Yalnız DeğilsinizGeçenlerde telefon rehberimdeki yüzlerce isme ve sosyal medyadaki uzun arkadaş listelerine bakarken düşündüm: Hiç bu kadar ulaşılabilir, kalabalık ve aynı zamanda yalnız olmuş muyduk?Bir tuşla dünyanın öbür ucundaki insanın hayatını takip edebiliyoruz. Mesafeler kısaldı; fakat gönüller arasındaki uzaklık pek azalmadı. Eski büyüklerimizin tabiriyle, haberleşiyoruz ama hâlleşemiyoruz. Konuşuyor, fakat birbirimizi yeterince dinlemiyoruz.Komşumuzun adını bilmeden, aynı sofradaki aile fertlerimizin iç dünyasından habersiz yaşayıp gidiyoruz. Rehberlerimiz dolup taşıyor ama derdimizi açabileceğimiz, sebepsizce arayıp “Bi sesini duyayım dedim.” diyebileceğimiz kaç dostumuz var?İnsanın ihtiyacı kalabalıktan çok gerçek yakınlık: Nasihatten ziyade dinlenmek, açıklamalardan ziyade anlaşılmak ve önemsendiğini hissetmek.Zira insan, yaratılışı itibarıyla ünsiyete muhtaçtır. Sevmek, sevilmek, ekmeği bölüşmek ve derdi paylaşmak mayamızda var. Aile, akrabalık, komşuluk ve dostluk, insanı hayata bağlayan manevî dayanaklardır. Bu bağlar zayıfladığında dünya genişlese de gönül daralır.İnsan insana emanettir. Selamın, ziyaretin ve samimi sohbetin kıymetini yeniden fark etmeliyiz. Yaşlılarımızı, anlaşılmayı bekleyen gençlerimizi ve ilgimize muhtaç çocuklarımızı meşguliyetlerimize kurban etmemeliyiz.Kur’ân-ı Kerim’in “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurât, 49/10) hitabı, karşılıklı sorumluluğumuzu hatırlatıyor. Uhuvvet, tesanüd, sıla-i rahim ve komşuluk hukuku insanı dar dünyasından çıkarır. Başkasının yükünü hafiflettikçe kendi gönlümüzde de ferahlık buluruz.Elbette her yalnızlık aynı değildir. İnsan zaman zaman tefekkür için kendi içine dönmeye ihtiyaç duyar. Allah dostlarının tercih ettiği halvet, insanlardan kaçmak değil, Rabbiyle baş başa kalarak ruhu beslemekti. Böyle bir inziva, insanı cemiyetten koparmak yerine daha merhametli kılabilir.Hepsinden öte, insanın sahipsiz olmadığını bilmesinin huzuru vardır. “Nerede olsanız O sizinle beraberdir.” (Hadîd, 57/4) ayeti, en tenha anlarımızda tesellidir. Sesimizi duyan, kalbimizden geçenleri bilen bir Rabbimiz var. Bu hakikat, bizi başkalarının dertlerine karşı da duyarlı kılmalı.Değerli Okuyucularımız,Bu sayımızda modern zamanların derinleşen meselelerinden yalnızlığı farklı yönleriyle ele alıyoruz. Aile içindeki uzaklaşmadan gençlerin dünyasına, dijital ilişkilerden dostluğa ve insanın Rabbiyle kurduğu ünsiyete kadar kaybettiğimiz bağların izini sürüyoruz.Gelin, birbirimize daha çok vakit ayıralım; dikkatle dinleyelim, kapı çalalım, aynı sofrada buluşalım. Sevincimize ortak, kederimize yoldaş olalım. Çünkü hayat yalnızca kendi işlerimizi yetiştirmekten ibaret değil; başkalarının hayatında da bir yerimiz, üzerimizde de onların hakkı var.Yalnız değilsiniz! Yeter ki birbirimizi yalnız bırakmayalım.
Tarihten SayfalarEdirne Ulu CamiiEski Cami olarak da adlandırılan Edirne Ulu Camii’nin inşasına ilk olarak 1403 senesinde Sultan Yıldırım Bayezid’in oğlu Emir Süleyman Çelebi döneminde başlanmıştır. İnşaat devam ederken Emir Süleyman Edirne’de vefat etti. Sultan Çelebi Mehmed, 1413’te tahta çıkınca, inşaatın tamamlanması talimatını vermiş ve cami 1414’te ibadete açılmıştır. Caminin külliyesinde medrese, bedesten, muvakkithane ve sebil bulunmaktadır. Üç kapısı bulunmakla birlikte, kitabesine göre inşaatında Mimar Konyalı Hacı Alaeddin ile Kalfa Ömer bin İbrahim görev yapmıştır. Kesme taş malzeme ile inşa edilen kare planlı yapının üzeri dokuz kubbe ile örtülmüştür. Edirnekârî süslemeli ahşap mahfili, 1611’de Filibeli Ramazan Ağa tarafından yaptırılmıştır. Mihrabın sağındaki duvarda Kâbe’den getirildiği rivayet edilen bir taş mevcuttur. Camide, Sultan 2. Murad tarafından Edirne’ye davet edilen Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretlerine ait vaaz kürsüsü yer almaktadır. İki minareli yapıda kuzeydoğudaki orijinal minare son cemaat yerinin sağ köşesindedir. Sultan 2. Murad tarafından sonradan ilâve edildiği tahmin edilen iki şerefeli minare ise kuzeybatı cephesinde son cemaat yerinin solunda ve bağımsız haldedir. Caminin yanında 1826 yılında bir muvakkithânenin yapıldığı bilinmekle beraber yol yapımı sebebiyle ortadan kalkmıştır. Külliyenin medresesi, Camiardı Medresesi veya Medrese-i Atîka adıyla da anılmaktadır. Bugüne ulaşmadığından mimarî yapısı ve özellikleri bilinmemektedir.1 Kasım 1839Gazi Ahmed Muhtar Paşa doğduOsmanlı Devleti’nde sadrazamlık da yapmış olan Gazi Ahmed Muhtar Paşa, 1 Kasım 1839’da Bursa’da dünyaya gelmiştir. 1860’ta Harbiye Mektebi’ni birincilikle bitirdi. 93 Harbi’nde gösterdiği yararlılıklardan dolayı ona “Gazi” ünvanı verildi. 5 Kasım 1885’te Mısır fevkalâde komiserliğine tayin edildi. 27 Ocak 1909 tarihine kadar bu görevde kaldı. Büyük şöhreti ve tarafsızlığı sebebiyle 21 Temmuz 1912 tarihinde sadrazamlığa getirildi. Bütün çabalarına rağmen Balkan Savaşı’nın çıkmasına engel olamadı. Bu savaşın başlamasından hemen sonra Osmanlı ordularının uğradığı yenilgi ve iç politikadaki gelişmeler üzerine 29 Ekim 1912’de sadrazamlıktan istifa etmek zorunda kaldı. 21 Ocak 1919 tarihinde Feneryolu’ndaki köşkünde vefat etti ve Fâtih Sultan Mehmed Türbesi civarında toprağa verildi.3 Kasım 1295İslâmiyet’in İlhanlıların resmî dini olmasını sağlayan Gazan Han tahta çıktıGazan Han, 23 Kasım 1272’de İran’ın Cürcan bölgesinde yer alan Âbeskûn’da dünyaya gelmiştir. Kumandanlarından halasının kocası Nevrûz Bey’in teşvikiyle 19 Haziran 1295’te Elburz’da Lâr vadisinde Müslüman oldu ve Mahmud adını aldı. Kendisiyle birlikte yaklaşık 100 bin Moğol askeri de Müslüman oldu. Saltanat mücadelesini kazanarak 3 Kasım 1295’te İlhanlı tahtına çıktı. Gazan Han, Müslüman olduktan sonra Budist heykellerinin yıkılmasını emretti. Onun Müslüman olmasıyla birlikte hükümdar ve diğer devlet adamlarıyla reâyâ arasındaki dinî ihtilâflar sona erdi. Müslüman halk, baskı ve sıkıntılardan, ağır vergilerden kurtuldu. Gayrimüslimlerden düzenli olarak cizye alındı. 15 Kasım 1731Hekimoğlu Ali PaşaTebriz’i aldıHekimoğlu Ali Paşa, Aralık 1730’da Erzurum Valiliğiyle Revan bölgesi seraskerliğine getirildi. Önce Urmiye’yi, ardından da 15 Kasım 1731’de boşaltılan Tebriz’i alan Ali Paşa, Dârüssaâde Ağası Hacı Beşir Ağa’nın girişimiyle başarılarının mükâfatı olarak 12 Mart 1732’de sadrazamlığa getirildi. Sultan I. Mahmud da bu zafer üzerine gazi ünvanını almıştır. İlk sadrazamlığı 15 Temmuz 1735’te sona erdi. Bosna Valisi iken, Belgrad’ın Osmanlılara iadesiyle sonuçlanan Belgrad Antlaşması (1739) görüşmelerine bizzat katıldı. Daha sonra iki defa daha sadrazamlık yaptı. Mısır ve Anadolu gibi büyük eyaletlerin valiliklerinde bulundu. Son olarak Anadolu valisi iken Kütahya’da 14 Ağustos 1758’de vefat etti. Fatih’te kendi yaptırdığı caminin yanındaki türbesine defnedildi.
Cemaat İnsanı Yalnızlıktan Nasıl Korur?İnsan kendi başına yaşayabilen bir varlık olarak yaratılmamıştır. Hayatını sürdürebilmek için maddi imkânlara ihtiyaç duyduğu kadar, başkalarıyla ilişki kurmaya, sevilmeye, anlaşılmaya ve bir topluluğa ait olduğunu hissetmeye de muhtaçtır. İnsan tabiatında bulunan bu ihtiyaç, aileden başlayarak arkadaşlık, komşuluk, mahalle, cemiyet ve cemaat hayatına kadar uzanan geniş bir sosyal çevre içinde karşılık bulur. Günümüz dünyasında şöyle dikkat çekici bir çelişki yaşanmaktadır. Şehirler büyüyor, nüfus artıyor, iletişim imkânları çoğalıyor; fakat buna karşılık insanlar arasındaki samimi ilişkiler giderek zayıflamaktadır. Aynı apartmanda yaşayan insanların birbirini tanımadığı, yıllarca aynı mahallede oturanların birbirinin kapısını çalmadığı, binlerce insanla dijital ortamda bağlantı kuran kişilerin dertleşecek bir dost bulamadığı bir hayat tarzı yaygınlaşmaktadır. Kalabalıklar artarken insanın kendisini ait hissedebileceği sosyal çevreler gün geçtikçe daralmaktadır.Bu noktada cemaat kavramı, insanın yalnızlık karşısındaki en önemli toplumsal dayanaklarından biri olarak çıkar karşımıza. Burada cemaatten maksat, yalnızca belirli bir dinî topluluğa mensubiyet değil. Ortak değerler, müşterek idealler, dayanışma, yardımlaşma ve sorumluluk etrafında bir araya gelen insan toplulukları bu geniş çerçevede değerlendirilebilir. Cami cemaati, vakıf ve dernek çevresi, mahalle dayanışması, gönüllülük hareketleri ve çeşitli sivil toplum kuruluşları, insanın sosyal hayata katılmasını ve başkalarıyla anlamlı ilişkiler geliştirmesini sağlayan önemli yapılardır.Bir Yere Ait Olmanın HuzuruYalnızlığın en ağır taraflarından biri, insanın çevresinde kimsenin bulunmaması değil, kendisini kimseye ait hissedememesidir. Zira insan bazen kalabalık bir şehirde, yoğun iş hayatında veya geniş bir sosyal çevrede yaşadığı hâlde yalnızlık hissedebilir. Yalnızlığı gideren şey, insanların fiziki yakınlığından ziyade aralarındaki gönül bağıdır.Bir topluluğa mensup olmak, insana yalnız olmadığını hatırlatır. Kendisini tanıyan, yokluğunu fark eden, sevincine ortak olan, sıkıntısında yanında duran insanların bulunması, güven ve aidiyet iklimi oluşturur. Bir insanın ismiyle tanınması, hâlinin hatırının sorulması, bir toplantıya gelmediğinde merak edilmesi, görünüşte küçük fakat insan ruhunda büyük karşılıkları olan davranışlardır.Bir camide her gün aynı safta namaz kılan insanların zamanla birbirlerini tanımaları, bir dernekte ortak faaliyet yürütenlerin dostluk geliştirmeleri veya bir vakıfta gönüllü olarak çalışanların aynı ideal etrafında buluşmaları, sıradan bir sosyal birlikteliğin ötesinde daha derin anlamlar taşır. Evet bu ilişkiler, insana bir topluluğun parçası olduğunu hissettirir.Modern hayatın sunduğu ferdi hürriyet önemli olmakla birlikte, bunun sosyal bağların zayıflaması pahasına gelişmesi ciddi bir krize dönüşmektedir. İnsan bağımsız yaşayabilir; ancak bütünüyle ilişkisiz yaşayamaz. Kendi kararlarını verebilmek başka, hayatın bütün yükünü tek başına taşımak başkadır.Cemaatten Cemiyete Birlikte Yaşama KültürüSosyolojide Ferdinand Tönnies’in ortaya koyduğu cemaat ve cemiyet ayrımı, modern toplumdaki ilişkilerin değişimini anlamak bakımından önemlidir. Tönnies, cemaat kavramıyla yakınlık, gelenek, aidiyet ve karşılıklı güvene dayanan ilişkileri; cemiyet kavramıyla ise daha çok şahsi menfaatler, kurallar ve sözleşmeler etrafında şekillenen içtimai ilişkileri açıklamıştır.Yakın zamana kadar aile, mahalle, akrabalık ve komşuluk ilişkileri insanın hayatında belirleyici bir yere sahipti. İnsan yalnızca kendi ailesinin değil, yaşadığı mahallenin ve mensup olduğu topluluğun da bir parçasıydı. Hastalıkta, düğünde, cenazede, bayramda ve çeşitli ihtiyaç zamanlarında bu ilişkiler kendiliğinden harekete geçerdi.Şehirleşme ve modernleşmeyle birlikte bu ilişkilerin önemli bir kısmı değişime uğradı. Komşuluk ilişkilerinin yerini mesafeli apartman hayatı, mahalle dayanışmasının yerini profesyonel hizmetler, yüz yüze sohbetlerin yerini ise dijital iletişim almaya başladı. Aynı binada yıllarca yaşayan insanların birbirinin adını bilmediği, güvenlikli sitelerde fiziki yakınlığa rağmen sosyal mesafelerin arttığı bir hayat biçimi ortaya çıktı.Oysa komşuluk, insanın yalnızlık karşısındaki en yakın sosyal güvencelerinden biridir. Uzakta yaşayan akrabaların yetişemediği bir ihtiyaç anında kapısı çalınabilecek bir komşunun bulunması büyük bir nimettir. Selamlaşmak, tanışmak, mahalle buluşmaları düzenlemek, çocuklar ve yaşlılar için ortak faaliyetler geliştirmek bile bu ilişkilerin yeniden güçlenmesine katkı sağlayabilir.Cami: Yalnızlıktan Ünsiyete Açılan Kapıİslam medeniyetinde cami, yalnızca ibadet edilen bir mekân olarak görülmemiştir. Aynı zamanda insanların buluştuğu, birbirinden haberdar olduğu, ilim öğrendiği, yardımlaştığı ve ortak meselelerini görüştüğü bir sosyal hayat merkezi olmuştur.Cemaatle namazın önemli hikmetlerinden biri de insanların düzenli olarak bir araya gelmesine vesile olmasıdır. Farklı yaşlardan, mesleklerden ve ekonomik şartlardan insanlar aynı safta buluşur. Günlük hayatın oluşturduğu sosyal mesafeler, ibadet ortamında büyük ölçüde ortadan kalkar.Sabah namazında görülmeyen yaşlı veya genç bir komşunun merak edilmesi, hastalanan bir cemaat mensubunun ziyaret edilmesi, ihtiyaç sahibi bir ailenin durumundan haberdar olunması veya mahalleye yeni taşınan bir kişinin karşılanması, cami çevresinde gelişebilecek dayanışmanın örnekleridir.İslam düşüncesinde insan ilişkilerini anlamlandıran ünsiyet ve uhuvvet kavramları da burada önem kazanır. Ünsiyet, insanların birbirleriyle yakınlık kurmasını ve gönül huzuru içinde bir arada bulunmasını; uhuvvet ise kardeşlik, dayanışma ve karşılıklı sorumluluk bilincini ifade eder. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurât, 10) buyrularak iman kardeşliğinin toplum hayatındaki yerine dikkat çekilir. Peygamber Efendimiz de (sav) müminlerin birbirlerine karşı sevgi, merhamet ve şefkat bakımından bir bedenin azaları gibi olduklarını ifade eder.Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur’da üzerinde önemle durduğu uhuvvet, muhabbet ve tesanüd kavramları da bu bakımdan dikkate değerdir. Birbirinin hukukunu gözetmek, farklılıklar karşısında insaflı davranmak, karşılıklı güveni korumak ve ortak iyiliklerde buluşmak, gerçek kardeşliğin önemli esaslarıdır.Ancak camilerin bu sosyal vazifesini yerine getirebilmesi, yalnızca insanların aynı mekânda bulunmasına bağlı değildir. Birbirini tanımayan, selamlaşmayan ve birbirinin hayatından haberdar olmayan insanların oluşturduğu kalabalık, güçlü bir sosyal bağ meydana getiremez. Bunun için cami çevresinde sohbet, tanışma, ziyaret, eğitim ve yardımlaşma faaliyetlerinin de gelişmesi gerekir. Bir caminin kapısı ibadet vakitlerinde açıldığı kadar, insanların gönüllerine de açılabilmelidir.Ortak Bir Gayenin Etrafında Buluşmak (Vakıf ve Dernekler)İnsanı yalnızlıktan koruyan önemli unsurlardan biri de hayatını anlamlı bir gayeye bağlayabilmesidir. Yalnızlık bazen insanın kendisini faydalı hissedebileceği bir faaliyet alanından mahrum kalmasından kaynaklanır. Vakıflar, dernekler ve sivil toplum kuruluşları bu bakımdan önemli imkânlar sunar. Eğitim, kültür, gençlik, aile, çevre, insani yardım ve sosyal dayanışma alanlarında yürütülen faaliyetler, farklı insanları ortak hedefler etrafında buluşturur.Bir öğrenciye gönüllü ders veren öğretmen, ihtiyaç sahibi ailelere yardım ulaştıran üniversite öğrencisi veya mahalledeki çocuklara yönelik faaliyet düzenleyen bir gönüllü, yalnızca başkalarına fayda sağlamaz. Aynı zamanda kendi hayatında da yeni ilişkiler, dostluklar ve anlam alanları oluşturur.Bu noktada gönüllülük, yalnızca ihtiyaç sahibine yardım etme faaliyeti değildir. Bu süreçte gönüllü olan kişi de kazanır. Bilgisini paylaşır, tecrübesini aktarır, yeni insanlar tanır ve toplum içinde bir karşılığının olduğunu hisseder. Bir insanın kendisinin başkalarına faydalı olabileceğini hissetmesi, hayatına bakışını da değiştirebilir. Çünkü insan yalnızca kendisine ihtiyaç duyulduğunda değil, başkalarının ihtiyacına cevap verebildiğinde de değerli olduğunu hisseder.Dijital Kalabalıklardan Gerçek DostluklaraGünümüzde sosyal ilişkiler önemli ölçüde dijital ortamlara taşındı. Sosyal medya platformları ve mesajlaşma grupları, insanların birbirleriyle iletişim kurmasını kolaylaştırıyor. Ancak dijital bağlantıların sayısı, insanın gerçek anlamda ne kadar güçlü ilişkilere sahip olduğunu tek başına göstermez. Yüzlerce kişilik mesajlaşma gruplarında bulunan bir insan, sıkıntılı bir anında konuşabileceği bir dost bulamayabilir. Çok sayıda takipçiye sahip olmak, insanın kendisini anlaşılmış ve değerli hissetmesini garanti etmez. Burada belirleyici olan, ilişkinin sayısı değil, derinliğidir.Cemaat ve cemiyet hayatının önemli katkılarından biri, dijital ortamda başlayan ilişkileri yüz yüze buluşmalarla güçlendirebilmesidir. Bir kitap okuma grubu, gençlik faaliyeti, kültür programı veya gönüllülük çalışması, insanların yalnızca mesajlaşan değil, birlikte düşünen, üreten ve paylaşan kişiler hâline gelmesine vesile olabilir.Özellikle gençlerin yalnızca dinleyen veya kendilerine program düzenlenen kişiler olarak değil, fikir üreten, sorumluluk üstlenen ve karar süreçlerine katılan kişiler olarak görülmesi, aidiyet duygularını güçlendirecektir. Bir genç, kendisine güvenilen bir toplulukta yalnızca zaman geçirmez; kabiliyetlerini keşfeder, dostluklar kurar ve hayatına yön verebilecek tecrübeler kazanır.Kalabalık Olmak Değil, Birbirine Yakın OlmakCemaat hayatının insanı yalnızlıktan koruyabilmesi için önemli bir hususun gözden kaçırılmaması gerekir: Her topluluk, kendiliğinden güçlü bir aidiyet meydana getirmez. Bir derneğin çok sayıda üyesinin bulunması, bir vakfın geniş bir gönüllü ağına sahip olması veya bir caminin kalabalık cemaatlerle dolması, tek başına insanlar arasında samimi ilişkilerin kurulduğu anlamına gelemez. Zira bazen insanlar aynı faaliyetlerde bulunur, aynı toplantılara katılır ve aynı idealleri paylaşır; ancak birbirlerinin gerçek hayatlarından haberdar olmayabilirler. Kurumsal ilişkiler gelişirken insani ilişkiler ihmal edilebilir.Bu sebeple sivil toplum kuruluşlarının başarısını düzenledikleri programların, ulaştıkları insanların veya gerçekleştirdikleri faaliyetlerin sayısıyla değerlendirmemek gerekir. İnsanlar arasında ne ölçüde güven oluşturdukları, gönüllülerinin kendilerini ne kadar değerli hissettikleri ve zor zamanlarda dayanışma gösterip gösteremedikleri de önemlidir.Bir gönüllünün uzun süre faaliyetlere katılmadığında aranması, bir üyenin hastalığında ziyaret edilmesi, yeni katılan bir kişinin topluluğa alışmasına yardımcı olunması, bu anlayışın somut karşılıklarıdır.Ayrıca toplulukların kendi çevrelerine kapanmaması, farklı insanlarla ilişki kurabilmesi ve toplumun genel meselelerine duyarlı olması gerekir. Yalnızlığı azaltması beklenen bir cemaatin, kendi mensupları dışındaki insanlara karşı dışlayıcı bir tutum geliştirmesi yeni yalnızlıklar meydana getirebilir. Gerçekten güçlü olan cemaat, mensuplarını birbirine yaklaştırırken toplumla olan bağlarını da kuvvetlendiren topluluktur.Modern dünyanın yalnızlık meselesini yalnızca şahısların psikolojik durumları üzerinden değerlendirmek yeterli olmaz. İnsanların birbirleriyle karşılaşabileceği, tanışabileceği, ortak faaliyetler yürütebileceği ve güven ilişkileri geliştirebileceği sosyal ortamların çoğaltılması da gerekmektedir. Bu noktada aileden mahalleye, camiden vakfa, dernekten gönüllülük hareketlerine kadar uzanan geniş bir sorumluluk alanı bulunmaktadır.Bugün belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni kalabalıklar oluşturmak değil, mevcut kalabalıkların içinde kaybolan insanı fark etmektir. Daha fazla toplantı yapmak kadar, o toplantılarda birbirimizi gerçekten tanımaya; daha fazla insanı bir araya getirmek kadar, aralarında kalıcı dostluklar kurulmasına gayret göstermektir. Çünkü insanı yalnızlıktan kurtaran şey, etrafındaki kişilerin sayısı değil, hayatına gerçekten dokunan kaç insanın olduğudur.Evet, bir insanı yalnızlıktan kurtarmak için her zaman büyük imkânlara ihtiyaç yok. Bazen samimi bir selam, hasbi bir sohbet ve kendisini düşünen insanların bulunduğunu hissettirmek, yalnızlığın aşılmasında önemli bir başlangıç olabilir. Çünkü insanları birbirine yaklaştıran, aralarında muhabbet ve ünsiyet meydana getiren en önemli değerlerden biri de selamlaşmadır. Yani onu fark ettiğini ve onun yalnız olmadığını göstermendir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav), iman, muhabbet ve selam arasındaki güçlü bağı şu ifadelerle ortaya koymuştur: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de kâmil bir iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yayınız.” (Müslim, Îmân, 93)
Gençler Neden Yalnızlaşıyor?“Nasıl, İslâmiyet’in hayât-ı ictimâiyesine ve dolayısıyla dîn-i İslâm’a zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefâhete sevketmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de, bîçâre nisâ tâifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevketmek için bir iki komitenin te’sîrli bir sûrette perde altında çalıştığını hissettim ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşîrelerime ve gençleriniz olan ma‘nevî evlâdlarıma kat‘iyen beyân ediyorum ki: Kadınların saâdet-i uhreviyesi gibi, saâdet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çâre-i yegânesi, dâire-i İslâmiyedeki terbiye-i dîniyeden başka yoktur.” (Emirdağ Lahikası-4, Sayfa 256-257)“İnsan sosyal bir varlıktır”, denilir. Diğer insanlarla iletişim kurmak ve beraber hareket etme hissiyatı, insanlara doğuştan verilmiştir. Ayrıca anne-babaya sahip olma, kardeşlerinin ve akrabalarının olması, bir milletin mensubu olunması ve son olarak bir devlete vatandaşlık bağıyla bağlanmak da insanların özelliklerindendir. Tabiatımızda yalnız olmak ve yalnız kalmak yoktur. Hz. Adem’den (as) beridir, insanlar bir araya gelirler, konuşurlar, birbirlerine hikâyeler anlatırlar ve dertleşirler. Binlerce yıllık insanlık tarihinin son yüzyılı önceki tüm zamanlardan farklı bir özellik taşıyor. Bulunduğumuz çağa bir isim verecek olursak, “İletişim Çağı” diyebiliriz. İletişim ve haberleşme o kadar güçlü hale geldi ki; binlerce kilometre ötedeki bir olaydan anında sesli ve görüntülü olarak haberdar olabiliyoruz. Çok hızlı bir şekilde dünyanın her yeri ile irtibat kurabiliyoruz. Böyle bir durum, hayrın da şerrin de hızlı yayılmasını sağlıyor. Bugünkü ifadesiyle dünyanın her hangi bir yerinde başlayan bir “akım” çok hızlıca gençler arasında yayılıyor. Gençler, bu akımın doğruluğunu, yanlışlığını düşünmüyorlar ve uyguluyorlar. Sosyal medya, telefon ve bilgisayar oyunları, diziler, filmler, şarkılar derken hayatının büyük kısmını ekrana bakarken harcayan, dar bir sosyal çevreye sıkışmış yeni nesiller oluşuyor. Akrabasından, komşusundan, geçmişinden, dininden, memleketinden haberi olmayan, bu değerleriyle ilgilenmeyen gençler, farkında olmadan yalnızlaşıyorlar. Sosyal medyada kurulan sahte arkadaşlıklar gerçek zannedilebiliyor.Gençleri yalnızlaştıran, manevî bağlardan ve ortamlardan uzaklaştıran meselelerden birisi de “nisâ tâifesinin gafil kısmı”nın peşinden koşmaktır. Bunu kolaylaştıran, bunun için kıymetli vaktini boşa sarf ettiren, gereksizce gençlik yıllarının heba olmasına sebep olan da sosyal medya ve yeni iletişim araçlarıdır. Kendisine hayırlı insanlardan oluşan bir arkadaş çevresi oluşturması gereken gençler, haram zevkler ve ilişkiler peşinde koşarak, hem hayırlı insanlardan, hem ailelerinden, hem de akrabalarından uzaklaşıyorlar. Yıllar geçiyor, eski gençlikleri kalmayınca, arkalarına dönüp baktıklarında kimseyi bulamıyorlar. Halbuki zamanında helal dairesinde bir eşle evlenip, hayırlı evlatlar yetiştirip, dine, vatana ve millete hayırlı işler yapsalar kalan ömürlerinde yalnız kalmazlar. Tüm Türkiye’nin tanıdığı, bildiği kimi filmciler, diziciler, şarkıcılar, gençliklerini helal dairesinde geçirmeyip, bir aile kurmadıkları için yalnız ölüyorlar. Öldükleri, günler sonra anlaşılıyor. Çünkü kurdukları tüm ilişkiler, maddî saiklerle sağlanıyor. Hayatlarında maneviyata, aile ve akrabalık bağlarına yer açmıyorlar. Batı’nın bize filmler, diziler ve sosyal medya aracılığıyla empoze ettiği bu yaşam şekli, nesilleri mahvediyor. Neslimizin tükenmesine, değersizleşmesine ve dinden, imandan uzaklaşmasına sebep oluyor. O yüzden gençlerini koruyamayan ve yetiştiremeyen devletlerin gelecekleri tehlikededir. Bediüzzaman Hazretleri, Emirdağ Lahikası’ndaki bir mektubunda İslâm’a darbe vurmak isteyen komitelerin kadınları yanlış yollara sevk etmek için ciddî çalıştıklarını ifade ediyor. Yanlış yollara sevk ettikleri, medeniyet adı altında açık saçıklığa özendirdikleri, aslî görevlerinden ve yaratılış gayelerinden uzaklaştırdıkları kadınları kullanarak genç erkekleri sefahate, ahlaksızlığa ve gayrimeşru ilişkiler peşinde koşmaya yönlendiriyorlar. Bu sefih, ahlaksız ve boşa geçen hayat tarzından kurtulmanın çaresinin “dâire-i İslâmiye’deki terbiye-i dîniye” olduğunu beyan etmiştir.Gençlerimizi küçük yaşlardan itibaren İslâm terbiyesi ile yetiştirmek, gençliklerini bu terbiye dairesi içinde geçirmelerini sağlamak ve nihayetinde helal bir şekilde kurdukları aile hayatı ile hayatlarını devam ettirmeleri için yardımcı olmak en önemli görevlerimiz arasındadır. Avrupa’da ve Amerika’da televizyon reklamlarında gençlerin evlenip, çocuk sahibi olmaları teşvik edilirken, Türkiye’de yabancı markaların reklamlarında köpek sahibi yalnız insanlar gösteriliyor. Dinî bayramların tatil beldelerinde geçirilmesi teşvik ediliyor. Yabancı dizilerle, her türlü ahlaksızlık ve yasadışılık hayatın normaliymiş gibi anlatılıyor. Kendi çocuklarına eğitim için, düzenli bir hayat için her türlü imkânı sağlayan Batı, sıra Müslüman çocuklarına geldiğinde özgürlük adı altında her türlü gayrimeşruluğu özendiriyor.İslâmî terbiye ile çizilen istikamet yolundan gidildiğinde uhrevî saadet gibi, dünyevî saadet de elde edilecektir. Çünkü dünyevî gayrimeşru lezzetler, zehirli birer bal hükmündedirler. İlk aşamada tatlı gelirler ama daha sonra zehirlerini ortaya çıkarak, zarar verirler. Üstelik bu zararlar, kimi zaman geri dönülemez etkiler bırakırlar. En güzeli bu zehirli ballara hiç bulaşmamaktır. Gençleri yetiştirmek, onları istikamet dairesine çekmek, İslamî terbiyeyi alacakları ortamları hazırlamak en başta yetişkinlerin görevidir.
İnsan İnsanın Gurbetidir Memleketidirİş insanda başlamakta ve yine insanda bitmektedir. Çünkü insan, insanın gurbetidir ve yine insan insanın memleketidir.Yalnızlık ve gurbet deyince edebiyatla biraz alakadar olanların aklına gelen hikayelerden biridir Eskici. Anadiline ve vatanına hasret bir çocuğun hüznünü anlatan bir gurbet hikayesi… Hikâyenin müellifi olan Refik Halid Karay da hayatı boyunca farklı sebeplerle sürgünlere gönderilmiş, vatanından uzakta yaşamak zorunda kalmıştır. Zannımca müellif damdan düştüğünden olsa gerek bu yaşanmışlık, hikâyenin üslubuna da sirayet etmiştir.Hikâye kısaca şöyledir:Yetim bir çocuk olan Hasan annesini de kaybedince uzak akrabaları ve konu komşusu öncülük ederek onu Filistin’in ücra bir köşesinde yaşayan halasının yanına gönderirler. “Çocuk rahat eder.” düşüncesiyle yaptıkları işten uydurma bir neşe de duymaktadırlar. İstanbul’dan Hareket eden vapur sıcak memleketlere doğru yol aldıkça ilk başlarda eğlenceli vakit geçiren Hasan’ın etrafında Türkçe konuşanların azalmasıyla boğazına bir şey düğümlenir. Adeta dut yemiş bülbüle döner Hasan. Sadece konuşulan dil değil coğrafya da değişmiştir. Ağaçlar, dereler gitmiş yerine uçsuz bucaksız bir çöl gelmiş; evler, şehirler, insanların kıyafetleri başkalaşmıştır. Vapurdan indikten sonra Hayfa’dan bir trene bindirilen Hasan’ı halasının yaşadığı yerde yeni ve farklı bir hayat bekliyordur. Zamanla Arapçayı anlamaya başlasa da küçük bir çocuğun inadıyla konuşmaz, cevap vermez, alabildiğince susar.Bir gün mucize gibi bir şey olur. Halası sokaktan geçen bir satıcıyı evin avlusuna çağırır. Önüne bir sürü patlak, yırtık ayakkabı konulan adamın eski ayakkabıları tamir edişi Hasan’ın dikkatini çeker. Adam ağzına doldurduğu çivileri avurdundan çıkarıp ayakkabılara mıhlarken Hasan gayriihtiyari olarak “Çiviler ağzına batmaz mı senin?” demiş bulunur. Yaşlı tamirci şaşkınlıkla başını kaldırarak cevap verir: Türk çocuğu musun be!İki garip insan hayretle karışık bir mutluluk içinde sohbet ederler. Hasan kendi dilini konuşan birine rastladığı için durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşur yazarın deyimiyle. Dinleyen de dinlemenin hakkını vermektedir. İş biter, yaşlı adam toplanır. Hasan bu anın hiç bitmemesini arzu etmiştir oysa. Çocuğun gözlerinden akan damlalar hıçkırıklara karışır. Bu ayrılık Hasan’ın ikinci defa vatanından ayrılışıdır adeta. Zira vatan, sınırları belli bir toprak parçası olmakla birlikte kişinin anadilidir, o dil ile paylaştığı hissiyattır, o dil ile meydana getirdiği medeniyettir. Bu tanımlama vatan kavramına çok daha geniş ve derin bir mana kazandırır. İster doğup büyüdüğü, ait olduğu topraklarda olsun ister çok uzaklarda; insanı yalnızlıktan kurtaracak şey aynı dili konuşmakla birlikte aynı şeylere kıymet vermek, benzer şeyler için hassasiyet göstermek ve heyecanlanmak, benzer kaygı ve korkulara sahip olmaktır. Bu durumda ağızdan çıkan kelimeler kalbe işler. Buna eskiler hemhal olmak demişler, yani onun haliyle hallenmek. İnsan hemhal olduğu insanla ünsiyet peyda eder ve böylelikle yalnızlıktan sıyrılır. İnsanî bir haldir ünsiyet, etimolojik olarak da insan kelimesinin üns (yakınlık, ahbaplık, ülfet) kelimesinden geldiği ifade edilmektedir. Söz konusu ünsiyeti hem geniş hem dar çerçevede değerlendirmek mümkündür. Dilin İnşa Ettiği Medeniyet CoğrafyasıAlman filozof Heiddeger dili varlığın evi olarak tarif eder. Dili oluşturan kelimeler varlık evinin tuğlaları ise samimiyet, ünsiyet, hemhal olabilme ise kelimeleri birbirine rapteden harç gibidir. Wittgenstein ise dilin sınırlarını kişinin dünyasının sınırlarına eşdeğer görür. Dilin ulaştığı noktalara o dilin inşa ettiği medeniyet de ulaşmış demektir. Geniş manada değerlendirildiğinde bugün Kaşgar’dan yola çıkıp batıya doğru yol aldığımızda bazı telaffuz farklılıkları olmakla birlikte aynı dili konuşan büyük bir milletin ve medeniyetin varlığını müşahede ederiz. Bu medeniyetin mensupları büyük bir ailenin fertleridir hiç şüphesiz. Semerkand, Buhara, Fergana, Astana, Hive… Anadolu’dan Kerkük, Musul, Kıbrıs, Batı Trakya, Kırım, Üsküp, Prizren’e; kuzeybatıda Kırcaali’den Dobruca’ya kadar konuşulan bir dil ve o dilin ortaya koyduğu medeniyet coğrafyası. Uzak coğrafyalarda kişinin anadilini konuşan insanlara rastlaması onlarla ünsiyet kurmak için ciddi bir sebeptir.Mevzuyu kuru bir dil milliyetçiliğinde boğmamak adına medeniyet kavramına odaklanmak elzemdir. Ortada söz konusu olan Türk-İslam medeniyetidir ve bu ikisini birbirinden ayrı mülahaza etmek çok da mümkün değildir. Dolayısıyla bizi birbirimize “gardaş” yapan, birbirimize yaklaştıran şey aynı kelimeleri sarf etmekle birlikte Türk-İslam medeniyeti çerçevesinde bir çizgide beraber yürümektir. Hazreti Mevlana’nın buyurduğu gibi: Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır.Sözü ve Sofrayı Yeniden Kurmak Daha dar bir çerçevede değerlendirmek gerekirse aynı ülkede, aynı şehirde hatta aynı mahallede ve dahi aynı evde yaşadığımız insanlarla acaba gerçekten aynı dili konuşuyor muyuz? Birlikteliğin içinde bir ayrılık, kalabalıklar içinde bir yalnızlık mı yaşadığımız?Bugün iletişim araçları her geçen gün çoğalıyor, mesajlar havada uçuşuyor, ekranlar insanları yutacak kadar genişliyor fakat gelin görün ki kelimeler giderek fakirleşiyor ve derinliğini kaybediyor. İçi boşalan kelimeler insanı bir başkasına bağlamakta aciz kalıyor. Ailede sofra sohbetlerini, mahallede komşu selamını, cemiyette kelamın ünsiyetini kaybettiğimizden beri hepimiz birer “küçük Hasan” gibi kendi iç gurbetimize çekilmiş durumdayız. Yalnızlığın bu yakıcı tesirinde kurtulmak, algoritmalara teslim ettiğimiz ilişki biçimlerinden sıyrılarak kelamın, ünsiyetin ve hakiki sohbetin etrafında yeniden halka olmaktan geçiyor. Yüz yüze bakmayı, birbirimizin gözünün içine dokunmayı ve “ben”in dar parantezinden çıkıp “biz”in geniş rahmetine sığınmayı başardığımız gün kapılar ardına kadar açılacak. İnsanlar birbirini gerçekten anlamış olacak.Ezcümle iş insanda başlamakta ve yine insanda bitmektedir. Çünkü insan, insanın gurbetidir ve yine insan insanın memleketidir.
Limit Yokİnsan, sınırları olan fakat arzuları her zaman bu sınırların içinde kalmayan bir varlıktır. Daha fazlasını bilmek, daha çok kazanmak, daha güçlü olmak, daha iyi yaşamak ve sahip olduğu imkânları sürekli genişletmek ister. Bu istek, insanın gelişmesinin ve medeniyetler kurmasının önemli bir kaynağıdır. Ancak aynı arzu, ölçüsünü kaybettiğinde insanı doyumsuzluğa, ihtirasa ve nihayetinde kendi imkânlarının esiri olmaya sürükleyebilir. Öyleyse insanın gelişmesini sağlayan arzularıyla onu felakete götürebilen ihtirasları arasındaki sınır nerede başlamaktadır?Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’câz adlı eserinde insanın yaratılışına dair dikkat çekici bir tespitte bulunur. İnsanda hayatın devamı için üç temel kuvvet bulunduğunu ifade eder: Menfaatleri elde etmeye yönelen kuvve-i şeheviye, zararlı şeyleri uzaklaştırmaya çalışan kuvve-i gadabiye ve fayda ile zararı, doğru ile yanlışı ayırt etmeye yarayan kuvve-i akliye. Ancak bu kuvvelerin hayvanlarda olduğu gibi fıtraten belirlenmiş kesin sınırları yoktur. İfrata da gidebilir, tefrite de… İslamiyet, bu kuvvetlere bir ölçü ve istikamet tayin eder. Şehvetin dengesi iffet, gadabın dengesi şecaat, aklın dengesi ise hikmettir. Bu üç vasat mertebenin birleşmesinden adalet doğar. Burada insanın mahiyetine dair önemli bir hakikat ortaya çıkmaktadır. İnsan, aklını hakikati bulmak için kullanabileceği gibi hakikati çarpıtmak için de kullanabilir. Gücünü adaleti sağlamak için kullanabileceği gibi zulme de dönüştürebilir. Menfaat elde etme arzusunu meşru kazanca yöneltebileceği gibi hiçbir sınır tanımayan bir ihtirasa da çevirebilir. Demek ki insanın sahip olduğu kuvvetler tek başına onun iyi veya kötü olmasını belirlememektedir. Asıl mesele, bu kuvvelerin hangi ölçüye göre kullanıldığıdır.Bediüzzaman’ın Otuzuncu Söz’deki Ene Risalesi ise meseleyi daha derin bir noktaya taşır. İnsana verilen benlik duygusu, yani ene, kendi başına bağımsız bir hâkimiyet ve mutlak sahiplik iddiasında bulunması için değil, kendisine verilen sınırlı özelliklerden hareketle Allah’ın sonsuz isim ve sıfatlarını tanıyabilmesi için verilmiş bir ölçüdür. İnsan kendisini her şeyin sahibi, bütün başarıların gerçek kaynağı ve hayatının mutlak hâkimi olarak görmeye başladığında enaniyeti büyür; bu anlayış, Firavuniyet derecesine kadar uzanabilecek bir benlik iddiasının kapısını açar. Buna karşılık insan, sahip olduklarının kendisine emanet edildiğini ve gerçek mahiyetinin kulluk olduğunu kavradığında hem kendisini hem de kâinattaki yerini doğru anlamaya başlar. Bu iki yaklaşım birlikte değerlendirildiğinde insanın temel meselesinin imkânlarının sınırlı olması değil, sınırsızlaşmaya müsait arzularına doğru bir istikamet verememesi olduğu anlaşılır. İslamiyet’in çizdiği sınır, insanın gelişmesini engelleyen bir duvar değil; aklını hikmete, gücünü adalete, arzularını iffete ve benliğini kulluğa yönlendiren bir ölçüdür.Bugün modern dünyanın insana sunduğu en güçlü vaatlerden biri ise bu sınırların ortadan kaldırılabileceği düşüncesidir. Teknoloji, ekonomi, tüketim kültürü ve dijital hayat, insana sürekli daha fazlasını elde etmesi gerektiğini telkin etmektedir. Fakat imkânların artması, insanın arzularını yönetme kabiliyetinin de aynı ölçüde geliştiği anlamına gelmemektedir.Sınırsızlık Arzusu ve Modern İnsanın Çıkmazı2011 yapımı Limitless (Limit Yok) filmi, bu çelişkiyi çarpıcı bir hikâye üzerinden anlatır. Filmin kahramanı Eddie Morra, zihni kapasitesini olağanüstü ölçüde artıran bir madde sayesinde kısa zamanda büyük başarılara ulaşır. Bilgiyi hızla işler, finans dünyasında önemli kazançlar elde eder ve güçlü çevrelerin arasına girer. Ancak başlangıçta kendisine özgürlük ve güç sağlayan bu imkân, zamanla hayatını yöneten bir bağımlılığa dönüşür.Filmin asıl düşündürücü tarafı, insanın zihnî kabiliyetlerinin gelişmesinin, bu kabiliyetler ahlaki ve fıtrî ölçülerle dengelenmediğinde, onu her zaman doğruya ve iyiye ulaştırmaya yetmemesidir. Zira akıl, hikmet ve ahlakla birlikte hareket ettiğinde insanı hakikate yaklaştırırken nefsin arzularına ve ihtiraslarına tâbi olduğunda yanlış tercihlerinin de aracı hâline gelebilir. Filmin kahramanı da olağanüstü bir zihnî güce kavuşmasına rağmen bu gücü yönlendirecek ahlaki ölçüleri korumakta zorlanır.Aslında modern insanın yaşadığı açmaz da bundan çok farklı değildir. Daha çok bilgiye ulaşabiliyor fakat doğruyu yanlıştan ayırmakta zorlanabiliyor. Daha fazla kazanıyor fakat kazandıklarıyla yetinemiyor. Daha geniş çevrelerle iletişim kuruyor fakat yalnızlaşabiliyor. İmkânları artarken beklentileri de büyüyor.Psikolojide hedonik adaptasyon olarak adlandırılan süreç, bu durumun önemli açıklamalarından biridir. İnsan, elde ettiği olumlu şartlara zamanla alışır. Başlangıçta büyük mutluluk veren bir kazanç, başarı veya yeni bir imkân, bir süre sonra sıradanlaşabilir. Böylece aynı tatmini yeniden yaşayabilmek için daha büyük hedeflere yönelir.Leon Festinger’in sosyal karşılaştırma teorisi de insanın kendisini değerlendirirken başkalarını ölçü alabildiğini ortaya koyar. Kişi artık yalnızca kendi ihtiyaçlarına göre değil, çevresindekilerin sahip olduklarına göre de hayatını şekillendirmeye başlar. Komşusunun evi, arkadaşının kazancı, meslektaşının makamı veya sosyal medyada gördüğü hayat tarzı, kendi imkânlarını yetersiz hissetmesine sebep olabilir. Böylece insanın arzularının sınırını ihtiyaçları değil, başkalarının sahip oldukları belirlemeye başlar.Bu durum, modern hayatın en önemli psikolojik meselelerinden biridir. İnsan, gerçekte neye ihtiyacı olduğunu düşünmekten ziyade, başkalarından neden daha azına sahip olduğunu sorgular. Sahip olduklarından duyduğu memnuniyet azalırken henüz elde edemediklerinin zihnindeki ağırlığı büyür. Sonuçta sınırsız imkân arayışı, insanı özgürleştirmek yerine sürekli yetişmeye çalıştığı bir yarışın içine sürükleyebilir.Ekonominin Sınırı, İnsanın İhtirasıİnsan, hayatını sürdürebilmek, ihtiyaçlarını karşılamak ve daha iyi şartlarda yaşayabilmek için çalışır, üretir ve kazanır. Ancak insanın sahip olduğu imkânlar, kendisine verilen ömür, kabiliyet ve fırsatlar belirli ölçülerle sınırlandırılmıştır. Bu sınırlar, rızkın kaynağının sınırlı olduğu anlamına gelmez. Zira bütün nimetlerin ve rızkın hakiki sahibi Allah’tır. O, dilediğine dilediği kadar ihsan eder; hikmeti iktiza ettiğinde kuluna ummadığı yerden kapılar açar. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa Allah ona bir çıkış yolu açar. Onu hiç beklemediği yerden rızıklandırır.” (Talâk, 65/2-3) buyurulur. Dolayısıyla insanın önündeki asıl mesele, rızkın kaynağını sınırlı görmek değil, kendisine verilen nimetleri hangi ölçüler içinde elde edeceğini ve kullanacağını bilmektir.Burada ihtiyaç ile arzu arasındaki fark da önem kazanmaktadır. İnsan barınmak için bir eve, ulaşım için bir araca ihtiyaç duyabilir. Ancak zamanla evin büyüklüğü, bulunduğu semt veya aracın markası, ihtiyacın ötesinde bir üstünlük ve itibar arayışına dönüşebilir. Böylece eşyanın sağladığı faydadan çok, başkalarının gözündeki karşılığı önem kazanmaya başlar.İktisatçı Thorstein Veblen’in gösterişçi tüketim kavramı, insanların bazı tüketim tercihlerini ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade toplumsal konumlarını göstermek için yaptıklarını açıklar. Günümüzde sosyal medya, bu eğilimi daha da görünür hâle getirmiştir. İnsanlar yalnızca kendi sahip olduklarıyla değil, başkalarının sahip olduklarıyla da sürekli meşgul olmakta; ihtiyaçlarını, beklentilerini ve hatta hayatlarından duydukları memnuniyeti bu karşılaştırmalar üzerinden belirleyebilmektedir.Gelir ile mutluluk arasındaki ilişkiyi inceleyen Richard Easterlin’in çalışmaları da ekonomik refahın tek başına hayat memnuniyetini açıklamaya yetmediğini gösteren önemli tartışmalar başlatmıştır. Maddi imkânların artması, özellikle temel ihtiyaçların karşılanmasında önemli bir rahatlık sağlasa da insanın huzuru yalnızca kazancının miktarına bağlı değildir. Zira huzur, sahip olunan nimetlerin çokluğundan olduğu kadar onların kıymetini bilmek, şükretmek ve yerli yerinde kullanabilmekle de ilgilidir.Son dönemlerde dijitalleşmenin de hızlandırmasıyla kamuoyuna yansıyan yüksek getirili fon hadiseleri, bu meselenin ekonomik hayattaki yansımalarını düşünmek bakımından dikkat çekicidir. Kısa zamanda olağanüstü kazanç elde etme beklentisi, bazı insanları normal şartlarda üstlenmeyecekleri risklere yöneltebilir. Başkalarının büyük kazançlar sağladığına dair anlatılar, yatırımın mahiyetini, kazancın kaynağını ve taşıdığı riskleri sorgulama ihtiyacını zayıflatabilir.Elbette bu hadiseleri yalnızca yatırımcıların kazanma arzusuyla açıklamak doğru değildir. Yanıltıcı vaatler, güven ilişkilerinin kötüye kullanılması ve denetim eksiklikleri de ayrıca değerlendirilmelidir. Ancak burada üzerinde durulması gereken husus, insanın daha fazla kazanma beklentisi karşısında aklını, iradesini ve ahlaki ölçülerini ne derece koruyabildiğidir.İşârâtü’l-İ’câz’da ortaya konulan ölçü burada yeniden anlam kazanmaktadır. İnsana verilen menfaat elde etme kuvveti, onun çalışmasına, üretmesine ve rızkını aramasına vesile olur. Ancak bu kuvvet, hikmet, iffet ve adaletle dengelenmediğinde meşru kazanç arzusu ölçüsüz bir ihtirasa dönüşebilir. İnsan, rızkını ararken rızkın gerçek sahibini unuttuğunda, kendisine emanet edilen nimetleri hayatının yegâne gayesi hâline getirebilir.Oysa İslam’ın ortaya koyduğu iktisat ve kanaat anlayışı, insanı çalışmaktan, kazanmaktan veya zenginleşmekten alıkoymaz. Bilakis kazancın helal olmasını, nimetlerin israf edilmemesini, başkalarının haklarının gözetilmesini ve insanın sahip olduklarının esiri olmamasını esas alır. Rızkın Allah’tan olduğunu bilmek, sebeplere müracaat etmeyi terk etmek değil; sebepleri yerine getirirken neticeyi yalnızca kendi kudretinden bilmemektir.Nihayetinde insanın sınırı, Allah’ın rahmet ve ihsanına çizilmiş bir sınır değildir. Sınır, insanın arzularına, ihtiraslarına ve nimetlerle kurduğu ilişkiye çizilmesi gereken ölçüdür. Kazanç elde etmekle kazancın esiri olmak arasındaki fark da burada ortaya çıkar.Bireysel Arzudan Toplumsal Düzensizliğeİnsanın sınırsızlık arayışı yalnızca bireysel bir mesele değildir. Fertlerin davranışları zamanla toplumsal alışkanlıklara, bu alışkanlıklar da toplumun değerlerine dönüşür.Sosyolog Émile Durkheim’ın anomi kavramı, toplumsal hayatı düzenleyen ortak normların zayıfladığı durumları anlamak açısından önemlidir. Durkheim, insan arzularının yalnızca maddi imkânlarla değil, toplumsal ve ahlaki ölçülerle de düzenlenmesi gerektiğine dikkat çeker. Bu ölçüler zayıfladığında beklentiler sürekli büyüyebilir ve insanın tatmin duygusu aşınabilir.Robert K. Merton ise toplumun başarı hedefleriyle bu hedeflere ulaşmak için kabul edilen meşru yollar arasındaki gerilimi ele alır. Bir toplumda zenginlik ve başarı sürekli teşvik edilirken bu hedeflere ulaşmanın meşru imkânları yeterince güçlü değilse, bazı insanlar farklı ve gayrimeşru yollara yönelebilir.Bugün başarının çoğu zaman para, makam, görünürlük ve tüketim üzerinden değerlendirilmesi, bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. İnsanın ne yaptığı kadar ne kadar kazandığı, nasıl yaşadığı kadar neye sahip olduğu öne çıkabilmektedir.Bu anlayış aileye, eğitime ve çalışma hayatına da yansımaktadır. Daha fazla kazanmak için sürekli çalışan insan, ailesine ayıracağı zamanı kaybedebilir. Çocuğunun geleceğini güvence altına almak isteyen anne baba, onunla geçireceği vakti ikinci plana atabilir. Eğitim, şahsiyet ve kabiliyet geliştirmekten çok yüksek gelir getiren bir mesleğe ulaşmanın aracı olarak görülebilir. Böylece insan tekinin sınırsız kazanma arzusu, toplumun ortak değerlerini de etkileyen bir meseleye dönüşür.Şu vakıa ki toplumun gelişmişliği yalnızca üretim ve tüketim miktarıyla ölçülemez. İnsanların birbirlerine duyduğu güven, aile bağlarının gücü, adalet duygusu, dayanışma kültürü ve toplumsal huzur da gelişmişliğin önemli göstergeleridir. Amartya Sen’in kalkınmayı insanların gerçek imkân ve özgürlüklerinin gelişmesiyle ilişkilendiren yaklaşımı, ekonomik büyümenin insan hayatına nasıl yansıdığının da sorgulanması gerektiğini hatırlatır. Ekonomi büyürken insan küçülüyorsa, imkânlar artarken huzur azalıyorsa, teknolojik gelişme insanları birbirine yaklaştırmak yerine uzaklaştırıyorsa, burada ilerlemenin mahiyetini yeniden değerlendirmek gerekir.Ölçü, Özgürlüğün Karşıtı DeğildirModern insan çoğu zaman özgürlüğü, istediği her şeyi yapabilmek ve önündeki bütün sınırları kaldırmak şeklinde anlamaktadır. Oysa insanın kendi arzularını yönetememesi de bir bağımlılık biçimidir.Sürekli tüketmek zorunda hisseden, başkalarının takdirine bağımlı yaşayan veya her kazanç fırsatını değerlendirme mecburiyeti duyan bir insanın ne ölçüde özgür olduğu tartışmalıdır.Psikologlar Edward Deci ve Richard Ryan’ın öz belirleme teorisi, insanın psikolojik iyilik hâlinde özerklik, yeterlik ve sağlıklı ilişkilerin önemini vurgular. Bu yaklaşım, insanın yalnızca dış ödüllerle değil, kendi değerleriyle uyumlu tercihler yapabilmesiyle de geliştiğini ortaya koyar.İslam düşüncesinde ise insanın arzularını yönetmesi, nefsini terbiye etmesi ve hayatını ahlaki ölçüler içinde sürdürmesi, kulluk şuurunun önemli bir parçasıdır.Kur’ân-ı Kerîm’de “Yiyin, için fakat israf etmeyin.” (A’râf, 7/31) buyurulurken nimetlerden faydalanmak yasaklanmaz; ölçüsüzlükten sakındırılır. Furkan suresinde de makbul kulların harcamalarında ne israfa ne de cimriliğe kaçtıkları, ikisi arasında dengeli bir yol tuttukları bildirilir (Furkan, 25/67).Hz. Peygamber’in (asm) “Zenginlik mal çokluğu değildir; asıl zenginlik gönül zenginliğidir.” mealindeki hadisi de (Buhârî, Rikāk, 15; Müslim, Zekât, 120) zenginliği yalnızca maddi birikimle açıklayan anlayışa farklı bir ölçü getirir.Bediüzzaman’ın İktisat Risalesi’nde üzerinde durduğu iktisat ve kanaat kavramları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Kanaat, çalışmaktan veya ilerlemekten vazgeçmek değildir. İnsanın kazandıklarıyla ilişkisini doğru kurması, elindekilerin kıymetini bilmesi ve daha fazlasını elde etmek uğruna ahlaki ölçülerini kaybetmemesidir.İktisat ise yalnızca harcamaları azaltmak değil, imkânları yerli yerinde kullanabilmektir. Burada sınır kavramına yüklediğimiz anlam önem kazanmaktadır. Sınır, her zaman insanı engelleyen bir duvar değildir. Bazen onu koruyan, istikamet veren ve hayatını anlamlı kılan bir ölçüdür. Mesela, bir nehrin yatağı, suyun akışını engellemez; ona yön verir. Yatağından taşan su ise bereket kaynağı olmaktan çıkıp tahribata sebep olabilir. İnsanın arzuları da böyledir. Ölçülü olduğunda üretkenliğin, gelişmenin ve iyiliğin kaynağı olabilir. Sınırsızlaştığında ise hem insanın hem de toplumun huzurunu bozabilir.Neticede aklın hikmetten, gücün adaletten, arzuların iffetten ve benliğin kulluk şuurundan uzaklaştığı yerde insanın imkânları büyüse bile huzuru aynı ölçüde büyümeyebilir. Toplum için de aynı hakikat geçerlidir. Ekonomik büyüme, teknolojik ilerleme ve refah artışı önemlidir. Fakat bütün bunların insanı daha huzurlu, daha âdil, daha sorumlu ve daha ahlaklı bir hayata taşıması gerekir.
Modern Çağın Trajedisi: Kalabalıklar İçindeki YalnızlıkModern çağ, insanoğluna tarih boyunca erişemediği bir maddi konfor, dijital erişilebilirlik ve iletişim hızı sundu. Dünyanın diğer ucundaki bir insanla saniyeler içinde görüntülü bağlantı kurabiliyor, milyonlarca veriye tek bir dokunuşla ulaşabiliyoruz. Fakat bu teknolojik devrim ve görünürdeki “bağlantıda olma” durumu, trajik bir paradoksu da beraberinde getirdi: İnsanlık tarihinin belki de en yalnız dönemini yaşıyoruz.Günümüz insanı, metropollerin devasa gökdelenlerinde, milyonluk şehirlerin uğultusunda ve sosyal medyanın sanal ağlarında âdeta “kalabalıklar içinde yalnız” olarak yaşamaktadır. Fiziki yakınlığın artması, kalpler arasındaki mesafeyi küçültmeye yetmemiş; aksine ruhi anlamda derin bir kopuşa ve izolasyona yol açmıştır. Bu durum, yalnızca ferdi duygu bozukluğu değil, içtimai buhrandır.1. Yalnızlık ve Mutluluk BakanlıklarıYalnızlığın tekil bir duygu durumundan çıkıp küresel bir kamu sağlığı krizine dönüşmesi, devletlerin de bu konuyu resmî düzeyde ele almasını zorunlu kılmıştır.İngiltere: 2018 yılında dünyada bir ilke imza atarak Yalnızlık Bakanlığını (Ministry for Loneliness) kurdu. Yapılan araştırmalar, ülkede milyonlarca insanın haftalarca kimseyle tek bir kelime dahi konuşmadığını, bu durumun günde 15 sigara içmekle eşdeğer sağlık zararları doğurduğunu ortaya koymuştu. Yalnız yaşayan kişi sayısı: Yaklaşık 8,6 milyon kişi.Oran: Birleşik Krallık’taki toplam hanelerin yaklaşık %29,5’ini (yaklaşık her üç haneden birini) tek kişilik haneler oluşturmaktadır.Öne çıkan detay: Bu nüfusun yaklaşık yarısını 65 yaş ve üzerindeki bireyler oluşturmaktadır.Japonya: Pandemi süreciyle birlikte tırmanan intihar vakaları ve özellikle genç nüfus arasındaki aşırı sosyal çekilme (hikikomori) problemi üzerine, 2021 yılında İngiltere’yi takip ederek kendi Yalnızlık Bakanlığını hayata geçirdi.Yalnız yaşayan kişi sayısı: Yaklaşık 18,5 ile 20 milyon kişi arasında.Oran: Toplam hanelerin yaklaşık %34’ünü (üçte birinden fazlasını) tek kişilik haneler oluşturmaktadır.Öne çıkan detay: Japonya Nüfus Araştırmaları Enstitüsünün projeksiyonlarına göre, hızlı yaşlanma ve evlilik oranlarındaki düşüş sebebiyle 2040-2050 yıllarına gelindiğinde ülkedeki hanelerin %44’ünden fazlasının tek kişilik hanelerden oluşacağı öngörülmektedir.Birleşik Arap Emirlikleri: Toplumsal refahın ve huzurun sadece ekonomik göstergelerle ölçülemeyeceğini vurgulayarak Mutluluk Bakanlığını (Ministry of Happiness) ihdas etti.Dünya devletlerinin toplumsal yalnızlıkla mücadele için idari yapılar oluşturmak zorunda kalması, modern medeniyet krizinin ne derece ciddi boyutlara ulaştığının en somut kanıtıdır.2. Yalnızlığın Sosyo-Psikolojik KökleriPeki, modern insanı bu derece bir izolasyona iten temel dinamikler nelerdir? Bu sorunun cevabı, modernitenin insan tanımında ve Batı merkezli kültür anlayışında gizlidir.Bireycilik (İndividualizm) ve Bencillik: Batı Aydınlanmasının ve ardından gelen kapitalist sistemin temeline yerleştirdiği bireycilik/enaniyet; insanı bağımsız, kendine yeten ve hür bir varlık olarak tanımlarken onu toplumsal ve ailevi bağlarından koparmıştır. “Önce ben” mantığı, yerini kronik bir bencilliğe (egoizm) bırakmış; diğer insanlara verilen değer, sağladıkları fayda veya sundukları konforla sınırlı kalmıştır.Maneviyattan Kopuş: Sekülerleşme süreciyle birlikte hayatın merkezinden değerler, inanç ve maneviyat çıkarılmıştır. Ontolojik/varoluşsal bağlarını ve Yaratıcısıyla olan irtibatını kaybeden insan; evrende tesadüfen var olmuş, ölüme mahkûm ve yalnız bir varlık olduğu duygusuna kapılmıştır.Sevgi, Saygı ve Vefa Duygularının Aşınması: Tüketim kültürü, nesnelerle kurulan ilişki biçimini insan ilişkilerine de taşımıştır. “Kullan-at” mantığı sevgide, dostlukta ve evliliklerde hâkim hâle gelmiş; hürmet, vefa, fedakârlık ve sadakat gibi toplumun çimentosu olan değerler, “eski zaman kalıntıları” gibi görülmeye başlanmıştır. Akrabalık bağlarının (sıla-i rahim) kopması ve komşuluk ilişkilerinin zayıflaması, bu erimenin en bariz sonuçlarıdır.3. Ticari Hayatta Yalnızlaşma ve İtimat KriziYalnızlaşma sadece şahsi hayatta değil, iktisadi ve ticari hayatta da derin tahribatlar üretmektedir. Geleneksel ticaret anlayışında iş ortaklıkları, müşteri-satıcı ilişkileri; güven, vefa, dürüstlük ve bereket anlayışı üzerine kuruluydu. Ancak günümüzün katı pragmatik/faydacı ticaret anlayışı, insanı sadece “tüketici” veya “üretim girdisi” olarak görme eğilimindedir. Ticari ilişkilerin tamamen çıkara dayalı hâle gelmesi, Ahilik kültüründeki helal kazanç ve kardeşlik hukukunun yerini vahşi bir rekabete bırakmasına yol açmıştır.Ticarete hâkim olan “sadakat değil, kârlılık” mantığı; iş insanlarını, esnafı ve çalışanları da yalnızlaştırmaktadır. Verilen sözlerin tutulmaması, ahde vefasızlık ve güvensizlik; sermayenin ve ticaretin bereketsizleşmesine, ortaklıkların sürdürülememesine ve iş dünyasında derin itimat krizlerine sebebiyet vermektedir.4. İslamiyet’in Sunduğu Çözümlerİslam dini, insanı fıtratı gereği medeni ve sosyal bir varlık olarak tarif eder. Yalnızlığın ve içtimai çözülmenin ilacı, İslam’ın ortaya koyduğu adalet, merhamet ve dayanışma esaslarında yatmaktadır.Bireyciliğe Karşı “Uhuvvet” (Kardeşlik): İslam, bencilliği reddederek müminleri birbirine kenetlenmiş bir binanın tuğlalarına benzetir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete erdirilesiniz.” (Hucurât Suresi, 10)Vefa ve Sıla-i Rahim: Yalnızlığın en büyük çarelerinden biri, akrabalık ve komşuluk bağlarını canlı tutmaktır. Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Kim rızkının bollaştırılmasını ve ömrünün uzatılmasını isterse, akrabalık bağlarını gözetsin.” (Buhârî, Büyû‘ 13)Ahlaklı Ticaret ve Güven: İslamiyet, ticari hayatı yalnızlaşmanın değil, sosyalleşmenin ve güven tesisinin alanı olarak görür: “Güvenilir, dürüst ve doğru tüccar; kıyamet gününde peygamberler, sıddîklar ve şehitlerle beraberdir.” (Tirmizî, Büyû‘ 4)5. Risale-i Nur Yorumuyla Yalnızlığın ReçetesiÜstad Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı’nda modern insanın yalnızlık ve yabancılaşma krizine de teşhisler koymakta ve şaşırtıcı derinlikte manevi reçeteler sunmaktadır.Hakiki Ünsiyet: İman ve İntisapBediüzzaman’a göre insanın en büyük yalnızlığı, kâinatı başıboş ve kendini kimsesiz zannetmesidir. İman, insanı Yaratıcısına bağlayan (intisap) öyle kuvvetli bir bağdır ki insan bu sayede bütün kâinatla ünsiyet ve dostluk kurar. İmansızlık veya gaflet ise insanı, etrafı kalabalık dahi olsa bir “vahşet ve yalnızlık zindanına” hapseder. Sözler adlı eserde ifade edildiği gibi insan, Allah’a kul olduğu zaman yalnızlıktan kurtulup Yaratıcısının şefkatli gözetimi altında olduğunu hisseder.Egoizmden “İhlas” ve “Şahs-ı Manevi”yeModern Batı medeniyetinin ego ve enaniyet üzerine inşa edildiğini, bunun da insanı yalnızlaştırdığını belirten Risale-i Nur yaklaşımı; benliği (ene) kırmaya ve toplumsal dayanışmaya dayalı bir “şahs-ı manevi” oluşturmaya davet eder. “Ben” duygusundan “biz” anlayışına geçiş, yalnızlığın panzehridir.Hürmet, Merhamet ve EmniyetRisale-i Nur’da toplumsal hayatın devamı ve huzuru için beş temel esas vurgulanır: Hürmet, merhamet, emniyet, haramdan çekinmek ve sulh-u umumi. Hürmet ve merhametin ortadan kalktığı bir toplumda modern kurumlar veya yalnızlıkla mücadele için oluşturulan idari mekanizmalar ne kadar çabalarsa çabalasın, manevi tecrit bütünüyle ortadan kaldırılamaz.Sonuç olarak; modern insanın yaşadığı yalnızlık buhranı, maddi imkânsızlıklardan veya teknolojik yetersizliklerden değil; manevi ve ahlaki bir erozyondan kaynaklanmaktadır. Yalnızlık ve Mutluluk Bakanlıkları gibi idari çözümler, sorunun kökenine inmekten ziyade pansuman tedaviler sunmaktadır.Gerek ferdî hayatta gerekse ticari ve toplumsal münasebetlerde yalnızlığın ve yabancılaşmanın üstesinden gelmek, Batı merkezli benmerkezci anlayışın meydana getirdiği sarsıntıları fark etmekle mümkündür. İslam’ın emrettiği kardeşlik, vefa, sıla-i rahim ve dürüstlük ilkelerine sarılmak; Kur’ân’ın ortaya koyduğu iman ve intisap anlayışıyla kâinatla ünsiyet kurmak ve “şahs-ı manevi” içinde kenetlenmek, modern çağın yalnızlık kıskacında sıkışan insanoğlu için güçlü bir çıkış yolu olarak görünmektedir.Rabbim, dinimizin bütün insanlık için sunduğu bu reçeteden hakkıyla istifade etmeyi ve bütün dünyanın da istifadesine vesile olmayı nasip eylesin. Âmin!
Kalabalıklığın Korkunç YalnızlığıHikâye edilir ki, Türkçe öğrenmek için Türkiye’ye gelen bir yabancı, eğitimini tamamladıktan sonra memleketine dönmek üzere havaalanına gider. Servis aracını göremeyince oradaki bir vatandaşa, “Servis gitti mi?” diye sorar. Bizimki de cevap vermek yerine bir ıslık çalar, ardından elini sallayarak aracın çoktan gittiğini anlatmaya çalışır. Adam şaşkınlıkla bakar ve kendi kendine, “Demek ki bu dilde öğrenecek daha çok şey varmış!” der.Gerçekten de öyledir. Bizim iletişim dilimiz yalnızca kelimelerden ibaret değildir. Emojiler henüz hayatımıza girmeden çok önce mimiklerimiz, el kol hareketlerimiz, başımızla verdiğimiz işaretler vardı. Bir lokantada garsona yaptığınız küçücük bir hareketle çay isteyebilir, başka bir hareketle hesabı getirtebilirsiniz. Bazen bir kaş işareti, bazen başın hafifçe eğilmesi, bazen de uzaktan yapılan bir selam, uzun uzun konuşmanın yerini tutar.Ne güzel şeylerdir bunlar! İnsanların birbirini anlamak için her zaman kelimelere ihtiyaç duymadığını gösterir. Fakat bütün bu işaretlerin arkasında daha derin bir ihtiyaç vardır: İnsan yalnızca konuşmak değil, konuştuğunun bir karşılık bulduğunu da görmek ister.Geçenlerde bir sohbet esnasında mevzu, bazı otomobillerin ön camına yerleştirilen, yol boyunca kafasını sallayan oyuncaklara geldi. Eskiden sıkça görürdük, anlaşılan hâlâ kullananlar varmış. Bir arkadaş, arabasında böyle bir oyuncak bulunduran tanıdığına sormuş:“Bu kafa sallayan oyuncağı neden koyuyorsun arabanın önüne?”Cevap hayli düşündürücü:“Ben onunla konuşuyorum!”İlk anda insanın içinden, “Yahu adam kafayı yemiş!” demek geçebilir. Fakat biraz düşününce meselenin hiç de gülüp geçilecek kadar basit olmadığı anlaşılıyor.Çünkü insan konuşmak ister. Daha da önemlisi, dinlenmek ister. Anlattıklarının bir muhatabı olduğunu, söylediklerinin bir yere ulaştığını, sesinin bir başkasının dünyasında karşılık bulduğunu hissetmek ister.Dikkat edin, telefonda biriyle konuşurken karşı taraftan uzun süre ses gelmese hemen “Alo, orada mısın?” diye sorarız. Hâlbuki hat kesilmemiştir, sesimiz gidiyordur. Fakat biz yine de bir “Hı hı”, bir “Evet”, bir “Dinliyorum” duymak isteriz. Çünkü sessizlik bazen insanı şüpheye düşürür: Acaba dinleniyor muyum?Karşımızdaki hiç tepki vermediğinde “Duvara konuşsam daha iyi!” dememiz de bundandır. Demek ki insanın ihtiyacı yalnızca sesini duyurmak değil, varlığının fark edildiğini bilmektir.Bu noktada eski bir hikâye geliyor aklıma.Arapça dil bilgisiyle ilgili kaynaklarda adı geçen Ahfeş’e nispet edilen meşhur bir rivayet vardır. Anlatıldığına göre Ahfeş, öğrendiklerini bir başkasına anlatarak pekiştiren bir âlimdir. Fakat zamanla kendisini dinleyecek kimse bulamayınca bir keçiyi karşısına alır ve derslerini ona anlatmaya başlar. Arada bir de keçinin başını sallayarak söylediklerini tasdik ediyormuş gibi yapar. Hatta buradan hareketle, söyleneni anlamadan başını sallayanlar için “Ahfeş’in keçisi gibi baş sallamak” tabiri kullanılır.Rivayetin tarihî doğruluğu bir yana, anlattığı hakikat hayli dikkat çekicidir. İnsan bazen karşısındaki kendisini anlamasa bile anlatma ihtiyacı duyar. Çünkü anlatmak, insanın düşüncelerini toparlamasının, zihnini berraklaştırmasının ve iç dünyasını dışarıya açmasının bir yoludur.Şimdi dönelim arabasının önüne kafa sallayan oyuncak koyan adama. Belki uzun yolculuklarında yalnız kalıyor. Belki gün boyunca konuşacak birini bulamıyor. Belki de hayatında kendisini sabırla dinleyen kimse yok. Oyuncağın başını sallaması, ona hiç olmazsa dinleniyormuş hissi veriyor.Ne garip değil mi? Bir insan, kendisini dinlediğini düşündüğü cansız bir nesneyle konuşarak teselli bulabiliyor. Asıl üzerinde durulması gereken mesele de burada başlıyor.Acaba etrafımızda, konuşacak bir insan bulamadığı için kendi kendine konuşan, derdini anlatacak bir muhatap arayan, dinlenilmek için türlü yollar deneyen kaç kişi var?Bir zamanlar bazı insanların çarşı pazar dolaşmalarının, dükkânlara girip çıkmalarının asıl sebebinin alışveriş yapmak olmadığı anlatılırdı. Bu insanlar, dükkân sahibinden bir “Hoş geldiniz efendim”, “Nasılsınız?”, “Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?” cümlesini duyabilmek için oralara uğrarlarmış.Düşünebiliyor musunuz? Bir insan, kendisine yöneltilen birkaç kelimelik ilgiye muhtaç hâle gelebiliyor. Bir selam, bir tebessüm, bir hâl hatır sorma, onun gün boyunca beklediği en kıymetli şey olabiliyor.Üstelik bu insanların hepsi kimsesiz de değil. Belki evlerinde aileleri var, telefonlarında yüzlerce kayıtlı numara, sosyal medya hesaplarında binlerce takipçi var. Gün boyunca pek çok insanla karşılaşıyor, toplantılara katılıyor, aynı sofrada yemek yiyorlar. Fakat bütün bunlara rağmen kendilerini yalnız hissedebiliyorlar.Çünkü kalabalık olmakla birlikte olmak aynı şey değil.Aynı evde yaşamak, aynı sofraya oturmak, aynı ortamda bulunmak da her zaman birbirimizin hayatına dokunduğumuz anlamına gelmiyor. Bazen aile fertleri aynı odada saatler geçiriyor ama herkes kendi ekranına bakıyor. Aynı sofrada yemek yeniyor ama kimse kimsenin gününün nasıl geçtiğini sormuyor. İnsanlar birbirlerine mesaj gönderiyor fakat birbirlerinin yüzüne bakarak konuşmaya vakit bulamıyor.İletişim imkânlarımız çoğaldıkça birbirimizi daha iyi anlamamız beklenirdi. Ne var ki bazen tam tersi oluyor. Herkese ulaşabiliyoruz ama kimseye içimizi açamıyoruz. Herkesin ne yaptığından haberdarız ama kimsenin ne hissettiğini bilmiyoruz.Bir insanın fotoğrafını beğenmekle hâlini anlamayı, mesajına cevap vermekle derdine ortak olmayı birbirine karıştırıyoruz.Oysa insanın ihtiyacı yalnızca görülmek değil, anlaşılmaktır. Yalnızca sesinin duyulması değil, gönlünün dinlenmesidir.Bazen yaşlı bir insanın aynı hatırasını defalarca anlatmasının sebebi unutkanlık değildir. Belki o hatırayı anlatırken yeniden yaşamak, daha da önemlisi birilerinin kendisini dinlediğini görmek istiyordur. Bazen bir çocuk durmadan soru sorar. Aslında istediği yalnızca cevap değildir; anne babasının ilgisidir. Bazen bir dost, çözümü olmayan bir derdini anlatır. Sizden çare bulmanızı değil, yanında olduğunuzu hissetmeyi bekler.Biz ise çoğu zaman dinlemek yerine cevap vermeye, anlamak yerine hüküm vermeye, karşımızdakinin derdini paylaşmak yerine ona hemen akıl vermeye çalışıyoruz. Hâlbuki çoğu zaman beklenen muhabbet, samimiyet, kendisini gerçekten dinleyen bir gönüldür.Mesele yalnız yaşayanların meselesi de değildir. Yalnızlık ile tek başına kalmak arasında önemli bir fark var. İnsan bazen kendi isteğiyle yalnız kalır, düşünür, okur, tefekkür eder, Rabbine yönelir. Böyle bir yalnızlık insanı zenginleştirebilir. Fakat kalabalıklar içinde fark edilmemek, konuşacak bir muhatap bulamamak, derdini paylaşacak bir gönle ulaşamamak bambaşka bir şeydir.İnsanın çevresinde onlarca kişi bulunduğu hâlde kendisini kimsenin hayatında bir yer tutmuyormuş gibi hissetmesi... Bir gün ortadan kaybolsa acaba kim fark eder, diye düşünmesi... Konuştuğunda dinlenmeyeceğini düşündüğü için susmayı tercih etmesi... İşte kalabalıklığın korkunç yalnızlığı budur.Oysa bizim dinimizde ve medeniyetimizde selamın, ziyaretin, sohbetin, komşuluğun, sıla-i rahmin ve cemaat olmanın böylesine önemsenmesi boşuna değildir. Bunların her biri insanı insana yaklaştıran, gönüller arasında köprü kuran, yalnızlığı azaltan güzel hasletlerdir. Bir hastayı ziyaret etmek, bir yaşlının kapısını çalmak, bir komşunun hâlini sormak, bir dostun derdini dinlemek yalnızca nezaket değil, aynı zamanda insan olmanın gereğidir.Peygamber Efendimizin (sav) müminleri birbirine merhamet, sevgi ve şefkat göstermede bir bedenin uzuvlarına benzetmesi ne kadar manidardır. Bedenin bir uzvu rahatsız olduğunda diğer uzuvlar nasıl bundan etkileniyorsa, insanların da birbirlerinin hâline duyarsız kalmaması gerekir.Bugün kaybettiğimiz şeylerden biri bu hassasiyettir. Aynı apartmanda oturduğumuz insanların isimlerini bilmiyor, yıllardır yan yana çalıştığımız arkadaşlarımızın iç dünyalarından haberdar olmuyoruz. Bir yakınımızın yüzündeki hüznü fark etmiyor, sessizliğini sorgulamıyoruz. Herkesin bir yerlere yetişmeye çalıştığı bu telaşlı hayatta, birbirimize ayıracak birkaç dakikayı bile çok görebiliyoruz.Sonra da insanların neden yalnızlaştığını konuşuyoruz.Şunu da unutmayalım: Yalnızlık her zaman dışarıdan fark edilmez. Çok konuşan, sürekli gülen, kalabalıkların içinde neşeli görünen bir insan da derin bir yalnızlık yaşayabilir. Hatta bazen başkalarını güldürmeye çalışanların kendi dertlerini anlatacak kimseleri olmayabilir.Bu yüzden insanları yalnızca görünüşleriyle değerlendirmemek, sessizliklerini de neşelerini de anlamaya çalışmak gerekir.Kim bilir, belki yanı başımızdaki insanın tek ihtiyacı, kendisine içtenlikle sorulacak bir “Nasılsın?” sorusudur. Ama öylesine sorulmuş, cevabı beklenmeden geçilmiş bir soru değil; gerçekten cevabı merak edilen bir soru...Ve kim bilir, belki biz de bütün bu kalabalığın ortasında aynı ihtiyacı hissediyoruz. Birilerinin bizi fark etmesini, dinlemesini, anlamasını bekliyoruz.Öyleyse işe kendimizden başlayalım. Fark edilmek istiyorsak fark edelim. Dinlenmek istiyorsak dinleyelim. Anlaşılmak istiyorsak anlamaya çalışalım.İnsanların cansız oyuncaklarla konuşarak teselli aradığı bir dünyada, birbirimize canlı ve samimi birer muhatap olabilmek ne büyük bir nimet!Lütfen birbirimizi fark edelim.Birbirimizin sesini değil, gönlünü de duyalım.Ve en önemlisi, birbirimizi kalabalıklığın korkunç yalnızlığına mahkûm etmeyelim...
Allah’la Beraber Olan Yalnız mıdır?İnsan bazen etrafı insan kaynarken de yapayalnız hissedebilir. Bazen de kimsenin olmadığı, sessizliğin hüküm sürdüğü bir köşede yakalayabilir iç huzuru. Demem o ki yalnızlık dediğimiz şey, sadece etrafımızda fiziki kalabalığın olmamasıyla açıklanamaz. Asıl yalnızlık, insanın iç dünyasında kendini kimsesiz, bütünüyle sahipsiz ve kimse tarafından anlaşılmamış hissetmesidir. Hâlbuki bütün bu yaralarına şifa olacak, insanı yoktan var eden, ona her nefeste hayat veren, kalbindeki en gizli fısıltıları bile işiten ve ona şah damarından daha yakın olan bir Rabbi vardır.Kur’ân-ı Kerim’de Cenab-ı Hak, “Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.” (Hadîd, 4) buyuruyor. Bu beraberlik, Allah’ın sonsuz ilmi, ihata edilemez kudreti ve her şeyi kuşatan rahmetiyle kulunu sarmalamasıdır. O, her yerde hazır ve nazırdır; hiçbir zerre O’nun ilminden ve kudretinden saklanamaz. İnsanların gözünden kaçanı görür, kulakların duymadığını işitir, kimsenin eremediği sırları bilir. Öyleyse bir insan, herkesin arkasını dönüp gittiği o en çaresiz anda bile -hakikatte asla- sahipsiz değildir.İman, Vahşeti Ünsiyete ÇevirirBediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Risale-i Nur’da imanın insana sunduğu en büyük değişimlerden birini, “vahşetin ünsiyete dönüşmesi” olarak nitelendirir. İnsanın kendini yabancı, sürgün ve sahipsiz hissettiği bu koca kâinat, iman nuru devreye girdiğinde birdenbire tanıdık, sıcak ve anlamlı bir yuvaya dönüşür. Çünkü iman gözlüğüyle bakıldığında, etraftaki bütün varlıklar aynı şefkatli Rabbin birer mahluku, başımıza gelen bütün hadiseler de O’nun ilim ve kudret tahtındaki takdiridir.İnsan, meseleye sadece çıplak gözle ve maddi sebepler penceresinden baktığında, kendini bu uçsuz bucaksız kâinatta yaprak gibi savrulan, âciz ve geçici bir nokta olarak görür. Geçmiş zaman, elinden kaçırdığı sevdiklerinin hüznünü kusar ruhuna; gelecek zaman ise henüz yaşanmamış meçhul korkuların karanlığını taşır. Ölüm ise her şeyi paramparça eden, bütün birliktelikleri bıçak gibi kesen mutlak bir ayrılık gibi dikilir karşısına.Fakat iman, bu karanlık manzarayı kökünden değiştirir. İman penceresinden bakınca ne geçmiş ebedî bir yokluk durağı, ne de gelecek sahipsiz bir karanlık kuyudur. Ölüm ise bir son değil, asıl vatana sevkiyattır. İhtiyarlar Risalesi’nde Bediüzzaman Hazretlerinin o müthiş şefkatle ilmek ilmek işlediği gibi; iman ve ahiret tasavvuru, ayrılıkların sızısını tatlı bir teselliye, geleceğin kaygılarını emin bir ümide, kâinatın ürkütücü yabancılığını ise derin bir ünsiyete, yani dostluğa dönüştürür.Demek ki insanın iç huzuru, sadece dışarıdaki şartların, konforun ya da insanların değişmesiyle kemale ermiyor. Asıl değişmesi gereken, insanın hadiseleri okuduğu, hayatı anlamlandırdığı bakış açısıdır. İşte iman, insana tam olarak bu basireti kazandırır.Dua ile Başlayan Ünsiyetİnsanın omuzundaki en ağır yüklerden biri de derdini dökebilecek sadık bir muhatap bulamamasıdır. Bazen etrafta gerçekten kimse olmaz, bazen de olsa bile içinizdeki fırtınayı anlatmaya kelimeleriniz yetmez ya da karşınızdaki sizi anlamaz. Hatta öyle anlar gelir ki, insan kendi iç dünyasında koptuğu fırtınayı kendisi bile tam olarak adlandıramaz.İşte dua, kelimelerin bittiği, çaresizliğin diz çöktüğü o sınır boylarında kulun önüne açılan muazzam bir rahmet kapısıdır. Allah biz kullarına şöyle hitap etmektedir: “(Habibim, ya Muhammed!) Kullarım sana benden sorarsa, şüphe yok ki ben(onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm; öyle ise (onlar da) benim (rızam) için (davetime) icabet etsinler ve bana iman etsinler; ta ki hak yolu bulsunlar.” (Bakara, 186)Dua, sadece bir şeyler talep etme listesi değildir; insanın kendi zafiyetini, aczini ve muhtaçlığını Rabbiyle kopmaz bir bağa, bir münasebete dönüştürmesidir. İnsan, en yakın dostuna bile açamadığı mahremini Allah’a arz eder. İnsanların yanında gurur yapıp gizlediği gözyaşını O’nun huzurunda cömertçe döker. Kimi zaman kırık dökük bir cümleyle, kimi zaman derinden gelen bir iç çekişle, kimi zaman da sadece kalbin sessiz çırpınışıyla yönelir O’na.Namaz ise bu dikey irtibatın, bu kutlu münasebetin günün belli duraklarında tekrar tekrar tazelenmesidir. Hayatın keşmekeşi, koşturmacası içinde oraya buraya dağılan, parça parça olan insan, namazla birlikte kendini toparlar. Ruhunu meşgul eden sahte gündemlerden sıyrılarak asıl Malik’in huzuruna durur. Secdede aczini toprağa fısıldarken, aslında sonsuz bir kudrete sırtını dayamaktadır. Böylece kulluk, insanı ezen, küçülten bir boyunduruk değil; ona hakiki kıymetini, asaletini ve kâinattaki aidiyetini hatırlatan en yüce makam hâline gelir.Zikir ve tefekkür ise bu uyanık kalma hâlinin, bu dostluğun hayatın kılcal damarlarına yayılmasıdır. Kur’ân’ın, “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28) hükmü, insanın iç dünyasındaki tatminin yegâne adresini gösterir. Zikirle kalp, Rabbiyle olan irtibatını diri ve sıcak tutar; tefekkürle insan, çevresinde akıp giden eşyanın ve hadiselerin aslında ilahî isimlerin birer cilvesi, birer aynası olduğunu fark eder.Böylece sessizlik, kaçılması gereken bir boşluk olmaktan çıkar. İnsan tek başına kaldığında tefekkürün derinliklerine dalabilir, duayla Rabbine yönelebilir, kalbini zikirle işletebilir. Bir ağacın gölgesinde, uzun bir yolculukta, gecenin sessizliğinde yahut metropolün gürültülü kalabalıkları arasında aynı hakikatin huzurunu hisseder: Bu âlem sahipsiz olmadığı gibi kendisi de başıboş bırakılmamıştır.Nitekim Allah dostları da zaman zaman dünya meşguliyetlerinden uzaklaşarak inzivayı tercih etmiş, halveti tefekkür, zikir ve marifetullah için bir vesile görmüşlerdir. Ancak onların aradığı yalnızlık, insanlardan ve toplumsal sorumluluklardan bütünüyle kopmak değil, kalabalıklar arasında ihmal edilebilen kalbî ve manevî hayatı derinleştirmektir. Zira insanın fıtratında hem başkalarıyla ünsiyet kurma hem de kendi iç dünyasına yönelme ihtiyacı vardır. Sürekli kalabalıklar içinde bulunmak insanı nasıl yorabiliyorsa, uzun süreli ve irade dışı yalnızlık da ruhunu daraltabilir. Bu sebeple yalnızlık, kendi başına ne bir fazilet ne de bir mahrumiyettir; ona değer kazandıran, nasıl yaşandığı ve insanı nereye götürdüğüdür. Kimi zaman bir dost meclisinde, kimi zaman sessiz bir tefekkür anında insan Rabbine yakınlaşabilir. Asıl olan, halkın içinde Hakk’ı unutmamak, yalnız kaldığında da insanlardan ve hayattan kopmamaktır. Çünkü hakiki ünsiyet, yalnızlığı yüceltmekte değil, her hâlde Allah’la beraberlik şuurunu koruyabilmektedir.Korkudan Emniyete, Endişeden TevekküleYalnızlık hissini bir ur gibi büyüten, insanı içten içe kemiren şeylerin başında gelecek kaygısı gelir. İnsan, henüz yaşamadığı, belki de hiç göremeyeceği yarınların yükünü bugünün zayıf omuzlarına bindirmeye çalışır. Hastalık endişesi, yaşlanma korkusu, geçim dertleri, sevdiklerini kaybetme sızısı ve ölümün o soğuk yüzü zaman zaman ruhu mengeneye alır.Hâlbuki insanın iktidarı sınırlı, sermayesi az, fakat arzuları ve ihtiyaçları sonsuzdur. Kendi cüzi kuvvetiyle her şeye yetişmesi, her hadiseye yön vermesi, geleceği bütünüyle kendi planladığı gibi kontrol etmesi imkânsızdır.İşte tevekkül, insanın bu fıtrî gerçeği samimiyetle kabul edip, sonsuz kudret ve şefkat sahibi olan Allah’a teslim olması, işi O’na havale etmesidir. “Kim Allah’a tevekkül ederse O, kendisine yeter.” (Talâk, 3) ayeti, bu manevi sığınağın en muhkem kalesidir.Allah’la Beraberlik, İnsanlardan Uzaklaşmak DeğildirŞunu da doğru koymak gerekir: Allah’a yakın olmak, dünyadan el etek çekip insanlardan tamamen kaçmayı gerektirmez. Bilakis sağlam bir iman, insanın diğer insanlarla kurduğu köprüleri de ibadete ve manaya dönüştürür. Aile bağları, dostluklar, komşuluk ilişkileri, samimi sohbetler ve cemaat hayatı insan fıtratının vazgeçilmez ihtiyaçlarıdır. İnsan fıtraten sevmek, değer görmek, paylaşmak ve bir topluluğa ait olmak ister.Ancak unutmamak gerekir ki, beşerî olan bütün bu beraberlikler zamanla, mekânla ve insanın kendi sınırlarıyla mukayyettir. En candan dostunuz bile her ihtiyaç duyduğunuz an yanı başınızda bitemez. Sevdikleriniz iç dünyanızdaki o ince sızıları her zaman tam kalbinizden yakalayıp anlayamaz. Nihayetinde her insanın kendi derdi, kendi meşguliyeti, kendi dünyası vardır.Rabbini hakkıyla tanıyan bir insan, O’nun yarattığı kullara karşı da kalbinde daha derin bir şefkat ve merhamet taşır. Bir yalnızın kapısını çalmak, bir hastanın gözlerindeki umut olmak, bir dostun yükünü omuzlamak, kimsesiz bir ruhun elinden tutmak... İşte bunların hepsi kulluk şuurunun hayata, sokağa yansıyan güzellikleridir. Yani Allah’la beraberlik şuuru, insanı kendi fildişi kulesine hapsedip yalnızlaştırmaz; tam aksine, başkalarının yalnızlığına merhem olmaya sevk eder.Netice-i Kelamİnsan olmanın gereği olarak elbette zaman zaman içimiz daralabilir, hüzünlenebiliriz. Mümin de olsak ayrılıklar canımızı yakar, gidenlerin boşluğu içimizde bir sızı olarak kalır. İman, insanı robotlaştırmaz, fıtrî duygularını söküp atmaz; sadece o duygulara ulvi bir yön verir. Acılarını sabır ve teselliyle, yarınlara dair endişelerini ise ümitle göğüslemesine yardım eder.Asıl mesele, etrafımızda insanların olup olmaması değil; kalbimizin kendisini bütünüyle başıboş ve sahipsiz zannetmesidir.Duayla içini dökebileceği, namazla doğrudan huzuruna kabul edileceği, zikirle kalbini doyuracağı, tefekkürle kâinattaki satırları okuyacağı ve tevekkülle arkasını yaslayacağı bir Rabbi olduğunu bilen insan, yalnızlık kelimesine bambaşka bir ufuktan bakar. Gün gelir insanların ilgisi söner, dostlar birer birer menzilden uzaklaşır, o şaşaalı kalabalıklar dağılır. Fakat Allah’ın ilmi, kudreti ve kuluna olan rahmeti hiçbir zaman mesafelerin arkasında kalmaz.“Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.”Bu ilahî ferman, ruhumuzu sıkan yalnızlık hissine karşı ne muazzam bir sığınak, korkularımıza karşı ne sarsılmaz bir kale ve şu kısacık ömrümüze ne derin bir varoluş manası kazandırıyor, değil mi?Öyleyse asıl derdimiz, her an etrafını dolduracak birilerini aramak olmamalı. Asıl mesele, her an ve her yerde, o en büyük huzurda, Allah’ın huzurunda bulunduğunun şuuruna ermektir. Çünkü bilir ki Allah’ı bulan her şeyi bulur. Kalbiyle Allah’a bağlanan insan, ola ki hayatta tek başına kalsa bile asla sahipsiz kalmaz.
Toplumsal Sözleşme ve İhsan ŞuuruGeçtiğimiz günlerde bir süpermarket çıkışında, otoparkın ortasında öylece bırakılmış, rüzgârın esintisiyle sağa sola yalpalayan bir alışveriş arabasına ilişti gözüm. Birkaç metre ötedeki yerine bırakılmak yerine, sahibinin kendi konforu adına kamusal alana terk ettiği o demir yığını, bana modern dünyanın en yalın ama en sarsıcı insanlık testini hatırlattı. İnsanlığın en eski arayışlarından biri, toplumların nasıl yükseldiği ve nasıl çöktüğü sorusuna cevap bulmaktır. Genellikle büyük siyasi devrimler, ekonomik krizler veya yasalar üzerinden okunan bu bozulma ve düzelme süreçleri, aslında gözden kaçırdığımız çok daha mikro bir alanda başlar: Kimsenin bizi izlemediği, kameraların ve polislerin menzilinin dışında kaldığımız o anlarda verdiğimiz küçük kararlarda. Modern popüler kültürün Alışveriş Arabası Teorisi olarak kavramsallaştırdığı durum, bu hakikatin en yalın ve çarpıcı örneklerinden biridir. Teoriye göre; bir kişinin işi bittikten sonra alışveriş arabasını yerine bırakıp bırakmaması, o kişinin ahlaki karakterinin nihai testidir. Çünkü arabayı otoparkın ortasında bırakmanın cezası, yerine koymanın ise maddi bir ödülü yoktur. Yasaların ve zabıtaların uzanamadığı o “gri alanda” insanı doğruyu yapmaya iten tek şey, kendi içindeki ahlak, sorumluluk şuuru ve tahrif olmamış vicdanıdır. Bugünlerde kelime dağarcığımıza giren “dijital vicdan” kavramı gibi, hayatın her alanında sanallaşan ve soyutlaşan sorumluluk hissimiz, otoparkın o soğuk zemininde somut bir ahlak imtihanına dönüşür. Bu basit seküler metafor; sosyolojik kırılmalar, İslam ahlak felsefesi penceresinden bakıldığında, fertten topluma uzanan derin bir “bozulma ve düzelme” kriterine dönüşür. Kırık Pencerelerden Toplumsal GüveneSosyolojik açıdan alışveriş arabası, sadece bir tüketim aracı değil; kişinin kamusal alanla kurduğu bağın bir simgesidir. Bir toplumun çürümesi, geniş kurumsal yozlaşmalardan önce, bu küçük alanlardaki davranış kalıplarıyla başlar. Sosyolojideki ünlü Kırık Pencereler Teorisi, bir binadaki tek bir kırık pencere tamir edilmediğinde, vandalların diğer pencereleri de kırma eğiliminde olduğunu; yani küçük düzensizliklerin büyük suçlara davetiye çıkardığını savunur. Otoparkta başıboş bırakılan ilk alışveriş arabası, toplumsal düzenin o noktada gevşediğinin işaretidir. Bunu gören başkaları, “Herkes bırakıyor, ben neden götüreyim?” düşüncesiyle arabalarını terk etmeye başlar. Bu küçük kuralsızlık hali, zamanla sokağa çöp atmaya, trafik kurallarını çiğnemeye ve nihayetinde büyük ölçekte hukuka karşı topyekün bir saygısızlığa dönüşür. Şahıslar arasındaki karşılıklı güven ve yardımlaşma ağlarını ifade eden “Sosyal Sermaye” kavramı da tam bu noktada zedelenir. Alışveriş arabasını yerine koyan insan, tanımadığı bir sonraki müşteriye temiz bir alan bırakır ve otopark görevlisinin yükünü hafifletir. Bu hareket, toplumdaki organik dayanışmayı ve görünmeyen güven bağını besler. Taşın üstüne taş koymanın yetmediği, o taşın altındaki harca insanlık katmak gerektiği gibi, toplumsal hayatı da bu görünmez nezaketler ayakta tutar. Bozulmanın Kökü: Menfaatperestlik, Enaniyet ve “Benlik” DiktatörlüğüSosyolojinin “bireysel yabancılaşma” dediği bu durumu İslamiyet, nefsin ve enaniyetin esiri olmak şeklinde tanımlar. Alışveriş arabasını otoparkın ortasında bırakan insan, sadece bir demir yığınını terk etmez; “Benden sonrası tufan” düşüncesini topluma kusar. Kendi rahatı için başkasının otopark alanını gasp etmeyi veya bir başkasının aracına zarar verme riskini umursamaz. Alkışların dindiği, sadece rızanın kalacağı o hakiki hesaba yabancılaşan modern insan, hayatı sadece kendi anlık konforundan ibaret zanneder.Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur’un pek çok yerinde toplumların bozulma başlangıcını bu mikro bencilliklerin yayılmasına bağlar. Hutbe-i Şamiye eserinde toplumsal hastalıkları teşhis ederken zikrettiği, “Menfaat-i şahsiyesine himmetini hasretmek” yani çabayı sadece kendi şahsi çıkarına adamak maddesi tam olarak budur. Bediüzzaman’a göre bir toplumda niyetler cüzileşip bireyselleştiğinde, herkes sadece kendi “alışveriş arabasını” ve anlık menfaatini düşündüğünde, o toplumda umumi bir çürüme başlar. Ortak alanların, kul haklarının ve toplumsal hukukun hiçe sayıldığı bir vasatta ne adalet kalır ne de huzur. 22. Mektup’taki tarafgirlik ve menfaat hırsı analizleri, ferdin kendi menfaatini merkeze koyduğunda toplumun nasıl bir kaos ortamına sürükleneceğini gözler önüne serer. Düzelmenin Kriteri: İhsan, Murakabe ve Hukuk-u İbadPeki, görünürde hiçbir dünyevi yaptırım veya ceza yokken, o arabayı neden metrelerce uzağa, ait olduğu yere yürütürüz? Seküler sosyoloji buna “toplumsal sözleşme” veya “rasyonel empati” der. İslamiyet ise bu bilinci çok daha köklü iki kavramla açıklar: İhsan ve hukuk-u ibad yani kul hakları. Cibril Hadisi olarak bilinen meşhur hadiste Hazret-i Muhammed (sav), ihsanı şöyle tanımlar: “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” Bir mümin için otoparkın kuytu bir köşesi veya kimsenin olmadığı bir sokak asla başıboş bir alan değildir. Mümin, her an bir murakabe yani gözetim altında olduğunun şuurundadır. Kur’ân-ı Kerim’de, “O, nerede olursanız olun sizinle beraberdir” (Hadîd Suresi, 4) ayetiyle sabit olan bu daimî gözetim şuuru, insanı dışarıdan bir polis veya kanun baskısı olmadan da adil davranmaya zorlar. Alışveriş arabasını yerine koyan, aslında “Ben başıboş değilim, bir vazifedarım” diyen vicdanın elidir. İslam hukukunun ve ahlakının en hassas noktası ise kul hakkıdır. İslam’da kul hakkı, sadece şahısların birbirine olan maddi borçları değil; toplumun ortak refahını, huzurunu ve düzenini bozacak her türlü mikro haksızlığı da kapsayan geniş bir kavramdır. Otoparkta bırakılan bir araba, rüzgarla savrulup başkasının aracına zarar verir, engelli bir vatandaşın geçişini engeller ya da bir çalışanın fazladan yorulmasına sebep olur. Kul hakkı şuuruyla yoğrulmuş bir mümin, dünyevi bir ceza olmasa bile, ahiretteki o çetin hesaplaşmadan çekindiği için o arabayı yerine koyar. Çünkü bilir ki; dünyadaki kanundan kaçmak bir şekilde mümkündür ancak Mizan’dan kaçmak imkansızdır. Tahkiki İmanın Kamusal Alana EtkisiRisale-i Nur, ferdin ve toplumun düzelmesini salt ahlaki öğütlerde değil, tahkiki imanda arar. Bediüzzaman, Sözler adlı eserinde müminin kâinata ve topluma bakışını anlatırken, iman eden bir insanın her şeye “Esmâ-i İlahiye” yani Allah’ın isimleri namına hürmet ettiğini belirtir. Bazı taşlar vardır ki, sükût içinde insana derin nasihatler verir; tıpkı otoparktaki o demir arabalar gibi. Küfeki taşı nasıl zamanla sertleşip binayı ayakta tutarsa, tahkiki iman da insan ruhunu öyle tahkim eder. İman bağıyla hayata bakan bir fert, kâinatta muazzam bir Adl (Adalet) ve Kuddûs (Temizlik/Düzen) tecellisi görür. Toplum içindeki nizamı bozmayı, o ilahi düzene karşı hürmetsizlik sayar. Kendini bağımsız, mutlak özgür ve istediğini yapabilir görmez; aksine kâinat sarayında bir emanetçi olarak kabul eder. 30. Söz’de (Ene Risalesi) anlatılan “Ene”nin yani benliğin doğru kullanılması tam olarak budur: Kendini malik ve sahip değil, memur bilmek. Lem’alar eserinde geçen İhlas ve İktisat prensipleri de toplumsal düzelmenin mikro adımlarıdır. İhlas, yapılan her güzel işi sadece Allah rızası için yapmaktır; bir arabayı sırf düzeni sağlamak ve Allah’ın rızasını kazanmak için yerine koymak halis bir ihlas örneğidir. Mikro Ahlaktan Makro MedeniyeteToplumların bozulması da düzelmesi de tepeden inme yasalarla veya her köşeye yerleştirilen kameralarla değil, tabandaki şahısların görünmeyen anlardaki ahlaki tercihleriyle şekillenir.Sosyolojinin “toplumsal sözleşme” dediği yapı, ancak kalplerde yeşeren “ihsan makamı” ve “kul hakkı” hassasiyetiyle sarsılmaz bir güvenceye kavuşur. Alışveriş Arabası Teorisi, modern dünyanın insanı sığdırdığı seküler laboratuvarda haklı bir tespittir. Ancak bu tespitin ruhu, derinliği ve asıl reçetesi İslam’ın köklü ahlak ilkelerinde ve tahkiki iman derslerinde saklıdır. Toplumsal düzelme; devletin her otoparka bir bekçi dikmesiyle değil, her insanın kendi kalbine bir “iman ve vicdan bekçisi” yerleştirmesiyle mümkündür.
Bir Sadaka Tefekkürü “Sadaka vermekte acele ediniz.Çünkü bela sadakayı atlayıp gelmez.” Dönüş vakti yaklaşmıştı. Piknik alanından biraz uzaklaşmış, tepenin zirvesini merak ederek yükseklere tırmanmıştı. Tek başınaydı. Az sonra karşısına harika bir manzara çıkmıştı. Bir yandan etrafı kuşbakışı seyrediyor, diğer yandan gün boyunca okudukları kader meselesini düşünüyordu. Bilhassa musibetlerle ilgili son dinledikleri kendisini çok etkilemişti. Aklına Peygamberimizin bir hadisi geldi: “Sadaka vermekte acele ediniz. Çünkü belâ sadakayı atlayıp gelmez.”Geçen yaz tatilini hatırladı. Kars’tan Göle’ye, arkadaşlarını ziyarete gidiyordu. Dolmuş hızla yoluna devam ederken yol kenarındaki bir köyün yanından geçiyordu. Dolmuş bekleyen bir köylü, durması için şoföre işaret etmişti. Şoför ise gazdan ayağını bile çekmeden homurdanmaya başlamıştı:“Bindikleri zaman çok ücret alıyorsunuz diyorlar. Kırk lira yerine otuz lira veriyorlar. Biraz yolda kalsınlar, burunları sürtülsün de akılları başlarına gelsin!”Biraz sonra dolmuş, yol yapımı sebebiyle olsa gerek, asfalt yoldan stabilize yola aynı hızla girivermişti. Karşıdan gelen araba da oldukça hızlıydı. Stabilize yol, elli metre kadar bir mesafeden ibaretti. İşte ne olduysa bu kısacık mesafede olmuştu! Karşıdan gelen arabanın tekerinden fırlayan bir taş, dolmuşun camına çaaat diye çarpmasın mı?Camda, taşın çarptığı yerde bir nokta ve etrafında iç içe geçmiş daireler oluşmuştu. Sanki Kur’ân harfleriyle cama bir “he” yazılmıştı. Bu harfin “Hû” şeklinde okunarak Allah’a işaret edebileceğini düşünmüştü.Elbette kimseyi kendisi gibi düşünmeye zorlayamazdı. Lakin bu hadise, soğukta merhametsizce yolda bırakılan, durması için el kaldıran o yolcunun bir ahı olabilir miydi? Her ne ise, yaşananlar kendisine Yaratan’dan bir işaret gibi görünmüştü.Şoför, yolcuyu yolda bırakmasa, onu dolmuşa alarak az da olsa bir sadaka sevabı kazansa, belki de camda meydana gelen bu hasardan kurtulacaktı. Çünkü Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyordu: “Bazen belâ nazil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.”Karşıdan gelen arabanın tekerinden fırlayan taşı, “nazil olan bir belâ”; dolmuşa el kaldıran yolcuya yapılacak yardımı da belânın karşısına çıkabilecek bir sadaka olarak düşünmüştü. Belki de şoförün yolcuyu almak için biraz oyalanması, o taşla karşılaşmasına engel olacaktı. Merhamet edip yolcuyu alsa, az parasını çok saysa, kim bilir, belki de camdaki o hasar meydana gelmeyecekti!Kader meselesinde sadakanın taşıdığı ehemmiyeti anlamak bakımından bu hadise kendisi için bir dürbün mahiyetinde olmuştu. Olayın oluşu, akışı ve neticesi, gayriihtiyari kendisini böyle düşünmeye sevk etmişti. Elbette “İlla böyledir.” diye bir iddiası yoktu. Çünkü “Her şeyin hakikatini ancak Allah bilir.” düsturunu kendisine şiar edinmişti. O, sadece sadakayla ilgili hadis-i şeriflerin hayattaki tezahürlerini anlamaya çalışıyordu.Halk arasında, cana zarar gelmeyen bir kaza sonrasında, “Neyse ki verilmiş bir sadakan varmış!” denilerek musibetin hafif atlatılmış olmasına dikkat çekilmez miydi? Böylece yaşanan hadisenin içinde bir hayır ciheti görülmez, sadakanın belâyı defetmesine dair hadis-i şerif hatırlanmaz mıydı?Ayetlerden ve hadislerden aldığı dersler, ona bir yandan “Az sadaka çok belâyı savar.” sözünü hatırlatıyor, diğer yandan yolda kalmış birine yardım etmeyi imanın bir gereği olarak gösteriyordu. Böylece karşılaştığı hadiseleri Allah’ın rızasını gözeterek değerlendirmeye çalışıyor, her fırsatta iyilik yapmanın ehemmiyetini daha iyi anlıyordu.O an içinden şöyle dua etmişti:“Kullarını kullarıyla da imtihan eden Rabbimiz! Hırsı yüzünden azı kazanamayan, elindekini de zarara uğratan bu şoförün durumuna bizleri düşürme. Bizi kullarınla imtihanımızda başarılı kıl!”Zihni, Kars’taki bu hatıradan başka bir hatıraya uzandı.Lise yıllarıydı. Bir gün arkadaşlarından biri öğretmeninin yanına gelerek, “Hocam, bugün rüyamda bisikletimin üzerinden kamyon geçtiğini gördüm.” demişti. Bunun üzerine öğretmenleri, “Birkaç simit al da öğrencilere dağıt.” tavsiyesinde bulunmuştu.Arkadaşı da “İkindi vakti, okul çıkışında dağıtırım.” diye düşünmüş. Lakin nasıl olmuşsa olmuş, daha öğle vakti bir kamyon, kaldırıma pedalıyla dayadığı bisikletinin üzerinden, tıpkı rüyasında gördüğü gibi geçmişti. Çok şükür ki bisikletin üzerinde kendisi yokmuş! Verilmiş bir sadakası varmış, diye düşünmüştü.Evet, sadakanın kader planında çok önemli bir yeri vardı. Ancak sadaka vermek kadar, onu geciktirmemek de mühimdi. Nitekim Peygamber Efendimiz, “Sadaka vermekte acele ediniz. Çünkü belâ sadakayı atlayıp gelmez.” buyuruyordu.Vakit ilerlemişti. Arkadaşlarına yetişmesi gerekiyordu. Artık zirveden inme zamanı gelmişti. Bir müddet daha seyrettiği o güzel manzaradan ayrılırken zihninde bu hatıralar, kalbinde ise sadakanın ehemmiyetini bir kez daha hatırlatan Rabbine karşı şükür hisleri vardı.
Kâfirlerle Savaş ve Sabah NamazıNefisle yapılan cihada cihad-ı ekber (büyük cihad), kâfirlerle yapılan savaşa cihad-ı asgar (küçük cihad) denilmesi, kâfirlerle yapılan savaşın önemsiz ya da hafife alınacak bir eylem olmasından dolayı değildir. Aksine bu ifade, dış dünyada yapılan savaşın insanın kendi iç âleminde nefsiyle yaptığı savaşa (cihad-ı ekber) nisbetle sınırlı ve bağımlı olmasından dolayıdır. Çünkü dış âlemdeki cihadda başarılı olmak tamamen iç âlemdeki cihadda başarılı olmaya bağlıdır. Eğer bir ordunun neferleri korku, dünya sevgisi, şehvet ve menfaat düşkünlüğü, şöhret arzusu gibi nefsânî hastalıkların esiri olmuşsa, o ordunun düşmanla yaptığı savaşta zafer kazanması zordur. Örneğin ABD’nin Irak’ı işgali esnasındaki savaş 20 gün sürdü. Irak ordusunun 24 tümeninden 14’ü hiç savaşmadı. Çünkü ABD, Iraklı komutanları satın almıştı.1 Gazete haberlerine göre CIA yüzlerce üst düzey subay ve komutana para ödeyerek birliklerini dağıtmalarını istemiş ve onlar da öyle yapmışlardı. Gazze’de ise davalarına kendilerini adamış bir avuç mücahid, İsrail ve ABD’ye karşı savaştılar ve savaşı kazandılar. Mücahidlerin teknolojik imkânları son derece sınırlı -ki bazılarının ayağında terlik vardı- İsrail’in ise modern teknoloji ile teçhiz edilmiş olması sonucu değiştirmedi. Bu iki durum kâfirlere karşı yapılacak savaşın, kazanılacak zaferin, ancak nefisleriyle mücadele eden, ruh disiplinini sağlamış kimselerle mümkün olacağını göstermektedir.Bu söylediklerimizi destekleyen bir hadis şöyledir: Peygamberimiz (asm) sahâbîlere “Tıpkı yemek yiyenlerin bir kâse yemeği paylaşmak için birbirlerine seslenmeleri gibi, diğer milletler de sizin aleyhinizde birleşip (adeta sizi yemek ister gibi) birbirlerine seslenecekler.” dedi. Birisi: “O gün sayımız az mı olacak?” dedi. Peygamberimiz (asm): “Aksine, o gün sayınız çok olacak, fakat bir selin sürüklediği çer, çöp gibi olacaksınız. Ve Allah, düşmanlarınızın kalplerinden size olan korkuyu kaldıracak ve sizin kalplerinize de bir zayıflık koyacaktır.” dedi. Birisi: “Ey Allah’ın Resulü, o zayıflık nedir?” dedi. O da şöyle buyurdu: “Dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmamaktır.”2Bu hadis peygamberimizin (asm) mucizelerindendir. Çünkü haber verdiği olay bizzat vuku bulmuştur. Tarihte haçlıların Kudüs’ü işgal ettikleri dönemde yaşandığı gibi günümüzde de aynı haller yaşanmaktadır. ***Günümüz Müslüman coğrafyasında sıkça rastlanan en büyük paradokslardan biri, “Sabah namazına kalkamayan biri, İslâm düşmanlarıyla, kâfirlerle, bilhassa Siyonistlerle ve masonlarla nasıl cihad edebilir?” sorusudur. Sabah namazına kalk(a)mayan fakat küresel şer odaklarına karşı büyük idealler besleyen şahsın durumu, şu üç noktada çelişki barındırır:Disiplin ve Sadakat Testi: Sabah namazı, Müslüman için günün ilk imtihanı ve nefse en ağır gelen ibadettir. Yatağın sıcaklığına ve uykunun tatlılığına karşı koyup ayağa kalkamayan bir insan, aslında kendi üzerindeki incecik yorganı bile kaldıracak iradeden yoksundur. Kendi yorganını kaldırmaya gücü yetmeyen bir şahsın, dünyayı parmağında oynatan küresel şer odaklarını ve masonik yapıları yerinden oynatacağını düşünmesi salt bir hayalperestliktir.Manevi Güç Olmadan Zaferin İmkansızlığı: Siyonizm ve benzeri yapılar, dünyayı sadece maddi ve ekonomik güçle değil; arkasındaki üstün bir organizasyon yeteneği, katı bir disiplin ve adanmışlıkla sömürmektedir. Onlara karşı verilecek mücadele; bilgi ve teknolojiyle beraber sarsılmaz bir manevi disiplin gerektirir. Allah’ın en büyük emri olan namazda bile bu disiplini sağlayamamış insanlar, organize olmuş şer odakları karşısında ancak saman alevi gibi parlayan “reaksiyonel bir öfke” üretebilir; dönüştürücü ve caydırıcı bir “aksiyonel güç” haline gelemez.İlahî Yardımın (Nusret) Şartı: İslâm inancına göre zafer, sadece teknoloji ve askeri üstünlükle değil, Allah’ın yardımıyla kazanılır. Peygamberimiz (asm) Mekke’yi Allah’ın yardımıyla fethetmiştir. Kur’ân’da “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde, insanların Allah’ın dinine fevc fevc girdiğini görürsün”3 âyeti bunu ifade etmektedir. İlahi yardım ise ancak O’nun emirlerine ve yasaklarına riayet eden kullara gelir. Nefsine mağlup olarak sabah namazını kılmadan güne başlayan bir şahıs veya ümmet, ilahi yardımı daha günün ilk saatinde kaybetmiş demektir.Netice olarak bütün bu hakikatler bize şu acı gerçeği göstermektedir: Dünyayı düzeltme iddiasında olanlar, işe önce kendilerini düzeltmekle başlamak zorundadır. Küresel adaletsizliklere, siyonizmin zulmüne ve dünyayı kuşatan şer odaklarına karşı haklı bir öfke duymak ve onlarla mücadele etmeyi arzulamak şüphesiz imanî ve onurlu bir duruştur. Ancak unutulmamalıdır ki bu büyük mücadelenin ilk ve en çetin cephesi, yatak odamız, ilk düşmanı ise tembelliğimizdir.Sabah ezanı okunduğunda nefsinin zincirlerini kırıp, uykusunu bölerek seccadeye yürüyebilen insan, cihad-ı ekberi kazanma yoluna girmiş demektir. İşte o zaman bu nitelikli insanın attığı her adım, gerçekleştirdiği her bilinçli boykot, ürettiği her ileri teknoloji, dış dünyadaki düşmana karşı sarsıcı bir “cihad” vasfı kazanır. Kendi nefsinin ve arzularının kölesi olanların, dünyayı özgürleştirmesi mümkün değildir.Son olarak şunu da ekleyelim: Eğer bir Müslüman “Biz Yahudileri ne zaman yeneceğiz?” diye sorarsa, bu soruya “Ne zaman sabah namazındaki cemaat, cuma namazındaki cemaat kadar kalabalık olursa, o zaman” diyerek cevap vermeliyiz.1- Nejat Eslen, Küresel Hamleler, (Ankara: Tek Ağaç Yayınları, 2005) 258.2- Ebû Dâvûd, Melâhim, 5 (No: 4297).3- Nasr, 110/1, 2.
Zekâ Geliştirme MetotlarıZekâ araştırmacısı Prof. James Flynn, her çeşit zekânın geliştirilebileceğini söyler ve bu hususta şöyle der: “Beyin ve hafıza kasları, vücut kaslarına benzer. Antrenman yapılmazsa kaslar gelişmez. Beyin; bilgi, sevgi, ilgi vb. ile gelişir. Eğer anne-baba çocuğu birlikte eğitirlerse antrenman daha verimli olur, çocuğa daha fazla tesir ederler. Bu sayede çocuğun kelime hazinesi daha fazla gelişme ortamı bulmuş olur.”Beyin, öğrenmeye programlıdır. Beyni yaratan Allah, kitap göndermiş ve ilk emir olarak “Oku!” buyurmuştur. Bu bakımdan öğrenmek, insanın yaratılışına yerleştirilmiş en önemli kabiliyetlerden biridir. Her türlü faydalı bilgi beyni besler. Bir bakıma bilgi, beynin vitaminidir.Öğretmen, zekâ çeşitlerini ve zekâyı geliştirme metotlarını bilirse hem dersini zevkle anlatır hem de öğrencilerindeki gelişmeyi görerek mutlu olur. Zira öğretmenin vazifesi yalnızca bilgi aktarmak değil, aynı zamanda öğrencinin öğrenme kabiliyetini geliştirmek ve ona öğrenmeyi sevdirmektir.Beyin, öğrenmeyi ödüllendirir. Nasıl besinler dilde ve damakta bir lezzet bırakıyorsa yeni öğrenilen bilgiler de zihinde âdeta çikolata tadı bırakır. Öğretmen, bu hakikatin farkında olmalı ve öğrenmeyi zevkli hâle getirebilmelidir.Beyin, ömür boyu öğrenir. Nasıl göz ömür boyu görmeye, ayak yürümeye devam ederse beyin de öğrenmeye devam eder. Yeter ki ona öğrenme imkânı verilsin ve bu kabiliyet kullanılmaya devam edilsin.Okumak, öğrenmek, araştırmak, projeler yapmak, yazmak, anlatmak, sohbet etmek, gezip görmek; seminer, konferans ve panelleri takip etmek beynin başlıca sportif faaliyetleridir. Bunların her biri zihni çalıştırır, düşünceyi geliştirir ve insana yeni ufuklar açar.Beyin, her gün öğrenmeye ihtiyaç duyar. Onun için yaz, kış, tatil, cumartesi veya pazar fark etmez. Nasıl midemizi her gün besinlerle besliyorsak beynimizi de yeni ve faydalı bilgilerle beslemeliyiz.Yazıdan baktığımız yerden “beyin eğitimcisi” ve milyonların öğretmeni Hz. Muhammed (sav) şöyle buyurur: “İki günü eşit olan zarardadır.” Bu söz, insanın her gün kendisini biraz daha geliştirmesi gerektiğini ne güzel ifade eder. Geçen her gün, bilgi ve tecrübemize yeni bir şeyler katmalı; dünkü hâlimizle bugünkü hâlimiz arasında bir ilerleme bulunmalıdır.Beyinde her gün yeni hücreler doğar. Beyin, öğrenilen bilgileri yeni hücrelere yükler ve bu hücreler beynin ilgili bölümüne yerleşirler. Öğrenme olmazsa yeni doğan hücreler sabun köpüğü gibi kaybolup gider. Böylece beyinde âdeta bir hücre israfı meydana gelir.Beyin, nadasa bırakmaya gelmez. Faydalı bilgilerle meşgul edilmeyen bir zihin, zamanla faydasız ve işe yaramaz bilgilerin istilasına açık hâle gelir. Özellikle sosyal medya vasıtasıyla her gün maruz kaldığımız bilgi bombardımanı, zihnimizi meşgul ederken bizi gerçek manada geliştirmeyebilir.Öğrenmeyi terk edenler, bir bakıma beyinlerini nadasa bırakmış olurlar. Özellikle ilerleyen yaşlarda zihnin öğrenme faaliyetlerinden uzak kalması, zihinsel kabiliyetlerin zayıflamasına zemin hazırlayabilir. Bu sebeple yaş ilerledikçe öğrenmekten vazgeçmek yerine okumaya, düşünmeye, araştırmaya ve yeni bilgiler edinmeye daha fazla önem verilmelidir.Bugüne kadar 61 kitap yazdım. 90 kitap yazan Honoré de Balzac’ı geçmek için uğraşıyorum. 3.765 konferans verdim. 5.000 konferans veren Prof. Orhan Kural’a yetişmeye çalışıyorum. İşleyen demir ışıldar. Akan sular pırıl pırıldır, durgun sular ise kurtlanır. (Beyin Gücünü Etkili Kullanma Sanatı, Ali Erkan Kavaklı, Prof. Sefa Saygılı, Ensar Neşriyat)Yukarıdaki alıntı yazı, son zamanlarda okuduğumuz ve en çok istifade ettiğimiz paylaşımlardan biri oldu. İçinde bildiğimiz, zaman zaman dile getirdiğimiz pek çok hakikat bulunmakla birlikte, bunların bir arada ve bu şekilde ifade edilmiş olması bizde ayrı bir tesir meydana getirdi.Şahsen 70’li yaşları geride bıraktığımızdan, öğrenme sürecinin bu yaştan sonra ne ölçüde devam edebileceği hususunda zaman zaman tereddütlerimiz oluyordu. İnsan, yaş ilerledikçe ister istemez bazı kabiliyetlerinin zayıfladığını düşünüyor; yeni şeyler öğrenme, öğrendiklerini hafızasında tutma ve zihnini geliştirme hususunda eskisi kadar başarılı olup olamayacağını sorguluyor.İşte bu yazı, tam da böyle bir zamanda imdadımıza yetişti. Okuduktan sonra öğrenmeye dair tereddütlerimiz büyük ölçüde ortadan kalktığı gibi, yeni bilgiler edinme arzu ve gayretimize de ayrı bir canlılık geldi. Demek ki yaşın ilerlemesi, öğrenme kapısının kapanması demek değilmiş. İnsan, ömrünün hangi devresinde bulunursa bulunsun, öğrenmeye devam edebiliyor; yeter ki bu husustaki istek ve gayretini kaybetmesin.“Beşikten mezara girinceye kadar ilim öğreniniz.” sözünü, hadis-i şerif olarak ilk öğrendiğimiz ve hayatımız boyunca en çok tekrar ettiğimiz ifadelerden biri olarak hafızamızda taşıyoruz. Fakat insan, bazen çok iyi bildiği bir hakikatin üzerinde yeterince durmayabiliyor. Aynı sözü defalarca okuduğu ve tekrar ettiği hâlde, onun ihtiva ettiği manayı yeni bir vesileyle çok daha derinden kavrayabiliyor. Bu vesileyle şu sözün ne kadar doğru olduğunu bir kere daha ve daha iyi anladık: “Bilmek önemli; ama bildiğini değişik vesilelerle, farklı şekillerde hatırlamak daha önemli.” Zira bilgi, yalnızca hafızada saklandığında değil, yeniden hatırlandığında, üzerinde düşünüldüğünde ve hayata tatbik edildiğinde asıl değerini buluyor.Bugün bilim insanlarının uzun araştırmalarla ortaya koyduğu öğrenmenin hayat boyu devam edebileceği gerçeği, asırlardır ilim öğrenmenin ehemmiyetini vurgulayan dinî ve kültürel mirasımızı da yeniden düşünmemize vesile oluyor.Bize düşen de yaşımızı, meşguliyetlerimizi veya imkânlarımızın sınırlılığını öğrenmenin önünde bir engel olarak görmemek; son nefesimize kadar faydalı ilmin, güzel düşüncenin ve hayırlı hizmetlerin peşinde olmaktır.
Bedir MutabakatıBedir İttifakı, İslam dünyasının yüz yılı aşkındır bir çıkış yolu aradığı ve hâlihazırda içinde bulunduğu hâletten çıkabilmesi için yol aydınlatıcı bir “dolunay” olması umudunu da beraberinde getirmiştir.Nisan 2015’te kaleme aldığımız “İttihad-ı İslam’da İkna Tamam İnşa Başlamalı” başlığıyla yayınladığımız yazıda, İslam dünyasının kendisini ittihad için ikna sürecinin yüz yıl sürdüğü, bu konuda gök kubbe altında söylenilmedik sözün neredeyse artık kalmadığı, artık ikna aşamasının tamamlandığı, bunun farkına varılması ve inşa aşamasına geçilmesinin gerekliliği vurgulanmıştı. Çok acılar yaşayan İslam dünyasının, yüzyılı aşkın zamandır sürdürdüğü, taşıdığı İttihad-ı İslam’ın gerekliliği ve mümkün olup olmadığını tartışmayı artık geride bırakması, yüzyıldır tekrar edilen “evet gereklidir” “evet olmalıdır” “olacak mıdır? – evet olacaktır” “mümkün müdür? – evet mümkündür” aşamasının artık aşılması, ancak meseleyi gündemde tutmak amacıyla konuşulmasının gerekliliği ifade edilmişti. Bu bağlamda konuşulması gereken husus ise artık ittihadın kurumsal yapısının nasıl teşkil edileceği, hangi aşamaların, adımların ve prosedürlerin olması, atılması gerektiğiydi.2025 Temmuz ayında İrfan Mektebinde kaleme aldığımız “İslam İşbirliği Teşkilatı Güvenlik Konseyi Kurulmalıdır” başlıklı yazıda da “İslam Dünyasının 20-30-40-50 yıl önceki İslam Dünyası olmadığının farkına varması gerektiğini” belirterek “Dünyanın sistemsel bir dönüşüm geçirdiği şu süreçte İslam Dünyasının varoluşsal geri dönüşünü sağlamak için somut adımlar atmak zorundadır. İslam Dünyası gerek İslam ülkeleri arasındaki sorunlarda rol almak, gerekse kendisine karşı yönelebilecek saldırılara karşı caydırıcı olabilmek için acil olarak İslam İşbirliği Teşkilatı Güvenlik Konseyi kurulmalıdır. Bu konsey uhdesinde İslam Dünyasının kendi sorunları için “barış gücü”, dışarıdan gelmesi muhtemel saldırılara karşı “savunma gücü” oluşturulmalıdır. Bunlar bir ütopya değil, varoluşsal bir zorunluluktur.” “Daha Yeni Başladık”7 Ağustos’ta imzalanan Mekke anlaşması bu noktada İslam Dünyası açısından önemli bir dönüm noktası olmuştu. 7 Ağustos’tan sonra Mekke İttifakı’nın lehine-aleyhine uluslararası kamuoyunda çok değerlendirmeler yapıldı. Bütün bunların içerisinde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın New York’ta gerçekleştirilen ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından düzenlenen “100. Yıla Girerken Türkiye-ABD İlişkileri” panelinde 22 Eylül’de yaptığı açıklamalar oldukça önemliydi. Hakan Fidan; Mekke İttifakını 5-6 yıldır düşündüklerini ancak ülkeleri buna ikna etmek zaman aldığını belirtti. Ancak daha dikkat çekici olanı ise bölgedeki sorunları ileri sürerek Mekke ittifakının etkisiz kaldığını ileri sürenlere yönelik olarak “daha yeni başladık” sözleriydi. 5-6 yıl önceden niyetlenilen ve başlatılan sürecin neticeleri bugün alınmış oldu. Mekke İttifakı’nın da 5-6 yıl sonrası veya 5-6 yıl içerisi için bugünden niyetlendiği amaçlar, yakın gelecek içerisinde almak istediği sonuçlar muhtemelen vardır ve bunun için belki de bugünlerden adımlar atılmaya başlanmıştır.İsrail Başbakanı Netenyahu 19.10.2026’da Sünni Elmas İttifakı olarak nitelendirdiği İslam Dünyasındaki ittifak ilişkilerini gösteren bir harita eşliğinde yeni ulusal güvenlik doktrinini açıkladı. Bu kapsamda Türkiye’nin liderlik rolüne de işaret etti. Netenyahu’nun bu açıklamaları, yakın gelecekte (belki de 5-6 yıl içerisinde) Mekke İttifakı’nın ortaya çıkarabileceği sonuçların muhataplarınca algılandığını ve kaygılandırdığını göstermektedir. İslam Dünyasının Üzerinde Doğan Dolunay: Bedir MutabakatıMekke İttifakı ile başlayan ittihad yolundaki yeni yolculukta, hızla yol alınmaya çalışıldığı görülmektedir. 21.10.2026’da Katar’ın başkenti Doha’da Katar, Endonezya, Pakistan ve Türkiye arasında çok taraflı ‘Bedir’ Mutabakat Zaptı imzalandı. Bu mutabakatın kapsamı, askerî üretim alanında iş birliğini teşvik etmeyi, dört ülkenin askerî kabiliyetlerini güçlendirmeyi, teknik, askerî, eğitim, araştırma ve geliştirme konularında iş birliğini desteklemeyi amaçlıyor. Bu itibarla odağını yine savunma ve güvenlik oluşturuyor.Katar’da imzalanan anlaşmaya Doha anlaşması denilebilirdi veya başka bir isim de verilebilirdi. Uluslararası ilişkilerde örneği görülen, görülebilecek olan muhtelif mutabakatlardan bir mutabakat olabilirdi. Ancak mutabakata ‘Bedir’ adının verilmesi elbette ki mutabakatın manası, mahiyeti, kapsamı ve amacı açısından artırıcı bir “çarpan etkisi” potansiyeli oluşturmaktadır. İslam Dünyası, yeniden kuruluşu ve kurtuluşu için İslam’ın öz değerlerine, birleştirici unsurlarına, ortak paydalarına sımsıkı tutunma arayışındadır. Yakın gelecekte bu anlaşma ve mutabakatlara yeni ülkelerin dâhil olmasıyla hem güç pekişecek hem de ittifaklar ittihad yolunda genişleyecektir. Muhtemeldir ki yakın gelecekte bu anlaşmalar ve mutabakatlar benzer eksendeki adlandırmalarla çeşitlenecektir. En nihayetinde hepsi birlikte ittihada dönüşecektir.İslam Dünyasının mensuplarının maruz kaldığı müstakil ve münferit yalnızlığını sona erdiren kapılar birer birer, peş peşe aralanmaktadır. Bedir İttifakı, İslam dünyasının yüz yılı aşkındır bir çıkış yolu aradığı ve hâlihazırda içinde bulunduğu hâletten çıkabilmesi için yol aydınlatıcı bir “dolunay” olması umudunu da beraberinde getirmiştir.
Çay Bu İşin Bahanesiydi Müdür BeyGeçenlerde bir videoda birisi şöyle bir hikâye anlatıyordu: Şirkete yeni atanan müdür, yirmi sekiz yıldır orada çalışan çaycı Cemil Amca’yı arşive göndermiş. Sebebi, çayları geciktirmesiymiş. Cemil Amca birine çay bırakırken kızının sınavını soruyor, diğerinin hasta annesinden haber alıyor, bir başkasının keyifsizliğini görünce yanında biraz duruyormuş. Müdür de bu sohbetleri vakit kaybı sayıp her kata birer içecek makinesi koydurmuş.Çay meselesi böylece çözülmüş. Bas düğmeye, al bardağını, dön işine…Bir süre sonra eski çay ocağında Cemil Amca’nın defteri bulunmuş. İçinde siparişler yerine çalışanlara dair küçük notlar varmış: Yeni başlayan Zehra’ya ismiyle seslenilecek, kendini yabancı hissetmesin diye. Zor günler geçiren Ferhat’ın üzerine fazla gidilmeyecek, gerekirse yalnızca yanında durulacak…Müdür, sayfaları çevirirken kendi adını da görmüş: “Kahvesi sade. İlk gün tokalaşırken eli titriyordu. Birkaç gün geçsin, alışabildiniz mi diye sor.” Oysa Cemil Amca bunu sorduğunda, yüzüne bakmadan “İşinize dönün,” demiş. Defteri alıp arşive inmiş müdür. “Makineler çayı senden hızlı hazırlıyor,” demiş, “ama kimsenin hâlini sormuyor.” Cemil Amca’nın cevabı ise kısacıkmış: “Çay bu işin bahanesiydi müdür bey.”Hikâyeyi dinlerken şöyle düşündüm: Hayatımızda pek çok meseleyi böyle çözüyoruz. Sonra da içimizde bir şeylerin neden eksildiğini anlamaya çalışıyoruz. Evde işler yetişiyor, okulda müfredat tamamlanıyor, şirkette hedefler tutturuluyor, dernekte programlar yapılıyor. Herkes bir şeylerle meşgul. Takvimler dolu, telefonlar susmuyor. Fakat bütün bu koşuşturmanın içinde birbirimizin nasıl olduğunu öğrenmeye pek sıra gelmiyor. Sorduğumuzda da cevabını dinleyecek kadar kalabiliyor muyuz, orası da ayrı mesele.Dünya küreselleştikçe mesafeler kısaldı deniyor. Doğru; dünyanın öbür ucundaki bir insanla birkaç saniye içinde konuşabiliyoruz. Ama bazen aynı evde yaşadığımız insanın neye üzüldüğünü haftalar sonra öğreniyoruz. Uzakta olup biten her şeyden haberimiz var da yan odadaki sessizliğin sebebini bilmiyoruz.Bana kalırsa bugünün kalabalıkları biraz da dağınık su katrelerine benziyor. Aynı zemindeyiz, birbirimize yakınız; fakat bir araya gelip akamıyoruz. Her birimiz kendi küçük dünyamızın içinde, dağılmamaya çalışıyoruz. İşimiz, hesabımız, telaşımız, geleceğimiz… Bunları korumaya uğraşırken bizi birbirimize bağlayan şeyleri ihmal ediyoruz. Sonra bir sıkıntı gelip çattığında, bunca insanın arasında niçin bu kadar yalnız kaldığımıza şaşırıyoruz.Elbette insanın kendi kararlarını verebilmesi, kendi hayatını kurabilmesi kıymetli. Fakat birey olmayı kimseye ihtiyaç duymamak, özgürlüğü de kimseye karşı sorumluluk hissetmemek gibi anlamaya başladığımızda işler değişiyor. Yardım istemeye utanıyoruz. Birine yük olmaktan korkuyoruz. Her şeyi tek başımıza halletmek zorundaymışız gibi yaşıyoruz. Oysa insan bazen yalnızca anlatmak ister. Kendisine hemen bir çözüm sunulmadan, nasihat edilmeden, sözü daha bitmeden başka bir konuya geçilmeden…Cemil Amca’nın gecikmesi biraz da bundanmış demek ki. Birinin sözünü bitirmesini bekliyormuş.Bizim beklemeye tahammülümüz yok! Çocuk okuldan geliyor. Ödevini soruyoruz, sınavını soruyoruz, kaç yanlış yaptığını soruyoruz. Bunların hepsini öğreniyoruz da teneffüste kiminle oturduğunu, o gün neden durgun olduğunu sormayabiliyoruz. Sonra yıllar geçiyor, “Bu çocuk bizimle hiçbir şey paylaşmıyor,” diyoruz. Acaba paylaşmak istediği zamanlarda biz hangi sorunun cevabını bekliyorduk?Aynı şey eşler arasında da yaşanıyor. Alınacaklar, ödenecekler, gidilecek yerler konuşuluyor. Ev, günlük işleri bakımından gayet iyi idare ediliyor olabilir. Fakat insanın içinde birikenler gündeme gelemiyorsa, bir süre sonra konuşmalar ihtiyaç listelerine benzemeye başlıyor. Birbirinin yorgunluğundan habersiz iki insan, aynı evin bütün yükünü tek başına taşıdığını düşünüyor.Okulda da benzer bir telaş var. Ders yetişecek, konu bitecek, başarı yükselecek. Bunları önemsemeyelim demiyorum. Ama sınıfta her gün biraz daha içine kapanan öğrenciyi kim fark edecek? Çocuğun notunu yükseltmeye çalışırken kendisini değersiz hissetmesine gözümüz kapalı kalırsa, verdiğimiz eğitimin nereye dokunduğunu da düşünmemiz gerekmez mi?Hikâyedeki müdür gibi biz de bazen işlerin yetişmesine öylesine odaklanıyoruz ki evde, okulda, işyerinde yanı başımızdaki insanların ne yaşadığını, neye ihtiyaç duyduğunu fark edemiyoruz.Bu yanılgı, insanlara faydalı olmak için kurulan yapılara da girebiliyor. Bir vakıfta, dernekte, herhangi bir sivil toplum kuruluşunda kaç faaliyet yapıldığını, kaç kişiye ulaşıldığını, kaç gönüllünün katıldığını sayıyoruz. Saymak lazım, emeklerin nereye gittiğini bilmek lazım. Fakat her programa ilk gelen, sandalyeleri yerleştiren, en son ışıkları kapatan insan birkaç haftadır görünmüyorsa, bunu kim fark ediyor?Telefon açtığımızda da ilk sözümüz “Hafta sonu gelebilecek misin?” oluyorsa, onun hayatında ne olup bittiğine ne zaman sıra gelecek?Gönüllülük, insanın yorulmayacağı anlamına gelmiyor. Bir gayeye inanmak da incinmeyeceği anlamına gelmiyor. Bazen en çok emek verenin her zaman verebileceğini varsayıyoruz. Nasıl olsa geliyor, nasıl olsa yapıyor, nasıl olsa bir şey söylemiyor. Sonra bir gün gelmeyince şaşırıyoruz.Halbuki, o, belki de uzun zamandır, Cemil Amca gibi birinin kendisine de “Nasılsın, yoruldun mu?” diye sormasını bekliyordu.Buradan işyerine dönelim. Şirket elbette hesabını yapacak, zamanını iyi kullanacak, kâr edecek. Ancak her ilişkiye “Bunun getirisi nedir?” diye bakmaya başlandığında, insanlar da birbirine aynı hesapla yaklaşmayı öğreniyor. Kendi görevini tamamlayıp kenara çekiliyor. Arkadaşının yetişemediği işe el uzatmak, bir yeninin alışmasına yardımcı olmak, ortak bir sıkıntıya çözüm aramak giderek fazladan yük sayılıyor.Sonra yönetim, çalışanların neden sorumluluk almadığını, neden kuruma bağlanmadığını soruyor.İnsanların yalnızca yaptığı işin sonucuyla ilgilendiğiniz bir yerde, onların da yalnızca aldığı karşılıkla ilgilenmesine şaşırmamak gerekir. Aidiyetin oluşması için insanın orada bir yerinin bulunduğunu hissetmesi lazım. Hastalandığında, hata yaptığında, zorlandığında kendisine nasıl davranıldığı, bunun en açık cevabını verir.Üstelik bu hesap etme alışkanlığı mesai bitince kapıda kalmıyor. Zamanla dostluklara, komşuluğa, akrabalığa da taşınıyor. Aradığımız insanın bize ne sağlayacağını, katıldığımız ortamın hangi kapıyı açacağını düşünmeye başlıyoruz. Birbirimize ayırdığımız vakitten bile karşılık beklediğimizde, hatır için yapılan şeyler azalıyor. Oysa zor günümüzde bizi ayakta tutan, çoğu zaman kimsenin kazanç hanesine yazılmayan o küçük iyilikler oluyor.Cemil Amca’nın defteri, bütün bu hesapların arasında başka bir dikkatin mümkün olduğunu gösteriyor. Bir insanın adını, sıkıntısını, çekingenliğini hatırda tutmak… Kendisi söylemese de bir ihtiyacı olabileceğini düşünmek… Müdür, Cemil Amca’nın kaç dakika geciktiğini fark etmiş. Cemil Amca ise müdürün elinin titrediğini.Hikâyenin en çok burası düşündürüyor beni. Müdür de yeni geldiği yerde tedirginmiş demek ki. Belki başarısız olmaktan korkuyor, belki kendisini kabul ettirmeye çalışıyormuş. Başkalarına ayırmayı gereksiz bulduğu birkaç dakikaya, onun da ihtiyacı varmış. Fakat kendi telaşı fark edildiğinde, bunu fark edecek kadar başını kaldıramamış.İdarecilik üzerine uzun uzun konuşulabilir. Usuller, modeller, planlar anlatılabilir. Fakat evde anne baba, okulda öğretmen, şirkette müdür, bir sivil toplum kuruluşunda sorumlu olmak; biraz da kendi gündeminden başını kaldırabilmeyi gerektiriyor. Karşımızdakinin bizim gördüğümüz kısmından ibaret olmadığını kabul etmeyi… Her sessizlik memnuniyet değil çünkü. Her itiraz da huzursuzluk çıkarmak için yapılmıyor. İşini aksatmayan bir insanın hayatı yolunda gitmeyebilir. Güler yüzle gelen biri, eve dönünce ne yapacağını bilemeyecek kadar sıkışmış olabilir. Bunu her zaman anlayamayız elbette. Ama anlamaya yer açabiliriz.Cemil Amca’nın yaptığı da buydu sanırım. İnsanların hayatında kendiliğinden açılmayan o küçük yeri, bir bardak çayla açmak.Böyle insanların varlığı bir evin, bir okulun, bir kurumun havasını değiştiriyor. İnsanlar birbirinden haberdar oldukça yardım istemek de yardım etmek de kolaylaşıyor. Birinin eksik kaldığı yere diğeri yetişiyor. Herkesin yalnızca kendisini korumaya çalıştığı bir kalabalıktan, birbirini gözeten bir topluluğa doğru yol alınıyor.Bu yüzden hâl hatır sormayı küçük görmemek lazım. Elbette bütün meseleler bir sohbetle çözülmez. Haksızlık varsa giderilmesi, ağır bir yük varsa paylaşılması gerekir. Ama bunları fark etmek için de önce birbirimizin hayatına dikkatle bakmamız gerekiyor. Bazen samimiyetle sorulmuş bir soru, uzun zamandır söylenemeyen bir sıkıntının duyulmasına vesile oluyor.Videodan geriye bende bu kaldı: Birbirimize uğramak için ne çok bahanemiz var aslında. Aynı sofraya oturuyoruz, aynı okulun kapısından giriyoruz, aynı işe yetişiyor, aynı iyilik için emek veriyoruz. Fakat bazen bütün bunları bir an önce tamamlayıp kendi hayatımıza dönmek istiyoruz.Belki biraz da o yüzden su katreleri gibi dağınığız. Birbirimize değebileceğimiz anları aradan çıkarıyoruz.Bugün uzun zamandır görmediğimiz birini ararken, ihtiyacımız olan bir şeyi istemeden önce hâlini sorabiliriz. Çocuğun anlattığı, bize önemsiz görünen bir hadisenin sonunu dinleyebiliriz. Her işi sessizce üstlenen arkadaşımızın yorulabileceğini hatırlayabiliriz.Sonra işlerimize yine döneriz.Ama önce çayımızı beraber içelim. Soğursa tazeleriz.
Kazasker Mustafa İzzet EfendiVefatının 150. Yılında Rahmetle…Kazasker Mustafa İzzet Efendi(1801- 16 Kasım 1876)Kazasker Mustafa İzzet Efendi, hat sanatında en çok nesih-sülüs, celî sülüs ve celî ta'lîk türlerinde eser vermiştir. 1862'den sonra yazdığı nesih yazılar, Necmeddin Okyay'ın tabiriyle "Bir kelebek uçuyormuşçasına hafif ve ruh okşayıcıdır". Kazasker Mustafa İzzet Efendi, 15 civarı Kur'ân-ı Kerîm, bir o kadar Delâilü’l-hayrat, 30'dan fazla En'âm, 200'ün üstünde Hilye-i Saadet, sayısız kıt'a ve murakkaa yazmıştır. Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Osmanlı hat sanatı tarihine adını altın harflerle nakşetmiş, ismi Ayasofya ile özdeşleşen büyük bir hattattır. 1801’de Kastamonu Tosya’da doğdu. Babası Bostanoğulları ailesinden Seyyid Mustafa Ağa’dır. Anne tarafından nesebi, Peygamber Efendimiz (sav) neslinden Şeyh Seyyid İsmâil-i Rûmî hazretlerine dayanır. Küçük yaşta babasını kaybetmesiyle yetim kalmış, annesi tarafından, tahsil için İstanbul’a gönderilmiştir. Fatih’teki Başkurşunlu Medresesi’nde Kömürcüzâde Hâfız Mehmed Efendi’den dînî mûsikî dersleri alan Mustafa İzzet Efendi, bir Cuma selâmlığında okuduğu Naat-ı Şerif ile Sultan II. Mahmud’un dikkatini çekerek onun himayesinde sarayda eğitim görmeye başlamıştır. Silâhdar Ahmed Paşa’nın oğlu Ali Paşa’nın dairesinde yetiştirilmesi uygun görülen Mustafa, bu dairede gördüğü üç yıllık sıkı bir tahsil ve terbiyeden sonra, Galata Sarayı’na alınmıştır. O devirde Galata Sarayı, Osmanlı devlet teşkilâtına ve Saray’a kültür sahibi kimseleri yetiştiren eski bir irfan ocağıydı. Dînî, idârî, askerî ilimlerin yanı sıra hat ve mûsikî gibi sanat eğitimleri de veriliyordu. Burada üç yıl süren tahsili sırasında “İzzetî” mahlâsını alan Mustafa Efendi dînî ve idarî sahalardaki yetkinliğinin yanı sıra, dâvudî sesiyle usta bir icrâkâr, iyi bir neyzen ve hattat olarak yetişmiş ve mezuniyete hak kazanmıştı. Galata Sarayı’ndan sonra Enderûn-ı Hümâyûn’a kabul edildiği sıralarda Mustafa İzzet Efendi 19 yaşlarında, sanat aşkıyla yanan bir gençti. Sarayda İsmail Dede Efendi’den Şâkir Ağa’ya kadar devrin en büyük müzisyenleriyle beraber bulunmuştur.Sultan Abdülmecid’in cülûsundan sonra da Eyüp Sultan Camii hatipliğine getirilmiştir. Ayrıca Lâleli Cami Evkâfı kaymakamlığı da uhdesine tevcih edilir. 1261 senesi Muharrem’inde (Ocak-1845) Eyüp Sultan Cami’nde Sultan Abdülmecîd’in huzurunda okuduğu hutbe pek ziyâde beğenildiğinden “İmâm-ı Sânî-i Sultânî” olur. Bu arada ilmiye kademelerinde de hızla yükselerek muhtelif tarihlerde Selânik, Mekke ve İstanbul kadılığı payelerini elde eder. Mayıs 1849’da Anadolu Kazaskerliği pâyesini alır.O senenin Zilhicce’sinde (Kasım) de baş-imâm olan Mustafa İzzet Efendi’ye ilâve olarak Rumeli Kazaskerliği pâyesi de verilir. Ertesi sene şehzâdegânın yazı muallimliğine ve Şehzâde Abdülazîz’in müzâkerecilik hizmetine tayin olunur. 1852’de imâmlıktan ayrıldıktan sonra iki def’a Meclis-i Valâ-yı Ahkâm-ı Adliyye’ye âza ve ardından fiilen Rumeli Kazaskeri olup “hasbe’l-usûl Reisü’l-ulemâ ve Nâkibü’l-eşrâf” olur.Mustafa Vâsıf’tan (ö.1853) Aklâm-ı sitte, Yesârizâde Mustafa İzzet’ten (ö.1849) talik dersleri almıştır. Sultan Abdülmecid’e hat dersleri vermiş, sarayda şehzâdelere de yazı hocalığı yapmıştır. Rumeli kazaskerliği ve reisü’l-ulemâlık görevlerinde bulunan hattat, aynı zamanda iyi bir neyzen, hânende ve bestekârdır. Celi sülüs ve celî talikle yazdığı levha ve kitâbeleri, büyük boy hilyeleri vardır. Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin Ayasofya için nakşettiği 7,5 metre çapındaki dâire levhalar, bugün dahi “dünyanın en büyük yazıları” olma özelliğini korumaktadır.Kazasker Mustafa İzzet Efendi, hat sanatında en çok nesih-sülüs, celî sülüs ve celî ta’lîk türlerinde eser vermiştir. 1862’den sonra yazdığı nesih yazılar, Necmeddin Okyay’ın tabiriyle “Bir kelebek uçuyormuşçasına hafif ve ruh okşayıcıdır”. Kazasker Mustafa İzzet Efendi, 15 civarı Kur’ân-ı Kerîm, bir o kadar Delâilü’l-hayrat, 30’dan fazla En’âm, 200’ün üstünde Hilye-i Saadet, sayısız kıt’a ve murakkaa yazmıştır. Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin yetiştirdiği ve kendisinden icâzet alan başlıca tanınmış talebeleri şunlardır: Mehmed Şevket Efendi (Vahdetî) (ö.1871), Abdullah Zühdî Efendi (ö.1879), Mehmed Şefik Bey (ö.1880), Kayışzâde Burdurlu Hâfız Osman (ö.1894), Zekâî Dede Efendi (ö.1897), Muhsinzâde Abdullah Hamdi Bey (ö.1899), Mehmed Hilmi Efendi (ö.1900), Yeniköylü Hasan Sırrı Efendi (ö.1907), Tokatlı Hasan Tahsin Efendi (ö.1916), Hasan Rızâ Efendi (ö.1920), Mehmed İlmî Efendi (ö.1923). Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin talebesi Mehmed Şefik Bey’in teyzesiyle yaptığı evlilikten, Ataullah ve Tevfik adlı iki oğlu ve Emine adlı bir kızı dünyaya gelmiştir. 16 Kasım 1876 tarihinde, 75 yaşında vefat eden Kazasker Mustafa İzzet Efendi, dedesi İstanbul Kâdirihânesi kurucusu İsmail-i Rûmî Hazretleri’nin de medfun olduğu Tophane’deki tekke haziresine defnedildi. Mezartaşı kitâbesi talebesi Muhsinzâde Abdullah Bey tarafından yazılmıştır. Rûhu şad, mekânı cennet olsun.







