sonlarında İs­tan­bul’a giden Javalı öğrenciler memleketlerine döndüklerinde çok önemli ve doğrudan katkı sağlayamayabilirler. Yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde figür ya da topluluk lideri olmadılar. Ancak o dönemde yaşanan ve izleri bugün de devam eden rönesansı temsil ediyorlar.Kaynakça:De Jonge, Huub. 1997. Ulrike Freitag ve W.G.’de "Hadrami Göçmenlerine İlişkin Hollanda Sömürge Politikası". Clarence-Smith (ed.). Hint Okyanusu’ndaki Hadrami tüccarları, alimleri ve devlet adamları, 1750’ler-1960’lar. Leiden: Brill.Hurgronje, C. Snouck, E. Gobée ve C. Adriaanse. 1994. C. Snouck Hurgronje’nin Hollanda Doğu Hint Adaları Valisi’ndeki hizmeti sırasındaki tavsiyeleri, 1889-1936, Cilt. IX. Cakarta: INIS.Mobini-Kesheh, Natalie. 1999. Hollanda Doğu Hint Ada­ları’nda Hadhrami uyanışı, topluluk ve kimlik, 1900-1942. New York: Cornell Güneydoğu Asya Programı Yayınları.Noer, Deliar. 1994. Endonezya’daki Modern İslami Hareket 1900-1942. Cakarta: LP3ES.Schmidt, Jan. 2003. Porte, Den Haag ve Buitenzorg. Nico J.G. Kaptein (ed.), Kaos ve isyanlar: On dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılın başlarında Hollanda Doğu Hint Adaları’nda Pan-İslamizm üzerine üç makale. Leiden-Jakarta: INIS.Supratman, Frial Ramazan. 2017. “Rafet Bey: Birinci Dünya Savaşı 1911-1924 Sırasında Batavia’daki Son Osmanlı Konsolosu,” Studia Islamika, Cilt. 24 hayır. 1.Terzi, Mehmet Akif, Ahmet Ergün ve Mehmet Ali Alacagöz. 2017. Osmanlı Türkiyesi-Endonezya: Osmanlı Türkçesi Belgelerine Dayalı İlişkiler ve Yazışmalar. Trans. Muhammed Zühdi. İstanbul: Hitay.Van den Berg, L.W.C. 1989. Takımadalardaki Hadhramaut ve Arap kolonileri, Trans. Rahayu Hidayat. Cakarta: İslami Çalışmalarda Endonezya Hollanda İşbirliği/INIS.*Alwi Alatas (Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde (IIUM) öğretim üyesi) Tercüme: Muhammad Hazwan Bin Azman

İrfan MEKTEBİ 01 Nisan
Konu resmiİyiliğe İyilikle Mukabele Etmek
İnsan

İyiliğe iyilikle mukabele etmenin, hediyeye hediyeyle karşılık vermenin, Sünnet-i Seniyye’den olduğunu Asr-ı Saâdet’teki kimi uygulamalardan anlamaktayız. Buna en güzel örneklerden birisini İbn Abbas (ra) anlatmaktadır. Buna göre, bir gün Medine’de Hz. Ebû Bekir (ra) öğlen sıcağında mescide gitmişti. Orada Hz. Ömer (ra) ile karşılaştı. Hz. Ömer (ra) ona:- Ey Ebû Bekir! Seni bu saatte evden çıkarıp buraya getiren nedir? diye sordu. Hz. Ebû Bekir (ra) cevaben:- Beni evden çıkarıp buraya getiren, çektiğim aşırı açlıktır, dedi.Hz. Ömer (ra) de aynı şekilde:- Allah’a andolsun! Beni de evden çıkaran ondan başka bir şey değildir, dedi.Onların bu şekilde konuşmalarını işiten Resûlullah (asm) yanlarına gelerek:- Bu saatte sizi evden çıkarıp buraya getiren nedir? diye sordu.Her ikisi birden:- Bizi evden çıkaran şey, hissettiğimiz açlık acısıdır, diye cevap verdiler.Resûlullah (asm):- Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, beni de evden çıkaran başka bir şey değildir. Haydi kalkın, dedi.Karşılıklı bu konuşmalar üzerine hep beraber Hz. Ebû Eyyûb’un (ra) evine gittiler. Hz. Ebû Eyyûb (ra), Peygamber Efendimiz (asm) için yemek ve süt hazırlardı. O gün Resûlullah (asm) gelmeyince Hz. Ebû Eyyûb (ra), yemeği ailesine yedirerek hurma bahçesinde çalışmaya gitmişti. Kutlu misafirler kapıyı çalınca Hz. Ümmü Eyyûb (ra) kapıyı açarak:- Hoş geldiniz ey Allah’ın Peygamberi ve yanındakiler, dedi.Resûlullah (asm):- Ebû Eyyûb nerededir? diye sordu.Bu sırada Hz. Ebû Eyyûb (ra), sesleri duydu, koşarak geldi ve:- Hoş geldiniz yâ Resûlallah (asm)! Bize bu zamanda gelmezdiniz, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (asm):- Evet doğru söylüyorsun, dedi. Hz. Ebû Eyyûb (ra), hemen hurma bahçesine gitti. Hurma ağaçlarından kuru, olgun ve olgunlaşmamış hurma salkımlarından kopararak getirdi. Hurmaları gören Resûlullah (asm):- Keşke sadece kuru hurma koparsaydın, dedi. Hz. Ebû Eyyûb (ra):- Hurmanın kurusunu, olgun olanını, henüz tam olgunlaşmamış olanı yemeni istediğimden hepsinden getirdim. Ayrıca size bir hayvan keseceğim, dedi. Resûlullah (asm):- Keseceksen sütü bol olan hayvanı kesme, dedi. Hz. Ebû Eyyub (ra), Resûlullah’ın (asm) talimatı doğrultusunda daha bir yaşına gelmemiş bir keçiyi kesti. Daha sonra hanımına:- Sen de bize hamur yoğur, ekmek yap! En güzel ekmeği sen yaparsın, dedi. Kestiği keçinin yarısını haşladı, yarısını da kızarttı. Yemek pişince Resûl-i Ekrem’in (asm) ve diğer misafirlere ikram etti. Resûlullah (asm), etten biraz alıp bir parça ekmeğin içine koyarak:- Ey Eyyûb! Bunu Fâtıma’ya ulaştır. Çünkü kendisi günlerdir böyle bir şey görmemiştir, buyurdu. Hz. Ebû Eyyûb (ra), bunu hemen Hz. Fâtıma’ya (ra) götürdü. Yemeği yedikten sonra Resûlullah (asm):- Ekmek, et, kuru hurma, olgunlaşmamış hur­ma, olgunlaşmış yaş hurma! (Bu sırada gözleri yaşarır.) Nefsim elinde olan Allah’a andolsun! Bunlar, kıyamet günü hesabı sorulacak nimetlerdir. Böyle yemek gördüğünüzde, ellerinizle yemeğe başladığınızda, ‘Bismillah’ deyin. Doyduğunuzda, ‘Bizi doyuran, bize nimet veren, bize fazlından veren Allah’a hamdolsun’ deyin. Böyle demeniz, sizi o nimetin hesabından koruyacaktır, buyurdu.Resûlullah (asm), ne zaman birisi kendisine bir iyilik yapsa, onun karşılığını mutlaka vermek isterdi. Bu sebeple kalkarken, Hz. Ebû Eyyûb’dan (ra) ertesi gün kendisine gelmesini istedi. Hz. Ebû Eyyûb (ra), Resûlullah’ı (asm) duymadı. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra), Resûlullah’ın (asm) sözünü tekrarladı:- Resûlullah (asm), yarın eve gelmeni emrediyor, dedi. Hz. Ebû Eyyûb (ra), ertesi gün Resûl-i Ekrem’in (asm) evine gitti. Resûlullah (asm), câriyesini Hz. Ebû Eyyûb’a (ra) verdi. Ardından da şunları söyledi:- Ey Ebû Eyyûb! Ona hep hayırlı tavsiyelerde bulun. Bizim yanımızda kaldığı müddetçe biz ondan sadece hayırlı şeyler gördük. Peygamber Efendimizin (asm) hediyesi olan cariyeyi yanına alan Hz. Ebû Eyyûb (ra), evine döner. Resûlullah’ın (asm) hayırlı tavsiyelerde bulunması yönündeki sözünü nasıl uygulayabileceğini düşünür. Bu konuda yapılacak en güzel şeyin, cariyeyi azat etmek olduğuna karar vererek, onu azat eder (Kandehlevî 1. Cilt 2020: 415-417).Sünnet-i Seniyye’nin Asr-ı Saâdet’ten sonraki en güzel uygulamalarını Peygamber varisi olan âlimlerde görebiliriz. Asrımızın müceddidi Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin hayatında da bunun örneklerini görüyoruz. Küçük yaşlardan itibaren ilim talebesi olduğu halde, kimseden herhangi bir yardım kabul etmiyordu. Hatta yaşadığı dönemin hassasiyetinden dolayı hediye bile istemiyordu. Eğer kıramayacağı bir kişiden hediye almak zorunda kalırsa da mutlaka mukabelede bulunurdu. Bu şekilde mukabelede bulunduklarından birisi talebelerinden Ahmed Feyzî Ağabey’dir. Ondan hediye olarak gelen incirlere mukabil, muhtemelen madden aynı değerde olan bir eserini hediye olarak göndermiştir. Bedîüzzaman Hazretleri, Emirdağ Lahikasında bu hadiseyi şöyle anlatmaktadır:“Sâlisen: O kardeşimiz nûr avukatı Ahmed Fey­zî’nin incir teberrüküne mukabil, benim namıma bir Sikke-i Gaybiye Mecmûası’nı ona gönderiniz ki, incirleri bana dokunmasın. Çünkü bu ahirde katiyen mukabelesiz hediyeler beni hastalandırdığı, çok tecrübelerle pek katileşti.” (Emirdağ Lahikası 3, Sayfa 427)Yine buna benzer Ahmed Feyzî Ağabey’den gelen bir başka hediyeye mukabil, eserlerinden ve evrâd kitaplarından gönderiyor:“Ahmed Feyzî kardeşimi daha ziyade kendime yakın gördüğümden hediyesini kabule mecbur oldum. Fakat kaidem bozulmamak için o hediyeye mukabil benim hesabıma bir Sözler Mecmûası, beş tane Cevşenü’l-Kebîr, üç tane Nazif’in mektubunda yazdığı bana ait nüshalardan ve İstanbul’dan size gelecek Hizb-i Nûriye’yi ona gönderiniz.” (Emirdağ Lahikası 4, Sayfa 204)

Arif Emre GÜNDÜZ 01 Nisan
Konu resmiKabiliyet Toprağına “Değer” Cemresi
İnsan

“Kendini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez.”Sadakta Natakta – Yâ Emin-i Vahyillah (asm)Üçüncü BaharÇocukça bir soru akıl-kalp hattında, Safa’dan Merve’ye koşarcasına çırpındı durdu. Nûrunu ism-i Nûr’dan, karasını Fatih Sultan Mehmed’in kara gözlerinden alan mübarek Ramazan gecesinde. Aklıma badem ağacının içerisindeki müekkeller düştü, bahar düştü, patlayan çiçekler, necîs edilen havayı âdeta Süleymâniye şadırvanı gibi abdestten geçiren limon ağacının melâike kokulu hatem-i miski düştü. Nafile, nafile, nafile. Dedim yine nafile… Bu iş olsa olsa İsrâfil Aleyhisselâm’ın Dâvudî sûrunun nefesinde gizlidir. Tillo-Fezâ tefekkür hattında imanın marifet/keramet gözü ile tevhîd yazan, ki Busûrî’nin şehâdetiyle, Hakkı’ya selamlar; zerrelere kadar insan hazinesini imanın tefekkür balına bulayarak, ki İmam Rabbani Hazretlerinin tasdîkiyle, Üstâdıma Risale-i Nûr’un Kur’ân hurûfu adedince şükrânlarımı gönderdim. Vefâ semtinin Fâtih yürekli kahramanlarını müjdeleri­nin sırrına ihvân eyleyene es­mâ-i hüsnâ adedince hamden kesîrâ / uhuvvet nehrinin Ku­mandânına (asm) esmâ-yı Nebî adedince salâtan kesîrâ… Yaldızlı YalanlarFuarlara sığdırılamayan müsveddeler neşreden, koca koca herzelerle gözden kalbi yakanlar; ki ataları ihtilalci -uhuvveti milliyet gözetmeksizin tesîs eden- öğretmenlerdir, bırakın Roma’yı / marifetten dersini alan İslam sanatının ve edebiyatının bir nüktesini dahi yakamazlar. Nokta ve nükte açıktır: Dünyasını bir sepete sığdırmakla haşir dersi veren, edeb-i sünneti eserinin her bir noktasına, hatta tek bir nüktesine sığdıran hatt-ı Kur’ân ile İslam mührü olarak basan Risale-i Nûr’dur. İnsan hakikatini, sarı kelimeler ve senaryoların ateşinde yak­mak isteyenlerin ateşinden sünnet-i seniyenin edeb çiz­gi­sinde istiaze edenler için ko­nu­şan hakikatlerin menbaı, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın Talebesi:Haşiye: Ahmed Hüsrev Hattı Risâle-i Nur Külliyâtı, Altınbaşak Neşriyât…Ah Şu Fıtrat“Fıtrat değişmez.” der ya Üstâd. Bu sefer tepeme Cennet köşkü tuğlası düşer gibi bir şey taaaaaam düşecekti ki: Horhordan uzanan el yakamdan mı paçamdan mı her neremdense tuttu: Gassal’ın lâf-ı güzâf güftesini zihnime tırmaladı /: Dur derviş, dur… Ne göz görmüş, ne… Eş/şükrilillahVefâ toprağı üzerine misafirperverlik sünnetinden damıtılan helâl tulumlu / değeri eken Üstâdımızın dört yüz sene evvelden hakikat fezasından maddî manevî Zülfikârıyla müsaade aldığı -Ed-Dervîş, El Hakîr Mehmed Fuzuli-i Bağdâdî’nin, -el Hak isminin tecellisiyle aldığı derse iktifâen, 33’te nihayetlendirdiği “Su Çağlayanında”ki mezkûr beyti yılanın ve istiridyenin fıtratına el uzatmayıp Risale-i Nûr’a hürmeten, hatme çiçeğiyle taçlandırıyoruz.Tetimme: Ahmed Hüsrev Hattı Risâle-i Nûr Külliyâtı, Altınbaşak Neşriyât / Osmanlı Türkçesi ile neşredilmiş kapağı ve İhtiyarlar RisalesiAh ki Lokman bî-haber!Deyiverir Niyâzî-i Mısrî, haşr hakikatinden aldığı dersle. Tahatturu dünyâ-bedel bu nükteyi tek bir kelimeye vâkıf ve nutkunu / dimağını / hakikatini vs. envâ-i edebî meşreblerini fesâhat i’câzının dersine sığdırarak, asrın Müseylemelerini pragmatizm debisinde hallince hal’ eden, havanda su döğdürerek alt-üst edilen talim-terbiye ve fesâda verilen kabiliyetlere set olan Risale-i Nûr’u te’lîf eden, yazan ve yazdıran saadet asrından uzanan ve sünnet-i seniye ismi verilen imdâd elinden manen öperiz. Haşiye: Niyâzî-i Mısrî Divânı / 25. SözKim demişse demiş bilmem bir yerlerden hâtırımda kalmış, biraz atasözü tadı var biraz da iktisâd tadı var. Îmân kulağıyla yazalım: “Sözün güzelliği kısalığındadır.”Hoca Nasreddin kokulu / fıtratlı bir hutbe var ya: Mukaddemesinde, “Anlayanlar kim / anlamayanlar kim?” diye soruveren. Fıtratlar ortaya çıkınca Üstâdca: “Anlayanlar anlamayanlara anlatsın.” diyen nükte. Hacı Bayrâmvârî bir zincirle, baştaki baş-lık ile kalbimize sabitlediğimiz gözümüze Hazret-i Ebubekir’ce (ra) açılan ellerimizi râm ettirelim:Üftâde Hazretlerinden aldığı mezkûr iman dersini insan burcunda sabitleyerek beyit kapsülleriyle hakikatleri ders veren Celveti-i Hüdayi-i Üs­küdarî es-Sadık el Muhli­sin Hazerâtının elinden tuttuğu dünyâ-ebed seyyâhı Hü­dâ­ven­digâr-civânlarıyla yeşil san­cak altına defnedildiği kab­rinin rıhtımında manası silinemeyen hulâsalarla tut­turulabilen eşik duasının hulâsatu’l-hu­lâ­sa­sını, insanın nefsini mikropta fetheden hekîmlerin pî­ri Fâtihlerin duâ-hânı Ak­şem­seddin’in ge­çen sayıdan te­kerrrür eden dua­sının şahs-ı ma­nevî gözü­nü Mekke ve Medi­ne’deki dualara dâhil ediyor, tefekkür zarflarına sarmalıyor, 1400 senedir idrake ettiğimiz asr-i saadet Ramazanlarının cem’i cümlesine nüveleriyle beraber hediye eyliyoruz. “Âmin!”:“Yâ Rabbî! Yakma / boğdurma, iman selâmeti ver.” Hâtime: Hayrat Neşriyât Duâ Mecmûasından (ilhâmen)Zeyl: Kendisi kalb mütehassısı hem motor tamircisi olan Gülzâr-ı Alvarlı Efe’ye ithâfen, “Risale-i Nûr talebelerini sün­net-i seniyye düstûrlarıyla haram lokma ve yalandan istiâze ile nimetlendirdiği kavlen-hâ­len-fi’len-tavren helâl ve sıdk ile nimetlendirdiği için Rabbimize hamd olsun. Ehl-i imana helâl ve takva ile muhafaza ve istikâmet etmeklikle şefaat eden Şefi’ül-Müznibîne salât u selâm olsun.”

İbrahim SARITAŞ 01 Nisan
Konu resmiEcel Dahi Tevehhüm Olunan Fenâlıklara Merci’dir
İtikad

Cenab-ı Hakk’ın kâinata bazı sebepler koymasının bir hikmeti de haksız şikayetlerin, geçersiz itirazların Allah’a yönlendirilmesini önlemek içindir. İnsanların kendi kusurlarından ve kabiliyetsizliklerinden ortaya çıkan sonuçların Allah’a verilmesinin, isyan ve itirazlarının önüne geçmek içindir. Bu sırrı anlamak için verilen bir misale göre Azrail (as) Cenâb-ı Hakk’a demiş: “Ruhların alın­ması vazifesinde kulların ben­­den şikâyet edecekler ve ba­na küsecekler.” Cenâb-ı Hak ona demiş ki: “Seninle kul­ları­mın ortasında, musibet­ler ve has­­­ta­­­lıklar perdesini bıraka­ca­­­ğım. Tâ tüm şikayetler on­la­­ra git­­sin, sana küsmesinler.” Haki­katen de bakıldı­ğın­da vefat eden kimselerin ya­kın­la­rından Azrail (as)’a bir şikâyet gittiğini duymamaktayız. Hastalık, kaza vs. sebepler yüzünden vefat etmiş denilmekte, Azrail (asm)’a bu sebepler perde olmaktadır. Ölüm/ecel de hastalık ve musibetlerden sonra insanların karşısına çıkan diğer bir perdedir.Aslında bu kıssanın anlatılmasında maksat, Azrail (asm) ile ruhları kabzetme vazifesi arasına konulan perdelerin varlığını göstermekle beraber, Azrail (as)’ın da Allah ile kulları arasına giren bir perde olduğuna işaret etmektir. Hastalıklar/mu­si­­­bet­­ler ve ölüm Azrail (as)’a, Az­ra­il (as) ise Cenab-ı Hakk’a gi­de­cek itirazlara perdedir. Yani insanlar, Azrail (as)’a (do­la­­­yı­sıyla Allah’a) gidecek şikâyet ve itirazların önlenmesi maksadıyla konulan hastalık ve musi­bet gibi sebepleri aşarlarsa bu sefer ölüm bir sebep olarak Azrail (as) ile (dolayısıyla Allah ile) kulların arasına girmektedir. Kullar bu perdeyi de aşarlarsa bu sefer karşılarına diğer bir perde olarak Azrail (as) çıkmaktadır. Azrail (as) da bizatihi kullar ile Allah arasına giren hastalık/musibetler ve ölümden sonra gelen üçüncü bir perdedir.Ölüm/ecel, insanlarda Allah’a karşı görülebilecek isyan, itiraz, şikâyet ve itham gibi hallerin önüne geçmekte, Allah’a gidecek olan kötü düşüncelere bir perde olup, bu itirazları üstlenmektedir.  Bazı kimseler ölümün hikmetini bilmediklerinden yahut o anın acısıyla gaflete düştüklerinden ölümü zihinlerinde yanlış zan üzerine bina etmektedirler. Ölümü bir son, bir yok oluş, bir belirsizlik, lezzetleri acılaştıran bir vesile, sevdiklerimizden ve sahip olduklarımızdan sonsuz bir ayrılık, bir yokluk bir musibet olarak görmektedirler. Bu esnada eğer ecel/ölüm bir perde olmasaydı insanlar, haşa Allah’a yok eden, belirsizlikte bırakan, lezzetleri tahrip eden, bizi sevdiklerimizden ayıran, karanlıklarda bırakan, acımasız vs. itirazlar, şikayetler, isyan ve ithamlarda bulunabilirdi. İşte ecel/ölüm, bu geçersiz ve hikmetsiz manaların Allah’a verilmesinin önüne geçen bi perde olmakta, bu yanlış algıları üstlenmektedir.Hakikatte ölüm, hikmeti ve güzellikleri anlaşıldığı takdirde güzeldir. Zahiren çok korkunç görünen ölümün, hakikatte mümin kullar için çok güzel yönleri vardır.Cenab-ı Hak bizleri bu dünya hayatında birtakım vazifelerle yükümlü tutmuştur. Bizlerin kul olmaktan kaynaklı bu yükümlülüklerimiz (dua, namaz, kötülüklerden sakınma, iyiliği emretme gibi) ölüm vasıtasıyla bitiyor. Geçici, yok olmaya mahkûm olan dünya hayatından, daha güzel bir âlem olan ahiret âlemine, cennet âlemine ölüm vasıtasıyla geçiyoruz. Ölüm ebedi âleme geçişin adıdır.Bediüzzaman Hazretleri ölümü şöyle tanımlamaktadır;“Yani, mevti (ölümü) veren odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil eder (değiştirir), kül­fet-i hizmetten (hizmet yükünden) âzad eder. Yani, hayat-ı fâ­niyeden (geçisi hayatttan), se­ni hayat-ı bâkiyeye (daimî ha­yata) alır. Sizlere müjde! Mevt (ölüm) idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz (son bulma) değil, sönmek değil, firak-ı ebedî (daimî ayrılık) değil, adem (yokluk) değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam (yok oluş) değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye (daimî mutluluk) tarafına, vatan-ı aslîlerine (asıl vatana) bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın (sevdiklerin) mecmaı (toplandığı yer) olan âlem-i berzaha bir visal (kavuşma) kapısıdır.”

Abdulkadir ERTAŞ 01 Nisan
Konu resmiBir Deste Gül: Bahar
İtikad

Rahmeti her anı ve her yanı kuşatan Rabbimiz dünyayı bize hoş bir hane yapmıştır. Hayvanları emrimize vermiş, süslü bitkilerle donatmıştır her köşemizi. Ay ve güneşi bu eşsiz hanenin lambası olarak yaratmış ve bize birbiri arkasına gelen harikulade mevsimler ihsan etmiştir. Bu mevsimlerin en parlağı bahardır.Rabbimizin Kuddüs ism-i şerifinin büyük tecellisinden hasıl olan küçük bir cilvesini şaşaalı bir surette gösteren, kışın soğuk ve haşin çehresi altından çıkan bahar mevsimine bakınız… Nasıl çiçekler açmış, huri misali libaslar giymiş, güzelleşmiş, tertemiz olmuş bütün ağaçlar ve zümrüt gibi yeşillenmiş zemin yüzü; bütün heyetleriyle arz-ı endam ediyorlar. Camit ve şuursuz maddeler, az bir zaman içinde; istihale görmüş, zeminden yükselmiş, hayat nuruyla süslenmiş, enva-i çeşit güzelliklerle kendilerini sanatkarlarının nazarına nasıl da takdim ediyorlar. Bu vaziyet karşısında; değil yalnız insan ve cinler, ruhanîler ve melâikeler de hayran oluyorlar. “Mâşâallah, bârekellah! Bu ne hayret verici güzellik ve temizlik!” deyip Sâni’-i Zülcelallerini takdis, tahmid ve temcid edip, rükûa ve secdeye varıyorlar.Evet, her baharda, her bir ağaca ipekli bir kumaş gibi taze bir çarşaf giydiriyor, Cemil olan Rabbimiz. İnci misal yepyeni bir sanatla süslendiriyor hepsini. Yıldız gibi rahmet hediyeleriyle o ağacın ellerini dolduruyor. Gaipten gelen bahar, mahzen-i erzak bir vagon oluyor bize. Bakınız, her baharda yeniden yazılan varlık tabakalarının üstünde taklidi mümkün olmayan parlak bir mühür müşahede ediyoruz. Nakkaş-ı Ezelî, bahar zamanında en az üç yüz binden ziyade nebatat ve hayvanatın envaını haşredip neşrediyor. Halbuki nihayetsiz karışıklık içinde nihayet derecede imtiyaz ve teşhis ile bunu yapıyor. Gayet derecede intizam ve tefrik ile çok kısa bir zamanda baharı yazıyor. Sonuç olarak, bahar zahir ve bahir muhteşem bir tevhid mührüdür. Bahar, bir büyük rahmet tecellisi ve ziyafetidir. Sonsuz bir keremin, ihsanın parlak bir numunesidir. Bahar aynı zamanda bir yeniden doğuşun habercisidir. Bize Rabbimizin eşsiz sanatları üzerinden yeniden doğuşu ilham eder. Öyleyse, baharın müjdesiyle yeniden doğuşun ve umudun yolculuğuna çıkabiliriz. Rabbimize daha fazla hamd ü senalar edip itaatimizi perçinleyebiliriz. Geçmişteki hatalarımızdan ders çıkararak, geleceğe daha umut dolu bir şekilde bakabiliriz. Ne dersiniz?

Celal AKAR 01 Nisan
Konu resmiGörüldü
İtikad

“Görüldü” ifadesi bugün sosyal medya üzerinden yapılan haberleşmelerde özellikle gençler arasında epey yaygın. “Kişinin kendisine gönderilen bir mesajı okuduğu halde ona cevap vermemesi” anlamında kullanılıyor. Ergenlerin dünyasında “seni takmıyorum, muhatap almıyorum” şeklinde değerlendiriliyor. Hoş olmayan bir durum elbette; hatta arkadaşlık münasebetlerini de zora sokan, muhabbeti öldüren tehlikeli bir vaziyet… Bu affedilmesi zor hatayı yapan kişi “görüldü atmış”, buna maruz kalan ise “görüldü yemiş” oluyor. Durum o kadar ciddi ki “Kurşun at ama görüldü atma!” diyor gençler birbirine. Bazen de “Görüldü atanları Allah görüyor.” denilerek mevzu yüce Allah’a havale ediliyor.İşin hakikatine bakarsak gençlerin haklılık payları da yok değil. Zira insan sorduğu soruya mukabil bir cevap, sözüne karşılık bir muhatap bulmak ister. Değer verdiği kişiden değer görmek ister. Komik bir video göndermiş veya bir söz yazmışsa karşıdakinde de benzer bir tesir görmeyi arzu eder. Başka taraftan bakarsak aklı selim ile düşünen birisi o gence “Dünya senin etrafında dönmüyor be kardeşim!” diyerek bencil olmaması gerektiğini hatırlatabilir. “Belki de o anda cevap yazacak durumda değildi.” diye de açıklık getirebilir sözlerine. Danimarka’da 2017 yılında ya­­pılan bir araştırmada yaşları 20-29 arasında değişen 101 ka­tı­­lım­cıya “web tabanlı medya araç­ları aracılığıyla gönderilen mesajlara cevap verilmeme” du­rumuna ilişkin bazı so­ru­lar yö­nel­tilmiş. “Gönderdiği­niz me­­sa­­jın okunduğunu gör­dü­ğü­nüz­­de ne hissediyorsunuz?” sorusuna katılımcıların %34,7’lik büyük çoğunluğu umursanmamış hissettiği cevabını vermiş.“Mesajı gönderdikten sonra cevabı beklerken ne hissediyorsunuz?” sorusuna verilen cevaplar arasında büyük çoğunluğun “mesajın okunup okunmadığını kontrol etme” davranışına ait olduğu görülüyor. Uzmanlar, araştırmadan elde edilen bilgiler ışığında “Mesajımı gördüğü halde geri dönmedi, bir daha yazmam.” demek yerine o kişiyle yeniden iletişime geçmenin önemine vurgu yapıyor.Söz konusu mevzunun dijital dünyadaki insani ilişkiler bakımından çok mühim bir yerde durması esasında bize farklı bir tefekkür kapısını aralıyor. İnsanoğlu var olalı beri Cenab-ı Hak da bizlere doğrudan veya dolaylı pek çok mesaj göndermiş ve göndermeye devam ediyor. Kimileri okuyup hemen cevap verirken kimileri de “görüldü atıyor”. Bazıları ise ne yazdığını merak bile etmediğinden mesajları okumadan silip atıyor.Gönderilen her bir kitap, ayet ayet Allah’ın bize doğrudan gönderdiği mesajlardır. Kerim kitabımız Kuran’ı okuyor muyuz, yoksa sadece bakıp geçiyor muyuz? Okuyorsak hayatımıza tatbik ediyor muyuz, yoksa onu lafızdan ibaret bir şey olarak mı değerlendiriyoruz? Kuran’ın na­­zil olduğu zamanlarda sahabe efendilerimiz her yeni ayeti he­yecanla dinlemiş, “İşittik ve itaat ettik.” diyerek hemen ha­yat­­larına uygulayarak anında ce­vap vermişler. Tesettür ayeti nazil olduğunda Ensar’ın kadınları ve kızlarının anında örtüye büründüğünü Müminlerin annesi Hz. Ayşe validemiz bize haber veriyor.1 Sarhoş eden içeceklerle ilgili ayet nazil olduğunda ayete cevap verilmeliydi. Sahabe efendilerimiz şarap küpünü alıp kapıya koştu ve haram kılınan içecekleri hiç düşünmeden döktü. Medine sokaklarında içki sel gibi aktı. Cevabı bu şekilde verdiler, geciktirmeden.“Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ihtilâfında (art arda gelmesinde), insanlara fayda veren şeylerle (yüklü olarak) denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi ve orada her hareketli canlıyı yaymasında, rüzgârların yönlendirilmesinde ve gökle yer arasında (emre) boyun eğdirilmiş bulutlarda akıl erdirecek bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine) kat’î deliller vardır.”2 Bu ayet bize Kuran ayetleri dışında Allah’ın varlık ve birlik delili olan her şeyin okumasını bilenler ve düşünenler için bir ayet olduğunu etraflı bir biçimde anlatıyor.Tabiatın uyanmakta olduğu şu günler tekvini ayetleri okumanın tam da zamanıdır. İnsan bir tomurcuk veya yeni açan bir çiçek görüp de rabbini hatırlamazsa -tabiri caizse “görüldü atarsa”- mesajı ve göndereni dikkate almamış olur. Bu da sözün sahibini incitir. Yeni doğan bir kuzu, kuzunun yediği türlü otlar, gökyüzünün başka başka renkleri, her bir tohumun başlarında koca ağaçları taşıması ve ağaçların ateş püsküren güneşin altında daima yeşil kalmaları, mevsimlerin aynı düzende deveran edip gitmesi… Bütün bunlar okunması ve 3فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِقٖينَۜdiyerek cevaplanması gereken mesajlar değil midir? Musibetler, savaşlar, kıtlık ve afetlerin her birisi bir mesajdır okunması gereken. Her bir doğum ve her bir vefat görüldü atmadan dikkatle okunarak cevaplanmalıdır. İşitilen selalar, her gün şahit olduğumuz cenazeler dünyanın fani olduğunu ilan eder. Gafil kafalar “görüldü atıp” görmezden gelse de gençlerin dediği gibi “Allah, görüldü atanları da görmektedir.” Dikkat edilmesi gereken bir şey de şudur ki Cenab-ı Hak kendisine cevap vermeyenlere de merhametinden mesaj göndermeye devam ediyor. Ta ki görsün ve irtibatı kursun diye. Kapıyı daima açık bırakıyor. Lakin görmek istemeyenden daha kör kim olabilir.“Ey müminler! Hepiniz birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.”4 ayeti kendini mümin olarak kabul eden herkes için bir mesajdır. Özellikle insanlık dışı soykırıma maruz kalan Gazze ve tüm mazlum coğrafyalar için görmezden gelinemeyecek bir mesaj… Cevabı ise duadır, boykottur, maddi ve manevi her türlü yardımdır. Ey “insan” olmaya aday insan! O, seni görüyor; senin gördüğünü de elbette biliyor. Görüldüğünü anlamak istersen kendi göz bebeğine bak! Kendi zatına bir defa müdakkik bir şekilde nazar et! Zira seni şu koca âleme göz bebeği kılanı bulursan her şeyi bulmuş olursun. Aksi halde üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi onu kaybedersen de kazanacağın bir şey yoktur. Vesselam…1- Hayatü’s-sahabe c. 3, s. 4802- Bakara suresi 164. ayet3- İşte yaratanların en güzeli olan Allah, ne yücedir! (Mü’minun suresi, 14. ayet)4- Ali İmran suresi 103. ayet

Tarık ÇELİK 01 Nisan
Konu resmiDarüsselam
Tarih

Kudüs! Yüreğimizin başkenti. Gökte kurulup yere indirilen şehir. Yüreğinde Aksa’nın emanetini taşıyan barış yurdu, huzur kenti Kudüs. Hanne’nin şefkati Kudüs. Zekeriyya’nın mihrabı, Meryem’in iffeti, Îsâ’nın nefesi olan Kudüs. Mûsâ Peygamber’in “Ey Kudüs! Sende gözüm var!” dediği aziz şehir. Kutlu Nebi’nin bineği Burağın ilk durağı, miracın eşiği, İmrân’ın evi Kudüs. Yüceliğin ve yükselişin başkenti. Başkentler başkenti mübarek Kudüs. Bağrında nebilerin, resullerin otağ kurduğu selamet yurdu Kudüs. Zeytin Dağı’nın eteklerinde yüzyıllar boyu insanlığın huzur ve barış içinde yaşadığı kutsal şehir Kudüs. Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in “sefere çıkın” buyruğuna mazhar olan üç mescitten birisi Aksa’nın yurdu, ümmetin haremi Kudüs. Mekke Allah’ın haremi, Medine Resûlullah’ın ve Kudüs ise müminlerin haremidir. Haremin hürmetini bilmek müminler için iman borcudur. Bir gün Meymûne annemiz Peygamberimize, “Beytu’l-Mak­dis hakkında bize ne dersin” diye sordu. Allah Resulü (sav) şöyle cevap verdi: “Orası mah­şer yeridir, dirilişin gerçekle­şe­ceği yerdir. Gidin ve orada namaz kılın! Çünkü orada kılınan bir vakit namaz, başka yerde kılınan bin vakit namaz gibidir.” Hz. Meymûne, “Peki oraya gidecek imkân bulamazsam” diye sorunca Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurdu: “Kandillerinde kullanılmak maksadıyla oraya zeytinyağı gönderirsin. Böyle yapan da oraya gitmiş gibi olur.”Kudüs, insanlığın en köklü mirasına şahitlik eden cihanşümul bir değerdir. İmanlı bir duruşun, vahye sabitlenmiş bir istikametin ve muhabbete dayanan bir yönelişin sembolüdür. Nice peygamberin aziz hatırasını taşıyan bir İslam şehridir. İlk kıblemiz olan Mescid-i Aksâ oradadır. Sevgili Peygamberimiz, “Yeryüzünde ibadet gayesiyle sadece üç mescid için yolculuğa çıkılır: Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ.” buyurmaktadır.Kudüs, “dârü’s-selâm” diye anılır, yani barışın şehridir. Kudüs, Müslümanların hâkimiyetinde asırlarca özgürlüğün ve adaletin sembolü olmuştur. Sadece müminlerin değil, herkesin ibadetini rahatça yapabildiği, huzur içinde yaşayabildiği bir belde olarak yönetilmiştir.Ancak işgal edildiği günden beri Kudüs, huzuru ve barışı unutmuştur. Kudüs mahzun­dur. Filistin’i ve Kudüs’ü işgal etmek, aslında sadece bu bölgede değil, bütün yeryüzünde kaos çıkararak barışa izin vermemek anlamına gelir. Kudüs’te kargaşayı körüklemek ve savaştan beslenmek, aslında insaf, vicdan ve merhamete sırtını dönmektir. Kudüs gibi tarih boyunca insanlığı kucaklayan bir şehirden Müslümanları çıkarmaya çalışmak, aslında tüm insanlığın hukukunu ve şerefini tanımamak demektir.Mazlumların feryadı arşa uzanırken, yegâne çözüm ümmet-i Muhammed’in bir araya gelerek zulme ve işgale karşı çıkmasıdır. Zira imanlarını ve imkânlarını bir araya getirdiklerinde, Müslümanlar dünyanın en adil ve merhametli gücünü oluşturacaktır. Hakkaniyet ve güven arayan insanoğlunun ortak umudu olacaktır. Unutmayalım ki Kudüs, ümmet-i Muhammed için, çiğnenen harîm-i ismetini ve dağılan vahdetini kurtarma vesilesidir. Ama aynı zamanda Kudüs, viran olan yeryüzünü, dört bir köşesinden kan ve gözyaşı akan dünyamızı ıslah etme davasıdır.Kudüs, İslam yurdudur; Müslümanlara aittir. Aziz milletimiz, Kudüs’e sevdalıdır; Mescid-i Aksâ’yı canından ve malından daha aziz bilmektedir. Dün olduğu gibi bugün de milletimizin desteği ve yardımı, yıllardır Mescid-i Aksâ’nın muhafızlığını yapan Filistinli mazlum kardeşlerimizin yanındadır. Müfettihü’l-Evbab ve Rahma­nü’r-Rahim olan Rabbimiz, an karibüzzamanda kardeşlerimize bir ferec ve zafer nasip eylesin. Şehid olan müminlere rahmet eylesin. Bizlere de her türlü yardımımızla, eylemlerimizle, düşmana olan buğzumuzla kardeşlerimizin yanında durabilmek halini ihsan eylesin…

İrfan MEKTEBİ 01 Nisan
Konu resmiAtasözlerinin Hukukunu Korumak
Kültür ve Medeniyet

1337 (1920) tarihinde Tahsin Ömer ismiyle “Darb-ı Mesellerimiz Hakkında Tahlil-i Tedkikat” isimli bir risale yayınlanmış. Kitap o dönemde cari olan beş bin atasözünden iki yüzü üzerinde durmuş ve -ahlaka tesir ediş şekillerine göre- kötü tesir eder dediklerini on bir başlık altında iyi tesir eder dediklerini de on iki başlık altında toplamış.Avrupa’nın terakki konusunda yol aldığı ve bizim geri kaldığımız cihetinden yaklaşıldığı için, tasnif de buna göre şekillenmiş gözüküyor. “Memleketini seven her Türk için fena sözlerin şüyu ve revacına mâni olmak ne kadar mühim bir vazife-i vataniye ise iyi olan sözlerimizin intişarına sarf-ı gayret etmek dahi o derece mühim bir vecibe-i hamiyet ve insaniyedir” cümlesiyle özetlenen girişteki açıklamalara katılmamak mümkün değil.Ne var ki “Miskinane ve Sefilane Yaşamaya Alıştırmış Olan Sözlerimiz” başlığında verilen atasözlerine haksızlık yapıldığını düşünüyorum. O gün böyle bir tesiri var algılansa da ya da öyleyse de hukuklarının korunması için, hemen yukarıda alıntıladığım giriş cümlesinin özetindeki mana gereğince, buraya bir şerh koymak istedim.Mesela “Bu da geçer ya Hu”O gün nasıl bir durum vardı, bilmiyorum. Fakat ortaya çıkışı çok eskilere dayandırılan ve nice acılara çözüm olmuş serlevha bir cümledir bu. Diğer taraftan gafleti izale eden ve daha uyanık davranmaya, dünya için ahireti unutmamaya sigorta olmuş da bir cümledir. Dünyanın geçiciliğinin anlaşılmasına da katkı verdiği cihetle anlaşılıyorsa çok daha iyidir. Müslümanlar maddeten de terakki edecektir ve etmelidir. Ne var ki bunu yaparken hakikati örtüp başka yanlış manalarla asıl olan anlayışı bozuyorsa burada büyük sıkıntı var demektir.Diğer bir cümle, “Kendinden ileri olanlara bakma, kendinden aşağıda olanlara bak!”Öncelikle bu bir hadis-i şeriftir. Peygamber Efendimiz (sav)’in bizlere tavsiye ve emridir. Ve Müslim’de geçen rivayete göre devamında, “Bu, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hor görmemenize daha uygun bir davranıştır” denilmiştir.Millet olarak veya memlekete katkı sunmak noktasında tamam böyle yapalım, ülke olarak iyi yerlere gelelim ki Allah’ın kelamını bütün dünyaya yaymak konusunda elimiz rahatlasın. Din terakkiye mâni değildir. Amma velakin şahsi hayatımızı baz aldığımızda yine çalışacağız, fakat kaderin kısmetine rızasızlık çıkacaksa işte orada “Dur!” demek lazım. Bundan dolayı tanımlarken dikkat etmek, hele bu söz Allah Resulünün ağzından çıkıyorsa elli kere düşünmek lazım.Bir başa cümle de şu: “Kısmetin seni arar bulur.”Bu atasözünü fiili dua ve insanın cüz’-i iradesinin şart-ı adi olduğu meselesiyle birlikte ders verebilmek önemli. Genel hava cümlenin önce içini boşaltıp sonra da başka bir şeyle dolduruyorsa, o zaman bize düşen doğrusunu yürürlüğe sokmaktır.Kimseye kısmetinin haricinde bir şey yok, bu bir. İkincisi, çalışmakla talep etmeyene de bir şey yok. Nasreddin Hoca’ya atfedilen bir söz var, “Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır” diye. Bizim vazifemiz gayret, fakat neticeyi yaratacak ve ne kadar olacağını tayin edecek Allah’tır, unutmamak şart!Son olarak da şunu alayım: “Haline şükret, zira beterin beteri var.”Öncelikle şunu söyleyelim ki insanın dünyadaki varlık sebebi, Allah’a ibadet ve şükürdür. Kâinat öyle bir fabrikadır ki nihayetinde elde edilen mahsul, şükürdür. Ve şükür, nimeti ziyadeleştirir, bu da İbrahim Suresi 7. ayetle sabittir. Biz adamı harekete geçireceğiz derken şükürsüzlüğe sevk ediyorsak yanlış yaparız. Niyet bu değildir herhalde; o günün ilcaatı böyle olduğu için bu şekilde tasnif edilmiştir, olabilir. Ama bugün durum bu değil. O zaman atasözleri tamam, ama olması gerektiği gibi konuşulup anlaşılması elzem.Ve son olarak şunu da eklemiş olayım:“Tertîb-i mukaddemâtta tefvîz, tenbelliktir. Terettüb-ü netice­de tevekküldür. Semere-i sa‘yi­ne ve kısmetine rıza, kanaattir. Meyl-i sa‘yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dûn-ü himmetliktir.” (Mektubat, 505)

Metin UÇAR 01 Nisan
Konu resmiPadişah İmzası “Tuğralar”
Kültür ve Medeniyet

Tuğra, Oğuz Türkçesi’nde “hakanın imzası ve buyruğu” anlamındaki “tuğruğ” sözcüğünden gelir. Tuğra, bir onay ve doğrulama işaretidir. Tuğra üzerinde bulunduğu belgenin padişaha ait olduğunu gösterir ve devleti temsil eder. Fermanların sonundaki "alâmet-i şerîfime itimat kılasız" sözü, bunu kanıtlar niteliktedir. Türklere özgü, sultan imzası olan Tuğra, göz alıcı eşsiz zarafeti, uyumlu çizgileri, görkemli görünüşü ve biçimiyle Osmanlı kültürünün parlaklığını yansıtır. Buyruklardaki tuğraları çeken kişilere nişancı, tuğrakeş, tuğrai, muvakki ve tevkiî gibi adlar verilmiştir. Nişancılar devlet yasalarını iyi bilen, kalemi kuvvetli, padişahın özel güvenini kazanmış ve Divan’da önemli yeri olan kişilerdir. Tuğranın, şekil ve biçim olarak Osmanlılar tarafından geliştirilmesinden önce Oğuz hakanları, Selçuklu sultanları, Anadolu beylikleri, Memlüklü sultanları tarafından da kullanıldığı belgeler sayesinde bilinmektedir.İlk Osmanlı tuğrasının sahibi 1324 tarihli Orhan Gazi’nin tuğrasında yazılı “Orhan bin Osman” kelimelerin yazılış şekli, kendinden sonra gelen tuğraların iskeletini oluşturmuştur. Resmi evrak üzerindeki padişah tuğrası, padişahın tahta çıktığı gün kendisine gösterilen örnekler arasından seçilmekte ve metni ile istifi, saltanatının sonuna kadar kim tarafından çekilirse çekilsin bir daha değişmemektedir. Yalnızca Sultan III. Mustafa’nın tuğrasının hem metin hem de istif olarak saltanatının beşinci yılında değiştirildiği görülmektedir. Tuğralar, Orhan Gazi zamanında başlayan gelişimini, Fatih Sultan Mehmed döneminde tamamlamıştır. Biçim olarak temel bir farklılık görülmese de her tuğranın ait olduğu dönemin ve sanatçısının izini taşıdığı muhakkaktır. Tuğraların gelişimi incelendiğinde, çok küçük farklarla görüntüsü birbirinin hemen hemen aynıdır, bir yandan, alışılmış tuğra şeklini koruyarak bir önceki padişahın tuğrasına benzetilmeye çalışıldığı görülür. Fatih Sultan Mehmed ve Kânûnî Sultan Süleyman tuğraları estetik olarak oldukça dikkat çeker. Tuğra sanatı, XVI. yüzyılda her sahada olduğu gibi zirveye ulaşır. Yüzyıllar içinde, tezyinattaki gerileme tuğra sanatını da etkiler. Özellikle XVIII. yüzyıl tuğralarında, eski zarâfet ve ca­zi­benin kalmadığı görülür. Ni­hayet XIX. yüzyılda Hattat Mustafa Râkım’ın (1758-1826) tuğra sa­natı üzerinde yaptığı tadilat, es­tetik bakımdan yeni bir dönemi işâret eder. Bu yolda Hattat Sâmi Efendi’nin (1838-1912) çektiği II. Abdülhamid Han tuğrası, “tuğraların padişahı” olarak kabul edilir. Son resmi tuğrakeş ise ünlü hattat İsmail Hakkı Altunbezer’dir (1869-1946). Tuğranın farklı isimlerle ifade edilen bölümleri vardır. Padişahın kendisi ve babasının adının bulunduğu orta bölüme “kürsü” ya da “sere” denir. Bu bölümün solunda yer alan iç içe iki kavisten meydana gelen kısma “beyze”, bunların sağa doğru uzantıları “kol” ya da “hançer” adını alır. Kürsüden yukarı doğru birbirine paralel olarak çıkan üç dikmeye “tuğ” denilmiştir. Tuğların tepeye yakın yerlerinden aşağıya doğru kıvrılarak inen ve birbirine paralel ince uzun üç “s” oluşturan, flamaya benzer “zülfel” vardır. Önceleri, berat, menşur, ferman, hüküm, mülknâme, vakfiye gibi resmi evrak üzerine çekilen tuğra, daha sonraları paralar ve defter kayıtları başında ve nihayet bir hanedan arması gibi, bayraklar, pullar, senetler, nüfus tezkereleri, pasaportlar, resmi abideler, resmi savaş gemileri, çeşmeler, imaretler, camiler, binalar ve saraylarda kullanılmıştır. Bugüne kadar Sultan Osman Gazi’ye ait bir tuğra bulunamadığından günümüze 35 padişah tuğrası ulaşmıştır. Osman Gazi (1299-1324): Bugüne kadar bulunamadıOrhan Gazi (1324-60): Orhan bin OsmanSultan I. Murad (Hüdavendi­gar) (1360-89): Murad bin OrhanSultan I. Bayezid (Yıldırım) (1389-1402): Bayezid bin Murad hanSultan I. Mehmed (Çelebi) (1402-21): Mehmed bin Bayezid hanSultan II. Murad (1421-44 ve 1446-51): Murad bin Mehmed han muzafferFatih Sultan Mehmed (1444-46 ve 1451-81): Mehmed bin Murad han muzaffer daimaSultan II. Bayezid (1481-1512): Bayezid bin Mehmed han muzaffer daimaSultan I. Selim (Yavuz) (1512-20): Selim Şah bin Bayezid han el-muzaffer daimaSultan I. Süleyman (Kanuni) (1520-66): Süleyman Şah bin Selim Şah han el-muzaffer daimaSultan II. Selim (1566-74): Selim Şah bin Süleyman Şah han el-muzaffer daimaSultan III. Murad (1574-95): Şah Murad bin Selim Şah han el-muzaffer daimaSultan III. Mehmed (1595-1603): Mehmed bin Murad han el-muzaffer daimaSultan I. Ahmed (1603-17): Şah Ahmed bin Mehmed han el-muzaffer daimaSultan I. Mustafa (1617-18 ve 1622-23): Şah Mustafa bin Meh­med han el-muzaffer daimaSultan II. Osman (Genç Osman) (1618-22): Şah Osman bin Ahmed han el-muzaffer daimaSultan IV. Murad (1623-40): Şah Murad bin Ahmed han el-muzaffer daimaSultan İbrahim (1640-48): Şah İbrahim bin Ahmed han el-muzaffer daimaSultan IV. Mehmed (1648-87): Şah Mehmed bin İbrahim han el-muzaffer daimaSultan II. Süleyman (1687-91): Şah Süleyman bin İbrahim han el-muzaffer daimaSultan II. Ahmed (1691-95): Şah Ahmed bin İbrahim han el-muzaffer daimaSultan II. Mustafa (1695-1703): Şah Mustafa bin Mehmed han el-muzaffer daimaSultan III. Ahmed (1703-30): Şah Ahmed bin Mehmed han el-muzaffer daimaSultan I. Mahmud (1730-54): Mahmud han bin Mustafa el-muzaffer daimaSultan III. Osman (1754-57): Osman han bin Mustafa el-muzaffer daimaSultan III. Mustafa (1757-74): Mustafa han bin Ahmed el-muzaffer daimaSultan I. Abdülhamid (1774-89): Abdülhamid han bin Ahmed el-muzaffer daimaSultan III. Selim (1789-1807): Selim Han bin Mustafa el-muzaffer daimaSultan IV. Mustafa (1807-08): Mustafa han bin Abdülhamid el-muzaffer daimaSultan II. Mahmud (1808-39): Mahmud han bin Abdülhamid el-muzaffer daima (adli)Sultan Abdülmecid 1839-61): Abdülmecid han bin Mahmud el-muzaffer daimaSultan Abdülaziz (1861-76): Abdülaziz han bin Mahmud el-muzaffer daimaSultan V. Murad (1876-76): Mehmed Murad han bin Abdülmecid el-muzaffer daimaSultan II. Abdülhamid (El-gazi) (1876-1909): Abdülhamid han bin Abdülmecid el-muzaffer daima (el-gazi)Sultan V. Mehmed (Reşad) (1909-18): Mehmed han bin Abdülmecid el-muzaffer daima (Reşad)Sultan Mehmed Vahideddin (1918-22): Mehmed Vahideddin han bin Abdülmecid el-muzaffer daimaOsmanlı Devleti’nin kuruluşundan, saltanatın kaldırılmasına kadar çok değişik yerlerde kullanılmış, hat sanatının bir kolu olarak da giderek gelişmiş, devrini yaşamış ve bugün kültürümüzün bir parçası olarak tarihe mal olmuştur. TBMM’nin, 1 Kasım 1922 tarihinde aldığı bir kararla, Osmanlı Saltanatının kaldırılması sonucunda, Orhan Gaziden başlayıp Sultan Vahideddin’e kadar devam eden tuğranın resmî kullanımı sona ermiştir. Cennetmekân şanlı ecdadımızın ruhları şâd, mekânları cennet olsun.

Mustafa YILMAZ 01 Nisan