239. Sayı: "Terörsüz Türkiye"Bu Sayıyı Satın Al
Konu resmiTerörsüz Türkiye: Yeni Bir Başlangıç
Kültür ve Medeniyet

Türkiye, yaklaşık yarım asırdır devam eden terörün yol açtığı acıları ve kayıpları geride bırakmanın imkânlarını konuşuyor. Terörsüz Türkiye, yalnızca silahların susmasıyla sınırlı olmayan; toplumsal güvenin güçlendirilmesini, kardeşlik hukukunun yeniden ihyasını ve müşterek geleceğimizin inşasını da içine alan geniş bir meseledir.Terörün geride bıraktığı ağır bilanço, kaybettiğimiz canlardan ve ekonomik imkânlardan ibaret değildir. Nesiller boyunca taşınan endişeler, birbirinden uzaklaşan insanlar, zayıflayan aidiyetler ve yerleşen önyargılar da bu tahribatın parçalarıdır. Bu sebeple yeni bir başlangıç, geçmişin acılarını unutmadan geleceğin imkânları üzerinde düşünmeyi gerektiriyor.Bediüzzaman Said Nursî, bir asırdan fazla zaman önce kaleme aldığı Münâzarât adlı eserinde bugün de üzerinde durulmaya değer bir düşünce zemini ortaya koymuştur. Cehalet, ihtilaf, istibdat, hürriyet, meşveret ve eğitim meselelerini ele alırken toplumsal problemlerin yalnızca görünen neticeleriyle değil, onları meydana getiren sebepleriyle de ilgilenmiştir. Onun yaklaşımı, bugünün meselelerini değerlendirirken tarihî birikimimizden nasıl istifade edebileceğimiz konusunda önemli imkânlar sunmaktadır.Türklerle Kürtlerin müşterek tarihini yalnızca son kırk yılın hadiseleri üzerinden okumak, asırlar boyunca oluşmuş büyük bir birikimi göz ardı etmek olur. Aynı inanç dünyasında buluşan, aynı medeniyetin inşasına emek veren, aynı vatanın sevinçlerini ve acılarını paylaşan insanların ortak hafızasında ihtilaflardan çok daha fazlası vardır. Ancak bu tarihî mirası hatırlamak kadar, yaşanan acıları ve farklı toplumsal tecrübeleri anlamak da önemlidir. Zira kardeşlik, yalnızca müştereklerimizi dile getirmekle değil, birbirimizin hukukunu gözetmekle kuvvetlenir.Meselenin belki de en önemli tarafı, yetişen nesillerin kendilerini hangi değerler dünyasına ait gördükleri ve geleceklerini nasıl tasavvur ettikleridir. Gençlerin birbirlerini geçmişten devralınan korkularla değil, bugünün gerçekleriyle tanımaları; kendi dil ve kültürlerini yaşatırken müşterek tarihimizin ve geleceğimizin de bir parçası olduklarını hissetmeleri önem taşımaktadır. Eğitimden kültüre, aileden istihdama kadar atılacak adımların bu bakımdan değerlendirilmesi gerekir.Bu süreçte sivil toplumun sorumluluğu da yalnızca toplantılar düzenlemek ve iyi niyet beyanlarında bulunmak değildir. Asıl vazife, insanlar arasında güven köprüleri kurmak, mahallî ihtiyaçları doğru anlamak, farklı kesimleri müşterek çalışmalar etrafında buluşturmak ve istişarelerden somut neticeler çıkarmaktır. Özellikle bölgedeki sivil toplum kuruluşlarının tecrübeleriyle ülke genelindeki kuruluşların birikim ve imkânlarının buluşması, karşılıklı anlayışın gelişmesine katkı sağlayacaktır.Elinizdeki dosyada Terörsüz Türkiye meselesini tarihî hafızamızdan gençlerin aidiyetine, dil ve kültürden toplumsal güvene, sivil toplumun sorumluluklarından müşterek gelecek tasavvuruna kadar farklı yönleriyle ele almaya çalıştık. Maksadımız, meselenin bütün boyutlarını tüketmek değil; üzerinde yeniden düşünülmesi gereken hususlara dikkat çekmek ve müşterek akla katkıda bulunmaktır.Nihayetinde yeni bir başlangıç, yalnızca geçmişin yüklerinden kurtulmak değil, geleceği hangi esaslar üzerine kuracağımızı da belirlemektir. Bediüzzaman’ın Münâzarât’ta üzerinde durduğu meşveret, adalet ve eğitim anlayışı, bu bakımdan yeniden düşünülmeye değerdir. Farklılıklarımızı ihtilaf sebebi hâline getirmeden, müşterek değerlerimizi kuvvetlendirerek ve birbirimizin hukukunu gözeterek inşa edeceğimiz bir gelecek, hepimizin ortak meselesidir.

Metin UÇAR 01 Ekim 2026
Konu resmiTarihten Sayfalar
Tarih

Kilitbahir KalesiKilitbahir Kalesi, Çanakkale Boğazı’nın en dar yerinde, Rumeli yakasında deniz geçişini kontrol altında tutmak için Çimenlik Kalesi (Kal‘a-i Sultâniyye) ile birlikte Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmıştır. Dönemin tarihçilerinden Tursun Bey, İs­tan­bul’un fethinin ardından boğazın en dar ye­ri olan Eceovası mevkisinde karşılıklı iki ka­le yapıldığını, birine Kilîdü’lbahr, diğerine Sultâniye adının verildiğini ve bu kalelere topların konulduğunu yazar. Kritovulos ise eserinde 1463 yılı olaylarından bahseder­ken Gelibolu ve Bolayır Valisi olan Donanma Kumandanı Yakub Bey’in bu kalelerin inşasıyla görevlendirildiğini ve 1464-65 dönemini anlatırken de inşaatın tamamlanmış olduğunu belirtir. İstanbul’un fethinden sonra Fatih dönemi mimarîsinde geometriye verilen önemi yansıtan üç yapraklı yonca planına sahip kale, gelişen topçuluk teknolojisi ile dönemin askerî mimarîsinin öncü bir şeması olarak karşımıza çıkmaktadır. Kale, çekirdeğinde yer alan yürek biçimli yedi katlı iç kule, üç yapraklı yonca formuna sahip iç kale ve etrafını saran dış surlardan oluşmaktadır. Yay biçimli dış sur duvarlarının deniz tarafındaki bölümü günümüze ulaşmamıştır. Dış surlarda 14 adet burç yer almaktadır. Burçlardan iki adedi dairevî, dört adedi üçgen, dört adedi de kare formludur. Dış surlardaki üç kapıdan ikisi karada, diğeri ise deniz tarafındadır. Kilitbahir Kalesi, Kanunî Sultan Süleyman döneminde tamir edilerek genişletilmiştir. Etrafı surla çevrilmiş ve kaleye 1541’de Sarı Kule adı verilen bir kule eklenmiştir.21 Ekim 1096Sultan I. Kılıçarslan,ilk haçlı ordusunu imha ettiHaçlı saldırılarının öncüsü olarak kabul edilen Keşiş Pierre l’Ermite’in idaresinde Ana­dolu’ya gelen ilk haçlı ordusu, İznik üzerine yürürken Sultan I. Kılıçarslan tarafından Drakon Vadisinde pusuya düşürülmüştür. Bu ilk haçlı ordusunun hemen hemen tamamı, 21 Ekim 1096’da imha edilmiştir. Kazandığı bu başarı I. Kılıçarslan’ın haçlıları küçümsemesine yol açmıştır. Bu düşünce, Avrupa’dan yola çıkan yeni haçlı ordularının sayısını ve gücünü tam anlamıyla anlayamamasına ve olaya gereken önemi vermemesine yol açmıştır. Ülkesinin doğusunda Dânişmendliler’in de ele geçirmek istedikleri Ermeni Gabriel’in hâkimiyetinde bulunan Malatya şehrini zaptetmek üzere 1097 yılı kış aylarında bütün ordusunu yanına alıp İznik’ten ayrıldı ve Malatya önüne gelerek şehri kuşattı.22 Ekim 1827Meşihat Dairesi,Ağakapısı’na nakledildiVaka-i Hayriye’ye kadar (1826) şey­hül­is­lâm­lar, oturdukları konakların selâmlık kıs­mını meşihat dairesi olarak kullanırlardı. Yerleri müsait olmayanlar ise uygun bir konak kiralayarak oraya taşınırlar ve resmî işleri burada görürlerdi. Yeniçeri Ocağı’nın ilgasından sonra Sad­razam Mehmed Selim Paşa, Sultan 2. Mah­­mud’a takdim ettiği bir takri­rinde Eski Saray’ın serasker dairesi olmasını, Ağa­ka­pısı’nın da şeyhülislâmlığa tahsis edilmesini arz etmişti. Bu teklif uygun bulunmuştur. Padişah, yeniçeriliğin ve Ağakapısı’nın unutulması için burasının şeyhülislâmlara verilmesini ve adının da Fetvahâne olmasını emretmiştir. Bu sırada büyük bir yangın geçiren Bâbıâli’nin çalışmaları geçici bir süre için buraya nakledildiğinden ancak Bâbıâli’nin tamirinden sonra 1827’de Ağakapısı meşihata tahsis edilmiş ve 22 Ekim 1827 günü taşınma işlemi gerçekleştirilmiştir.31 Ekim 1734Şeyhülislam İshak Efendivefat ettiBabası da şeyhülislam olan İshak Efendi, 1679’da İstanbul’da dünyaya gelmiştir. İlk derslerini babasından alan İshak Efendi, daha sonra çeşitli ilimleri tahsil etti. Şey­hül­islâm Seyyid Feyzullah Efendi’nin de hazır bulunduğu bir imtihanda başarılı olarak 1699’da müderrislik pâyesini aldı. 1733 yılı başlarında Rumeli kazaskerliği pâyesi verilen İshak Efendi, bir ay sonra Ekim 1733’te şeyhülislâmlığa getirildi. Bir yıl dokuz gün süren şeyhülislâmlığı döneminde padişahın teveccühünü kazandı. Sultan I. Mahmud’a da kasideler sunup çeşitli vesilelerle tarih manzumeleri kaleme aldı. Divanını yeniden düzenleyerek Sultan 1. Mahmud’a takdim etti. 31 Ekim 1734’te İstanbul’da vefat eden İshak Efendi, Fatih Çarşamba’da babasının yaptırdığı caminin bahçesindeki aile kabristanına defnedildi. Kadı İyâz’ın eş-Şifâ adlı eserini ve Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin Bus­­tâ­nü’l-Ârifîn adlı eserini tercüme etmiş­tir. Divanı ve Peygamber Efendimiz’in (asm) pey­gam­berliğini anlattığı Bisetname ad­­lı ese­ri vardır.

Ahmed Said GÜNDÜZ 01 Ekim 2026
Konu resmiToplumsal Güvenin İnşasında Sivil Toplumun Rolü
İnsan

Memleketi ayakta tutan şey sadece haritası, yolları, köprüleri ya da ekonomisi değildir. Tüm bu devasa yapının altında, gözle görünmeyen ama her şeyi sırtında taşıyan gizli bir temel var: güven. İnsanın kapı komşusuna, esnafın dükkânına giren müşteriye, vatandaşın devlete duyduğu bila kayd u şart inanç... Aynı toprakların insanlarının birbirine “yabancı” gözüyle bakmaması, doğudakinin batıdakini, batıdakinin doğudakini kardeşi bilmesi… Unutmayalım ki toplumu gerçekten “biz” yapan, sevinçte ortak olduğumuz kadar, birbirimizin acısını da hissedebilmektir.Eğer bir yerde güven varsa, farklılıklar korku üretmez. İnsanlar birbirinin dilinden, memleketinden ya da inancından ürkmez. Birbirine benzemek zorunda kalmadan, yan yana, huzurla yaşayabileceğini bilir. Ama güven zedelenmeye görsün; en küçük farklılık bile koca bir şüphe duvarına dönüşür. Ve insan, başkalarının uydurduğu hikâyelere inanmaya başlar. Türkiye olarak son yarım asırda yaşadığımız terör belası, geride sadece kaybedilen canlar, harcanan milyarlar ve kaçırılan fırsatlar bırakmadı. Belki de en ağır yarayı birbirimize olan inancımızda aldık, büyük bir güven kaybı yaşadık. Bugün önümüzde yepyeni ve temiz bir sayfa var. “Terörsüz Türkiye” hedefi, sadece silahların susmasından ibaret görülürse çok eksik kalır. Asıl büyük zafer, silahların sustuğu o sessizlikte insanların birbirinin sesini yeniden duymaya, birbirini dinlemeye başlamasıdır. Terörü bitirmek hukukun ve devletin işidir; ancak terörün aramıza açtığı mesafeleri kapatmak, hepimizin, tüm toplumun ortak davasıdır. İşte tam bu noktada, sivil topluma tarihi bir sorumluluk düşüyor. Çünkü devlet yolu açabilir ama insanların o yolda yürümesini kanunla, emirle sağlayamaz. Kanunlar düzeni kurar ama kalplerdeki muhabbeti var edemez. Güvenlik güçleri silahı susturur ama gönüllerdeki kırgınlığı tek başına iyileştiremez. Gönülden gönüle giden o köprüleri, ancak ve ancak yine insanlar yani bizler kurabiliriz.Biz Birbirimize Yabancı DeğilizBugün Türklerle Kürtler arasındaki ilişkiler konuşulurken iki ayrı toplum ilk defa birbirleriyle karşılaşıyormuş gibi bir dil kullanılabiliyor. Hâlbuki tarih bize bambaşka bir şey söylüyor. Biz birbirimizi yeni tanımıyoruz. Yüzyıllardır aynı coğrafyada yaşayan, aynı çarşılarda alışveriş yapan, aynı medreselerde ders okuyan, aynı orduda askerlik yapan, aynı sofrada ekmek paylaşan, kız alıp kız veren, birbirinin düğününe giden, cenazesine omuz veren insanlardan bahsediyoruz.Diyarbakır’ın İstanbul’la, Bitlis’in Bursa’yla, Mardin’in Halep’le, Erzurum’un Van’la, Urfa’nın Anadolu’nun diğer şehirleriyle münasebeti dün başlamadı. Doğunun medreselerinde yetişmiş bir âlim İstanbul’da hürmet görmüş; İstanbul’da basılan bir kitap Van’da okunmuş; Bitlisli bir tüccarın yolu Halep’e, Diyarbakırlı bir sanatkârın yolu Bursa’ya düşmüştür. Malazgirt’te başlayan müştereklik yalnız savaş meydanlarının yoldaşlığı değildir. Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Kutü’l-Amâre’de aynı cephede bulunmanın çok ötesinde bir müşterek hayattan söz ediyoruz. Bizim beraberliğimiz yalnız aynı düşmana karşı savaşmış olmanın beraberliği değil, aynı medeniyeti beraberce kurmuş olmanın birlikteliğidir.Camide aynı kıbleye döndük. Aynı ezanı dinledik. Aynı Peygamber’in ümmeti olduğumuza iman ettik. Aynı pazarın esnafı, aynı şehrin komşusu olduk. Aynı türkünün başka makamlarını söyledik. Aynı sofrada farklı yemekler yedik ama aynı ekmeği bölüştük. Daha da mühimi birbirimizin ailelerine karıştık. Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın hayat hikâyesine bakıldığında etnik ve bölgesel sınırların gündelik hayatın içerisinde ne kadar iç içe geçtiği görülecektir.Onun için bugün yapmamız gereken şey sıfırdan bir kardeşlik icat etmek değil; var olan kardeşliği, üzerini örten tozlardan temizlemektir.Münazarat’tan BugüneBediüzzaman Said Nursî’nin Münazarat’ı bu bakımdan bugün yeniden okunmaya değer eserlerden biridir.Türkiye’de uzun yıllardır doğu hakkında batıda, batı hakkında doğuda çok şey konuşuldu. Fakat zaman zaman birbirimiz hakkında konuştuğumuz kadar birbirimizle konuşamadık. Oysa insanı tanımanın yolu, hakkında hazırlanmış raporu okumaktan önce onunla aynı masaya oturmaktır. Diyarbakır’daki bir annenin kaygısını İstanbul’daki anne dinlemeli. Van’daki genç Bursa’daki gençle tanışmalı. Mardin’deki iş insanı Konya’daki sanayiciyle beraber iş yapmalı. Şırnak’taki öğrenci Trabzon’daki öğrenciyle aynı projede çalışmalı. Hakkâri’deki öğretmen Edirne’deki meslektaşıyla tecrübesini paylaşmalıdır.Bunun için doğu-batı arasında yeni ve güçlü bir insan köprüsü kurulmalıdır. Sivil top­lu­mun en büyük vazifelerinden biri bu köp­rüyü kurmaktır. Çünkü insan, yakından tanıdığı kişiyi kolay kolay bir kimliğin içine hapsedemez. Bir Diyarbakırlıyı tanıdı­ğınızda artık karşınızda yalnız “bir Kürt” yoktur; Ahmet vardır, Mehmet vardır, Fatma vardır. Bir Trabzonluyla dost olduğunuzda karşınızda yalnız “bir Karadenizli” değil; hikâyesini, ailesini, sevincini, derdini bildiğiniz bir insan vardır.Temas, insanı etiketten kurtarır.Güven Emirle Değil Temasla KurulurToplumsal güvenin belki de en önemli hususiyeti emirle meydana getirilememesidir. Bir kanun çıkarıp “Bugünden itibaren birbirinize güveneceksiniz.” diyemezsiniz. Bir genelgeyle kardeşlik ilan edemezsiniz. Devlet bunun şartlarını oluşturabilir; adaleti sağlayabilir, hakları güvence altına alabilir, güvenliği tesis edebilir. Fakat güvenin gündelik hayata yerleşebilmesi için insanın insana dokunması gerekir.İşte sivil toplum tam burada devletin ulaşamadığı yere ulaşır. Bir vakıf bir eve girer. Bir dernek bir gencin omzuna dokunur. Bir öğretmen bir öğrencinin dünyasını değiştirir. Bir iş insanı bir gence iş verir. Bir gönüllü başka şehirden gelen bir aileyi evinde ağırlar. Bazen devletin yıllarca anlatamayacağı kardeşlik duygusunu bir sofrada beraber yenilen yemek anlatır.Risale-i Nur’un toplumsal hayata ilişkin önemli kavramlarından biri müsbet harekettir. Müsbet hareket, yanlışı görmemek değildir. Haksızlık karşısında susmak hiç değildir. Müsbet hareket; yıkmayı değil yapmayı, öfkeyi çoğaltmak yerine tamir etmeyi, husumeti beslemek yerine hakkı ve adaleti gözeterek insanı kazanmaya çalışmayı ifade eder.Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan toplumsal dil budur. Elli yılın yaralarını sürekli kaşıyan değil, onları inkâr etmeden iyileştirmeye çalışan dil… Geçmişte yaşananları unutturmaya çalışan değil, geçmişi geleceğin hapishanesine dönüştürmeyen anlayış…Şehitlerimizin acısını unutmadan başka insanların acılarını da duyabilmek; terörün meydana getirdiği büyük tahribatı açıkça görürken herhangi bir etnik kimliği terörle özdeşleştirmemek; devletin ve milletin birliğini savunurken farklılıkları tehdit olarak görmemek… Müsbet hareket biraz da budur. Hakikati söylemek fakat hakikati bir başkasının başına vurulacak taş hâline getirmemektir.Kardeşlik Bir HukukturBediüzzaman’ın Uhuvvet Risalesinde üzerinde ısrarla durduğu hastalıklardan biri ada­vettir. Bir insanın bir kusuru yüzünden di­ğer bütün meziyetlerini yok saymak nasıl ada­let­sizlikse, bir topluluğu içerisinden çıkan yanlışlar sebebiyle bütünüyle mahkûm etmek de aynı şekilde adaletsizliğe kapı açar.Bugün “kardeşlik” kelimesini çok kullanı­yo­ruz. Fakat kardeşlik yalnız birbirimize “kardeşim” demek değildir. Kardeşlik bir hukuktur. Kardeşinin onurunu koruyacaksın. Onun dilini aşağılamayacaksın. Acı­sıyla alay etmeyeceksin. Kendisini ifade etmesine imkân vereceksin. Haksızlığa uğ­ra­dığında kimliğine bakmadan yanında du­ra­caksın. Yanlış yaptığında ise düşmanlaş­tır­madan doğrusunu söyleyeceksin.Kur’ân-ı Kerîm’in, “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.” emri kardeşliği yalnız ilan etmiyor; bozulduğu zaman onu düzeltmeyi de vazife hâline getiriyor. Demek ki kardeşlik edilgen bir duygu değildir. Tam tersi kardeşlik emek ister.Toplumsal barışın önündeki büyük tehlikelerden biri de acıları yarıştırmaktır. “En fazla kim acı çekti, kim daha çok mağdur oldu?” soruları üzerinden kurulacak bir gelecek bizi birbirimize yaklaştırmaz. Şehit annesinin gözyaşı gerçektir. Terörden zarar görmüş insanların yaşadıkları gerçektir. Köyünden, evinden ayrılmak zorunda kalmış insanların hatıraları gerçektir. Yıllarca korkuyla yaşamış vatandaşın hissettikleri gerçektir. Bunlardan birini kabul etmek diğerini reddetmeyi gerektirmez. Bir annenin gözyaşının etnik kimliği yoktur.Sivil toplum burada çok hassas bir vazife üstlenebilir. Acıları siyasetin malzemesi olmaktan çıkarıp insanlığın ortak vicdanında buluşturabilir. Bazen barış, iki tarafın birbirine kendi acısını anlatmasıyla değil, birbirinin acısını dinlemeye başlamasıyla doğar.Dil Ya Köprü Kurar Ya Duvar ÖrerTerörün meydana getirdiği tahribat yalnız silahla olmadı; kelimeler de yaraladı. Bir şehrin bütün insanlarını zan altında bırakan cümleler, bir kimliği aşağılayan ifadeler, bir annenin dilini küçümseyen tavırlar, bir şehidin hatırasını inciten sözler toplumsal hafızada iz bıraktı.Onun için yeni dönemin en önemli meselelerinden biri dil terbiyesi olmalıdır. Siyasetçi de gazeteci de akademisyen de bürokrat da STK temsilcisi de konuşurken karşısındakinin onurunu hesaba katmalıdır. Söylediğimiz söz doğru olabilir; fakat doğru sözü yanlış üslupla söylediğimizde hakikatin önüne kendi öfkemizi geçirebiliriz. Birliği tesis edecek dil, farklılıkları yok sayan değil; onları incitmeden müşterek değerler etrafında buluşturan bir dil olmalıdır.Türkiye’nin doğusuyla batısını birbirine bağlayan en kuvvetli tarihî bağlardan biri de inanç dünyamızdır. Bunu görmezden gelmek, bu coğrafyanın tarihini ve toplumun sosyolojisini eksik okumaktır. Diyarbakır Ulu Camii’nde saf tutan insanla Bursa Ulu Camii’nde saf tutan insan aynı kıbleye dönmektedir. Bitlis’in medresesinde okunan Kur’ân ile İstanbul’un camisinde okunan Kur’ân aynıdır. Urfa’da edilen dua ile Konya’da edilen duanın yöneldiği makam aynıdır. Dillerimiz, şehirlerimiz, mahallî kültürlerimiz farklı olsa da aynı Allah’a iman etmek, aynı Peygamber’in ümmeti olmak ve aynı mukaddesata hürmet etmek, asırlardır bizi buluşturan en kuvvetli müştereklerden biri olmuştur.Bu sebeple İslam kardeşliği, toplumsal güveni yeniden inşa ederken başvurabileceğimiz en güçlü müşterek zeminlerden biridir. Din, insanı yalnız kendi iç dünyasında iyileştirmez; onun diğer insanlarla münasebetini de şekillendirir. Kardeşinin hukukunu gözetmeyi, haksızlıktan sakınmayı, merhameti, yardımlaşmayı, affetmeyi ve kendisi için istediğini kardeşi için de istemeyi öğretir. Ferdin kalbinde başlayan bu iyileşme aileye, mahalleye ve cemiyete yayıldıkça toplumsal hayatın da dili ve istikameti değişir.Bediüzzaman Said Nursî’nin, “Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası.” sözü bu bakım­dan ayrıca anlamlıdır. Milletin ihyası, birbirinden uzaklaşmış insanların yeniden müşterek bir mana etrafında buluşabilmesiyle mümkündür. Bu coğrafyada o müşterek mananın en köklü kaynaklarından biri din kardeşliğidir. Türk’ün Kürt’e, doğunun batıya söyleyebileceği en kuvvetli sözlerden biri, aynı imanın ve aynı kardeşlik hukukunun mensupları olduğumuzu hatırlatmaktır. Din kardeşliği farklılıklarımızı ortadan kaldırmaz; aksine onları daha geniş bir aidiyet ve sorumluluk şuuru içinde birbirine bağlar. Böylece ferdin dünyasında başlayan ihya, uhuvvet ve muhabbet yoluyla toplumsal iyileşmeye dönüşür.Müşterek Hafızamızı Yeniden HatırlamakToplumların hafızasında garip bir taraf var: Yaşanan kırılmalar kolay hatırlanıyor, uzun yıllar devam eden huzur ise çoğu zaman görünmez hâle geliyor. Birkaç acı hadise, yıllarca süren tabii beraberliğin önüne geçebiliyor. Üstelik sürekli ayrılıkları öne çıkaran dil tekrarlandıkça, zamanla toplumsal çatışma varmış gibi bir kanaat oluşabiliyor.Oysa meseleye gündelik hayatın içinden baktığımızda başka bir manzara görüyoruz. Toplumun geniş kesimlerinde esas olan kavga değil, birlikte yaşama iradesidir. Terörün, yaşanan acıların ve zaman zaman kullanılan ayrıştırıcı dilin meydana getirdiği hava, Türklerle Kürtleri birbirine karşı iki ayrı tarafmış gibi göstermiş olsa da hayat kendi tabiî mecrasında akmaya devam etmiştir.Bugün yapılması gereken, yıllar içerisinde büyüyen bu ayrılık görüntüsü ile toplumun gerçek hayatı arasındaki farkı daha açık biçimde görebilmektir. Terörün en ağır neticelerinden biri, yalnız canlara kıyması olmadı; insanların birbirleri hakkındaki kanaatlerini de zehirlemeye çalıştı. Şimdi silahların sustuğu vasatta, onun zihinlerde ve gönüllerde bıraktığı bu gölgeyi de ortadan kaldırmak gerekiyor.Şimdi bize yıllarca ayrılıklarımızı gösteren aynadan değil, kendi hakikatimizden birbirimize bakma zamanıdır. Biz birbirinin karşısında duran iki taraf değiliz. Birbirimize rağmen değil, birbirimizle beraber bir geleceğimiz var.Birbirimizi yeniden tanımaya değil, birbirimize hiçbir zaman yabancı olmadığımızı fark etmeye ihtiyacımız var.İstişare Güven ÜretirSon dönemde doğuda ve batıda gerçekleştirilen sivil toplum buluşmaları bu bakımdan önemlidir. İstanbul’da yapılan toplantılarda Terörsüz Türkiye sürecinde sivil toplumun toplumsal teması ve kardeşliği güçlendirecek faaliyetlere yönelmesi üzerinde durulurken, Diyarbakır’da gerçekleştirilen “Gelecek Hepimizin” buluşmasında eğitimden sanayiye, esnaftan sivil toplum kuruluşlarına kadar şehrin farklı kesimleriyle temas edilmiş; kimlik, ekonomi, temsil ve güven başlıklarında görüşler dinlenmiştir.Burada önemli olan, İstanbul’da konuşulan meselenin Diyarbakır’da dinlemeye dönüşmesidir. Çünkü sivil toplumun yeni dönemdeki yöntemi bu olmalıdır: Gitmek, oturmak, dinlemek, anlamak ve sonra beraber iş yapmak.Önemli kavramlardan biri de meşverettir. Meşveret yalnız insanların fikrini sormak değildir. Karşımızdaki insana “Senin fikrin benim için değerlidir.” demektir. Bu yüzden gerçek istişarenin kendisi güven üretir. İnsan dinlendiğini hissettiği yere aidiyet duyar. Sözüne kıymet verildiğini gören kişi mesuliyet üstlenir. Karar süreçlerinden dışlanan ise zamanla kendisini dışarıda hissetmeye başlar.Bugün sivil toplumun doğuda da batıda da yapması gereken, göstermelik değil gerçek istişare mekanizmaları kurmaktır. Kanaat önderini, genci, kadını, öğretmeni, esnafı, sanayiciyi, köyde yaşayanı, üniversitedeki akademisyeni dinlemelidir. En önemlisi de yalnız kendisine yakın olanı değil, kendisi gibi düşünmeyeni de dinleyebilmelidir. Çünkü meşveret zaten herkes aynı şeyi düşündüğünde değil, farklı düşündüğünde kıymetlidir.Gençlere Geçmişin Kavgasını Değil Geleceğin İmkânını BırakmakBu sürecin en önemli muhataplarından biri de gençlerdir. Bugün yirmi yaşındaki bir gencin önünde -Allah ömür verirse- uzun bir hayat vardır. Bu gence elli yıl önce başlayan bir meselenin bütün öfkesini miras bırakmak hakkımız olmamalıdır. Geçmişi öğreteceğiz elbette. Acıları gizlemeyeceğiz, yanlışları örtmeyeceğiz. Fakat çocuklarımızı bizim kavgalarımızın mahkûmu hâline de getirmemeliyiz.Diyarbakırlı gençle İstanbullu genç aynı teknoloji projesinde çalışmalı. Vanlı gençle Bursalı genç aynı girişimi kurmalı. Mardinli öğrenciyle Konyalı öğrenci aynı tarih projesini hazırlamalı. Hakkârili genç Trabzon’a gitmeli, Trabzonlu genç Hakkâri’yi görmeli. Gençler birbirlerinin evlerinde misafir olmalı, beraber kamp yapmalı, beraber kitap okumalı, beraber üretmelidir.Çünkü beraber yapılan iş, beraber anlatılacak hatıra meydana getirir. Hatıra dostluğu, dostluk güveni büyütür. Gençlere geçmişin kavgasını değil, geleceğin imkânını miras bırakmalıyız.Fakat kardeşlik yalnız kültürel programlarla yaşayamaz. İnsanların işi, aşı ve gelecek ümidi de olmalıdır. Bir genç kendisine memleketinde gelecek kurabileceğine inanmalıdır. Bu yüzden Terörsüz Türkiye’nin sosyal ayağı kadar ekonomik ve kalkınma boyutu da önemlidir. Doğudaki girişimciyle batıdaki yatırımcıyı buluşturmak, meslek edindirme programları düzenlemek, gençlere staj ve istihdam imkânı sağlamak, kadın girişimciliğini desteklemek, üniversiteler arasında iş birlikleri geliştirmek, yerel üretimi daha geniş pazarlara taşımak gerekir.Burada iş dünyasıyla sivil toplum arasında yeni ortaklık modelleri kurulabilir. Çünkü kardeşlik aynı zamanda imkânı paylaşabilmektir. Bir şehir yalnız ziyaret edilmek istemez; üretmek ister, iş yapmak ister, gençlerine gelecek kurmak ister. Sözünün dinlenmesini istediği kadar emeğinin değer görmesini de ister.Sivil Toplum Bir Güven Ağı KurmalıYeni dönemin önemli tehditlerinden biri de dezenformasyondur. Eskiden bir yalanın bir şehirden başka şehre ulaşması günler sürerken bugün saniyeler yetiyor. Bir kişinin sözü bütün bir şehre, bir kişinin yanlışı bütün bir etnik gruba mal edilebiliyor. Eski görüntüler yeniymiş gibi dolaştırılıyor, provokatif bir cümle birkaç saat içerisinde milyonlarca insana ulaşıyor.Bu sebeple sivil toplum aynı zamanda bir güven ve teyit ağı kurmalıdır. Diyarbakır’da meydana gelen bir hadise hakkında İstanbul’daki STK Diyarbakır’daki kardeş kuruluşunu arayabilmeli; Trabzon’daki bir olay hakkında Van’daki kuruluş doğru bilgiyi doğrudan muhatabından alabilmelidir. Yalanın hızına karşı hakikatin de ağı olmalıdır. Yoksa yıllarca inşa ettiğimiz güven birkaç sosyal medya paylaşımıyla zarar görebilir.Devletin imkânları büyüktür fakat tabiatı gereği resmîdir. Sivil toplumun imkânları daha sınırlıdır fakat insana daha yakındır. Devlet hizmet götürür; sivil toplum insanın hikâyesini bilir. Bu yüzden güçlü devlet ile güçlü sivil toplum birbirinin alternatifi değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.Özellikle toplumsal güven meselelerinde sivil toplum, toplumun hissiyatını devlete, devletin imkânlarını topluma taşıyan bir vicdan köprüsü vazifesi görebilir. Fakat bunun için sivil toplumun da kendisini yenilemesi gerekir. Yalnız açıklama yapan değil sahada çalışan; yalnız konuşan değil dinleyen; yalnız kendi mahallesini bilen değil farklı mahallelere gidebilen; yalnız proje yapan değil ilişki kuran; yalnız faaliyet sayısını değil meydana getirdiği güveni önemseyen bir sivil toplum anlayışına ihtiyacımız var...Terörsüz Türkiye’den Güvenen Türkiye’yeSilahların susması evet büyük bir nimettir. Fakat bundan daha büyük hedef, insanların kalplerindeki korkunun da susmasıdır. Bir Diyarbakırlının İstanbul’a geldiğinde kendisini yabancı hissetmemesi; bir İstanbullunun Diyarbakır’a gittiğinde “başka bir yere” değil kendi memleketinin başka bir şehrine geldiğini hissetmesi; bir Kürt’ün Türk’ün sevincini kendi sevinci, bir Türk’ün Kürt’ün derdini kendi derdi bilmesi… Asıl toplumsal bütünleşme budur.Bediüzzaman’ın Münazarat’ta işaret ettiği top­lum­sal hastalıklar arasında cehalet, zaruret ve ihtilafın ayrı bir yeri vardır. Aradan bir asırdan fazla zaman geçti. Şartlar değişti, şe­hir­ler değişti, dünya değişti. Fakat insanın bazı meseleleri değişmedi. Bugün cehalete karşı marifeti, yoksunluğa karşı üretimi ve paylaşmayı, ihtilafa karşı meşvereti, husumete karşı muhabbeti, ümitsizliğe karşı ümidi, ayrışmaya karşı uhuvveti çoğaltmak zorundayız.Bunun yolu da yalnız büyük cümlelerden geçmiyor. Bazen kısa da olsa bir ziyaret, bazen paylaşılan bir sofra, bazen iki gencin arkadaşlığı, bazen bir öğretmenin öğrencisine dokunuşu, bazen Diyarbakır’daki bir esnafla İstanbul’daki bir iş insanının beraber kurduğu iş, bazen Van’daki bir ailenin Bursa’daki bir aileyi misafir etmesi, bazen yıllarca birbirleri hakkında konuşmuş iki insanın ilk defa birbirlerinin gözlerinin içine bakarak konuşması bir ülkenin kaderinde tahminimizden çok daha büyük değişiklikler meydana getirebilir.Çünkü büyük toplumsal barışlar bazen küçük insani temaslardan doğar. Bizim yeniden birbirimize inanmaya ihtiyacımız var. Aynı toprağın çocukları olduğumuza, birbirimizin rakibi değil tamamlayıcısı olduğumuza, birimizin yükselmesinin diğerinin kaybı olmadığına, bir şehrin zenginleşmesinin bütün Türkiye’nin zenginleşmesi olduğuna, Diyarbakır’ın huzurunun İstanbul’un huzurundan, Van’ın geleceğinin Ankara’nın geleceğinden ayrı olmadığına yeniden inanmaya ihtiyacımız vardır.Bu ülke hepimizin. Acısı da hepimizin, sevinci de. Geçmişi de hepimizin, geleceği de...Sivil toplumun bugün üstlenebileceği en büyük vazife, insanlara yeniden bu müşterekliği hatırlatmaktır. Zira devlet güvenliği sağlayabilir. Meclis hukuki zemini oluşturabilir. Siyaset çözüm yollarını açabilir. Ekonomi refah üretebilir. Fakat güveni ancak insanlar birbirine verebilir. Sivil toplum ise tam burada, insanla insan arasında durmaktadır.Bediüzzaman’ın yüz yıl önceden doğunun dağlarında insanlara soru sordurup cevap aradığı gibi, bugün biz de birbirimizi dinlemek zorundayız. Birbirimiz hakkında hüküm vermeden önce birbirimize kulak vermeliyiz. Geçmişimizi inkâr etmeden fakat geleceğimizi de geçmişimizin kavgalarına teslim etmeden yürümeliyiz. Bu topraklarda bizi ayıran hadiseler yaşandıysa, bizi bir arada tutan asırlık hatıralar ve çok daha kuvvetli bağlar da vardır.Sivil toplumun önünde geniş ve bereketli bir hizmet sahası var. Artık birbirimize doğru yürümenin vaktidir.

Metin UÇAR 01 Ekim 2026
Konu resmiMünazarat’ın Aynasında Terörsüz Türkiye
Risale-i Nur

Türkiye bugün, yaklaşık yarım asırdır canımızdan, huzurumuzdan, vaktimizden ve imkânlarımızdan alan terör meselesini geride bırakmayı konuşuyor. Böyle zamanlarda gözümüz ister istemez bugüne çevriliyor; yapılan açıklamalara, atılacak adımlara, siyasetin nasıl bir yol takip edeceğine bakıyoruz. Fakat bazı meseleleri yalnız bugünün şartları içinde konuşmak yetmiyor. Bazen yüz yıl geriye gidip aynı coğrafyaya, aynı insanlara ve benzer endişelere bakmak gerekiyor. Bediüzzaman Said Nursî’nin Münazarat’ı tam da böyle bir eser.Bediüzzaman, 1910 yılında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki aşiretler arasında do­la­şırken insanların sorularını dinliyor; hür­ri­yetten meşrutiyete, adaletten eğitime, Kürt­lerle Türklerin münasebetinden devlet idaresine kadar pek çok meseleyi onlarla konuşuyor. Münazarat bu bakımdan masa başında hazırlanmış teorik bir metin değildir. İçinden çıktığı coğrafyanın insanıyla yüz yüze yapılan konuşmaların, itirazların, korkuların ve ümitlerin içinden doğmuştur. Bu sebeple bugün “Terörsüz Türkiye”yi konuşurken Münazarat’a dönmek, yalnız tarihî bir metni hatırlamak değil, bir asır öncesinden bugüne uzanan bazı temel meseleleri yeniden düşünmektir.Bediüzzaman’ın teşhisinde dikkati çeken ilk husus, düşmanın kim olduğuna dair yaptığı tariftir. Onun farklı Eski Said metinlerinde veciz şekilde ifade ettiği üzere: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır.” Bunlara karşı kullanılacak silahları da yine kendisi gösterir: sanat, marifet ve ittifak.Bu cümleyi bugünden okuyunca insan ister istemez duruyor. Çünkü aradan yüz yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen kelimelerin işaret ettiği yaralar bütünüyle kapanmış değil.Cehalet yalnız okuma yazma bilmemek değildir. Birbirini tanımamak da cehalettir. Aynı ülkenin insanlarının birbirlerinin acılarından, kültüründen, hassasiyetlerinden habersiz olması da cehalettir. Bir gencin kendi tarihini başkalarının hazırladığı propaganda metinlerinden öğrenmesi de cehalettir. Hakikatle bağını kaybeden insanın, kendisine sunulan her öfkeye inanması da cehaletin başka bir şeklidir.Zaruret yalnız açlık değildir. İşsizliktir, im­kân­sızlıktır, geri kalmışlıktır; bir gencin doğ­duğu şehirde geleceğine dair ümidinin gi­de­rek azalmasıdır. İnsanların yoksulluğunun ve çaresizliğinin ideolojik yapılar tarafından kullanılabileceğini görmek gerekir. Be­di­üz­zaman’ın çözümü bu sebeple sadece nasihat değildir. “Sanat” derken çalışma, üretme ve kalkınma yolunu da göstermektedir.Üçüncü düşman ise belki hepsinden tehlikelisidir: ihtilaf.Çünkü cehalet ve fakirlik giderilebilir; fakat insanların kalplerine birbirlerine karşı düşmanlık yerleşmişse aynı vatanın evlatlarını yeniden birbirine yaklaştırmak çok daha güç hale gelir. Terörün Türkiye’ye verdiği en büyük zararlardan biri de bu olduğuna şüphe yok. Terör yalnız insan öldürmedi; insanlar arasına şüphe soktu, korku üretti, aynı memleketin evlatları arasında mesafeler meydana getirdi. Bir taraftan annelerin evlatlarını aldı, diğer taraftan toplumun müşterek hafızasında derin yaralar açtı.İşte bugün “Terörsüz Türkiye” derken yalnız silahın ortadan kalkmasını konuşursak meselenin yarısını konuşmuş oluruz. Silah susmalıdır; fakat silahı besleyen cehalet de azalmalıdır. Terör sona ermelidir; fakat onu istismar edebilecek zaruret de giderilmelidir. Örgüt ortadan kalkmalıdır; fakat yıllar boyunca biriktirilen ihtilafın yerine ittifak ve kardeşlik konulmalıdır.Bediüzzaman, Türklerle Kürtlerin geleceğini birbirinden ayırarak düşünmez. Aksine farklılıkları çatışmanın değil, beraber yaşamanın zemini içerisinde ele alır. Başka bir Eski Said metninde Türkleri “hakikî kardeşlerimiz” olarak anarak “dost olup el ele vereceğiz” der ve ardından son derece dikkat çekici bir ölçü koyar: “Zira husumette fenalık var; husumete vaktimiz yoktur.”Evet, husumete vaktimiz yoktur.Çünkü terörün sona ermesi başka, husumetin sona ermesi başkadır.Örgüt silah bırakabilir. Güvenlik problemi ortadan kalkabilir. Fakat yılların meydana getirdiği kırgınlıkların, korkuların ve önyargıların giderilmesi daha uzun bir yol ister. Tam burada eski fakat çok güzel bir kelimeye ihtiyacımız var: iltiyam.İltiyam, yaranın kapanması, ayrılmış kısımların yeniden kaynaşması demektir. Terörsüz Türkiye’nin bundan sonraki hedeflerinden biri de toplumsal iltiyam olmalıdır. Yani yalnız çatışmanın bitmesi değil, açılmış yaraların hakkaniyetle sarılması; birbirinden uzaklaştırılmış insanların yeniden birbirini duyması; ortak tarihimizin, inancımızın, vatanımızın ve geleceğimizin bizi birbirimize bağlayan taraflarının yeniden hatırlanmasıdır.Fakat iltiyam, geçmişi unutmak değildir. Şehitlerimizi unutmak hiç değildir. Acıları yok sayarak kurulacak bir kardeşlik sahici olmaz. Bilakis iltiyam, acıyı inkâr etmeden onun yeni acılar üretmesine mâni olabilmektir. Hafızayı korurken husumeti miras bırakmamaktır. Devletin hukukundan ve milletin birliğinden taviz vermeden, terörün yıllarca istismar ettiği alanları ortadan kaldırmaktır.Münazarat’ın bugüne söylediği bir başka önemli söz de eğitim hakkındadır. Bediüz­za­man, bölgenin geleceğini eğitim mesele­sinden ayrı düşünmez. Din ilimleriyle mo­dern bilimlerin birlikte okutulmasını savunurken meşhur ifadesiyle “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir.” der ve bu ikisinin birleşmesinden hakikatin ortaya çıkacağını söyler.Bu düşüncenin kurumsal karşılığı onun Medresetü’z-Zehra idealidir. Doğu’da ilim ve eğitimi güçlendirecek, farklı unsurları aynı ilim çatısı altında buluşturacak büyük bir üniversite düşünür. Çünkü bölgenin geleceği yalnız yollarla, binalarla ve güvenlik tedbirleriyle kurulamaz. İnsan yetiştirmek gerekir. Aklını başkasına kiralamayan, kendi tarihini bilen, dünyayı okuyabilen, inancıyla ilmi arasında çatışma yaşamayan nesiller yetiştirmek gerekir. Bediüzzaman’ın o gün doğu vilayetlerinin dünyevî saadeti bakımından modern ilimlerin öğrenilmesine yaptığı vurgu da bunun göstergesidir.Bugün terör örgütlerinin gençleri hangi yollarla etkilediğini düşündüğümüzde bu yak­laşımın değeri daha iyi anlaşılıyor. Bir gen­cin eline silah verilmeden önce zihnine bir hikâye veriliyor. Ona kim olduğu, kimin düşmanı olduğu, geçmişte ne yaşandığı ve gelecekte ne yapması gerektiği anlatılıyor. O halde terörle mücadelenin kalıcı taraflarından biri de hakikati öğreten, aidiyet kazandıran, gence ümit ve gelecek sunan güçlü bir eğitim düzenidir.Terörsüz Türkiye bu sebeple yalnız bir gü­­­venlik projesi olamaz. Aynı zamanda bir maarif, kalkınma, adalet, kardeşlik ve il­ti­­yam projesi olmak zorundadır.Devlete düşen vazifeler de var, siyasete düşen vazifeler de. Üniversitelerin, medyanın, kanaat önderlerinin ve sivil toplum kuruluşlarının da vazifeleri var. Çünkü güvenliği devlet sağlayabilir; fakat kardeşliği sadece kanun maddeleriyle meydana getiremezsiniz. İnsanların birbirine dokunması, konuşması, tanışması ve ortak işler yapması gerekir. Diyarbakır’daki bir gençle İstanbul’daki gen­cin birbirini sosyal medyanın öfkeli dili üze­rinden değil, doğrudan tanıyabileceği zeminler kurulmalıdır. Van’ın meselesini İz­mir’in, Mardin’in sevincini Bursa’nın ken­di meselesi sayabileceği bir toplumsal bağ güçlendirilmelidir.Bediüzzaman’ın bir asır önce bölgenin insanlarıyla konuşurken yaptığı belki de tam olarak buydu: İnsanları dinlemek, sorularından korkmamak, yanlış gördüğüne açıkça yanlış demek; fakat muhatabını kaybetmemek.Bugün de ihtiyacımız olan dil budur.Terörsüz Türkiye’yi kurarken geçmişin acılarından yeni düşmanlıklar değil, geleceğin dersleri çıkarılmalıdır. Türk’ün Kürt’e, Kürt’ün Türk’e söyleyeceği söz yeniden kardeşlik üzerinden kurulmalıdır. Bizi birbirimize bağlayan bağların, bizi ayırmak isteyen sebeplerden çok daha fazla olduğu hatırlanmalıdır.Çünkü bu topraklarda Türk’ün huzuru Kürt’­ün huzurundan, Kürt’ün geleceği Türk’ün geleceğinden ayrı değildir. Aynı dev­­letin, aynı vatanın ve büyük ölçüde aynı inanç ve tarih havzasının insanları olarak birimizin kaybı diğerimizin kazancı değildir.Münazarat’tan bugüne kalan ders şu olsa gerek: Husumete ayıracak vaktimiz yok; ma­ri­fete, çalışmaya, ittifaka ve kardeşliğe ihti­yacımız var.

Meryem Karadayı 01 Ekim 2026
Konu resmiMaariften Toplumsal Barışa Medresetü'z-Zehra İdeali
Eğitim

“Sultân Reşâd, on dokuz bin altın lirayı Van’da temeli atılan o Medresetü’z-Zehrâ’ya verdi, temel atıldı. Fakat sâbık harb-i umûmî çıktı, geri kaldı. Beş-altı sene sonra Ankara’ya gittim, yine o hakîkate çalıştım. İki yüz meb‘ûstan yüz altmış üç meb‘ûsun imzalarıyla, o medresemize yüz elli bin banknota iblâğ ederek o tahsîsât kabûl edildi. Fakat binler teessüf, medreseler kapandı. Onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı. Fakat Cenâb-ı Erhamürrâhimîn o medresenin ma‘nevî hüviyetini Isparta vilâyetinde te’sîs eyledi, Risâle-i Nûr’u tecessüm ettirdi. İnşâallâh istikbâlde Risâle-i Nûr şâkirdleri, o âlî hakîkatin maddî sûretini de te’sîs etmeye muvaffak olacaklar.”(Kastamonu Lahikası, Sayfa 96)Osmanlı eğitim sisteminde yüzyıllarca medreselerde dinî ilimlerle fennî ilimler bir arada okutulmuştur. Aynı medrese çatısı altında astronomi tahsili yapılırken, bir yandan da tefsir, hadis ve fıkıh gibi İslamî ilimler de öğretiliyordu. Bu şekildeki bir ilim tahsili metodu ile dinini adam akıllı bilen âlimler, doktorlar, mimarlar ve teknik adamlar yetişiyordu. Bunun tam tersi olarak medrese hocaları, kadılar ve diğer devlet görevlileri, idarî veya başka alanlardaki teknik konularda da kendilerine yetecek kadar bilgi sahibi olabiliyordu. Bu eğitim metoduyla akıl ve kalp aynı anda nurlanıyordu. Ancak Bedîüzzaman Hazretlerinin de kimi mektuplarında değindiği gibi, 18. yüzyılın son çeyreğinde dünyada büyük bir kırılma yaşandı. Müslümanlar için bin yıllık galibane hüküm dönemi sona eriyordu. Bunun en bariz örneği 1774 yılında Kırım’ın kaybıdır. Osmanlı Devleti, ilk defa Müslümanların çoğunlukta olduğu bir toprak parçasını kaybetmişti. Böyle bir kayıp, tüm Osmanlı Devleti’ni derinden sarstı. Bundan sonraki tüm politikalar, Kırım’ın yeniden alınması hedefine matuf oluşturulacaktı. İlk iş olarak askerî alanda ıslahat yapılmasına karar verildi. Bunun için ilk olarak 1775’te sadece askerî teknik konularda eğitim veren Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn adlı deniz mühendislik okulu açıldı. Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn ile başlayan süreçte, zamanla medrese-mektep ayrılığı ortaya çıktı. Teknik konuların sadece mekteplerde okutulduğu, dinî ilimlerin sa­dece medreselerde okutulduğu bir sistem oluştu. Bu durum akıl ile kalbin ayrışmasına, devleti idare eden seyfiye ve kalemiye sınıflarının yeterince dinî eğitim alamamalarına yol açmıştır. Zamanla mekteplere her alanda yenileri ek­len­miştir. Şehirleri idare eden memurları yetiştiren mülkiyeler, tıp tahsili yapılan tıbbiyeler, ortaöğretim kurumları olan rüştiyeler, idadîler derken, ilmin dinî tarafı eksik kalmıştır. Bunu fark eden Bedîüzzaman Hazretleri, akıl ile kalbin birlikte nurlanacağı ilim kurumlarının kurulması gerektiği görüşünü beyan etmiştir. Ardından da somut adımlar atabilmek için 1907’de İstanbul’a gelmiştir. Van’da dinî ilim­lerle fennî ilimlerin bir arada okutu­la­­ca­­­ğı bir dârülfünûn açmak istiyordu. Dâ­rül­­fü­nûn tabiri, o devirlerde üniversite için kullanılıyordu. Bu dârülfünûna, Mısır’­daki El-Ezher Üniversitesinin ismine ben­­zer olarak, “Medresetü’z-Zehra” adını ver­mek istiyordu. İlk aşamada Sultan 2. Ab­dülhamid’den böyle bir üniversitenin açı­­labilmesi için yardım istedi. Ancak Ab­dül­hamid Han’la yüz yüze görüşemedi, pro­jesi için destek alamadı. Görüşememesi­nin veya görüştürülmemesinin altında yatan en önemli sebepler olarak, 1905 suikast girişiminin ardından güvenlik önlemlerinin artırılması, devletin her yerini saran İttihat Terakki cuntasından dolayı Sultan’ın eski gücünü kaybetmesi, artık Sultan’ın saltanatının son yıllarına girilmiş olması ve Bedîüzzaman Hazretlerinin tam anlamıyla Sultan’a tanıtılmaması gibi birçok sebep sıralanabilir. Üstad Hazretleri, Sultan 5. Mehmed Reşad döneminde, Medresetü’z-Zehrâ projesi için bir daha başvurur. Beklediği desteği bu sefer alır. Çünkü Osmanlı Devleti, Abdülhamid Han sonrası hızlı bir dağılma sürecine girmiştir. Zaten Bedîüzzaman Hazretleri, Emirdağ La­­­hi­­ka­sı’ndaki bir mektubunda Abdülha­mid Han’ı son muktedir İslâm Halifesi ola­rak nitelendirir. Abdülhamid Han sonra­sı yeni yönetim, devletin içinde bulunduğu zor durumdan çıkabilmek için hayırlı olduğu­nu düşündükleri her projeyi destekleyecek bir durumdaydılar. Medresetü’z-Zehrâ’nın Van Gölü kenarın­daki binası için gereken tahsisatın ilk kısmı Van Valiliğine gönderilir, inşaat başlar. Ancak inşaat devam ederken 1. Dünya Savaşı patlak verir ve inşaat yarım kalır. Üstad Hazretleri, savaşa önce gönüllü alay müftüsü olarak, daha sonra da gönüllü alay kumandanı olarak miralay rütbesiyle iştirak eder. Bitlis’i savunurken Ruslara esir düşer. Savaşın sonuna doğru firar ederek İstanbul’a geri döner. Ankara’da yeni meclis açıldığında, Üstad Hazretlerini davet ederler. Medresetü’z-Zehrâ için yeni mecliste, 163 mebusun evet demesiyle 150 bin lira tahsisat ayrılır. Fakat yeni dönemde medreseler kapatılır, Üstad Hazretlerinin kafasındaki proje rafa kaldırılır. Her ne kadar Medresetü’z-Zehrâ, bir binaya dönüşüp resmen açılmasa da manen faa­li­yete geçer. Üniversite talebeleri, gündüz fennî eğitimlerini alıp, akşam Nur Medreselerinde imanî ilimleri tahsil ettiler. Böylece akıl ve kalp birlikte nurlandı. İmanlı nesiller yetişti. Gizli komitelerin tüm çalışmalarına rağmen memleketimizden İslâm dinini koparıp atamadılar. Bedîüzzaman Hazretleri, Medresetü’z-Zeh­râ usûlünde eğitim verecek üniversitelerde dinî-imanî eğitimin ders kitabı olmak üzere Risâle-i Nûr’un kullanılmasını istemiştir. Bunu mektuplarında açıkça belirtmiştir. Üni­­versitelerde veya eğitim-öğretimin her aşa­­masında imanlı nesiller yetiştirebilmenin me­todu, Risâle-i Nûr’u program yapmak­tan geçmektedir. Medresetü’z-Zehrâ pro­je­si­nin temelinde de bu vardır. Medresetü’z-Zehrâ idealinin gerçekleşmesi, eğitim sistemine yerleşmesi, dinini, kültürünü, geçmişini, aslını bilen imanlı teknik adamların, idarecilerin, doktorların, öğret­men­lerin, tüccarların yetişmesi, nihayetin­de toplumsal barışı sağlayacak yegâne yön­temdir. Sahâbeler gibi dünya için gayret ederken, kalbi Allah’a ve ahirete dönük, Allah rızasını esas maksat yapan, küffara ve ehl-i dalalete karşı İslâm dünyasını ayakta tut­mak için mücadele eden nesiller, geleceğin dünyasını kuracaklar.

Arif Emre GÜNDÜZ 01 Ekim 2026
Konu resmiNasıl Ayakta Kaldık?
Kültür ve Medeniyet

Orhun kıyısında bir taşın üzerine kazınmıştı şu iç acıtıcı soru: “Devletli bir millet idim, devletim şimdi nerede?” Aradan asırlar geçti. Türkler başka coğrafyalara yürüdü, yeni yurtlar buldu, başka devletler kurdu, başka alfabelerle yazdı. Fakat yukarıdaki soru zihinlerde hiç eskimedi. Çünkü bu milletin tarih boyunca derdi sadece devlet kurmak değil, kurduğu o devleti nasıl ayakta tutacağını, o çatıyı nasıl koruyacağını, milletini bir arada nasıl tutacağını bilmekti.Zamansız Nasihatler ZinciriBu yüzden Türk tarihini, birbirine eklenen uzun bir nasihatler zinciri gibi okumak mümkün. Orhun Yazıtları’nda Bilge Kağan’ın millete seslenişi, Karahanlı ülkesinde Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’de hükümdara çizdiği saadet yolu, Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Siyasetnâme’de devlet adamlarına verdiği öğütler hep aynı büyük tecrübenin farklı zamanlardaki sesleridir. Bu ses, Anadolu’da yeni bir devlet kurulurken Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye nispet edilen nasihatlerinde yeniden duyulur: Öfkeye karşı sabır, kırmaya karşı gönül almak, şahsî ihtiraslara karşı milletin selametini gözetmek ve yöneticiliği bir üstünlük değil, ağır bir mesuliyet olarak görmek... Osman Gazi’den oğlu Orhan Gazi’ye uzanan nasihat geleneğinde de devletin yalnız kılıçla değil; adaletle, ilimle, istişareyle ve halkın duasını alarak ayakta kalacağı fikri öne çıkar. Fatih Sultan Mehmed’in devlet ve millet tasavvurunda, Kanuni devri­nin adalet anlayışında ve Osmanlı’nın ada­let­nâ­me­lerinde aynı çizginin izleri görülür. Nihayet Koçi Bey, 4. Murad’a sunduğu risalesinde devlet düzeninin bozulduğu yerleri bir bir gösterirken aslında asırlardır söylenen o eski ikazı tekrar eder: Devleti ayakta tutan yalnız kudret değildir; liyakat, adalet, kanun, istişare ve devlet adamlarının kendi menfaatlerini milletin menfaatinin önüne geçirmemesidir.Devirler, devletler ve isimler değişmiştir; fakat nasihat aynı kalmıştır. Bilge Kağan’ın milletini gaflete karşı uyarmasıyla Şeyh Ede­bali’nin Osman Gazi’ye sabrı ve insanı gözetmeyi öğütlemesi, Nizamülmülk’ün ada­­let üzerinde ısrar etmesiyle Koçi Bey’in li­­ya­­kat­sizliğe karşı çıkması arasında asırlar vardır; fakat hepsinin işaret ettiği yer birbirine yakındır: Devlet dışarıdan gelen kuvvet­ten önce içerideki çözülmeyle zayıflar; içeride ise adalet, ahlâk, liyakat ve birlik sağlam tutulduğu müddetçe yeniden ayağa kalkacak kudreti kendinde bulur.İlk büyük ders Orhun’dan gelir. Bilge Kağan, devletin başına gelenleri anlatırken bütün kabahati düşmana yüklemez. Önce dönüp aynaya, yani kendine bakar. İyi kağanlardan sonra bilgisiz ve kötü kağanların geldiğini, beylerle milletin arasındaki bağın koptuğunu, kardeşlerin birbirine düşürüldüğünü söyler. Çin’in “tatlı sözü” ve “yumuşak ipeği” ancak bundan sonra işe yaramıştır. Yani dışarıda bir düşman vardır ama ona kapıyı açan, içerideki zihni ve ahlaki çözülmedir.Bu, tarih boyunca her kırılma noktasında hatırlatılan bir derstir. Devlet önce insanında, idaresinde ve adaletinde zayıflar. Bilge Kağan’ın “beyleri ve milleti düzensiz olduğu için” diye başlayan o sarsıcı muhasebesi, bu bakımdan sadece 8. yüzyılın hikâyesi değildir.Orhun’daki sağlam devletin tarifi ise şaşırtıcı derecede sadedir: Kağan bilge olacak, devlet adamları işinin ehli olacak, bey ile millet birbirinden kopmayacak ve töre (hukuk) her şeyin üstünde tutulacaktır. Ataları için söylenen “Devleti tuttular, töreyi düzenlediler” sözü, birkaç kelimeyle koskoca devletin felsefesini özetler.Kılıçtan Keskin İlkelerTürkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra bu köklü devlet tecrübesi, yeni ve daha zengin bir kavram dünyasıyla buluştu. Töre ve nizamın yanına adalet, emanet, liyakat ve kul hakkı çok daha gür bir sesle yerleşti. Bu dönüşümle birlikte, devletin adalet anlayışı sadece insani bir kural olmaktan çıkıp fıtrata, yani yaratılışın özüne uygun ilahi bir nizamla; yani Allah’ın koyduğu şeriat hükümleriyle perçinlendi. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’inde hükümdarın gücü, işte bu fıtri ve ilahi adaletten ayrı düşünülmez. Devletin direği yalnız kılıç değildir; Yaratıcı’nın koyduğu evrensel hukuk, doğru kanun, dürüst insan ve halkın rızasıdır. Hükümdarın şahsen iyi bir insan olması yetmez; inancın özündeki liyakat ilkesi gereği, çevresindeki kadroların da mutlak surette ehil ve dürüst olması gerekir.Nizamülmülk de Siyasetnâme’yi boşuna ka­le­me almadı. Büyük Selçuklu Devleti gücünün zirvesindeyken bile devlet adamlarına, hiçbir imparatorluğun kendi kendine ayakta kalamayacağını hatırlatıyordu. Halkın hâlini yakından bilmek, zulme meydan vermemek, görevi ehline vermek ve bürokrasiyi sıkı denetlemek gerekiyordu. Çünkü güçlü devletin en tehlikeli yanı, bazen bu gücün sonsuza kadar süreceğini zannetmesidir.Belki de bizi asırlar boyunca ayakta tutan sır tam burada gizlidir: Devleti yönetenlere gerçeği haykıran bir eleştiri ve nasihat geleneğinin hiç kaybolmaması. Hükümdarın karşısına geçip “Her şey yolunda hünkârım” demek yerine, çürümenin nereden başladığını söyleyen cesur insanlar hep var olagelmiştir.Osmanlı’nın adaletnâmeleri bunun en somut belgelerindendir. Merkezden taşraya gönderilen fermanlarda halka zulmedilmemesi, haksız vergi alınmaması, vazife sahiplerinin yetkilerini kötüye kullanmaması defaatle emredildi. Çünkü devletin ömrü ile adalet arasında doğrudan bağ kuruldu. Halkın devlete güveni sarsıldığında yalnız bir kişinin hakkı yenmiş olmuyor, devletin üzerine bastığı toprak da kayıyordu. Göktürklerden Osmanlı’ya uzanan hukuk ve şikâyet mekanizmaları bize şunu gösterir: Adalet, Türk devlet geleneğinde hükümdarın bir lütfu değil, devlet-toplum dengesini koruyan temel varlık şartıdır.İşler gerçekten bozulmaya başladığında ise nasihatlerin dili sertleşti, mızrak çuvala sığmadı. 17. yüzyılda Koçi Bey, 4. Murad’a sunduğu risalede devlet teşkilatındaki çürümeyi hiç saklamadan, açıkça yazdı. Makamların rüşvetle ehil olmayanlara verilmesi ve iltimas, sadece bir ahlak meselesi değildi; askeriyeden maliyeye kadar devletin bütün omurgasını çökerten bir kanserdi. Çözümün reçetesi ise yine aynıydı: Liyakat, düzen ve adalet.Değişmeyen Hastalıklar, Sarsılmaz İradeDikkat edilirse Orhun’daki ikazla Koçi Bey’­in risalesi arasında yaklaşık dokuz asır var ama insanın kulağına gelen ses aynı. Or­hun’­da “bilgisiz kağanlardan” şikâyet edi­lir; Os­manlı’da liyakatsiz devlet görevlilerinden. Birinde bey ile milletin arasının açılması felaket sayılır; diğerinde zulüm ve adaletsizlik düzeni yıkan sebep olarak görülür. Kelimeler, dinler ve coğrafyalar değişmiştir ama devletin hastalıkları da ilaçları da değişmemiştir.Bir başka ortak damar da milletin refahını devletin gücünden ayrı görmemektir. Bilge Kağan kendisini anlatırken fethettiği topraklardan önce şu cümleleri kurar: “Aç milleti doyurdum, çıplak milleti giydirdim, fakir milleti zengin ettim, az milleti çok ettim.” Demek ki bir hükümdarın başarısı yalnız haritadaki sınırların büyüklüğüyle ölçülmez. Millet açsa, yoksulsa ve kendisini emniyette hissetmiyorsa, o devasa sınırlar sadece bir illüzyondur.Asırlar boyunca “Adalet mülkün temelidir” diye özetlenen, bugün dahi mahkeme salonlarımızda yazan o köklü anlayışın beslendiği zemin tam olarak budur. Devletin varlığı milletin huzuruna, milletin huzuru adalete, adalet ise doğru insanın doğru yerde bulunmasına bağlıdır. Bu zincirin tek bir halkası koptuğunda, diğerlerinin ayakta kalması imkânsızdır.Fakat bütün bu tarihi metinlerde sadece çöküşün ve bozulmanın hüzünlü hikâyesi yoktur. En önemlisi, her seferinde küllerinden doğan bir toparlanma iradesi vardır. Orhun Yazıtları’nın en umut verici tarafı da budur. Türk milletinin devletini kaybettiği, esarete düştüğü ve yok olmanın eşiğine geldiği açıkça anlatılır; fakat hikâye orada karamsarlıkla bitmez. İlteriş Kağan’ın etrafında yeniden toplanılır, dağınık olanlar bir araya gelir ve devlet yeniden ayağa kaldırılır.Hafızanın ve Tarihin ZaferiTürk tarihinin sonraki asırlarında da bu refleks hep devreye girdi. Anadolu’nun Moğol istilasıyla kavrulduğu en karanlık dönemden Osmanlı gibi bir dünya gücü çıktı. Devletler yıkıldı ama “devlet kurma fikri” bu milletin zihninden bütünüyle hiç silinmedi. Osmanlı’nın son asrında memleket cephelerde yorulup vatan topraklarının büyük kısmı kaybedildiğinde de aynı çelikten irade başka bir biçimde sahneye çıktı.Sakarya’da karşılık bulan o sarsılmaz müdafaa anlayışı, savunmanın artık topyekûn Türk milleti tarafından ve vatanın her karış toprağıyla yapılacağını haykıran, asırlık devlet hafızasının bir patlamasıydı. Elbette Orhun’da esaretten devlet çıkaran irade ile 20. yüzyıldaki Millî Mücadele’yi tarihi şartlarını eşitleyerek aynı kefeye koyamayız. Ancak ikisinde de Türk milletinin değişmeyen genetik kodu vardır: Son imkân, son nefer tükenmeden bu devlet de bu vatan da terk edilmez. Çünkü o cephede ve her zorlu dönemeçte ortaya çıkan irade, bizzat milletin kendi iradesidir. Türk milleti o günden sonra da bu sarsılmaz iradeyle karşısına çıkan her türlü düşmana, içerideki ve dışarıdaki her haine karşı daima dik durmuş, eğilmemiştir.Öyleyse “Nasıl ayakta kaldık?” sorusuna yal­nız kazanılan savaşların ve şanlı zaferlerin isimlerini alt alta yazarak tam cevap vermiş olmayız.Kılıç elbette vardı. Kahraman bir ordu, sarsılmaz bir cesaret vardı. Fakat tüm bunların arkasında, kılıçtan daha keskin, ordudan daha uzun ömürlü bir şey vardı: Devletin neden çöktüğünü, adaletin neden şart olduğunu unutmayan kolektif bir hafıza.Birileri her devirde, gücün zirvesindeyken bile çıkıp yönetenlere “Adaleti kaybetme!” dedi. Birileri “İşi ehline ver!” diye uyardı. Birileri “Milletle arana duvar örme!” dedi. Birileri “Dışarıdaki düşmana bakıp bahaneler üretme, önce içerideki bozulmayı düzelt!” dedi. Birileri makamın bir nimet değil, ateşten bir gömlek/mesuliyet olduğunu her yüzyılda bıkmadan hatırlattı. Devlet, güçlü zamanlarında bu seslere ne kadar kulak verdiyse o kadar ömürlü oldu; unuttuğu ve kulak tıkadığı zaman ise bedelini çok ağır ödedi.Büyük mütefekkir İbn Haldun, devletlerin de canlılar gibi doğduğunu, büyüdüğünü ve kaçınılmaz olarak yaşlanıp çöktüğünü söyler. Bizim asıl devamlılığımız, işte bu tarihi döngüyü her seferinde altüst eden köklü fikir mirasıdır. Tarih boyunca tek bir devlet kesintisiz şekilde bin üç yüz yıl boyunca yaşamadı; hanedanlar, başkentler, sınırlar, rejimler ve kurumlar zamanla değişti. Fakat kendi devletine sahip olma iradesiyle birlikte, o devleti ayakta tutacak ahlak, adalet ve düzen arayışı kuşaktan kuşağa kutsal bir emanet gibi aktarıldı. Bu sayede, İbn Haldun’un işaret ettiği o kaçınılmaz çöküş dönemlerinden, her defasında küllerimizden yeniden doğarak çıkmayı başardık.Ortak Gelecek ve İç Kaleyi  Tahkim EtmekBugün de bu ihtar, önümüze yeni ve hayati bir vazife koymaktadır: Terörsüz Türkiye idealini tam bir kararlılıkla inşa etmek. Çünkü geçmişte kapıyı düşmana açan o içerideki çözülme, modern dünyada karşımıza birliği, kardeşliği ve huzuru bozmayı hedefleyen terör dalgaları olarak çıkmaktadır. Devleti içeriden çürütmek isteyen emperyalist odaklara karşı en büyük kalkanımız; hiçbir vatandaşımızı dışarıda bırakmayan, etnik veya mezhebi ayrışmalara geçit vermeyen sarsılmaz birlikteliktir.Türkiye’nin bu coğrafyadaki iddialarını sürdürebilmesi ve geleceğe güvenle yürüyebilmesi için her şeyden önce iç kalenin tahkim edilmesi, iç cephenin sağlam tutulması zorunludur. Kırk yılı aşkın süredir bu milletin enerjisini, insanını ve maddi kaynaklarını tüketen terör prangasından kurtulmak; devlet aklı ve millet vicdanının ortak bir duruşudur. Çünkü bu toprakların evlatları, asırlardır omuz omuza varoluş mücadelesi vermiş, kader birliği yapmış tek bir gövdedir.Terörsüz Türkiye hedefi, sadece bir güvenlik meselesi değil; ayrılıkçı dile karşı kardeşliğin dilini egemen kılma ve tüm dünyaya örnek olacak yerli-milli bir toplumsal barış modeli inşa etme kararlılığıdır. Emperyal projelerin bölgeyi hallaç pamuğu gibi dağıtmak istediği bu kritik çağda, güvenliği adaletsizliğe, adaleti de terörün gölgesine feda etmeden yürümek asıl gayemizdir. Ceberut devlet anlayışından, tüm vatandaşlarını şefkatle sarmalayan kerim devlet anlayışına uzanan bu olgunlaşma; terörün gölgesini tamamen kaldırdığında sarsılmaz bir geleceğin kapısını açacaktır.Nasıl ayakta kaldık?Herhalde biraz da bu soruyu sormaktan hiç vazgeçmediğimiz için. Devletin kendiliğinden ayakta kalmayacağını bildiğimizi; törenin, kanunun, adaletin, ehliyetin, milletle beraber olmanın, vatanı her türlü tehditten ve terörden temiz tutmanın ve gerektiğinde yeniden başlayabilmenin kıymetini acı tecrübelerle öğrendiğimiz için.Orhun’dan bugüne süzülen bu muazzam nasihat çizgisi, bu asrın kurucu metinlerinden olan Risale-i Nur’un o hakikatli ve veciz ifadesiyle nihai ufkuna kavuşur. Çünkü bin yıllık bu yürüyüşün, bu sarsılmaz mukavemetin ve bizi bir arada tutan ruhun asıl kaynağı bellidir:“Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhyâ-yı din ile olur şu milletin ihyâsı.”

İbrahim Maden 01 Ekim 2026
Konu resmiGençlik, Eğitim ve Aidiyet Üzerinden Geleceği Kurmak
Eğitim

Bir memleketin geleceğini inşa eden şey, yetişen nesillerin bu topraklara kök salıp salamadığıdır. Bir genç burayı evi biliyor, devletine güveniyor, bu kültürün bir parçası olmaktan gurur duyuyor ve kendi yarınını bu topraklarda görüyorsa geleceğimiz sağlam demektir. Ama bu bağ bir kez zayıflarsa, mesele sıradan bir kuşak çatışması olmaktan çıkar; doğrudan bizi biz yapan ortak geleceğimizin krizi hâline gelir.Bu konuda elimizde birbirini tamamlayan iki önemli çalışma bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Dicle Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğünün desteğiyle gerçekleştirilen Diyarbakır Gençlik Araştırmasıdır. Araştırma; gençlerin kültürel yapılarından değer ve tutumlarına, kurumlara güvenlerinden dinî hassasiyetlerine, farklı kimliklere karşı yaklaşımlarından gelecek beklentilerine kadar geniş bir alanda Diyarbakır gençliğinin fotoğrafını çekmektedir. İkincisi ise Türkiye Gençlik STK’ları Platformu (TGSP) tarafından hazırlanan “Türkiye’nin Gençleri: Terörsüz Türkiye Algısı” araştırmasıdır. Eylül 2025’te Türkiye genelinde 26 ilde, 15-35 yaş arasındaki 2.523 gençle gerçekleştirilen bu çalışma, gençlerin Terörsüz Türkiye algısını, terörle mücadeleye katılım eğilimlerini, medya ve propaganda konusundaki düşüncelerini ve devletin terör politikalarına ilişkin değerlendirmelerini ele almaktadır.Bu iki araştırmayı birlikte okumak önemlidir. Diyarbakır Gençlik Araştırması bize bölgedeki gençlerin dünyasını yakından gösterirken, TGSP araştırması aynı meselelerin Türkiye gençliği içindeki karşılığını görmemize imkân vermektedir. Böylece yerel verilerle Türkiye geneli arasında anlamlı bir mukayese zemini oluşmaktadır.Yeni nesil, önceki nesillerden farklı bir dünyada yetişmektedir. Aile, mahalle, aşiret, cemaat ve gelenek gibi tarih boyunca insanın kimliğinin oluşmasında etkili olan yapılar varlığını sürdürse de internet, sosyal medya ve küresel kültür gençlerin dünyasına çok daha güçlü biçimde girmiştir. Diyarbakır Gençlik Araştırması’nın etnik kimlik, anadil, gündelik hayatta kullanılan dil, sosyal medya, gündemi takip etme kaynakları ve kendini ifade etme biçimleri gibi alanları ayrıca incelemesi bu değişimi anlamak bakımından önemlidir.Burada asıl mesele değişimi reddetmek veya olduğu gibi kabullenmek değildir. Mesele, yeni neslin değişen dünyasını dikkate alırken onu kendi tarihinden, inancından, ailesinden, milletinden ve devletinden koparmayacak güçlü bir eğitim ve aidiyet zemini kurabilmektir.Farklılığını Kaybetmeden Ait OlmakDiyarbakır gençleri üzerinden üzerinde du­rul­ması gereken temel meselelerden biri kimlik ile aidiyet arasındaki dengedir. Bu top­rak­larda Türkler, Kürtler, Araplar ve diğer Müslüman unsurlar asırlar boyunca yal­nız­ca yan yana yaşayan topluluklar olmamış; ortak bir inanç ve medeniyet dünyası içe­ri­sinde müşterek bir hayat kurmuşlardır. Bu tarihî tecrübenin önemli unsurlarından biri, etnik farklılıkların daha büyük bir kardeşlik hukukunun içerisinde yaşatılabilmesidir.Bu sebeple bir insanın Kürtçe veya Zazaca konuşması, ailesinin kültürünü yaşatması ve mahallî geleneklerini muhafaza etmesi ile Türkiye Cumhuriyeti’ne ve ortak vatana güçlü aidiyet duyması birbirinin karşıtı olarak görülmemelidir. Kültürel farklılıkların yaşatılması ortak aidiyetin zayıflatılması anlamına gelmediği gibi, ortak aidiyetin güçlendirilmesi de mahallî kültürlerin inkârını gerektirmez.Diyarbakır Gençlik Araştırması’nda etnik kimlik ve anadilin yanında gündelik hayatta kullanılan dilin ayrıca incelenmesi bu bakımdan önemlidir. Araştırmada gençlerin farklı toplumsal gruplarla arasındaki sosyal mesafenin de müstakil olarak ele alınması, birlikte yaşama iradesinin anlaşılması bakımından dikkat çekicidir. Araştırmada ortaya çıkan yüksek karşılıklı kabul oranları; Türk, Kürt, Zaza ve Arap gençlerin birbirlerinden kopmuş topluluklar hâline gelmediğini, arkadaşlık, komşuluk ve evlilik gibi gündelik hayatın güçlü ilişkilerinde önemli bir yakınlığın devam ettiğini göstermektedir.TGSP’nin Türkiye geneli araştırması da toplumsal bütünlük meselesinin gençlerin dünyasında önemli bir karşılığının bulunduğunu ortaya koymaktadır. Araştırmada terörün gençler tarafından yalnızca bir güvenlik problemi olarak değil; sosyal kutuplaşmayı, ekonomik istikrarı ve toplumsal dayanışmayı etkileyen çok boyutlu bir mesele olarak algılandığı görülmektedir. Bu sonuç, Diyarbakır’daki sosyal yakınlık verileriyle birlikte değerlendirildiğinde, gençlerin farklılıklarını korurken müşterek hayatı sürdürmelerini sağlayacak zeminin güçlendirilmesinin önemini göstermektedir.Bu toplumsal sermayeyi korumanın yolu farklılıkları siyasî ayrışmanın malzemesi hâline getirmek değil; onları İslam kardeşliği, ortak vatan, ortak tarih ve ortak gelecek düşüncesi içerisinde değerlendirmektir. Birlik, herkesin birbirine benzemesi değil; farklılıkların daha büyük bir mensubiyet içerisinde kardeşliğe zarar vermeden yaşayabilmesidir.Aidiyet Tek Taraflı Bir Talep DeğildirAidiyet yalnızca gençlerden beklenen bir bağlılık değildir elbette. Devletin de gençlere kendilerini bu büyük bütünün kıymetli bir parçası olarak hissedebilecekleri imkânları sunması gerekir. Eğitim, istihdam, adalet, kamu hizmetlerinin niteliği ve fırsatlara erişim bu bakımdan önem taşımaktadır. Devlet ile vatandaş arasındaki bağ yalnız hukukî bir bağ olarak kalmamalı; güven, adalet ve mensubiyet duygusuyla kuvvetlenmelidir.Diyarbakır Gençlik Araştırması’nın gençlerin Türkiye’nin ve Diyarbakır’ın geleceğine ilişkin kanaatlerini, gelecek beklentilerini, mutluluk algılarını, Türkiye dışında veya Diyarbakır dışında yaşama isteklerini ve bunların sebeplerini ayrı ayrı incelemesi bu açıdan önemlidir. Bir gencin kendi şehrinde eğitim alabileceğine, çalışabileceğine, yuva kurabileceğine ve emeğinin karşılığını bulabileceğine inanması, onun şehri ve ülkesiyle kurduğu bağı da kuvvetlendirecektir.TGSP’nin “Türkiye’nin Gençleri: Terörsüz Türkiye Algısı” araştırması bu tabloyu Türkiye ölçeğinde tamamlayan önemli veriler sunmaktadır. Araştırmada gençlerin terörsüz bir toplumun inşasında en etkili alan olarak eğitim ve bilgilendirme faaliyetlerini öne çıkardıkları görülmektedir. Eğitimde reform yüzde 28,5 ile gençlerin en fazla ihtiyaç duyduğu başlık olurken, güven ortamının sağlanması yüzde 19, fırsat eşitliği ise yüzde 12,7 oranında belirtilmiştir. Terör örgütlerine katılımın önlenmesinde ise toplumsal ve şahsi şuur yüzde 34,8, istihdam imkânlarının artırılması yüzde 20, aile danışmanlığı ve destek yüzde 17,8 ile öne çıkmaktadır.TGSP araştırmasında katılımcıların yüzde 66’sının terörle mücadelede yalnızca güvenlik tedbirlerinin yeterli olmadığını düşünmesi de dikkat çekicidir. Bu veriyi devletin güvenlik vazifesinin önemini azaltan bir sonuç olarak değil, güvenlik politikalarının eğitim, aile, istihdam, sosyal dayanışma ve aidiyeti güçlendiren çalışmalarla desteklenmesine yönelik bir beklenti olarak okumak daha isabetlidir.Devletin güçlü olması ile vatandaşın devletine güçlü bir aidiyet duyması birbirinden ayrı düşünülemez. Güvenlik devletin vazgeçilmez vazifesidir; fakat güvenliğin toplumsal zemininin tahkim edilmesi, vatandaş ile devlet arasındaki güven ve aidiyet bağının da kuvvetlendirilmesini gerektirir.Değer Aktarımından Değer İnşasınaBölgenin toplumsal yapısını değerlendirirken dinin ve İslam kardeşliğinin yeri ayrıca önem taşımaktadır. Diyarbakır ve çevresi asırlar boyunca güçlü bir İslamî ilim, medrese ve irfan geleneğine sahip olmuştur. Türkler ile Kürtlerin tarih boyunca müşterek hayat kurmalarında din yalnızca ferdî bir inanç alanı değil, aynı zamanda güçlü bir kardeşlik zemini oluşturmuştur.Bugün aile, mahalle ve geleneksel dinî yapıların gençler üzerindeki etkisinin değişmesi, bu zeminin önemsizleştiği şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine yeni şartlar, dinî ve ahlâkî değerlerin gençlere hangi dille ve hangi vasıtalarla aktarılacağı üzerinde daha fazla düşünmeyi gerekli kılmaktadır. Gençlerin soru sormasını değerlerden uzaklaşmanın işareti olarak görmek yerine sağlam bir din ve medeniyet eğitimi için imkâna dönüştürmek gerekir. İslam kardeşliği yalnızca sözden ibaret bırakılmamalı; adalet, merhamet, hakkaniyet, yardımlaşma, komşuluk ve kardeşlik hukukuyla gençlerin hayatında görünür hâle getirilmelidir.Burada aileye de büyük sorumluluk düşmektedir. Çünkü değer aktarımının ilk ve en güçlü zemini ailedir. Dijital dünyanın ve küresel kültürün etkisinin arttığı bir dönemde aileyi zayıflatan değil güçlendiren; anne-babayı eğitim sürecinin dışında bırakmayan; okul, aile, cami ve sivil toplumu birbirinden koparmayan bir gençlik yaklaşımına ihtiyaç vardır.TGSP araştırmasının bulguları, eğitim ile dinî ve kültürel değerlerin Terörsüz Türkiye hedefindeki yerini de açık biçimde göstermektedir. Katılımcılar Terörsüz Türkiye hedefine ulaşmada en etkili toplumsal araç olarak yüzde 46,4 ile eğitimi göstermiş; eğitimi yüzde 16,1 ile ekonomi, yüzde 11 ile dinî ve kültürel değerler, yüzde 10,4 ile medya ve yüzde 8,2 ile sivil toplum takip etmiştir.Bu sonuç özellikle önemlidir. Çünkü gençliğin eğitimini yalnızca meslek ve diploma meselesine indirgeyemeyeceğimizi göstermektedir. Eğitim aynı zamanda gence kim olduğunu, hangi medeniyetin mensubu bulunduğunu, bu toprakların hangi tarihî birikimle vatan hâline geldiğini ve birlikte yaşadığı insanların hangi kardeşlik hukukuyla kendisine bağlı olduğunu öğretmelidir. Bilgi veren fakat şahsiyet, değer ve aidiyet kazandıramayan eğitim, insan yetiştirme vazifesinin önemli bir kısmını eksik bırakır.Gençleri Konuşulan Değil, Konuşan Taraf YapmakGençliğin devletine, milletine ve değerlerine bağlı yetişmesi, onun edilgen hâle getirilmesi anlamına gelmemelidir. Aksine kendisine sorumluluk verilen, fikri dinlenen ve hayırlı işlerde öncülük etmesine imkân sağlanan genç, mensubu olduğu topluma daha kuvvetli bağlarla bağlanır.Bu noktada sivil toplumun önemli bir vazifesi bulunmaktadır. Gençler yalnızca faaliyetlere davet edilen bir kitle olarak görülmemeli; sosyal sorumlulukta, yardımlaşmada, eğitimde, kültürde ve şehir hayatında sorumluluk üstlenen aktörler hâline getirilmelidir. Vakıf ve derneklerimizin tarihî tecrübesi de bunun için önemli bir imkândır.TGSP araştırmasının dikkat çekici sonuçlarından biri, gençlerin toplumsal meselelerin çözümündeki rolüne ilişkin bulgulardır. Araştırmada katılımcıların yüzde 68’i gençlerin terörle mücadelede etkili ola­bi­le­ceğini düşünmektedir. Eğitim düzeyi yükseldikçe bu kanaatin güçlendiği, üniversite mezunlarında oranın yüzde 77,6’ya ulaştığı görülmektedir. Araştırma gençlerin fikir üre­timi, dayanışma ve bilinçlendirme alanlarında etkili roller üstlenebileceğine işaret et­mektedir. Gençlerin terörsüz bir toplumun inşasında eğitim ve bilgilendirmeyi yüzde 36,2, sosyal dayanışmayı yüzde 15,5 ve demokratik katılımı yüzde 11,9 oranında öne çıkarmaları da gençliğin yalnızca korunması gereken değil, sorumluluk verilmesi gereken bir kesim olduğunu göstermektedir.Burada katılımın istikameti de önemlidir. Gençlere yalnızca söz hakkı vermek değil, onların enerjisini milletin birliğine, toplumsal dayanışmaya, iyiliğe, üretime ve hizmete yöneltecek zeminler oluşturmak gerekir. Bir gencin mahallesine, şehrine ve ülkesine hizmet etmesi, aidiyet duygusunun en güçlü eğitimlerinden biridir.Gelecek, Gençlerle Beraber KurulacakDiyarbakır gençlerine baktığımızda karşımızda değişen dünyanın etkilerini taşıyan, fakat aynı zamanda güçlü tarihî ve kültürel mirasın içerisinde yaşayan bir nesil bulunmaktadır. Diyarbakır Gençlik Araştırması; gençlerin kültürel yapılarından kurumlara güvenlerine, dinî hassasiyetlerinden farklı kimliklere yaklaşımlarına, gelecek beklentilerinden yaşam kaygılarına kadar geniş bir alanı birlikte incelemektedir.TGSP’nin Türkiye genelindeki araştırması ise bu yerel fotoğrafın yanına Türkiye genç­liğinin genel eğilimlerini koymaktadır. Araştırmada gençlerin Terörsüz Türkiye hedefine güvenlik politikalarının ötesinde eğitim, kalkınma, sosyal dayanışma ve katılım boyutlarıyla yaklaştıkları görülmektedir. Gençlerin büyük çoğunluğunun, yüzde 69,2 oranında, “Terörsüz Türkiye” söylemini gerekli bulması; bu hedefe ulaşmada eğitimin ilk sıraya yerleştirilmesi ayrıca dikkat çekicidir. Araştırmada “Terörsüz Türkiye için Gençlik” ifadesinin gençler tarafından birlik ve beraberlik, adalet arayışı ve gelecek umudu kavramlarıyla ilişkilendirilmesi de geleceğin hangi kavramlar etrafında konuşulması gerektiğine dair önemli ipuçları vermektedir.Dolayısıyla Diyarbakır Gençlik Araştırması ile TGSP’nin “Türkiye’nin Gençleri: Terörsüz Türkiye Algısı” araştırmasını birlikte okuduğumuzda önemli bir imkân alanı ortaya çıkmaktadır. Birincisi bize Diyarbakır gençliğinin kimlik, kültür, aidiyet ve gelecek dünyasını daha yakından gösterirken; ikincisi eğitim, güven, aile, sosyal dayanışma ve gençlerin sorumluluk üstlenmesi gibi meselelerin Türkiye gençliği açısından taşıdığı önemi ortaya koymaktadır.Önümüzdeki dönemin temel meselesi, genç­lerimizin kendi kimliklerinden ve ma­hal­lî kültürlerinden vazgeçmelerini istemek olmadığı gibi, bu kimlikleri ortak aidiyetin önüne geçirmek de olmamalıdır. Asıl hedef; Kürt’üyle, Türk’üyle, Arab’ıyla, Zaza’sıyla gençlerimizi İslam kardeşliği, ortak vatan, ortak tarih, ortak devlet ve ortak gelecek etrafında daha güçlü biçimde buluşturabilmektir.Bunun üç temel ayağı eğitim, aidiyet ve sorumluluktur. Eğitim gence yalnızca meslek değil, şahsiyet ve istikamet kazandırmalıdır. Aidiyet, gence kendi kültürel hususiyetlerini muhafaza ederken büyük millet bütününün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kıy­metli bir ferdi olduğunu hissettirmelidir. Sorumluluk ise ona bu ülkenin geleceğinin yalnızca başkalarının değil, kendisinin de meselesi olduğunu öğretmelidir.Diyarbakır gençlerinden hareketle Türki­ye’­­nin bütün gençlerine uzanan mesele tam da budur. Devlet ile millet arasındaki bağı kuv­vetlendiren, aileyi tahkim eden, İslam kardeşliğini canlı tutan, farklılıkları ayrışmanın değil kardeşlik içinde birlikte yaşamanın unsuru hâline getiren ve gençlere bu müşterek gelecekte sorumluluk veren bir anlayışa ihtiyaç vardır.Çünkü geleceği gençler için kurmak yetmez; gençleri kendi inancı, medeniyeti, mil­leti ve devletiyle güçlü bağlar içerisinde ge­le­ceğin kurucuları hâline getirmek gerekir.

Muhammed Kürşat KARACA 01 Ekim 2026
Konu resmiBir Gençlik ki Fethî Nazarına Dünya “Değer”
İnsan

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..“Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, … hasılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...”Der, bir gençlik hasretleriyle başladığı gençlik manifestosu sayılabilecek hitabesinde şiirin Üstadı.Komik, hokkabaz ve yalancı bulmakta…Haklıdır da. Zira bu üniversitelerde, ecdadının tedrisatına sırt dönmek terakkinin mihenk taşı sayılmıştır. Bir düşündüğümüzde “sadece İstanbul’un fethiyle çağ açıp çağ kapamış bir medeniyetin çocukları olmadığımı”zı göreceğiz. Her şeyimizi borçlu olduğumuz Kur’ân ve Sünnet emanetiyle imar ve inşa ettiğimiz medeniyetimizin her bir taşında adeta asırlarca mesafeler kat ettiğimizi anlayacağız.İmam Gazaliler, İmam Rabbaniler, Mevlanalar ve birçok -düşünür seviyesine indirgenemeyecek- maneviyat büyükleri tarafından kalblerin ardına kadar açılmış kapılarına nazar edelim. Bunlar teceddüden büyük fetihler değil de nedir? İhtiyar dünyamızın sağlığında Akşemseddin Hazretlerinin yekpare imanıyla münevver olmuş aklının ve keskin nazarının tesiri kudret ve rahmet tecellilerine Fettah ismi burcunda mazhar olmadı mı, çağ açıp çağ kapamadı mı? Vs. Vs. Vs.Memleketimizin güzide yazma eserlerini yerinde görmek, onları kopya suretiyle kendilerine almak için Batılı araştırmacılar daha düne kadar nadide eser kütüphanelerimizi ziyaret ederlerdi. Çalışmaları için Arapça, Farsça ve dahi işlerini görecek kadar Türkçe ve Osmanlıca yazıyı öğrenir yola revan olurlardı. Köşe bucak birer misyoner edasıyla Anadolu’yu gezip eserde müessirin izlerini ararlardı. Kanada’dan, İtalya’dan ve nice ecnebi diyardan. Hoş şimdi tek değişen, bunlar bir tıkla masalarının üstüne ulaştırılıyor.Onlar biliyor ki her sahada yazılmış bu mümtaz eserlerin içerisinde bir dünya var: Bir tarafta fetih öncesine ayna bir tarafta fetih sonrası ufuklarına açık. Surlarından girmek için onları bulundukları tozlu raflardan alıp kapaklarındaki toza bir üfürmek yeterli olacak. Maddi gayelerle yazmış oldukları “bilimsel makale”lerinde, ortaya koydukları “bilimsel icad”larında, çıktıkları “bilimsel konferans”larında anlatacak bir şeyleri olmalı ya! Tıpta, mühendislikte, eğitimde, tarihte vs. her sahada. Adeta kendilerince günah çıkarırcasına. Ha­ni içlerinden birisi itiraf etmişti: “En­dü­­lüs’­te milyonlarca yaktığımız kitaplardan otuzu kaldı atomu parçaladık, yarısı kalsaydı galaksiler arasında geziyor olacaktık.” لَا یَعْلَمُ الْغَیْبَ اِلَّا اللّٰهُAcib olan şudur ki onlar en az bizim kadar bildi, tanıdı da İbrahim Hakkı’yı ve ilminin menbaını, bizimkiler bilmedi, tanımadı: Komik, hokkabaz ve yalancı olanların marifetiyle. Bir turist edasıyla büyük şehirlerin ortasında koca bir hazine sandığına benzer yazma eser kütüphanelerinin etrafında gezip durdular. Daha dün sayılacak tarihte yazılmış mektupları dahi aslî hattından okuyamadılar. Hep komik, hokkabaz ve yalancı olanın marifetiyle. Talim ve Terbiye’de üst akıllık devşirenlerin.Ya şimdi…Evet şimdi…Zehirli tesir atılıyor. Nefs-i müdafaa yapılıyor. Meydan muharebesinde şahî müdahaleler gerçekleşiyor. Bazen bir kelime bazen bir cümle bazen bir satır… Bazen bir eser. Zafer muştusu oluyor. Fetihlere müyesser. Biz, dilimizin o da hatt-ı Kur’ân’ın altında saklı değil midir?Tek saatte yapılan bir asırlık tahripler başka türlü nasıl tersine, “çağlar açıp çağlar kapatmaya” dönüşür ki? Tıpta, eğitimde, vs.Ecdadın emanetine sahip çıkmakta, kendilerinin emanete sahip çıkma şuurlarıyla şuurlanmamızın dışında verilebileceğimiz bir cevap bulunur mu ki? Asla!Zaten… Zincirin şiir rengindeki son halkalarından birisi olan Şairü’l-Azam da vasiyetini hitabesinin altına düşmüş: “Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!”Evet.Anadolu büyüklüğündeki iman davasını ihtiyacı olan şu dünya sarayının her bir duvarına… Rengine, dinine, diline bakılmaksızın ittihad tuğlası olarak yerleştiriyoruz. Bu nimeti bize nasib eden Rabbimize binlerce şükürler olsun.Onlar ki mazideki vasiyet ve nasihatlerinin özünde atideki nesilden bunu beklediler: عَلَى الرَّاْسِ وَالْعَيْنِ Selamlar ve rahmetler olsun. Ve dahi binler maşallah! Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette usule, stratejiye uygun bu gençliğe... Zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık madeniyle sahtesini ayırt etmekte kuyumcu ustası bir feraset sahibi olan bu gençliğe… Rabbimiz! … artık kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle! Âmîn.

İbrahim SARITAŞ 01 Ekim 2026
Konu resmiArabî Vâcip, Kürdî Câiz, Türkî Lâ  zı m
Kültür ve Medeniyet

Bediüzzaman Said Nursî’nin bundan bir asırdan fazla zaman önce Şark’ın eğitim meselesi üzerine düşünürken ortaya koyduğu “Lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak” ölçüsü, bugün de üzerinde düşünülmeye değer önemli bir yaklaşım sunmaktadır.Bu söz ilk bakışta Medresetü’z-Zehrâ’da han­gi dillerin kullanılacağına dair bir eğitim prensibi olarak görülebilir. Nitekim Be­di­üz­zaman bu ifadeyi fen ilimleriyle dinî ilimlerin beraber okutulmasını teklif ettiği Medresetü’z-Zehrâ projesinin esasları arasında zikreder. Ancak onun Şark meselesine dair değerlendirmelerinin bütünü dikkate alındığında, burada sadece dil tercihinden değil, daha geniş bir toplumsal denge anlayışından söz edildiği görülür. Bediüzzaman mahallî gerçekliğin dikkate alınmasını, bölge insanının tanınmasını, onlarla istişare edilmesini önemser. Dolayısıyla onun yaklaşımında müşterek olanı kuvvetlendirmekle mahallî olanı muhafaza etmek birbirinin zıddı değildir.“Lisân-ı Arabî vâcip” ifadesini öncelikle İs­lâ­mî ilimler ve müşterek inanç dünyası içeri­sinde anlamak gerekir. Kur’ân-ı Ke­rîm’in dili Arapçadır. Asırlar boyunca Türkler, Kürtler, Araplar ve İslâm dünyasının farklı kavimleri aynı Kur’ân’ın etrafında buluşmuş, aynı kıbleye yönelmiş ve aynı Peygamberin ümmeti olmanın şuurunu taşımıştır. Türklerle Kürtleri asırlar boyunca birbirine bağlayan kuvvetli bağlardan biri de bu müşterek inanç dünyası olmuştur. Bu sebeple Terörsüz Türkiye üzerine düşünürken dinî ve ahlâkî müşterekleri tali bir unsur olarak değil, toplumsal beraberliğin tarihî ve canlı kaynaklarından biri olarak değerlendirmek gerekir. İnsanların birbirlerini yalnız etnik aidiyetleri üzerinden değil, aynı zamanda ortak inançları, değerleri ve tarihî tecrübeleri üzerinden görmeleri kardeşlik zeminini genişletebilir.“Kürdî câiz” ifadesi ise Bediüzzaman’ın yaşadığı coğrafyanın gerçekliğini göz ardı etmeyen yaklaşımını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Kürtçe, bu topraklarda asırlardır konuşulan, nesiller arasında kültürün ve hafızanın taşınmasına vesile olan dillerden biridir. İnsanın annesinden öğrendiği dili konuşması, o dille türküsünü söylemesi, edebiyat üretmesi ve kültürel hafızasını sonraki nesillere aktarması müşterek hayata katılmasının önünde bir engel olmak zorunda değildir. Bilakis insanın kendi kültürel varlığına hürmet edildiğini görmesi, daha geniş bir aidiyet dairesi içerisinde kendisini emniyette hissetmesine katkı sağlayabilir.Burada dikkat edilmesi gereken husus, ma­hallî aidiyet ile müşterek aidiyeti birbirinin rakibi hâline getirmemektir. Bir insanın Kürtçeyi sevmesi, konuşması ve çocuklarına öğretmesi Türkçeye veya müşterek vatana mesafe koymasını gerektirmediği gibi, Türkçeyi müşterek dil olarak benimsemesi de kendi mahallî kültüründen vazgeçmesini gerektirmez. Meseleyi sürekli “hangisi?” sorusuna sıkıştırmak çatışma üretirken, “her birinin yeri ve vazifesi nedir?” diye sormak birlikte yaşamanın imkânlarını çoğaltır.Bediüzzaman’ın aynı cümlede “Türkî lâzım” demesi de bu bakımdan önemlidir. Çünkü farklı mahallî aidiyetlere sahip insanların müşterek bir devlet ve toplum hayatı içerisinde yaşayabilmeleri için birbirleriyle konuşabilecekleri ortak bir dile ihtiyaç vardır. Eğitimden bilime, ticaretten devlet hayatına, şehirler arasındaki münasebetlerden ortak kültür dünyasına kadar Türkçe Türkiye’nin müşterek iletişim dilidir. Mahallî dillerin yaşamasıyla Türkçenin bu müştereklik vazifesini kuvvetli biçimde sürdürmesi arasında zorunlu bir çelişki bulunmamaktadır. Bu açıdan “Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım” sözünü bugünün şartlarına aynen aktarılması gereken teknik bir dil politikası olarak değil, üzerinde düşünülmesi gereken bir denge fikri olarak okumak daha isabetlidir. Arapça müşterek inanç ve medeniyet dairesini, Kürtçe mahallî dili ve kültürel hafızayı, Türkçe ise müşterek toplumsal ve kamusal iletişimi ifade eden farklı daireler olarak düşünülebilir. Bu dairelerin birbirini ortadan kaldırması gerekmez. Aksine doğru bir anlayış içerisinde biri diğerini tamamlayabilir.Terörün yıllar boyunca meydana getirdiği en ağır tahribatlardan biri de burada ortaya çıkmıştır. Terör yalnız insanların canına kastetmemiş, insanların birbirlerine bakışlarını ve kullandıkları kavramları da zehirlemiştir. Dil, kimlik, vatan, devlet, millet ve kardeşlik gibi esasen toplumsal hayatın tabii kavramları ideolojik çatışmaların yükünü taşımaya başlamış; zamanla insanların birbirlerinin ne söylediğinden önce niçin söylediğinden şüphelendiği bir iklim meydana gelmiştir. Bu sebeple Terörsüz Türkiye’nin inşası yalnız dağların ve şehirlerin terörden arındırılması değil, aynı zamanda zihinlerin ve kavramların terörün meydana getirdiği korku ve önyargılardan kurtarılması meselesidir.Kürtçe konuşan bir insanın dilinden endişe duymayan, Türkçenin müşterek dil oluşunu sahiplenen bir insanın hassasiyetini küçümsemeyen, din kardeşliğini toplumsal beraberliğin kuvvetli kaynaklarından biri olarak gören gerçek bir konuşma zemini kurulabilmelidir. Bu yaklaşım farklılıkları görmezden gelmek değil, tam tersine farklılıkları tanıyarak müşterekliği kuvvetlendirmektir. Çünkü birlik, farklılıkların ortadan kaldırılmasıyla değil, farklılıkların ortak bir istikamette buluşabilmesiyle güç kazanır.Bediüzzaman’ın Şark’a ilişkin yaklaşımındaki mesele de zaten yalnızca dil değildir. Eğitim, cehaletle mücadele, hürriyet, adalet, meşveret ve bölgenin sosyal gerçekliğinin doğru okunması aynı düşünce dünyasının parçalarıdır. Medresetü’z-Zehrâ projesinde dinî ilimlerle modern fenlerin birlikte oku­tul­masını is­te­mesi de bunun bir göstergesidir. Onun “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir” yaklaşımı, akıl ile vicdanı birbirinden ayırmayan eğitim anlayışını ifade eder. Dolayısıyla bugün de meseleye yalnız güvenlik zaviyesinden bakmak yeterli olmayacaktır. Güvenlik devletin vazgeçilmez vazifesidir; ancak huzurun toplumsal hayatta kökleşmesi eğitimden kültüre, ekonomiden sivil topluma, aileden gençliğe kadar geniş bir alanda müşterek gelecek duygusunun kuvvetlenmesini gerektirir.Bir asır önce söylenen “Lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım” sözü bu bakımdan bugün bize yalnızca üç dili değil, üç farklı aidiyet alanının birbirini dışlamadan yaşayabileceği bir dengeyi de düşündürmektedir: İnanç ve medeniyet müşterekliği, mahallî dil ve kültürün muhafazası, müşterek vatan ve toplum hayatının güçlendirilmesi. Bunları birbirinin karşısına yerleştirmek yerine birbirini tamamlayan unsurlar hâline getirebildiğimiz ölçüde daha sağlam bir beraberlik zemini kurulabilir.Terörsüz Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu dil belki tam olarak budur: İnkâr etmeyen fakat ayrıştırmayan, farklılığı tanıyan fakat farklılık üzerinden duvarlar örmeyen, mahallî olanı muhafaza ederken müşterek olanı zayıflatmayan bir dil. Çünkü geleceği birlikte kurabilmenin yolu, farklılıklarımızı birbirimize karşı kullanmaktan değil, onları müşterek hayatımızın zenginliğine dönüştürmekten geçmektedir.

Betül Saide Yazıcı 01 Ekim 2026
Konu resmiEğitim ve Öğretimde Mühim Bir Esas
Eğitim

Eğitim denildiğinde çoğu zaman çocuğa yeni bilgiler kazandırmayı, güzel davranışlar öğretmeyi ve yanlış davranışlardan uzaklaştırmayı anlıyoruz. Hâlbuki eğitimin bundan daha derin bir tarafı var: İnsanın fıtratında bulunan kuvveleri tanımak ve onları doğru istikamete yönlendirmek.İnsanın fıtratında haset, suizan ve uğursuz sayma gibi ilk bakışta bütünüyle menfi görülebilecek birtakım duygu ve temayüller bulunmaktadır. Ancak bunların fıtratta bulunması, insanı doğrudan kötülüğe sevk ettiği anlamına gelmez. Asıl mesele, bu duyguların peşinden gidilip fiiliyata dökülmesi veya doğru bir istikamete yönlendirilmesidir. Zira insana verilen hiçbir duygu başıboş ve gayesiz değildir. Doğru terbiye edildiğinde, ilk bakışta zararlı görünen bir duygu dahi ahiretin ebedî saadetini kazanmaya vesile olacak kıymetli bir sermayeye dönüşebilir. Veriliş gayesine uygun kullanıldığında elmas değerinde ne­ti­celer doğurabilecek bu kuvveler, yanlış istikamete yöneltildiğinde insanın hem ken­disine hem de çevresine zarar veren davranışların kaynağı hâline gelebilir. Yani mesele şu ki; terbiye, fıtratı ortadan kaldırmak değil, fıtratta bulunan kuvvelere doğru istikamet vermektir.Mesela haset duygusunu ele alalım. Diyelim ki bu duygu kalbimize davetsiz bir misafir gibi çat kapı giriverdi. Böyle bir durumda hemen şu âyet-i kerimeleri ve benzerlerini hatırlayıp onların hakikatleriyle hemhâl ola­biliriz: “Allah rahmetini dilediği kimse­ye tahsis eder, bahşeder. Allah çok büyük lütuf sahibidir.” (Bakara, 2/105)Bir başka âyet-i kerimede ise şöyle buyrulur: “Bir de Allah’ın bazınıza, bazınızdan fazla olarak verdiklerini temenni etmeyin; ihtiyaçlarınızı Allah’ın fazlından isteyin.” (Nisâ, 4/32)Bu âyet-i kerimelerin ikaz ve irşadını haset duygusunun karşısına çıkardıkça hem o hissin yanlış istikamete gitmesine mâni olmuş hem de Kur’ân’ın bir hakikatini hayatımızın içine taşıyarak yaşama imkânı bulmuş oluruz.Demek ki mesele, insanın içinde haset duygusunun hiç doğmaması değil. Asıl mesele, o duygu doğduğu zaman onun peşinden gidip gitmemektir. İnsan burada iradesini kullanır; hissini vahyin ölçüsüyle terbiye eder ve kalbine gelen bir duyguyu kendisini ol­gun­laştıran bir imtihan vesilesine dönüştürür.Bediüzzaman Hazretleri bu konuda çok önemli bir ölçü verir: “Tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatlerinin şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: ‘Haset etme! Hırs gösterme! Adavet etme! İnat etme! Dünyayı sevme!’ Yani, ‘Fıtratını değiştir!’ gibi, zahiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: ‘Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz.’ Hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur.”Eğitim ve terbiye bakımından bu ifadelerin üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Çünkü çocuklara ve gençlere verdiğimiz nasihatlerin önemli bir kısmı “yapma, etme, isteme, kızma, korkma, kıskanma” şeklindedir. Oysa bunların bir kısmı insanın yaratılışında bulunan hislerdir. Çocuğa “Kızma!” demek yerine, öfkesini haksızlığa karşı kullanmayı; “Hırslı olma!” demek yerine, hayırda ve ilimde ilerlemek için gayret göstermeyi; “İnat etme!” demek yerine, hak bildiği güzel bir işi devam ettirmekte sebat etmeyi öğretmek daha tesirli bir eğitim olacaktır.Sevgiyi Yok Etmek Değil, YüceltmekBediüzzaman Hazretlerinin verdiği aşk misali de bu bakımdan dikkat çekicidir: “Aşk, şiddetli muhabbettir. Fânî mahlûkata mü­teveccih olduğu vakit, o aşk ya sahibini dai­mî bir azap ve elemde bırakır veyahut o me­cazî mahbub, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için bâkî bir mahbubu arattırır. Aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye inkılâp eder.”Demek ki insandaki sevme kabiliyeti söndürülmeyecek, bilakis yüceltilecektir. Çünkü insana sevebilme kabiliyetini veren Cenab-ı Hak’tır. Mesele, bu büyük sermayenin nerede ve nasıl kullanılacağıdır.Çocuklarımızın ve gençlerimizin dünyasında da aynı ölçüyü kullanmak gerekir. Sev­dikleri şeyleri küçümsemek, ilgilerini de­ğer­siz görmek veya bütün arzularını bastır­maya çalışmak yerine, onların sevme ve bağlanma kabiliyetlerini daha yüce hedeflere yönlendirebilmeliyiz.Gelecek Endişesinin de Bir İstikameti Varİnsan fıtratındaki kuvvetli hislerden biri de gelecek endişesidir. Bediüzzaman Hazretleri şöyle der: “İşte, insanda binlerle hissiyat var. Her birisinin aşk gibi iki mertebesi var: Biri mecazî, biri hakikî. Meselâ, endişe-i istikbal hissi herkeste var. Şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde senet yok. Hem rızık cihetinde bir taahhüt altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip kabirden sonra hakikî ve uzun ve gafiller hakkında taahhüt altına alınmayan bir istikbale teveccüh eder.”Bugün çocuklarımızı yetiştirirken gelecek kavramını okul, diploma, meslek, iş ve kazanç etrafında kuruyoruz. “Hangi okulu kazanacak?”, “Hangi mesleği seçecek?”, “İyi bir işi olacak mı?”, “Geleceğini kurtarabilecek mi?” diye endişe ediyoruz. Elbette bunların her biri önemlidir. Çocuğun eğitimini, mesleğini ve maişetini düşünmek anne-babanın vazifesidir. Fakat gelecek yalnızca bundan ibaret değildir.Çocuğumuzun iyi bir meslek sahibi olmasını düşündüğümüz kadar iyi bir kul olmasını da düşünmek; dünya hayatında karşılaşacağı imtihanlara hazırladığımız kadar ahiret hayatına da hazırlamak durumundayız. Çünkü dünyevî istikbal, ne kadar uzun görünürse görünsün, ahirete nispetle çok kısadır. İnsan bugünden yıllar sonrasının planını yaparken yarına ulaşacağına dair elinde bir senet yoktur.Üstelik dünyevî endişelerin önemli bir kısmı rızık üzerinde yoğunlaşmaktadır. Hâl­bu­ki hayatı veren Cenab-ı Hak, hayatın devamı için gerekli rızkı da taahhüt etmiştir. Ahiret ise hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından sonsuzdur. Üstelik hazırlık yapmayan gafiller için orada garanti de söz konusu değildir.Nitekim Hasan-ı Basrî’ye (ra) bin yıl yandıktan sonra cennete girecek bir kimseden haber verildiğinde: “Keşke o ben olsaydım.” demiştir. “Niçin böy­le söylüyorsun ey Üstat?” diye sorduklarında ise: “Bin yıl sonra da olsa cennete girmiyor mu? Hâlbuki ben sonsuza kadar cehennemde kalmaktan korkuyorum.” diye cevap vermiştir.Yine büyüklerden birinin: “İmanı adına hiçbir korku ve endişe yaşamayan kimsenin imanını kaybetmesinden korkulur.” dediği nakledilir.Hazret-i Osman’ın şu sözü de bu hakikati güzel bir şekilde ifade eder: “Dünyevî istikbal endişesi kalbi karartır; ahi­rete yönelik endişe ise kalbi nurlandırır.”Hırsı Hayra, İnadı Sebata ÇevirmekHırs ve inat da insanın mahiyetine konulmuş kuvvelerdendir. Bunların yüzü yalnızca dünyaya çevrilirse mal, mülk, makam ve mevki elde etme yarışına dönüşebilir. Hırsla kazanılan dünya malının huzur getirmek yerine zaman zaman eldeki huzuru da götürdüğü pek çok tecrübeyle sabittir. Elbette hırsa kapılmadan, ibadetlerini ihmal etmeden, helal dairesinde çalışarak elde edilen ve Allah’ın rızasına uygun şekilde değerlendirilen mal ve servet bu bahsin dışındadır.Aynı şekilde hırs ve inatla elde edilmeye çalışılan makam ve mevki de Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle “zehirli bal” gibidir. Önce tat ve lezzet verse de sonunda insanı perişan edebilir. Ancak “alınmaz, verilir” ölçüsüne göre omuzlara yüklenen yahut hakka ve halka hizmete vesile kılma niyetiyle kabul edilen makam ve mevki bu bahsin dışındadır. Nitekim Yusuf Aleyhisselâm: “Beni ülkenin hazinelerine memur et. Çünkü ben iyi korur, iyi bilirim.” (Yusuf, 12/55) buyurarak ulvî bir maksatla vazifeye talip olmuştur.İnsan hazırladığı ibadet, okuma, çalışma ve hizmet programını tamamlamakta hırslı olabilir. İtiyat hâline getirdiği hayır ve hasenatı şartlar ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın devam ettirmekte ısrarcı davranabilir. Gözünü haramdan korumakta, namazını muhafaza etmekte, verdiği sözü yerine getirmekte, hakka ve halka olan borçlarını ödemekte inat kuvvetini kullanabilir. Yeme, içme, uyuma ve diğer günlük davranışlarını sağlık kurallarına ve şer‘î ölçülere göre disipline etmekte ısrarcı olabilir. Devamlı abdestli bulunmaya gayret etmekte, namazı cemaatle eda etmede ve başladığı bir hayrı terk etmemekte bu kuvvetten faydalanabilir. Böylece kötü bir mecraya aktığında insana zarar veren aynı his, doğru yöne çevrildiğinde sebat, azim ve irade hâline gelir.Geçmişe Takılmak Yerine Geçmişten Arınmakİnsanda geçmiş hatıralara dalıp gitme eğilimi de vardır. Bu eğilimi de hayırlı neticelere basamak yapmak mümkündür. Geçmişi hatırladığımızda sadece kaybettiğimiz günleri, kaçırdığımız fırsatları veya bizi üzen hadiseleri düşünmek yerine, geçmişteki hata, kusur ve yanlışlarımıza bakabiliriz. Böylelikle geçmişi hatırlama meylini, zimmetimizde kalmış günahlardan arınmaya vesile olacak samimi bir tövbeye dönüştürebiliriz. Bu durumda geçmiş, insanı aşağıya çeken bir yük olmaktan çıkar; daha temiz bir geleceğe hazırlayan bir muhasebe imkânına dönüşür.Çocuğun Fıtratıyla SavaşmayalımBütün bunların eğitim ve aile hayatımıza bakan çok önemli bir tarafı var: Bazen anne-babalar ve eğitimciler olarak çocuğun yanlış davranışını düzeltmeye çalışırken, farkında olmadan onun fıtratındaki kuvveti de kırmaya çalışıyoruz. Çok hareketli çocuğa yalnızca “Otur!”, çok konuşan çocuğa sürekli “Sus!”, meraklı çocuğa “Her şeyi sorma!”, mücadeleci çocuğa “İnat etme!”, güçlü arzuları bulunan gence “İsteme!” diyoruz.Hâlbuki sorulması gereken soru, bu çocuğun içindeki kuvveti nasıl hayra çevirebiliriz, olmalıdır.Çok konuşuyorsa güzel konuşmayı, doğruyu söylemeyi ve hakikati müdafaa etmeyi öğretebiliriz. Meraklıysa ilme yönlendirebiliriz. Mücadeleciyse haksızlık karşısında dik durmayı öğretebiliriz. İnatçıysa başladığı ha­yırlı işi yarıda bırakmamayı gösterebiliriz. Re­kabet duygusu kuvvetliyse başkalarının dün­yalığına değil, ilmine, ahlakına ve hayırlı hizmetlerine gıpta etmeyi öğretebiliriz. Çünkü eğitim, o davranışın arkasındaki kuvveti keşfedip ona doğru bir istikamet verebilmektir.Bir nehrin önünü tamamen kapatırsanız su başka yerden kendisine yol bulur; bazen taşar ve zarar verir. Fakat önüne doğru bir mecra açarsanız aynı su bağları, bahçeleri sular ve hayat verir. İnsan fıtratındaki duygular da böyledir.Anne-Babaya ve Eğitimciye DüşenBu bakımdan çocuğun terbiyesinde ilk vazifemiz, onun fıtratında bulunan kuvvetleri tanımaktır. İkinci vazifemiz ise bunları iman, ahlak ve güzel davranışlarla buluşturmaktır. Çocuğumuz haset ettiğinde sadece “Haset etme!” demek yetmez; nimetin Allah’tan olduğunu öğretmeliyiz. Korktuğunda sa­de­­ce “Korkma!” demek yetmez; Allah’a gü­ven­­meyi öğretmeliyiz. Hırslı olduğunda sa­de­ce “Bu kadar hırslı olma!” demek yetmez; onu hayırda yarışmaya yöneltmeliyiz. İnat ettiğinde yalnızca “İnat etme!” demek yetmez; doğru bildiği güzel şeylerde sebat etmeyi göstermeliyiz.Bir şeyi çok sevdiğinde sevgisini küçümsemek yerine, bütün güzelliklerin kaynağı olan Cenab-ı Hakk’a uzanan bir muhabbet yolu açmalıyız.Geleceğinden endişe ettiğinde yalnızca sınavını, üniversitesini, mesleğini ve kazancını konuşmamalı; ona ölümün ötesine uzanan çok daha büyük bir istikbalinin bulunduğunu da hatırlatmalıyız. Derdimiz çocuğu değiştirmeye mi çalışmak, yoksa ondaki kuvvetleri doğru yöne mi çevirmek?Cenab-ı Hakk’ın insanın mahiyetine yerleş­tirdiği hiçbir temel duygu başıboş ve hikmetsiz değildir. Haset gıptaya, hırs hayırda yarışmaya, inat sebata, korku takvaya, endişe ahiret hazırlığına, sevgi marifet ve muhabbete, geçmişi hatırlama ise tövbe ve muhasebeye çevrilebilir. Bize düşen, fıtratı kırmak değil terbiye etmek; duyguyu öldürmek değil istikametini düzeltmek; kuvveti söndürmek değil onu hayrın hizmetine vermektir.İşte o zaman eğitim, dışarıdan birtakım dav­ranışlar kazandırmanın ötesine geçerek in­sanın iç dünyasını inşa eden gerçek bir terbiyeye dönüşür.

Osman AKTAŞ 01 Ekim 2026
Konu resmiİttihad, İttifakla Başlar Mekke Anlaşması
Tarih

Yüz Yılı Aşan Arayışın İlk Somut AdımlarıOnlarca mütefekkir, devlet ve siyaset insanlarıyla birlikte İslam Dünyası yaklaşık 150 yıldır birlik ve beraberliğini yeniden tesis etmenin yani İttihad-ı İslam’ın arayışı içerisindedir. Mekke Anlaşması ile atılan imzalar, on yıllardır İttihad-ı İslam’a muntazır gözlerde ve gönüllerde hiç şüphesiz ki bir heyecan oluşturdu. Yüzlerdeki tebessümün ardında iç dünyada çağlayan coşkulu bir sevince medar oldu. Anlaşmayı imzalamak üzere tutulan kalemlerin, atılan imzaların, İslam Dünyasının kendi hikâyesini yazmaya başlamasının ilk harfleri olduğuna ilişkin kanaatler yüksek sesle ifade edildi.On yıllar boyunca “uluslararası toplum” kavramı etrafında dolanan ve sahaya çıkmakta zorlanan İslam Dünyasında, İslam Dünyasının 3 önemli aktörü ilk defa birlikte sonuca matuf inisiyatif ve irade ortaya koymuşlardır. Bu, on yıllar zorlu bir yolda aşılan ilk büyük adımdır. Bu adım, İslam dünyasındaki birliğin ve ittihadın çekirdeği olmaya en güçlü namzettir. Nice yüz milyonların duası bu ittifakın başarılı olması ve ittihada dönüşmesine müteveccihtir.İslam Karşıtı İttifaka Karşı: Mekke İttifakıAnlaşmanın mana ve mahiyetinin daha net anlaşılabilmesi için anlaşmanın hemen öncesi döneme kronolojik olarak göz atmak gerekmektedir.7 Ekim’den hemen sonra 25 Ekim 2023’te Dışişleri Bakan Hakan Fidan “Bölgemiz, tam manasıyla bir dönüm noktasındadır. İçinde bulunduğumuz konjonktürden ya daha büyük bir savaşa ya da daha büyük bir barışa gideceğiz” açıklamasında bulundu. Bu açıklamasından sonra 2026’ya gelindiğinde ise STRATCOM zirvesinde “İsrail’in yarattığı gerilimlerle aslında daha büyük bir savaşa doğru yöneliyoruz (28.03.2026)” demiştir.9 Nisan 2024’te “bizi durduracak bir güç yok” diyen Netenyahu daha sonra bu vb. söylemleri birkaç defa daha ifade etmiştir.2024 yılı Nisan Mayıs ve Temmuz aylarında yerli – yabancı muhtelif basın organlarına verdiği mülakatlarda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bölgedeki yeni ittifak imkânlarından ve bu olası ittifakların bölgesel ve küresel etkilerinden bahsetmiştir. Arap ülkeleriyle ilişkilerin çok iyi olduğunu belirterek “Özellikle Arap ülkeleriyle ittifak kurarak bölgedeki güvenlik sorununu kökünden çözecek bir perspektifimiz var” demiştir.Küresel sistemin çöküş içerisinde olduğu ve Üçüncü Dünya Savaşı içinde olduğumuz 2015 yılından itibaren pek çok devlet ve hükümet başkanı tarafından defalarca dile getirilmiştir. Son dönemde ise sistemin çöktüğü ve yeni bir döneme girildiği daha yüksek sesle dile getirilmektedir. 21.06.2025 tarihinde İslam İşbirliği Teşkilatı 51. Dışişleri Bakanları Konseyi Toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Çok kutuplu dünyada 2 milyarlık İslam âleminin tek başına bir kutup haline gelmesi şarttır. İslam dünyasının çok daha büyük rol oynayacağı ancak aynı zamanda daha fazla sorumluluk üstleneceği bir dönemin arifesindeyiz.” sözlerini müteakiben 23.01.2026’da “Yeniden şekillenen dünya düzeninde kutup başlarından biri Türkiye’miz olacak” demiştir. 07.01.2026’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “masada olmayanın menüde olduğunu” belirtmesi de bu bağlamda önemlidir. Türkiye bölge ülkeleriyle birlikte, kimsenin menü olarak görülmediği, kimsenin de başkalarının menüsü olmasına razı gelinmediği yeni bir masa kurmakta ve bu masaya da bölgedeki tüm kardeş ülkeleri davet etmektedir.22.12.2025’te İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi liderleri Kudüs’te bir araya gelerek kamuoyunda “Üçlü İttifak” olarak adlandırılan anlaşmalar için zirve düzenlediler. Bu zirveden sonra yine aralık ayı içerisinde 3 ülkenin askeri yetkilileri GKRY’de bir araya gelerek “Ortak Eylem Planı” ve “Savunma İşbirliği Programı” anlaşmasını imzalamışlardır. Bu üç ülkenin Kudüs zirvesinden sonra üç ülkenin de Mekke’de bir araya gelmesi anlamlıdır.19.04.2026’da Antalya Diplomasi Forumu kapsamında basın toplantısı düzenleyen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan; İsrail, Yunanistan ve GKRY arasındaki bu ittifaktan bahisle “İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan ile ittifak halinde, Onlar GKRY ve Yunanistan’la bir araya gelerek bölgedeki Müslüman ülkelere karşı ittifak kurdu. Somut askeri yapılanmalar var, bunu görmemezlikten gelemeyiz. Türkiye kendisini koruyacak güçte ama bölgede daha zayıf durumda olup bu ittifaka endişeyle bakanlar var. İsrail’in yayılmacılığı sorunu sadece bölgede değil, artık dünyanın bir güvenlik sorunu haline geldi. Bu yayılmacılığın hangi yöntemlerle nasıl durdurulacağı meselesi, uluslararası toplumun ana gündem maddelerinden biridir” demiştir. Bakanın bu sözleri kamuoyunda “İsrail, İslam Karşıtı İttifak Kurdu” manşetiyle öne çıkmıştır. 21 Kasım 2024 tarihinde Meclisteki konuşmasında Hakan Fidan, içinde bulunulan dönemi “Belirsizlikler Çağı” olarak nitelendirmiştir. Bu itibarla, 2025 yılki Dışişleri Bakanlığı bütçe kitapçığımızın başlığını “Belirsizlikler Çağında Kararlı ve Güçlü Türk Dış Politikası” olarak belirlediklerini vurgulamıştır. 15.01.2026’da düzenlediği basın toplantısında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan tekrar “Belirsizlikler Çağı” vurgusunda bulunarak “devletlerin mevcut ittifak ilişkilerini sorguladıklarını ve yeni yapılar tesis etme arayışına girdiklerini, ittifakları doğru kurmak, menfaatleri doğru tanımlamak ve araçları ustalıkla kullanmak zorundayız.” demiştir. Basın toplantısında Gazeteci Ayşe Betül Kayahan tarafından Hakan Fidan’ın bu sözlerine de atıfta bulunarak, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki görüşmelere ilişkin Bakan’a bir soru yöneltilmiştir. Soru üzerine Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Güvenlik ve İşbirliği anlaşmasına ilişkin görüşmelerin bir yıldır devam ettiğini ancak henüz bir anlaşmaya varılmadığını da belirterek süreci teyit etmiştir. Bu teyit resmi ağızlardan yapılan ilk teyit olmuştur. Hakan Fidan; Bölge ülkelerinin birbirlerinden emin olabildikleri takdirde sorunlarını çözebileceklerini, tüm bölge ülkeleri için ortak bir platform işlevi göreceğini, Türkiye’nin dar kapsamlı bir pakt yerine daha geniş bir bölgesel güvenlik çerçevesini tercih ettiğini, bölgedeki istikrarsızlığın, dış hegemonyalar, savaşlar ve terörizm tarafından körüklendiğini, kalıcı güvenlik için bölge ülkelerinin birbirinden emin olması gerektiğini, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dar ittifaklar yerine kapsayıcı bir güvenlik platformunu tercih ettiğini ifade etmiştir. Eşzamanlı olarak Pakistan’dan da benzer bir teyit gelmiştir. Pakistan Savunma Sanayi Bakanı Raza Hayat Hiraj, Türkiye ve Suudi Arabistan ile yaklaşık bir yıldır sürdürülen görüşmeler sonucunda bir savunma anlaşması taslağı hazırlandığını, bu anlaşmanın Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen yıl imzalanan anlaşmadan ayrı olduğunu açıklamıştır. 26.04.2026 tarihinde 11. Uluslararası Kur’­an-ı Kerim’i Güzel Okuma Yarışması Ödül Töreni’ndeki konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan İslam Dünyasının Birliği adına tarihe geçen bir konuşma yapmıştır. Müslümanlar olarak zorlu ve sancılı bir dönemden geçiyoruz diyerek çözümü birlik ve beraberlikte olduğunu vurgulamıştır. “Hem kendi içimizde hem de uluslararası arası platformlarda tam bir birlik şuuruyla hareket etmekten başka yolumuz yoktur. Bize giydirilen bu gömleği artık yırtıp atmak mecburiyetindeyiz. Bunu da er ya da geç yapacağımıza, bu suskunluk sarmalını aşacağımıza bütün kalbimle inanıyorum. Bunu öyle hamaset olsun diye söylemiyorum” demiştir.Anlaşmanın Dört Önemli Özelliği 7 Ağustos’ta imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” hiç şüphesiz dünyanın geleceği ve bölgesel barış açısından bir dönüm noktası. Anlaşmanın ilk dikkat çeken özelliği, Cidde, Riyad, Ankara, İstanbul, İslamabad veya başka bir şehirde değil Mekke’de imzalanmış olması ve başlığında Mekke ismini ihtiva etmesi. Mesela 17 Eylül 2025’te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında Riyad’da bir savunma anlaşması imzalanmıştı. İttifak anlaşması için Mekke’nin seçilmiş olması hiç şüphesiz başlı başına önem ve farklılık arz ediyor.Anlaşmanın ikinci önemli özelliği; bir cuma gününde, hutbede “Müminler ancak kardeştirler (Hucurat 10)” ayetini ihtar eden hutbe eşliğinde, yüzler İslam dünyasının geleceği namına Kabe’ye dönülmüş ve saf tutulmuş bir hali ihtiva etmesi.Bu iki özelliğin yanı sıra üçüncü özelliği Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapılan “Anlaşma tüm kardeş ülkelerin katılımına açıktır.” beyanatı da anlaşmanın 3 ülkenin güvenlik algıları ve tedbirleri ile sınırlı olmadığını daha külli sonuçlara matuf olduğunu göstermektedir. Kısa sürede katılımlar artacak, bu hususiyet tahakkuk edecektir.Anlaşmanın dördüncü özelliği, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın etkisizliği ve beyin ölümünün gerçekleşip gerçekleşmediğinin sorgulandığı bir dönemde, İslam Dünyasında alışık olunmayan bir mahiyette somut ve eyleme dönük amaçları içermesidir. İİT’nin çok sayıda bildirgesi yuvarlak, somut adım öngörmeyen ifadeler ve çıktılar içermekteydi. İlk defa “namlunun ucu gösterilmiş oldu”. 

Ahmet Hüsrev ÇELİK 01 Ekim 2026
Konu resmiBurhan-ı Tevhid’in Ayinesi, Kaside-i Bürde
Kültür ve Medeniyet

Hilâl-i îd vasfında yazılmış hub matla’dırHer şairin illa ki hatıra gelmez, sona kalır bir beyti olurmuş. Onlardan birisi belki de en güzeli, en güzidesi Peygamber Efendimizin (asm) huzur-ı şerifinde tamamlananı olmuştur. Kaside-i Bürde-i Sanînin beyti. Şöyle ki…Kasidenin şairi, Mevlânâ Hazretlerinin doğ­duğu seneye çok yakın bir tarihte Mı­sır’­da doğdu. Fahr-i Kâinat Efendimize birçok kaside yazdı. Bunlardan birisinde, “Ey Mev­la’m! Daimî ve ebedi olarak salât ve se­lâm eyle!” mısrasını söyledi, ikincisini getiremedi. Felçli vücuduna şifa için dualar ettiği bir gece Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselamı rüyasında gördü. Fahr-i Kâinat Efendimiz kendisinden bu kasidesini okumasını buyurdu. Yarım kalmış beytin ikinci mısraını da fem-i mübarekleriyle okudu:“Bütün mahlukatın en hayırlısı olan Habibine”Akabinde şair, edeb ile kasidesini sundu. Peygamber Efendimizin (asm) hırkasıyla müşerref oldu. Uyandığında vücudundaki felçten hiçbir eser kalmamıştı.Aslında bu teveccüh, ilk Kaside-i Bürde de Kab bin Zuheyr’in Peygamberimizin (asm) meclisinde af beratı ve hırka-i şerifle saadeti ile yaşanmıştı. Uyanıkken. Asr-ı Saadette. Sonrasında ise gazel olsun kaside olsun, hece olsun aruz olsun eş’âr içre şâirân tarafından na’t-i şerifler başta aranıp duruldu. Şu bir hakikattir ki bu kıymetli ve feyizli söz hazinesi, üzerinde düşünülüp özümsenmiş hakikatlerin gönülde şekillenmesiyle bütünüyle hayra vesile olmuştur. Hayır söylenmiş, hayır dinlenmiştir. Bu hakikatler bazen Mevlid-i Şerif ve Miracname gibi eserlerde, bazen de Medine yakınlarında bir çadırda, gece yarısının sessizliğinde hafif bir söyleyişle dile gelmiştir.Ancak değişmeyen bir gerçek vardır: Akıl ve mantık süzgecinden geçmiş hakikatler, edebî bir incelik içinde duygu ile birleşmiştir. Şair de sahip olduğu şiir kabiliyetini ve şuurunu Peygamber Efendimizi (asm) methedip O’nun güzel vasıflarını anlatmak için kullanmayı imanî bir vazife olarak görmüştür.İşte, Busuri’nin 160 beyitlik “el-Ke­vâ­ki­bü’­d-Dürriyye Fî Medḥi Hayri’l-Beriyye” isimli bu kaside-i Bürde’sinden kalbe şifa bir hakikatin akıl ve kalbde kenetlenmiş bir misali. Teberrüken:“Hazret-i Büreyde İbni‘l-Hasîbi’l-Eslemî ta­rî­kinde, nakl-i sahîh ile Büreyde dedi ki: Biz Re­sûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Ves­selâm’ın yanında iken bir seferde bir a‘râbî geldi. Bir âyet, yani bir mu‘cize istedi. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: قُلْ لِتِلْكَ الشَّجَرَةِ رَسُولُ اللّٰهِ یَدْعُوكِ (Şu ağaca Resulullâh seni çağırıyor” de.) Bir ağaca işâret etti. Ağaç, sağa ve sola meylederek köklerini yerden çıkarıp huzûr-u Nebevîye geldi. اَلسَّلَامُ عَلَیْكَ یَا رَسُولَ اللّٰهِ dedi. Sonra a‘râbî dedi: Yine yerine gitsin. Emretti, yerine gitti. A‘râbî dedi: İzin ver sana secde edeyim. Dedi: İzin yok kimseye. Dedi: Öyle ise senin elini ayağını öpeceğim. İzin verdi.”* * *Şemseddin Sivasi:Eşcârı idüb da‘vet geldi ana sâcidlerBî-pâ yüridi ber-sâk çün eyledi fermânıGitdi yerine derhâl satr idi yola sâkıGüyâ ki yazılmışdur anda hat-ı reyhânîFazlı Efendi:Duasına icâbet eyledi eşcâr secdeyleÇıkub bir sâk-ı bî-pâyile tutdı emr ü fermânıO sâk ile yine yirine ‘avd itdi o sâ’atdeFürû’ıyle kitâbet eyleyüb bir hat-ı reyhânî  Karahisari:Eşcârı da‘vet eylese ol Seyyid-i RusülBaş üzre secde idüp ayaksız olurdı mârYolda satır yazardı sanasın gelen şecerHatt-ı bedî olurdı fürû‘ından ol kifâr   Ahmed Suzi:Ağaçlar secde ederek icâbet etdiler anaAyaksız sâk üstüne gelüb tutdı fermânıKâne yazılar yazdı o eşcârın fürû’larıKitâbet gibi yollarda göründü resmî feşânî   Şerhlerde ağaçların kökleriyle kitabeti hakkında “Rivayet yazılan yazu لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ kelimesi idiوَاللّٰهُ اَعْلَمُ” diye geçmektedir. Bu, hatırımıza Üstad Haz­­­ret­­lerinin şu haşiyesini düşürür: Şu asrın zulümâtlı sâhilinde mimsiz medeniyetin giydirdiği libâstan soyunup zamanın denizine girip târîh ve siyer sefînesine binip asr-ı saadet cezîresine ve Cezîretü’l-Arab meydanına çıkıp Fahr-i Âlem’i (asm) iş başında ziyâret etmekle biliriz ki o zât o kadar parlak bir burhân-ı tevhîddir ki zemînin baştan başa yüzünü ve zamanın geçmiş ve gelecek iki yüzünü ışıklandırmış küfür ve dalâlet zulümâtını dağıtmıştır.Kaside-i Bürde! Elbetteki üzerine tercü­meler, şerhler yazılacaktı. Hastalıklara karşı şifa niyetiyle edeb dairesinde okunacaktın. Barekâllah!* * *(مَوْلَایَ صَلِّ وَسَلِّمْ دَٓائِمًا اَ بَدًا عَلٰى حَبٖيبِكَ خَيْرِ الْخَلْقِ كُلِّهِمِ)Me’hazBüyük Cevşen ve Osmanlıca Meali, (2009), Hay­rat Neşriyat Arapça Tercüme Heyeti, Hay­rat Neşriyat Matbaa Tesisleri: Isparta (s. 137)Şerh-i Kasidetü’l-Bürde, Fazlı Efendi, Milli Kütüphane, Yazmalar, No: A 4639/1 (v. 7A)Şerh ve Terceme-i Kaside-i Bürde, Şeyhülislam Mekki Mehmed Efendi, Denizli, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, No: 00385, (v. 56A)Terceme-i Kaside-i Bürde, Abdürrahim Karahisari, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Pertev Paşa, No: 00299/007 (v. 37A-B)Terceme-i Kaside-i Bürde, Ahmed Suzi, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Hüseyin Şemsi-Fatih Güneren, No: 00108/001 (v. 8B)Terceme-i Kaside-i Bürde, Şemseddin Sivasi, Selimiye Yazma Eser Kütüphanesi, No: 4758 (s. 25)https://lugatim.com/s/matlahttps://risale.online/oku/zulfikar/on-doku­zun­cu-mektub

Fatıma Kerimoğlu 01 Ekim 2026
Konu resmiİki Soru: İki Temsilli Cevap
İnsan

Bazı şeyler vardır ki ince eleyip sık dokumaya gelmez! Habbeyi kubbe yapmaya ise hiç gelmez! Sorup istişare etmek, cevapları bulmak gerektir. Hele cevapta temsil isimli en uzun hakikatleri yakın gösterir iki dürbün de bulunursa şüphe kalmaz. “Bu kadar mükemmel yarattığı insanları tekrar diriltilecek, diyorsun. Tekrar diriltmeye o zatın gücü yetecek midir?”Saray örneğiyle cevaplayayım. Şimdi gözlerimizi kapatalım ve hayal sinemamızı çalıştıralım. Bir saray yapılıyor. O saray için kullanılan malzemelerin bir kısmı sadece Çin’de yani doğuda bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te yani batıda bulunuyor. Bir kısmı Yemen'de yani güneyde bulunuyor. Bir kısmı da kuzeyde yani Sibirya'dan başka yerde bulunmuyor. Bu binanın yapılması için gereken malzemeler ise bir günde, doğudan, batıdan, güneyden ve kuzeyden kolayca getiriliyor. O saray kolayca yapılıyor. Bu olayı gördükten sonra, hiç şüphen kalır mı ki o sarayı yapan usta, bütün yeryüzüne hükmeder, büyük bir güce sahip ustadır.İşte her bir canlı bir saray gibidir. Özellikle insan, o saraylar içinde en güzel, en şaşılan, en ilginç olan bin kubbeli bir saray gibidir. İşte bu insan sarayının cevherlerinin bir kısmı, ruhlar âleminden gelmiştir. Bir kısmı yani hafızası, kader levhasından gelmiştir. Bir kısmı da hava âleminde bulunan oksijenden, hidrojenden, azottan ve karbondan meydana gelmiştir. Bir kısmı ise güneşten depolanan enerji ile meydana gelmiştir. Yani nur âlemindeki farklı tecellilerden, dalga boyutlarından ve enerjiden meydana gelmiştir. Hayat için önemli unsurlardan olan inorganik unsurlar maddi âlemden meydana gelmiştir. Bunları yapan zat, insanı tekrar ihya etmeye muktedir. Malum bir şeyin ilkini yapan, ikincisinde daha kolay yapar. Seni bütün hemcinsin olan insanlardan farklı kılacak kadar yaratmada mahir ve hâkim bir güç seni tekrar iade edebilir. Milyarlarca insan içinde seni farklı kılan bir kudrete tekrar yaratmak zor gelmez, gelemez.Fakat insanın istekleri, ebede kadar uzanmış bir şekilde tasarlanmıştır. Hayalleri, uzayın ve yeryüzünün her tarafına yayılmış olarak dizayn edilmiştir. Böyle bir insan, alakası dünya ve ahiretin dairelerini içine alacak kadar geniş olan acayip bir saray gibi yaratılmıştır. Böyle duyguları her tarafı istila edecek kadar geniş bir muhatabın, kalbindeki ebed hecelerine de elbette cevap verilecektir. Bu cevabı verecek zat, buna kadirdir. Hem kendisi ebedidir. Hem de kendisinin sadık sevenleri ebedi olacaktır. Madem mahiyetin yani yaratılışın, tasarımın, emellerin böyledir; seni yaratan, ancak o zat olabilir ki dünya ve ahiret onun yanında birer menzil, birbirine yakın iki köy hükmündedir. Yeryüzü ve gökyüzü bir sayfa gibidir. Geçmiş ve gelecek onun için, dün ve yarın hükmündedir. Ancak böyle bir zat, insanın isteklerini yerine getirebilir. İnsanın kulluk yapacağı ve sığınacağı ve kurtarıcısı yalnız o olabilir. “Dirilme konusunda, maalesef bazen bir türlü vesveselerden kurtulamıyoruz. Ölü­mün yüzü çok soğuk! Ne dersiniz?”Sen ilk defa ölmüyorsun ki! Ruhlar âle­minde öldün, anne karnında dirildin. Anne karnında öldün, dünya hayatında dirildin. Dünya hayatında da ölüp ahret hayatında dirileceksin!Şimdi hep beraber, bir anne düşünelim. Karnını okşayarak, merakla yolunu gözlediği evladıyla konuşuyor: “Biricik evladım yakında aramıza katılacaksın. Seni oradan buraya gönderecekler. Dünyamıza teşrif ede­ceksin. Dar ve karanlık bir âlemden, geniş bir dünyaya geleceksin. Çok güzel bir mekâna kavuşacaksın. Burada çok güzel çiçekler, yiyecekler, giyecekler var. Envaî çeşit kokular, renkler ve manzaralar var. Pırıl pırıl parıldayan bir güneş var. Gecemizi nurlandıran, Ay ve yıldızlar var. Bir bahar mevsimi var ki, anlatılmaz! Akıl edemeyeceğin kadar güzellikler var. Beni, babanı, kardeşlerini, teyzelerini, halalarını, kuzenlerini, dedele­ri­ni, ninelerini göreceksin. Yalnızlıktan kurtulacaksın. Arkadaşların olacak. Bisikletin olacak. Oyuncak arabaların olacak…” Bebek gideceği yerin cehaletiyle, parmağını emmeye devam ederek, “En iyi yer burası. Buradan daha güzel bir yer olamaz.” diye itiraz edecek. Çünkü bilmiyor. Annesine güvenirse bulunduğu yeri terk etmekten korkmayacak. Güvenmezse bulunduğu yerden ayrılmaktan son derece korkacak. Yavrucak için anne karnında ölüp dünya âleminde dirilmek, korkutucudur. Sıcacık anne karnındaki sımsıcak dünyasından yirmi iki derecelik bir dünyaya teşrif etmek, onun için elbette ölümün yüzü gibi soğuktur. Fakat kısa süre sonra alışır. Gülücükleriyle anlatılanların gerçekliğini tasdik eder.Çekirdek çürümeden, ağaç olmaz, olamaz. Yumurta içini yemeden civcive kavuşmaz, kavuşamaz. Demek ki bazen harap olmak, yeni bir hayatın başlangıcı oluyor. Çürümekten bozulmaktan ve ölmekten ancak neticeden haberdar olmayanlar korkar. Rabbimiz “Onlar ki, gayba inanırlar.” (Bakara, 3) ayeti ile imanın nasıl olması gerektiğini açıklıyor. Öyle bir imana sahibiz ki! Bu imanımız; âlemlerin bize anlattıklarından, dünyamızın fısıltılarından, Peygamberimizin (asm.) tebliğinden, Kur’ân’ın dersinden hasıl olan bir neticedir, özdür. Görür gibi inanmayı netice veren marifet ile elde ettiğimiz bu tahkiki iman için Rabbimize binlerce şükürler olsun.

Mehmed Gökcan 01 Ekim 2026
Konu resmiŞehrin Sahipleri
Kültür ve Medeniyet

Yavaşlamak üzerine çok söz söyleniyor. Ben de sizler gibi bunların bir kısmını okudum. Okudum okumasına da ahir zamandan mı, İstanbul’dan mı, dünyeviliğin verdiği hâlden mi, yoksa hepsinden mi bilemedim; zaman gittikçe hızlanıyor. Daha doğrusu belki zaman değil, biz hızlanıyoruz. Bir yere yetişiyor, oradan başka bir yere koşuyor, bir işi bitirmeden diğerini düşünüyoruz. Şehir de bizi buna zorluyor. İstanbul artık insana pek az durak bırakıyor.Hâlbuki insanın sadece bedeninin değil, ruhunun da durmaya ihtiyacı var. Bazen yürümeyi kesmek, bazen konuşmayı bırakmak, bazen de şehrin gürültüsünden birkaç adım kenara çekilip kendi içindeki sesi dinlemek gerekiyor.İstanbul içinden ve dışından kadim dostlarla biraz da bunun için yola çıktık. Birkaç saatliğine de olsa şehrin görünen yüzünden çekilip görünmeyen yüzüne bakmak, koşuşturmanın içinden çıkıp sükûnetin kapısını aralamaktı niyetimiz.İlk durağımız Mehmed Emin Tokadî Hazretleri oldu.Bulunduğu yerde binaların nispeten az olması, İstanbul siluetinin ve Haliç’e doğru uzanan manzaranın önünüzde açılması daha ilk anda gönlümüzü ferahlattı. Mübareğin huzurunda sair ziyaretçilerle beraber okunacakları okuduk; halleştik, dilleştik. Ellerimizdeki telefonlarla manzarayı kayda alsak da asıl kalp telefonuyla bağ kurmaya, gönlümüzden geçenleri söylemeye çalıştık. Çünkü biliyorduk ki ölüm, dünyadan ayrılmanın adıdır. Ölenler gittikleri âlemde hayattadırlar. İletişimin yolu da duadır. Belki de böylesi yerlerin insana ilk öğrettiği şey budur: Her şey gözümüzün gördüğünden ibaret değildir.Sonra Beşiktaşlı Yahya Efendi’ye doğru yola çıktık.Çırağan Caddesi’nden sola, yukarı doğru döndüğünüz andan itibaren İstanbul’un başka bir yüzü karşılıyor sizi. Aşağıda trafik, telaş, korna sesleri, yetişmeye çalışan insanlar… Birkaç dakika sonra ise bambaşka bir âlem. Dergâha doğru sağa döndüğümüzde hava bile değişiyor sanki. Edebin telkin edildiği kapılardan geçerek önce mescide, ardından huzura vardık.Bir tarafta Boğaz… Kıble tarafından baktığınızda ilahî kudretin manzaralarındaki güzellik insana ister istemez şu mısraları söyletiyor: “Subhâne men tehayyera fî sun’ihi’l-ukûl / Subhâne men bi-kudretihî ya‘cizü’l-fühûl.”Başınızı biraz uzatsanız Boğaz’dan geçen gemileri, onların içindeki insanları, aşağıdaki caddelerde devam eden koşuşturmayı görebiliyorsunuz. Dünya bütün renkleriyle hemen yanı başınızda akıp gidiyor. Arkanızı dönüyorsunuz; kabirler…Bir tarafta hayat bütün hızıyla devam ediyor, diğer tarafta büyük bir sessizlik. İnsan hangisinin daha çok şey anlattığını düşünmeden edemiyor. Zaman durmuş gibiydi. Mezar taşlarındaki yazılar, taşa işlenen zarif sanatlar, müzehhiplerin nahif ellerinden çıkan süslemeler, kubbedeki derinlik… Her biri başka bir şey söylüyordu. Fakat hiçbirinde telaş yoktu. Belki de beni en fazla etkileyen buydu.Hallenmek miydi bu? Durmak mı? Sakinleşmek mi? Bir mezar taşında yine o cümle çıktı karşıma: “Ziyaretten murad olan duadır. Bugün bana ise yarın sanadır.” Bazı cümleleri insan okur geçer. Bazıları ise insanı durdurur. Bu durdurdu. Karşımda dimdik duran mezar taşı, bütün sessizliğiyle benim en büyük hakikatlerimden birini yüzüme söylüyordu: Ölümlüsün!Gariptir, insan bunu bilir de pek hatırlamaz. Başkalarının öldüğünü görür, cenazelere gider, mezarlıklardan geçer; fakat ölümün bir gün kendi kapısını da çalacağını çoğu zaman hayat hesabına dâhil etmez.O taş bunu yeniden hatırlattı. Oturdum dibine. Sustum. Sustum. Sustum. Sonra gözüm tekrar İstanbul’a kaydı. Bulunduğum yerden Ayasofya’ya kadar uzanan harikulade bir resim vardı önümde. Allah’ım! Bir tarafta ölümün sessizliği, öbür tarafta asırlardır yaşayan bir şehir… İçimde coşan duygularla ne yapacağımı bilemeden ben de bir mezar taşı sessizliğiyle bakakaldım. Öylece kalakaldım. Kalmak istedim.Nihayet yürümeye başlamıştım ki bu defa hanımlara ait formuyla bir mezar taşının üst kısmındaki deliklerden Kız Kulesi oturdu gözbebeğime.Yine durdum.İstanbul bazen kendisini böyle gösteriyor insana. Bir mezar taşının arasından Kız Ku­lesi’ni, bir servi ağacının yanından Bo­ğaz’ı, bir kubbenin altından gökyüzünü gösteriyor. Ölümle hayatı, geçmişle bugünü, dünya ile ukbayı aynı kareye sığdırıyor.Belki de İstanbul’u güzel yapan biraz da budur.Ruhsuz binaların karabasan gibi üzerimize çöktüğü şu güzelim şehirde, yıpranmış ruhumun huzur bulduğu bu yerler beni bırakmıyordu. Uzaklaşmak için attığım her adım sanki biraz canımı acıtıyordu.Derken iki yaşında vefat etmiş bir çocuğun mezar taşındaki cümle ilişti gözüme:“Doyamadı hayatına.”İki kelime…Fakat koca bir ömür kadar ağır.O hayata doyamamıştı; bense o anda bulun­duğum yerin güzelliğine doyamıyordum. Man­zarasıyla, mezar taşlarıyla, taşlar­da­ki ibret dolu derslerle ölüm insana bu ka­dar mı güzel anlatılırdı?Ayrılamıyordum.Etkisini hâlâ üzerimden atamadığım ve doğ­rusu atmak da istemediğim bir hâldi bu. Şehrin asıl sahipleriyle, mânevî sahipleriyle görüştük. Kabımızın aldığı kadar feyiz, nasihat ve ders aldık. Sonra kadim dostlarımızı uğurlayıp kendi meskenlerimize döndük.Fakat insan bazı yerlerden ayrıldığı hâlde bütünüyle dönemiyor. Bir tarafı orada kalıyor. Bir mezar taşının dibinde… Boğaz’a bakan bir pencerede… Bir kubbenin altında… Bir duanın içinde…Sonra yeniden şehrin kalabalığına karışıyorsunuz. Arabalar geçiyor, insanlar koşuyor, telefonlar çalıyor, işler devam ediyor. İstanbul yine bütün hızıyla akıyor. Ama artık şehre aynı gözle bakamıyorsunuz…

Metin Said SERDENGEÇTİ 01 Ekim 2026
Konu resmiHünkâr Hacı Bektâş-ı Velî (1209-1271)
Kültür ve Medeniyet

Yüzyıllardır, Anadolu başta olma üzere, Türklerin bulunduğu birçok yerde büyük saygı gören, hatta insanları kendisine çeken Hacı Bektâş-ı Velî, şüphesiz ki Anadolu’daki Türk-İslâm kimliğinin oluşmasında son derece önemli bir şahsiyettir.Hacı Bektâş-ı Velî’nin Anadolu coğrafyasındaki belli bir inanç üzerindeki bu güçlü konumu, hayatı hakkındaki bilgilerimizin hemen tamamının menkıbevi mahiyettedir. Buna karşın, Hacı Bektâş-ı Velî’nin hayatını aydınlatacak bazı kesin denilebilecek bilgilere de sahibiz. Bunların başında gerçek isminin “Bektaş” olduğu ve 13. yüzyılda doğduğu ve yine aynı yüzyıl içinde öldüğü bilgisi gelir. Bazı kaynaklarda ismi “Muhammed” (Muhammed bin İbrahim bin Musa…) olarak geçmesine ve “Bektaş” isminin bir lâkap olduğunun söylenmesine rağmen, Velâyetnâme’de “mübarek isminden adın Bektaş virdiler” denmektedir.Ünlü mutasavvıfın doğum ve ölüm tarihi konusunda, bazıları birbirine oldukça yakın bazıları ise oldukça uzaktır. Menâkıb-ül Ârifin’de (Âriflerin Menkıbeleri) Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin çağdaşı olarak gösterilmesi, doğumu için verilen 1209 ve ölümü için verilen 1270 tarihlerinin daha kabul edilebilir olduğunu göstermektedir.“Hacı” ve “Velî” unvanlarının, Haci Bektâş- Velî’nin ölümünden sonra kendisine verilmiş olduğu açıktır. Zaten en eski kaynaklarda “Hacı” değil, kelimenin Türkçedeki bozulmuş şekli olan “Hâce” olduğu belirtilmektedir. Bütün horasan erenlerinin piri Hoca Ahmed Yesevî’nin de kaynaklardaki gerçek ismi “Hâce Ahmed Yesevî” olması da oldukça açıklayıcıdır. “Hünkâr” lâkabının ise, Hocası Ahmed Perende’ye gösterdiği bir kerametten dolayı kendisine verildiği rivayet edilmektedir.1209 tarihinde Horasan’ın Nişabur şehrinde dünyaya gelen Hacı Bektâş-ı Velî’nin aldığı eğitim de ancak yine rivayetlerden derlenebilmektedir. Buna göre, önce Lokman Perende ile tanışık olmuş, yukarıda belirtildiği üzere bütün Horasan erenlerinin piri kabul edilen Hoca Ahmed Yesevî’nin dergâhında yetişmiştir. Daha küçük yaşlarda çeşitli kerametler göstermiş ve herkesi hayretler içinde bırakmıştır. Hoca Ahmed Yesevî’nin “nefes evlâdı” olarak nam salmış olan Kutbuddin Haydar’ı esir düştüğü Bedahşân ilindeki kâfirlerin elinden kurtarmış, bunun üzerine bizzat Hoca Ahmed Yesevî tarafından kendisine halifelik sembolleri olan cihâz-ı fakrı (taç, şamdan, seccade, sofra ve alem) teslim edilmiş, beline tahta kılıcı kuşatılmış ve o dönemde Türkler ve Araplar arasında genellikle Diyâr-ı Rûm’u olarak anılan Anadolu’yu irşad etmekle görevlendirilmiştir.“Hacı” lâkabına uygun ola­rak ön­­ce Mek­­ke’­ye gi­de­rek hac görevini ifa eden derviş Bektaş, dönüşte Kudüs, Halep, Necef ve Kerbelâ’yı ziyaret ettikten sonra an­cak Ana­dolu’ya gelmiştir. Elbistan ve Kay­se­ri’­den sonra eski adı Suluca Karahöyük olan bu­günkü Hacıbektaş’a yerleşmiştir. Bu rivayetler bir yana bırakılırsa, muhtemelen Moğol istilasından kaçan diğer Türkmen şeyhleri gibi genç Hacı Bektaş da kendine bağlı bir Türkmen aşiretiyle birlikte Anadolu’ya gelmiş olmalıdır. Çünkü genellikle bu aşiretler başlarındaki şeyhin adıyla anılırdı. Nitekim Osmanlı tahrir defterlerine dayalı yeni bir araştırma, Hacı Bektaş Velî’ye bağlı geniş bir Bektaşlı oymağının mevcut olduğunu ortaya koymuştur. Ha­cı Bektaş Velî, Velâyetnâme’den anlaşıldığı ka­darıyla o zamanlar yarı göçebe Çepni oy­­mağına mensup bir kolun (muhtemelen ken­dine bağlı Bektaşlı kolunun) yaşadığı bir yer olduğu için bu küçük Türkmen köyünü (Hacıbektaş) tercih etmiş olmalıdır. Menkıbeler Hacı Bektâş-ı Velî’nin bundan sonraki zamanını irşad faaliyetleri, halife ve öğrenci yetiştirmekle geçirmiş olduğunu aktarırlar. Özellikle Rumeli bölgesine gönderilen dervişlerin, fethedilen yerlerde kendi tekkelerini açarak, oraların İslâmlaştırılması ve Türk yurdu yapılmasında aktif rol oyna­dıkları kabul edilmektedir. Hayatının erken dönemlerinde isyanlara katılan Hacı Bektaş-ı Velî, ilerleyen yaşlarında İslâm’ın Anadolu’da yayılmasına ve Selçuklu ve Os­manlı dönemlerinin şehir hayatında oldukça önemli olan Ahilik Teşkilatı’nın kurulmasında önemli rol oynayan mutasavvıflardan biridir. Hacı Bektaş Velî’nin öğretisi daha sonra Yeniçeri Ocağında da son derece etkili olmuştur. “Bektâşiliğin olduğu kadar Yeniçeri Ocağı’nın da Pîrî’ ” olarak kabul edi­lirdi. Öyle ki yeniçerilere “Hacı Bektaş oğul­ları” da denilir, birliklerine kaydedilirken, ayrıca onlara Hacı Bektaş Velî yoluna bağ­lılık yemini ettirilirdi. XVI. yüzyıldan ve Balım Sultan döneminden başlayarak, bazı bölgelerde, öncelikle de Anadolu’da, başlan­gıçta muhtemel olarak Osmanlı yönetimince yönlendirilmiş bulunan Bektaşilik tarikat biçiminde kurumlaştı. Anadolu’daki Türkmenlerin İslâmiyet’i benimsemesinde önemli rol oynadığı gibi, Osmanlı ordusu­nun fetihlerine paralel olarak Bektâşilik, fet­hedilen topraklarda da kök salabilmiştir. Bektâşiliğin fetih topraklarında yayılmasının nedeni Yeniçeri-Bektâşi ilişkisi ve buralardaki halkın yerel inançlarını zorlamaksızın etkilemiş olmalarıydı. Böylece Osmanlı sultanlarının hizmetine girerek Anadolu ve Rumeli’deki halkı İslâmiyet’e yöneltme hususunda önemli bir sosyal fonksiyon üstlenmekteydiler. Ancak Bektaşiliğin günümüzde Balkan topraklarındaki nispeten yaygın görünümü, aslında 1826 yılından sonra ger­çekleşmiştir.Kaynaklarda kesin bir tarih olmamakla birlikte Hacı Bektaş Veli’nin 1270 -1271 tarihlerinde, uzun yıllarını geçirdiği Suluca Karahöyük’te (Nevşehir-Hacıbektaş) vefat et­tiği sanılmaktadır. Türbesinin bulunduğu kül­li­yenin tarihî gelişimi oldukça karmaşık bir yapı arz etmektedir. Söz konusu türbe, XIII. yüzyıldan XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar birçok değişiklikler geçirmiş ve niha­ye­tinde teşekkülünü tamamlamıştır. Bugün türbe ve külliyenin çekirdeğini teşkil eden ve Hacı Bektaş Velî zamanında yapılan Çilehâneye XIV. yüzyıldan itibaren eklenen bina ve yapılarla XVI. yüzyılda Hacı Bektaş Velî Dergâhı tamamlanmıştır. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının ardından külliyenin kullanımı Nakşibendi tarikatına verilmiş, ancak bakımsız bırakıl­mamıştır. Cami ve minare bu tarihten sonra eklenmiştir. 1862 yılında Sultan Ab­dül­aziz’­­in emriyle ve 1895 yılında Sultan II. Ab­dül­hamid’in emri ile dergâh ve türbede de tamirat yapılmıştır. Hacı Bektâş-ı Velî’nin bilinen önemli eserleri arasında; Velâyet-nâme-i Hacı Bektâş-ı Velî (Velâyetnâme), Makâlât, Kitâbu’l-Fevâid, Şerh-i Besmele, Şathiyye, Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye, Üss-Ül-Hakika ile Fâ­ti­ha Tefsiri bulunmaktadır. Söz konusu eser­lerin hangisinin gerçekte Hacı Bektâş-ı Velî tarafından yazıldığı konusu tartışmalıdır. Genel kabul, tarikatın üyeleri tarafından yüzyıllar içinde yazıldıkları ve tarikatın ku­rucusuna yani Hacı Bektâş-ı Velî’ye izafe edil­dikleri yönündedir.

Mustafa YILMAZ 01 Ekim 2026