236. Sayı: "Modern Dünyada Gönüllülük"Bu Sayıyı Satın Al
Konu resmiGönülden Gönüle Yol Vardır
İnsan

Modern çağ, insanlığa tarihin en hızlı ve en konforlu dönemlerinden birini sundu. Ancak bu parlak tablonun görünmeyen bir yüzü de var: artan bireyselleşme ve derinleşen yalnızlık. Bugün milyonlarca insan aynı şehirlerde yaşıyor; fakat kalpler arasındaki mesafe giderek büyüyor. İnsan, komşusundan, mahallesinden ve zamanla kendi vicdanından uzaklaşabiliyor. Bu da modern insanı çoğu zaman derin bir anlamsızlık duygusuyla baş başa bırakıyor. İşte tam bu noktada, insanın insana yeniden samimiyetle dokunabilmesi büyük önem taşıyor.Öncelikle şunu tespit edelim: Gönüllülük, sadece boş zamanlarda yapılan bir uğraş değildir. Bazen bir kapıyı çalmak, bazen birine el uzatmak, bazen de sadece birinin derdini samimiyetle dinlemektir. Kimi zaman bir yükü omuzlamak, kimi zaman bir yaraya merhem olmaktır. Çünkü insan, yalnızca kendisi için yaşadıkça eksik kalır; paylaştıkça, fayda ürettikçe ve bir başkasının hayatına dokundukça gerçek anlamda olgunlaşır.Bugün maalesef gönüllülük anlayışı değişiyor. Afetlerde, krizlerde ve zor zamanlarda milletçe nasıl büyük bir dayanışma gösterebildiğimizi defalarca gördük. Bir acı olduğunda kalpler hızla birleşiyor, eller aynı anda harekete geçiyor. Fakat mesele bu heyecanı gündelik hayata ve uzun soluklu bir iyilik yolculuğuna taşıyabilmekte düğümleniyor. Özellikle gençler artık daha samimi, daha canlı ve yaptıkları işin etkisini görebildikleri alanlarda bulunmak istiyor. Belki de bu, gönüllülüğü yeniden düşünmek ve yeni yollar açmak için önemli bir fırsattır.Sivil toplum kuruluşlarının bu değişimi iyi anlaması gerekiyor. Çünkü gönüllü, bir kurum için sadece destek unsuru değil, o yapının ruhudur. Maddi imkânlarla projeler yapılabilir; fakat samimiyet, aidiyet ve bereket ancak kalbini ortaya koyan insanlarla oluşur. Gönüllülerin çekildiği yerde, en profesyonel yapılar bile zamanla mekanikleşir.Dijital çağ ise gönüllülüğe hem büyük fırsatlar hem de yeni imtihanlar getiriyor. Yardım çağrıları artık saniyeler içinde milyonlara ulaşabiliyor. Fakat görünür iyilik ile gerçek iyilik arasındaki çizgi de inceliyor. Bu yüzden araçlar değişse de niyetin berraklığını korumak her zamankinden daha önemli.Aslında biz bu kültüre yabancı değiliz. Ahilikten vakıf medeniyetine, imeceden mahalle dayanışmasına kadar tarihimiz; paylaşmanın ve sahip çıkmanın en güzel örnekleriyle doludur. Bu miras bize şunu hatırlatır: Güçlü toplumlar sadece ekonomik sermayeyle değil, merhamet sermayesiyle de ayakta kalır.Bu ay dergimizde gönüllülüğü farklı yönleriyle ele aldık. Modern dünyada gönüllülüğün anlamını, değişen katılım kültürünü, sivil toplumun görünmeyen gücünü ve gönüllülüğün ruhunu korumanın önemini birlikte düşünmeye çalıştık. Temennimiz odur ki bu sayı, sadece bir okuma değil; aynı zamanda her birimiz için yeniden tefekkür ve muhasebe vesilesi olsun.Asırlardır değişmeyen bir hakikat var: Gönülden çıkan her iyilik, er ya da geç başka bir gönülde karşılık bulur. Zira, gönülden gönle yol vardır.

Metin UÇAR 01 Temmuz 2026
Konu resmiTarihten Sayfalar
Tarih

Hacı Bayram-ı Velî CamiiHacı Bayram-ı Velî Hazretleri, Somuncu Baba olarak tanınan şeyhi Hamid-i Velî Hazretleri tarafından Ankara’da görevlendirilmiştir. Bu görevlendirmenin 1393-1397 yılları arasında bir zamana karşılık geldiği düşünülmektedir. Hacı Bayram Hazretleri, günümüzde de gözlemleyebileceğimiz An­kara’daki külliyesinin ilk parçaları olan hal­vethaneleri o günlerde oluşturmaya başla­mıştır. Daha sonra 1425-1428 yıllarında halvethanelerin üzerine cami inşa edilmiştir. Bu cami, aynı zamanda Hacı Bayram Hazretlerinin tekkesinin tevhidhanesi olarak kullanılmaktaydı. Muhtemelen aynı yerde bugünkü camiye göre daha ufak boyutlu bir mescid-tevhidhâne bulunuyordu. Hacı Bayram Hazretlerinin irşadının yaygınlaşması ve müridanının sayısının artmasıyla birlikte derviş hücreleri, selâmlık, mutfak-kiler-taamhâne birimleri, misafirhane, ha­rem ve hamam gibi birimler külliyeye eklen­miştir. Hazretin vefatından sonra kabrinin üzerine bir türbe inşa edilmiş, zaman içinde türbe ile caminin doğu yönünde Augustus Tapınağı’nın içinde ve çevresinde, bir de külliyenin kuzeybatı yönünde iki hazîre teşekkül etmiştir. Türbenin kıble yönünde yer alan ve en azından Osmanlı döneminin sonlarında muvakkithâne görevini ifa ettiği bilinen yapının hangi tarihte, kimin tarafından ve ne amaçla inşa ettirildiği tam olarak belli değildir. Hacı Bayrâm-ı Velî Külliyesi’ni oluşturan yapıların, Osmanlı mi­marisinin erken dönemine ait hemen bü­­tün külliyelerde olduğu gibi herhangi bir si­met­ri eksenine riayet etmeksizin ancak aralarındaki fonksiyon ilişkileri doğrultusunda arsaya dağıldıkları gözlenmektedir.21 Temmuz 1905Sultan 2. Abdülhamid’ebombalı suikast girişimi21 Temmuz 1905 günü Yıldız Hamidiye Camii’nde Cuma Namazı sonrası selamlık töreni sırasında Sultan II. Abdülhamid’e Ermeni teröristlerce bir suikast girişiminde bulunulmuştur. Bunun için hazırlanan bomba yerleştirilmiş bir araba, caminin avlusundaki yabancı misafirlerin arabaları arasına bırakılmıştır. Cuma namazı bitip de Padişah, caminin kapısına yönelince bombalı düzenek çalıştı ve 1 dakika 42 saniyelik zaman işlemeye başladı. Ancak Sultan 2. Abdülhamid, rutinin dışına çıkarak camiden çıkmadı ve Şeyhülislâm Cemaleddin Efendi ile konuşmaya başladı. Tam bu sırada bomba patladı. Padişaha bir şey olmadı. Bombanın tesiriyle 26 kişi vefat etmiş ve 58 kişi yaralanmıştır. Abdülhamid Han, soğukkanlı bir şekilde saltanat arabasına tek başına binmiş ve saraya dönmüştür.23 Temmuz 1711Prut AntlaşmasıSadrazam Baltacı Mehmed Paşa, Rusların asıl hedefinin İstanbul ve Ayasofya Camii olduğunu düşünüyordu. Sadaret makamına oturduğunda, Kırım Hanı Devlet Giray ile diğer devlet adamlarının da aynı görüşte olduklarını gördü. Bunun üzerine Osmanlı Devleti tarafından 20 Kasım 1710’da Rusya’ya savaş ilan edildi. Savaşın seyri Rus Çarı 1. Petro’nun planladığı gibi devam etmedi. Osmanlı ve Kırım askerleri tarafından kuşatılan Rus ordusu, her türlü şartı kabul edecek şekilde teslim olmak zorunda kaldı. Ancak Osmanlı ordusunun başında bulunan Baltacı Mehmed Paşa, Ruslarla çok hafif şartlarda bir antlaşma yaptı. 21 Temmuz 1711 tarihli Prut Antlaşmasındaki elle tutulur tek madde Azak Kalesinin geri alınmasıydı. Tabir yerindeyse Rus ordusunun elini kolunu sallayarak geri dönmesine izin verildi.26 Temmuz 1552Temeşvar’ın fethiRomanya’nın batısındaki Banat bölgesinde bulunan Temeşvar, büyük bir ekonomik ve kültürel merkezdi. Tuna’nın kollarından Ti­sa’­ya ulaşan Bega ırmağı kıyısında deniz se­vi­ye­sinden 90 metre yüksekte kurulmuştur. Te­meşvar’a yönelik ilk Türk akınları Sultan Yıl­dırım Bayezid döneminde başladı. Macar Kral­lığına Osmanlılar tarafından son verilip 1541’de Budin Beylerbeyliği kurulunca Osmanlı Devleti’nin himayesinde ve haraç-güzâr statüsünde Erdel Prensliği teşkil edildi. Temeşvar bu prensliğin önemli bir şehri durumundaydı. 1551’de General Giovanni Battista Castaldo kumandasında bir Habsburg ordusu Erdel’e girdi. Bunun üzerine Kanunî, Osman ordusunu Erdel’e gönderdi. Nisan 1552’de ikinci vezir Damad Kara Ahmed Paşa Erdel’e girdi ve ilk hedefini Temeşvar teşkil etti. Üç haftalık direnişten sonra 26 Temmuz 1552’de kale garnizonu teslim oldu.

Ahmed Said GÜNDÜZ 01 Temmuz 2026
Konu resmiGelecek Nasıl Gelecek?
Mülakatlar

Selçuk Bayraktar’ın SAHA 2026 konuşmasını röportaj haline getirdik. Ortaya fark edilebilir şöyle bir net metin çıktı. Buyurunuz…SAHA 2026 konuşmanızda sö­ze Dede Korkut’taki Tepegöz hi­kâ­ye­siyle başladınız. Neden böyle kadim bir anlatıyı tercih ettiniz?Çünkü insanlık tarihindeki meseleler değişiyor gibi görünse de özünde aynı kalıyor. Sadece araçlar değişiyor. Dün insanı tehdit eden şey kaba kuvvetti; bugün ise veri, algoritma ve görünmez dijital ağlar. Tepegöz hikâyesi aslında kontrolsüz gücün, ölçüsüz kudretin ve insanlıktan kopmuş bir tahakkümün sembolüdür. Biz bugün teknoloji çağının yeni Tepegözleriyle karşı karşıyayız. Fakat hikâyenin en önemli tarafı şu: Basat, Tepegöz’ü onun gücünden daha büyük bir güçle değil; aklıyla, iradesiyle ve zayıf noktasını keşfederek yeniyor. Bu bize şunu söylüyor: Gelecek, sadece büyük sermayeye sahip olanların değil; fikir üretenlerin, paradigma değiştirenlerin olacak.Konuşmanızda “Teknokapitalist Küresel Tahakküm” ifadesini kullandınız. Sizce bugün insanlığın en büyük tehdidi nedir?Eskiden sömürgecilik toprak işgaliyle yapı­lır­dı. Bugün zihin işgaliyle yapılıyor. İnsan­ların cebindeki telefon, evindeki ekran, kullandığı platform artık sadece bir iletişim aracı değil; davranışlarını şekillendiren bir mekanizma hâline geldi. İnsan farkında ol­madan yönlendiriliyor. Öfke, korku ve haz üzerinden çalışan algoritmalar, insanın zaaf­larını kullanıyor. En tehlikeli tarafı da bunun gönüllü bir esaret şeklinde gerçekleş­mesi. İnsan zincir taşıdığını anlamıyor; özgür olduğunu zannediyor.“Makine insanlar” ifadeniz çok dikkat çekti. Bundan tam olarak neyi kastettiniz?Bugün mesele sadece yapay zekânın insanı taklit etmesi değil. Asıl tehlike, insanın makineleşmesi. Sürekli hız isteyen, sürekli tüketen, sürekli optimize eden ama durup “neden yaşıyorum?” diye sormayan bir insan modeli oluşuyor. Merhameti, sevgiyi, vicdanı ve fedakârlığı yük olarak gören bir anlayış büyüyor. Oysa insanı insan yapan şey; hissiyatıdır, iradesidir, mana arayışıdır. Teknoloji insanı büyütmeli, küçültmemeli. Eğer ruhu ihmal edersek elimizde sadece çok gelişmiş araçlar ve çok yalnız insanlar kalır.Sosyal medya ve dijital platformlar konusunda oldukça sert eleştirileriniz oldu. Teknoloji üreten biri olarak bu çelişki değil mi?Hayır, çünkü mesele teknoloji değil; teknolojinin hangi niyetle ve hangi ahlakla kullanıldığıdır. Ateş yemek de pişirir, şehir de yakar. Bugün dijital platformların çoğu insanın hayrını değil, dikkatini satın almayı hedefliyor. Çünkü mevcut ekonomik model, insanın ekranda geçirdiği süre üzerinden büyüyor. Bu yüzden insanın zihni sürekli uyarılıyor. Fakat biz teknolojiyi insanı bağımlı yapan değil, insanı güçlendiren bir araç olarak görmek zorundayız.Açık kaynak, veri güvenliği ve dijital egemenlik vurgunuz dikkat çekiciydi. Neden bu kadar önemli görüyorsunuz?Çünkü veri, çağımızın petrolünden daha kıymetli. Verisini kaybeden toplum, sadece mahremiyetini değil; geleceğini de kaybeder. Eğer bütün altyapınız başka güçlerin kontrolündeyse, siz bağımsızlığınızı tam anlamıyla koruyamazsınız. Milli teknoloji dediğimiz şey sadece savunma sanayi değildir. Yazılımından işlemcisine, haberleşme altyapısından yapay zekâ modeline kadar bağımsız düşünebilme ve üretebilme kabiliyetidir.Yapay zekâ konusunda dünyada çok büyük bir yarış var. Türkiye bu yarışta gerçekten söz sahibi olabilir mi?Elbette olabilir. Ama başkalarının açtığı kulvarda koşarsak ancak takipçi oluruz. Bizim yeni bir yaklaşım geliştirmemiz gerekiyor. İnsan beyninin çalışma mantığını daha iyi anlayan, daha verimli, daha anlam merkezli sistemler geliştirmeliyiz. Bugün dev şirketler yüz binlerce işlemciyle ilerlemeye çalışıyor. Oysa insan beyni 20 watt enerjiyle kâinatın sırlarını çözebildi. Demek ki mesele sadece işlem gücü değil; düşünce mimarisi.TEKNOFEST kuşağını sık sık vurguluyorsunuz. Bu gençliği di­ğer nesillerden ayıran nedir?En büyük fark şu: Bu nesil “Biz yapamayız” psikolojisini kırdı. Zihinsel bağımsızlık kazandı. Kendi göbeğini kendi kesebileceğine inanıyor. Bir millet için en büyük devrim budur. Çünkü zihinsel sömürgecilik kırılmadan gerçek bağımsızlık olmaz. TEKNOFEST gençliği sadece teknoloji üretmiyor; özgüven üretiyor, cesaret üretiyor, istikamet üretiyor.Konuşmanız boyunca teknolojiyle birlikte sürekli ahlâk, merhamet ve insan onuru vurgusu yaptınız. Sizce geleceğin asıl savaşı nerede olacak?Asıl savaş insanın ruhunda olacak. Çünkü teknoloji nötr değildir; onu kullanan zihniyetin karakterini taşır. Merhametsiz bir zihnin elindeki teknoloji zulüm üretir. Ahlâktan kopmuş güç, insanlığı felakete sürükler. Bu yüzden geleceğin meselesi sadece “daha güçlü teknoloji” değil; “daha insan kalabilmek” meselesidir.Bugün dünya, insanı sadece veriye indirgeme tehlikesiyle karşı karşıya. İnsan artık birçok sistem için bir ruh, bir vicdan, bir hikâye değil; analiz edilen bir kullanıcı profili, yönlendirilen bir tüketici, davranışı tahmin edilen bir veri kümesi hâline geliyor. İşte en büyük kırılma burada yaşanacak. Çünkü insanı sadece ölçülebilir taraflarıyla tanımlayan bir medeniyet anlayışı, zamanla insanın manasını kaybeder.Bizim medeniyetimizde ise insan sadece düşünen bir varlık değildir; hisseden, merhamet eden, fedakârlık yapan, hakikat arayan bir emanettir. Teknoloji, insanın bu yönlerini güçlendirdiği müddetçe kıymetlidir. Eğer insanı yalnızlaştırıyor, vicdanını köreltiyor ve iradesini zayıflatıyorsa; orada ciddi bir tehlike var demektir.Önümüzdeki yıllarda belki çok daha gelişmiş yapay zekâ sistemleri göreceğiz. İnsan sesiyle konuşan, insan gibi karar veren, hatta insan psikolojisini bizden iyi analiz eden makineler ortaya çıkacak. Fakat bütün bunların içinde kaybetmememiz gereken şey, insanın ruhudur. Çünkü makine hesap yapabilir ama merhamet edemez. Veri işleyebilir ama vicdan sahibi olamaz. Bir şiirin neden insanın içine dokunduğunu, bir annenin evladına neden gözyaşı döktüğünü ya da bir insanın inancı uğruna neden fedakârlık yaptığını gerçek manada anlayamaz.Bu yüzden geleceğin en büyük mücadelesi; insanın kendi ürettiği sistemlerin kölesi hâline gelip gelmeyeceği meselesidir. Eğer sadece hızın, verimin ve kârın peşinden gidersek; sonunda çok güçlü makinelerimiz olabilir ama zayıflamış bir insanlığımız olur. Bizim mücadelemiz ise tam burada başlıyor: Teknolojiyi büyütürken insanı küçültmemek… Gücü artırırken vicdanı kaybetmemek… Ve en önemlisi, insanı yeniden merkeze koyabilmek.Son olarak şu soruyu soralım: Gelecek nasıl gelecek?Gelecek kendiliğinden gelmeyecek. Kim daha çok veri toplarsa onun değil; kim insanı daha iyi anlarsa onun olacak. Kim daha büyük sunucular kurarsa değil; kim hakikati, ahlâkı ve özgürlüğü merkeze alırsa onun olacak. Eğer insan ruhunu unutan bir teknoloji düzeni kurulursa, dünya daha konforlu olabilir ama daha yaşanabilir olmaz. Bizim hedefimiz; insanın makinenin kölesi olmadığı, teknolojinin insan onuruna hizmet ettiği hür bir gelecek inşa etmektir. Çünkü istikbalin anahtarı algoritmalarda değil; insanın iradesindedir.

İrfan MEKTEBİ 01 Temmuz 2026
Konu resmiModern Dünyada Gönüllülük
İnsan

İnsanlık tarihi, ferdî varoluşun ötesine geçerek bir başkasının hayatına dokunabilen, merhamet ve fedakârlıkla yoğrulmuş medeniyetlerin izleriyle doludur. İnsanlık tarihine yön veren büyük ahlâkî değerlerden biri olan îsar, İslâm'ın insana kazandırdığı fedakârlık ve paylaşma ruhunun en parlak örneklerinden biridir. En yalın ifadesiyle îsar; kişinin kendi darlığına, yokluğuna ve ihtiyacına rağmen elindeki imkânı bir başkası için seferber edebilmesi, nefsini kardeşinin huzuru için geri plana çekebilme kemâlidir. Bu köklü miras, asırlar boyunca kurumsallaşarak “vakıf medeniyeti” dediğimiz ve insanı yalnızca tüketen değil, üreten ve infak eden bir özneye dönüştüren muazzam bir içtimaî ağ örmüştür. Nebevî terbiyeden beslenen bu ruh; sadece maddî yardımlaşmayı değil; zamanı, uykuyu, rahatı ve emeği şefkatle paylaşmayı insan olmanın asli mesuliyeti hâline getirmiştir.Ancak yüzyıllar boyunca cemiyeti ayakta tutan bu manevi harç, modern zamanların çarkları arasında ciddi bir aşınma ve mahiyet değişimiyle karşı karşıyadır. Günümüz dünyası, insana sürekli olarak kendi konforunu, başarısını, hızı ve tüketim arzusunu merkeze almayı telkin etmektedir. Küresel kapitalizmin ve ferdiyetçi hayat anlayışının dayattığı bu yeni dünya düzeninde, geçmişin gösterişten uzak, karşılık beklemeden yaşanan diğerkâmlık ve îsar ruhu, yerini “gönüllülük” adı altında modern hayatın kurallarına göre yeniden şekillendirilmiş bir kavrama bırakmıştır. Bugün kurumsal yapılar, sivil toplum kuruluşları, fonlar ve teknolojik imkânlar sayesinde hayır yapmanın yolları hiç olmadığı kadar çeşitlenmiş, teşkilatlanmış ve kitleselleşmiştir. Ne var ki imkânlardaki bu büyük artış, amelin özündeki ihlâsın, samimiyetin ve manevi şuurun zayıflaması tehlikesini de beraberinde getirmektedir. Mekanikleşen organizasyonlar ve gösterişe dönüşen iyilik hareketleri arasında, “kendinden kısarak başkasına can olma” düsturu giderek silikleşmektedir.Bu yazı, geçmişin asil ve sarsılmaz manevi birikiminin ışığında, günümüz dünyasındaki gönüllülük anlayışının nasıl bir dönüşüm geçirdiğini tahlil etmeyi; artan yapısal imkânlara rağmen zayıflayan ruhun sebeplerini sorgulamayı ve gönüllülüğü yeniden o saf, vicdanî ve samimi köklerine döndürebilmenin yollarını aramayı hedeflemektedir.GÜNÜMÜZDE GÖNÜLLÜLÜK NE HALE GELDİ?Bugün gönüllülük kavramı, kurum ve fert açısından iki farklı gerçeklikle karşı karşıyadır:Profesyonelleşme ve Etkinlik ÇılgınlığıGönüllülük artık amatör ruhla yapılan şahsi yardımların ötesine geçerek projeler, uluslararası organizasyonlar ve kurumsal sosyal sorumluluk kampanyalarıyla tamamen pro­fesyonel bir kimlik kazandı. Ancak bu ku­rumsallaşma süreci, beraberinde ciddi bir mekanikleşmeyi de getirdi. İyilik hareketleri, bütçe yönetilen, hedef kitle analizleri yapılan ve başarı raporları düzenlenen birer şirket faaliyeti gibi algılanmaya başlandı. Bu durum, gönüllülüğü bazen sadece kurumsal “etkinlik takvimlerini doldurma” telaşına ya da bireyler için kariyer basamaklarında bir avantaj sağlayan “özgeçmiş (CV) süsleme” aracına dönüştürdü. İnsanlar, bir ruhu yaşatmak ve bir yarayı sarmak için değil; sertifika almak, network edinmek ve modern profesyonel dünyaya “duyarlı bir şahıs” portresi çizebilmek için iner oldu sahaya. Eylemin ambalajı büyürken, özündeki o saf insani dokunuş ve samimiyet ne yazık ki zayıfladı.“Artanı” Verme EğilimiModern hayat, insanı tamamen kendi konfor alanı içine hapseden ve şahsi sınırları kutsayan bir yapı sunmaktadır. Bu durum, îsar hasletinin en temel özü olan “kendinden kısmak, kendi ihtiyacına rağmen başkasını öncelemek ve konforunu ertelemek” fikrini neredeyse tamamen ortadan kaldırdı. Günümüz insanı, fedakârlık yapmayı ha­ya­­tından, lüksünden ya da rahatından ta­viz vermek olarak değil; ancak kendi haya­tından geriye kalanları paylaşmak olarak kurguluyor. Artık iyilik, uykudan bölünerek, yorularak ya da maddi olarak daralmayı göze alarak yapılmıyor. Aksine; harcanıp bitirilememiş, zaten gözden çıkarılmış, zamanın, enerjinin veya paranın “artan kısmı” üzerinden bir gönüllülük ilişkisi kuruluyor. Zahmete katlanılmadan, bedel ödenmeden yapılan bu tür yardımlar, alanı borçlu, vereni ise sahte vicdani rahatlama içinde bırakan yüzeysel birer harekete dönüşüyor. Yardım kuruluşları sık sık “Kullanılmış kıyafet göndermeyin” uyarıları yapıyor.Sosyal Medya ve Görünürlük ArzusuDijital çağın getirdiği en büyük erozyonlardan biri, şüphesiz iyiliğin “gizlilik” ve “sessizlik” ilkesini zedelemesidir. Geçmişte sağ elin verdiğini sol elden saklayan, di­ğer­kâmlığı bir reklam malzemesi yapmaktan ar eden insan modelinin yerini, attığı her adımı kadraja sığdırmaya çalışan modern fertler aldı. İyilik, sessizce yaşanan derin bir ahlaki sorumluluk olmaktan çıkıp, sosyal medya platformlarında beğeni, takdir ve etkileşim getirecek dijital içerik üretimi haline gelme riskiyle karşı karşıya kaldı. Yardıma muhtaç bir insanın gözlerindeki çaresizlik, kameranın arkasından izlenir ve gönderinin arka plan dekoru haline getirilir oldu. Kalbi harekete geçiren şey merhamet ve adaletten ziyade, dijital dünyanın onay mekanizmaları, “hikâye (story)” paylaşma dürtüsü ve kamusal alanda “iyi insan” olarak görünme arzusu haline geldi. Gösterinin parçası olan iyilik, ruhunu kaybederek sadece bir imaja dönüştü.Kalabalıklar İçinde YalnızlıkGünümüzde dernekler, vakıflar, sivil toplum kuruluşları ve dijital bağış ağları çığ gibi büyürken, toplumsal ilişkilerin temelini oluşturan mikro düzeyde korkunç bir yabancılaşma yaşanıyor. Büyük kurumsal yapılar aracılığıyla dünyanın öbür ucundaki bir su kuyusuna ya da büyük bir afet bölgesine yardım ulaştıran modern insan, ne yazık ki hemen yanı başındaki gerçekliği ıskalıyor. Aynı apartmanda yaşayıp birbirinin adını bilmeyen, karşı dairedeki cenazeden veya hastalıktan habersiz yaşayan, aynı şehirde bulunup birbirinin yalnızlığına ve açlığına gözünü kapatan insanların oluşturduğu derin bir tezatla karşı karşıyayız. Kurumsal ve makro düzeydeki iyilik hareketleri kurumsal başarı hikayeleri yazarken; komşuluk, mahalle, akrabalık ve dostluk düzeyindeki o sıcak, doğrudan ve gündelik “mikro iyilik” bağları hızla zayıflıyor. İnsanlık, devasa organizasyonların içinde kalabalıklaşırken, yanı başındaki insanı görmeyecek kadar yalnızlaşıyor.GÖNÜLLÜLÜĞÜ DAHA İYİ BİR NOKTAYA TAŞIMANIN YOLLARIGönüllülüğü modern dünyanın getirdiği bu mekanikleşmeden kurtarmak, prangalarından sıyırmak ve ona yeniden insanî ve ahlâkî derinliğini kazandırmak için şu köklü adımları atmak doğru olur diye düşünüyorum:Organizasyondan Ziyade “Şuur” İnşa Etmekİnsanları sadece hazır planlanmış bir projeye dahil etmek, ellerine birer görev listesi tutuşturup onlardan lojistik destek beklemek günümüz gönüllülük algısının en büyük hatasıdır. Öncelikli hedef, gönüllülere ne yapacaklarını söylemek değil, bunu neden yapmaları gerektiğinin felsefi ve insani zeminini sunmaktır. Yani yapay ajandalar yerine, kalplerde köklü merhamet, sarsılmaz aidiyet ve umumi sorumluluk şuuru inşa edilmelidir. Gönüllü olan kişi, yaptığı eylemi -en azından niyet olarak- hafta sonunu değerlendirdiği keyfi bir hobi, bir boş zaman aktivitesi ya da vicdanını rahatlatma seansı olarak görmekten vazgeçmelidir. Aksine, bu adımı yeryüzünde nefes alan bir insan olmanın getirdiği ahlaki bir borç, varoluşsal bir yükümlülük ve vicdani bir vazife olarak idrak etmelidir. Şuurla atılmayan her adım, organizasyon bittiğinde sönüp gitmeye mahkûmdur.“Konfor Alanını” Terk Edebilmeyi ÖğretmekGerçek anlamda “îsar” felsefesine dayanan gönüllülük, ferdin kendi hayatından, lüksünden ve konforundan taviz vermesini icbar eder. İyilik yapmak, takvimdeki boş bir saate sıkıştırılan ve yormayan zahmetsiz bir fiil değildir. Modern insana, gerektiğinde uykusundan fedakârlık etmeyi, kendi sıcak yuvasının rahatını ertelemeyi ve hiç tanımadığı bir yabancının yükünü hafifletmek için bedenen ve ruhen yorulmayı göze alması gerektiği öğretilmelidir. Özellikle eğitim müfredatlarında ve gençlik çalışmalarında, iyiliğin sadece “keyifli bir sosyal etkinlik” olmadığı; aksine “zahmetli, terleten ama hem kişiyi hem de toplumu iyileştiren” asil ve dönüştürücü yönü güçlü şekilde vurgulanmalıdır. İnsan, konfor alanının sınırlarını zorladığı ve başkası için bedel ödediği ölçüde manen olgunlaşır.İyiliği Yerelleştirmek ve Gündelik Hayata YaymakGünümüzde gönüllülük algısı ne yazık ki sadece büyük ölçekli doğal afetler, ekranlara yansıyan uzak coğrafyalardaki insani krizler ya da devasa bütçeli küresel kampanyalarla sınırlanmış durumdadır. Oysa iyilik, uzağa gitmeden önce en yakındakini görebilme yeteneğidir. Hz. Peygamber’in “Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy, sonra da komşularını gözet” tavsiyesindeki inceliği bugün yeniden yakalanmak zorundadır. Gönüllülüğü kurumsal binaların tekelinden çıkarıp mahallemize, sokağımıza ve gündelik hayatımızın tam merkezine yaymalıyız. En yakınımızdaki yalnız bir yaşlının kapısını çalıp onunla sohbeti bölüşmek, mahalledeki bir çocuğun ödevine yardım etmek, sokaktaki bir canlıyı gözetmek gibi gündelik mikro iyilik pratikleri yaygınlaştırılmalıdır. Makro projeler göz kamaştırabilir ancak toplumu iyileştirecek olan şey, hayatın içine sızmış bu küçük ve sürekli iyilik damlalarıdır.“Alan” Değil “Veren” İnsan Modeline DönüşEğitim anlayışımızdan aile içinde çocuk yetiştirme biçimimize kadar, başarı ve değer ölçülerimizi yeniden gözden geçirmek zorundayız. Çünkü bugün gençlerin önüne çoğu zaman; daha çok kazanan, daha çok tüketen, daha yüksek mevkilere ulaşan ve daha fazla biriktiren insanlar örnek olarak konulmaktadır. Oysa insanın gerçek değeri, sahip olduklarının çokluğuyla değil; başkalarının hayatına ne kadar dokunabildiğiyle, ne kadar fayda üretebildiğiyle ve çevresine ne kadar iyilik yayabildiğiyle ölçülür.İnsan, yalnızca kendisi için yaşadığında büyümez; başkalarının yükünü hafiflettiğinde, bir derdi paylaştığında ve bir ihtiyaca cevap verdiğinde olgunlaşır. Bu sebeple genç nesillere rekabet kadar dayanışmayı, kazanmak kadar paylaşmayı, almak kadar vermeyi de öğretmek gerekir. Çünkü güçlü insan; sadece kendisi için biriktiren değil, elindekini başkalarıyla paylaşabilen, imkânlarını iyiliğe dönüştürebilen insandır.Çocuklarımızı ve gençlerimizi hayatı yalnız­ca kişisel başarılar üzerinden okumaya değil; toplumun parçası olduklarını hissederek yaşamaya hazırlamalıyız. Paylaşmanın insana yük değil huzur verdiğini, yardımlaşmanın eksiltmek değil çoğaltmak olduğunu, başkalarına faydalı olmanın ise insanı hem toplum nezdinde hem de vicdanında yücelttiğini gösterebilmeliyiz. Çünkü kalıcı mutluluk, yalnızca sahip olmakta değil; sahip olduklarını anlamlı bir şekilde paylaşabilmektedir. Böyle bir anlayışın hâkim olduğu toplumlarda gönüllülük bir faaliyet değil, hayatın tabiî bir parçası hâline gelir.Samimiyeti ve Gizliliği Korumakİçinde yaşadığımız dijital çağ, iyiliğin yaygınlaşması için önemli imkânlar sunduğu kadar, onu gösteriye dönüştürme riskini de beraberinde getirmektedir. Beğeni toplama arzusu, görünür olma isteği ve sürekli kendini sergileme eğilimi, zaman zaman yapılan iyiliğin ruhunu gölgeleyebilmektedir. Bu sebeple gönüllülüğün yalnızca dışa yansıyan tarafını değil, onu besleyen niyet ve ahlâk zeminini de korumak büyük önem taşımaktadır.İyiliğin kalıcı değeri, ne kadar duyulduğunda değil, ne kadar samimiyetle yapıldığında ortaya çıkar. Bu nedenle gönüllülük faaliyetlerinde ihlas, nezaket ve insan onuruna saygı temel ilke olmalıdır. Yardım alan kişinin mahremiyetini korumak, onu incitecek veya teşhir edecek davranışlardan kaçınmak, yapılan hizmeti bir üstünlük vesilesi hâline getirmemek gönüllülük ahlâkının vazgeçilmez unsurlarıdır.Elbette günümüzde bazı faaliyetlerin duyurulması, farkındalık oluşturulması ve yeni gönüllülere ulaşılması açısından iletişim araçlarının kullanılması gerekebilir. Ancak burada belirleyici olan şey, merkeze yapılan işi mi yoksa yapan kişiyi mi koyduğumuzdur. Gönüllülük, alkış toplamak için değil; bir ihtiyacı gidermek, bir yaraya merhem olmak ve toplumsal iyiliğe katkı sunmak için yapılmalıdır.Gerçek gönüllülük, insanın yaptığı hizmetten önce muhatabının hukukunu gözetebilmesidir. Gösterişten uzak, samimiyetle yürütülen her iyilik hareketi hem toplumsal güveni güçlendirir hem de insana derin bir manevi huzur kazandırır. Çünkü bazı iyilikler vardır ki en büyük tesirini görünür olduğunda değil, sessizce ve gönülden yapıldığında gösterir. Zira kalplere kabullük verecek olan ancak Allah’tır. Gönüllülüğün asıl gücü de tam burada, insanın vicdanıyla buluştuğu bu samimi zeminde ortaya çıkar.Sonuç olarak, bugün insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu şey yalnızca daha gelişmiş teknolojiler, daha büyük yatırımlar veya daha kapsamlı projeler değildir. Asıl ihtiyaç; kendisinden başkasını da düşünebilen, yalnızca kendi menfaatini değil ortak iyiliği de gözetebilen, hayatı “ben” merkezli değil “biz” şuuruyla okuyabilen insanların çoğalmasıdır.Toplumları ayakta tutan şey maddi im­kân­ların çokluğu kadar, insanlar arasındaki güven, merhamet, dayanışma ve sorumluluk duygusudur. Bir insanın derdiyle ilgilenmek, bir gencin elinden tutmak, bir yaşlının yalnızlığını paylaşmak veya ihtiyaç sahibine destek olmak bazen en büyük projelerden daha kalıcı izler bırakabilmektedir. Çünkü gönüllülük, sadece bir hizmet faaliyeti değil; insanın kendisini toplumun bir parçası olarak görmesinin, başkasının acısını kendi meselesi sayabilmesinin adıdır.Gönüllülüğü belirli zamanlarda yapılan bir etkinlik olmaktan çıkarıp hayatın tabiî bir parçası hâline getirebildiğimiz ölçüde daha güçlü bir toplumsal dayanışma zemini kurabiliriz. İnsanların birbirine karşı sorumluluk hissettiği, iyiliğin yaygınlaştığı ve paylaşmanın değer kazandığı bir toplumda yalnızca sosyal problemler azalmaz; aynı zamanda insan olmanın anlamı da yeniden güç kazanır.Belki de mesele dünyayı değiştirmekten önce kalplerimizi değiştirebilmektir. Çünkü gönüllülük bir hayat anlayışına dönüştüğünde, sadece ihtiyaç sahiplerine ulaşan yardım eli değil; insanı insana yeniden yakınlaştıran, toplumu yeniden birbirine bağlayan güçlü bir medeniyet değerine dönüşür. Ve işte o zaman, yalnızca yardımlaşmayı değil, birlikte yaşamanın ve gerçek insanlığın anlamını da yeniden hatırlamış oluruz.

Metin UÇAR 01 Temmuz 2026
Konu resmiİslâm Ahlâkının Kalbi: Gönüllülük
İnsan

İnsan, bu dünyaya yalnızca kendi nefsinin ihtiyaçlarını gidermek, kendi hayatını mamur etmek ve sadece kendisi için yaşamak üzere gönderilmemiştir. Cenâb-ı Hak, insana verdiği nimetleri sadece kendi menfaati için değil; paylaşması, infak etmesi ve mahlûkata rahmet olması için emanet etmiştir. İnsanı hakiki manada kıymetli kılan, sahip olduğu mal, makam ve servet değil; Allah rızası için dokunabildiği gönüller, silebildiği gözyaşları ve hafifletebildiği dertlerdir. Bir müminin gönlüne ferahlık vermek, bir mazlumun yükünü omuzlamak, bir muhtacın elinden tutmak ve ona “Yalnız değilsin, Allah’ın izniyle yanındayım” hissini verebilmek; kulluğun en güzel tezahürlerinden, merhametin en yüksek nişanelerindendir. Zira hayırlı insan, insanların derdiyle dertlenen ve varlığını başkalarına rahmet kılabilen insandır.İslâm da insana tam olarak bu ulvi pencereden bakar. Müslüman; kendi dünyasına hapsolmak yerine çevresinin dertleriyle dertlenen, yeryüzünde iyiliği çoğaltan ve ayak bastığı her yere merhamet taşıyan şahsiyettir. Bu sebeple İslâm’da insanın kıymeti kazandıklarıyla değil; topluma sunduğu fayda, dokunduğu hayatlar ve yüreğindeki merhametle ölçülür. Bir Müslüman’ın hayata bakışı “Ben ne elde ettim?” sorusundan ziyade, “Ben kimin yarasına merhem olabildim?” şuuruyla şekillenir. İşte gönüllülük ruhu, tam olarak bu idrakin başladığı yerde filizlenir.Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten meneden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”Bu ilahî beyan, Müslüman bir toplumun sadece şahsi ibadetlerle değil, cemaatle yani toplumsal sorumluluk bilinciyle de ayakta kalabileceğini açıkça gösterir. Çünkü İslâm, insanı hayatın dışına iten değil, insanı insanla kenetleyen muazzam bir nizamdır.Başka bir ayet-i kerimede ise Rabbimiz: “İyilik ve takva üzere yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.” buyurarak, Müslüman toplumun sarsılmaz bir dayanışma ve yardımlaşma zemini üzerine inşa edilmesi gerektiğini bildirmektedir. Paylaşmak, başkasının yükünü hafifletmek ve insanlığa faydalı olmak için çaba göstermek, İslâm ahlâkının en temel yapı taşlarındandır.Yine Kur’ân-ı Kerîm’de: “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara yardım etmeyi emreder.” buyurulmaktadır. Bu doğrultuda iyilik, sadece güzel bir tercih değil, doğrudan ilahî bir emirdir. Müslüman, çevresindeki gelişmelere karşı hassasiyet sahibi olan, insanların sıkıntılarını dert edinen ve bulunduğu her ortama değer katan kişidir.Peygamber Efendimiz (sav) de bu büyük hakikati şu mübarek sözleriyle perçinlemektedir: “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.”Bu nebevi vizyona göre gönüllülük; sadece belirli dönemlerde yerine getirilen geçici bir sosyal faaliyet değil, bir iman ve merhamet ahlâkıdır. Bir açın karnını doyurmak, bir yaşlının elinden tutmak, bir talebenin eğitimine omuz vermek, bir mazlumun feryadını dünyaya duyurmak ya da bir dertliyi samimiyetle dinlemek; bütünüyle bu gönüllülük halkasının birer parçasıdır.İslâm’ın iyilik tasavvuru son derece kuşatıcı ve geniş ufukludur. Nitekim Efendimiz (sav): “Güleryüzle insanların yüzüne bakmak bile bir iyiliktir.” buyurarak, küçük görülebilecek amellerin bile Allah katında ne denli büyük bir değer taşıdığını ilan etmiştir. Çünkü bazen içten bir tebessüm, tatlı bir söz ya da bir gönlü incitmemek; en büyük maddi yardımlardan çok daha derin bir tesir bırakabilir.Yine Peygamberimiz (sav): “Bir iyiliğe öncülük yapan kimseye, o iyiliği yapanların mükâfatı kadar sevap vardır.” buyurarak iyiliğin yayılmasına, kurumsallaşmasına vesile olmanın ehemmiyetine dikkat çekmiştir. Bu yönüyle gönüllülük, ferdi bir amel olmanın ötesine geçerek toplumu kökten dönüştüren kitlesel bir iyilik hareketine dönüşür. Hayra öncülük eden bir insan, farkında bile olmadan nice mahzun gönle ümit ışığı olabilir.Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen: “Kim zerre miktarı hayır yaparsa onun karşılığını görür.” ayeti ise hiçbir hayrın Allah katında zayi olmayacağını müjdeler. İnsan bazen uzattığı bir elin, samimi bir yardımın ya da söylediği güzel bir sözün muhatabında nasıl bir iz bıraktığını kestiremeyebilir. Fakat halis bir niyetle yapılan her iyilik, hem yapanın kalbine eşsiz bir huzur bahşeder hem de Allah katında ebedi bir değer kazanır.Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “İyilik güzel ahlâktır.”Bu sebeple gönüllülük, sadece teknik bir organizasyon işi değil; Müslüman şahsiyetinin dışa vuran doğal bir yansımasıdır. Yolunu kaybedene rehberlik etmek, küskünleri barıştırmak, çevreyi temiz tutmak, birinin yükünü hafifletmek, hayvanlara şefkat göstermek ve insanlara nezaketle hitap etmek de doğrudan gönüllülüğün sınırları içindedir.İslâm medeniyetinin asırlar boyunca inşa ettiği vakıflar, imarethaneler, aşevleri ve sosyal yardım müesseseleri, işte bu sarsılmaz gönüllülük ruhunun somut birer eseridir. Ecdadımız sadece insanlar için değil; gökteki kuşlar, sokaktaki hayvanlar, yolcular ve garipler için bile vakıflar kurarak iyiliği hayatın merkezine yerleştirmiştir. Zira bu medeniyetin harcında merhamet, diğerkâmlık ve “yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevme” felsefesi yer alır.Bugün modern hayatın baş döndürücü hızında insanlar giderek yalnızlaşırken, gönüllülük kavramı toplumu ayakta tutan en hayati sığınaklardan biri haline gelmiştir. Günümüz insanı artık sadece maddi bir yorgunluk değil, ciddi bir anlam yorgunluğu da yaşamaktadır. İşte gönüllülük, tam da bu kriz anında hem toplumsal bünyeyi hem de insan ruhunu tedavi eden manevi bir şifa alanına dönüşmektedir. Çünkü insan, fıtratı gereği sadece aldıkça değil, verdikçe ve paylaştıkça huzur bulabilen bir varlıktır.Netice itibarıyla gönüllülük; İslâm’ın insana yüklediği merhamet, mesuliyet ve kardeşlik ahlâkının en asil, en zarif tezahürüdür. Müslüman, yalnızca kendi ikbalini düşünen değil, çevresine rahmet ve sekine olmaya çalışan insandır. Çünkü hakiki iyilik, insanın sadece kendi dünyasını mamur etmesi değil; başkalarının hayatını da güzelleştirecek adımlar atabilmesidir.

Hayati Güral 01 Temmuz 2026
Konu resmiİsar Hasleti ve Gönüllülük
İnsan

İnsan olmak, sadece kendi hayat çemberimizin içinde dönüp durmak demek değildir. Bizler başkalarının acısını hissedebildiğimiz, birinin yüküne omuz verebildiğimiz ve uzanan bir eli tutabildiğimiz sürece gerçekten insan oluruz. Çünkü bizi biz yapan şey sadece zekâmız ya da gücümüz değil; kalbimizdeki merhamet, vicdan ve fedakârlık duygusudur. İşte İslam ahlakının en zarif ve en yüksek zirvelerinden biri olan “îsar” kavramı tam bu noktada hayat bulur.Îsar; insanın kendisi de ihtiyaç içindeyken elindekini başkasıyla paylaşabilmesi, hatta başkasının huzurunu kendi nefsine tercih edebilmesidir. Bu erdem sadece birine maddi yardımda bulunmaktan çok daha derindir. Zira bir insanın zamanını, emeğini, konforunu, uykusunu ve tüm imkanlarını başkalarının iyiliği için feda edebilmesidir. Kur’ân-ı Kerîm bu asil davranışı cömertliğin en tepe noktası olarak nitelendirir. Medineli Ensar’ın, Mekke’den her şeyini bırakarak gelen Muhacirlere kapılarını ve gönüllerini nasıl açtığını anlatırken, “Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları öz canlarına tercih ederler” buyurur.Bugün modern dünyada “gönüllülük” diye adlandırdığımız ruh hali, aslında îsar ahlakının günümüze uyarlanmış bir yansımasıdır. Çünkü gerçek gönüllülük, cebimizdeki ya da zamanımızdaki “fazlalığı” vermek değildir. Aksine, gerektiğinde kendi rahatımızdan kısmayı göze alabilmektir. Yorulacağını bile bile yola çıkmak, zamanı verimli kullanmak, konforunu ertelemek ve bir insanın yükünü hafifletmek için ter dökmektir. Bu yüzden gönüllülük sadece planlanmış bir sosyal faaliyet değil; aynı zamanda insanın kendi vicdanıyla buluşma şeklidir.Ne yazık ki yaşadığımız modern çağ, bunun tam tersine insanı yalnızlığa ve bencilliğe sürüklüyor. Aynı apartmanda yaşayıp birbirinin adını bilmeyen, aynı sokaktan geçip birbirinin dramına gözünü kapatan insanlarla doldu etrafımız. Başarı, güç, para ve bireysel konfor kutsanırken; paylaşma, diğerkâmlık ve fedakârlık demode birer kavram gibi arka plana itiliyor. İşte tam da bu yüzden, insani değerlerin hızla aşındığı günümüzde îsar gibi erdemlerin iyileştirici gücüne her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz.İslam’ın inşa etmek istediği insan modeli, sadece tüketen ve “alan” değil; üreten ve sürekli “veren” bir karakterdir. Bizim medeniyetimizde güçlü insan, kasasında en çok para biriktiren değil, en çok paylaşabilen insandır. Tarihimizi süsleyen o muazzam “vakıf medeniyeti” de bu felsefenin eseridir. Atalarımız sadece ibadethaneler inşa etmekle kalmamış; açlar için aşevleri, yolcular için kervansaraylar kurmuş, öğrencileri korumuş, yetimlerin elinden tutmuş, hatta sokaktaki göçmen kuşları bile düşünecek kadar ince bir şefkat ağı örmüştür. Bu devasa mirasın kalbindeki tek yakıt, îsar ruhudur, Allah rızası arayışıdır.Bu ahlakın yeryüzündeki en somut örneği şüphesiz Hz. Peygamber’in (asm) hayatıdır. O, eline geçen hiçbir maddi imkânı biriktirmemiş, her zaman başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koymuştur. Ashabın aktardığına göre, kendisinden yardım isteyen hiçbir insana “hayır” dememiştir. Hatta bazen yanında verecek hiçbir şeyi olmadığında, sırf kapısına gelen ihtiyaç sahibini geri çevirmemek için borçlanmayı bile göze almıştır. Çevresindekileri hayretler içinde bırakan bu cömertlik, onun hayat anlayışıydı.Onun bu fedakârlık anlayışı sadece dışarıdaki insanlarla da sınırlı değildi; yeri geldiğinde ailesini bile bu çemberin içine dahil ederdi. Kızı Hz. Fatıma’nın ev işlerinin ağır yükü altında ezilip kendisinden bir yardımcı istediği dönemde, önceliği Suffe Ashabı denilen ihtiyaç sahibi öğrencilere vermesi ve kızının talebini ertelemesi, nebevi gönüllülük anlayışının ne kadar adil ve derin olduğunu gösterir.Sahabe nesli de bu samimi ahlakı bizzat Peygamber ocağında öğrendi. Kendisi aç olduğu halde sofrasındaki tek tabağı misafirine ikram eden, son lokmasını kardeşiyle paylaşan efsanevi bir nesil yetişti. Tarihe geçen o meşhur hikâyeyi hatırlayalım: Bir sahabeye hediye edilen bir koyun başı, “Kardeşimin durumu benden daha kötü, o yesin” düşüncesiyle evden eve devredilmiş, yedi kapı gezdikten sonra yine ilk sahibinin eline dönmüştür. Bu çarpıcı olay, sadece bir cömertlik gösterisi değil; insanın kendi nefsinin önüne başkasını koyabilme olgunluğudur.Ve Yermük Savaşı… Yaralanan üç sahabinin gösterdiği büyük fedakârlık, İslam tarihindeki en dokunaklı teslimiyet ve kardeşlik tablolarından biridir. Savaş alanında ağır yaralanan İkrime bin Ebu Cehil, susuzluktan kıvranırken yanına su getiren askere tam uzanmışken, az ileride Haris bin Hişam’ın iniltisini duyar. İkrime, kendi susuzluğunu unutarak suyun önce Haris’e götürülmesini ister. Asker suyu Haris’'e ulaştırdığında ise bu kez Iyyeş bin Ebi Rebia’nın susuzluk çığlığı duyulur. Haris de aynı yüksek ahlakla suyu içmeyi reddeder ve arkadaşına götürülmesini işaret eder. Ancak görevli Iyyeş’in yanına vardığında onun son nefesini verip şehid olduğunu görür. Hızla geri dönüp Haris’e koşar fakat Haris de şehid olmuştur. Son bir umutla İkrime’nin yanına geldiğinde onun da ruhunu teslim ettiğini fark eder. Üç sahabi de son nefeslerinde bile kardeşlerini kendilerine tercih etmiş, bir yudum su içemeden peş peşe şehadet mertebesine ulaşmıştır.Günümüzde yürütülen gönüllülük çalışma­larında asıl eksikliğini hissettiğimiz şey de tam olarak bu ruh eğitimidir. Mesele insanları sadece büyük organizasyonların birer parçası yapmak ya da onlara yelek giydirmek değildir. Asıl başarı; kalplerde bir aidi­yet, köklü bir merhamet ve sorumluluk şuuru inşa edebilmektir. Gönüllülük sadece hafta sonu bir etkinliğe katılım göstermekten ibaret olamaz. Bir yaşlının kapısını çalıp yalnızlığını bölüşmek, bir öğrenciye umut olmak, afet bölgesindeki bir insanın acısını yüreğinde hissetmek ve bir gencin kaygılarına ortak olmak da gönüllülüktür.Bazen bir çorbanın suyunu çoğaltmak bile gönüllülüktür. Hz. Peygamber’in “Çorba pi­şir­diğin zaman suyunu çok koy, sonra da kom­şularını gözet” tavsiyesi, paylaşmanın büyük zenginliklerle değil, büyük bir yürekle mümkün olduğunu bize en yalın haliyle anlatır. Çünkü asıl mesele ne kadar çok şeye sahip olduğumuz değil; sahip olduğumuz küçücük bir şeyi bile paylaşabilecek bir kalbimizin olup olmadığıdır.Sonuç olarak îsar hasleti, insanı sadece kendi halinde “iyi bir insan” yapmakla kalmaz; onu içinde yaşadığı toplum için bir güven limanı haline getirir. İnsanlar ancak birbirlerinin yükünü omuzlayabildikleri zaman gerçek bir toplum olabilirler. Aksi takdirde, sadece aynı sokakları paylaşan ruhsuz kalabalıklar olarak kalırız. Bugün dünyanın en büyük ihtiyacı; yeniden durup düşünebilen, yeniden fedakârlık yapabilen ve bencilce “ben” demek yerine samimiyetle “biz” diyebilen insanlar yetiştirmektir.Çünkü insan, sadece hayattan kopardıklarıyla değil; hayata kattıklarıyla büyür. Ve bir toplumda insanlar, birbirlerini kendilerine tercih edebilecek kadar merhamet sahibi olabiliyorsa, orada sadece yardımlaşma değil; insanlığın kendisi de yaşamaya devam ediyor demektir.

Meryem Karadayı 01 Temmuz 2026
Konu resmiLillâh İçin Olduğunda Gönül-lülük “Değer” Olur
İnsan

Kâbe bünyâd-ı Halîl-i AzerestDil nazar-gâh-ı Celîl-i EkberestKâinatın kalbi Kâbe’yi peygamberine (asm) binâ ettiren Kadir-i Zül-celâlin şanı o kadar yücedir ki, Küçük Kâinatın kalbini kendisine nazargâh kıldı.Ah insan farkında olsa! Ağyarı sürüp çıkarmaz mı? Salih amel ile imar etmez mi? Takva ile tahribinden sakınmaz mı? Marifetname’nin müellifinin gönlünden, “Dil nazargâh-ı Hudâ’dır sâf kıl kim dola nûr” akar. Adeta, Hazret-i Mevlana’nın yaklaşık 500 yıl evvel yazdığı bir hikâyeye tek mısralık nazire yapar.Hikayet, odur ki… Çinli ve Rum ressamlara padişah iki boş oda tahsis eder. Karşı karşıyadır. Aralarında sadece perde vardır. Her iki taraf da hünerlerini ve ustalıklarını gösterecektir. Çinliler sultanın renkler hazinesinden yüzlerce çeşit boyaları alır, işe koyulur. Rumlar ise boyayı gereksiz görürler. Bulundukları odanın duvarlarını boydan boya cilalarlar. Gökyüzü gibi saf, temiz ve berrak hale getirirler. Padişah önce Çinli ressamların sanatını görür. İnceliğine ve güzelliğine hayran kalır. Sonra perde kaldırılır. Çinli ressamların tüm resimleri, nakışları Rum ressamların cilalanmış duvarına akseder. Padişah orada gördüğünü, burada daha iyi ve güzel görür. Bakanların gözleri kamaşır.Hazret-i Pir’in anlattığı hakikatte Allah’ı anmak ve iyi işler yapmakla boyadan ve kokudan / masivadan arındırılmış bir gönlün fikren ve hissen fotoğrafı bulunmaktadır. Kalbimizin gözbebeğine Şems-i Ezelinin aks-i nurunu ne kadar yerleştiriyoruz?Cevabımızı Yunus Emre’mizin gönül-lisanında arayalım. Onun gönle nazarında arayalım. Hem etraflıca arayalım. Arayalım ki bu zamanın gönül-süzlüklerini gidermeye ne reçeteler sunmuş, maneviyat doktorundan hisse alalım.Zira der ki:‘Ârifün gönlini bilmez kandedür halk-ı cihânOl ki ‘ankâdur yere düşmez bil anun sâyesi(Bu dünyanın halkı, ârif olanın gönlünün nerede olduğunu bilmez. O ki gaybi olan hakikat semalarının ankasıdır, gölgesi ayak altına düşmez.)İşte hakikat mesleğimizden pencereler açıp Yunusça deyişleri, gönlümüzün tercümanı kaleme madde madde yine Yunusça söyletir, gönülname-i Yunus tertip eyleriz:Bir…Bir kişiye söyle sözi kim ma’nîden haberi varBir kişiye vir gönlüni cânından ‘ışk eseri varÖyle bir kişiye söz söyle ki maddeperest değil hakikatperest olsun. Öyle bir kişiye de gönlünü verip gönüldaş ol ki bir hak tarik ile Hakka yol bulan olsun.İki…Gönüllerde yir eylemek Muhammed’e (asm) gelmişdururMustafâ’ya (asm) ümmet olan tamuda karâr eylemezBir gönle girmek mi dilersin? Bil ki bu “Ümmetî, Ümmetî!” nidasında bulunan Efen­­dimizin (asm) hasletidir. Ve “Ümmetim!” pâ­yesi ile gönlü gül gülistan olanlar, Cehennemden azad olurlar.Üç…Yûnus imdi sen Hakk’a ir dün ü gün gönlüm Hakk’a virGönül gözi görmeyince hiç baş gözi görmeyiserBütün hissiyatını Hakkın rızasını bağlayıp, “Livechillah” hakikatini gönlüne ser-levha yaptın mı o tecelligâhtan artık Hakkın nuruyla bakarsın. Yoksa akıl bir kafa feneri, ziyası ise şuncacık nokta kadar yer. Dört…Dünyayı bırak elden dünya geçmez bu yoldanİki ‘ışk bir gönülden aslâ geçmez bu haberİki karpuz bir koltuğa sığmasın da iki aşk bir gönle nasıl sığışsın? Hubbu’d-dünya mı? Öte dursun.Beş…Ayruk bize yas olmaya hiç gönlümüz pas olmaya Hak ve hakikatin sesine kulak verenin ihtilafa düştüğü mü görülmüş? Öyle ise gönülleri ayrık otları misali kıyl u kal ile şüpheler elbette kaplamaz.Altı…Bu benüm gönlüm alan toludur cümle ‘âlemKancaru bakarısam ansuz yir görimezemİnşirah-ı kalb mi istersin? Tefekkür tarikinde gitmekle kâinatta dolu olan şu gönül alıcı manzaralara bak. Yaratılan her şeyden Yaratıcına pencereler açılacaktır. Gönül: bir dolu nurlu kap.Yedi…Eger ‘aklı başdayısa gönülde ol tuşdayısaİkisi bir işdeyise düşman bana kâr eylemezAslolan: Akıl ve gönlün imtizacı. Korkma!Sekiz…Sakıngıl yârun gönlin sırçadur sımayasınSırça sınduktan sonra bütün olası degülSevdiğine, kardeşine iyilik mi yaptın, güzellik mi yaptın. Kırma! Sakın ha! O sırça sarayı tekrar eski haline getiremezsin.Dokuz…Girdüm gönül şehrine taldum anun bahrına‘Işkla gideriken iz buldum cân içindeGönül şehrinde, ilim deryası içre Hakkın yolunda giderken sanır mısın ki rehbersizsin? Canın gönle sırrı: Sünnet-i seniye.On…Gönül Çalabun tahtı gönüle Çalab bakdıİki cihan bed-bahtı kim gönül yıkarısaMü’minin kasten öldürülmesi: ebedi cehennemlik. Gönlün Cenab-ı Hak ile bağının tahribi: Manevi katl. İşitilen: “Gönüller yapmaya geldik” sedasında hafi iman dersi.On bir…Gönlüm canum aklum bilüm senün ile karâr iderCân kanadı açuk gerek uçuban dosta gitmeğeHakkın tevhidi ile şu vücudumuz vahdet bulur. Yekpâre can, can u dilden hakiki dostun rızasını arzular. On iki…‘Âriflerden nişân budur her gönülde hâzır olaKendüyi teslîm eyleye sözde kıyl ü kâl olmayaKendisiyle marifetullaha vasıl olduğun mürşidini mi buldun, o vakit konuşan yalnızca hakikattir. Teslim ol! Şöyle dedi, böyle dediler nihayet bulsun.(Asm)Yaradıldı Mustafâ yüzi gül gönli safâOl kıldı bize vefâ andandur ihsân banaTuttu elimizden vefayla, biz ümmetini yalnız bırakmadı. Yüzü suyu yaradıldık hem devamdadır hürmetine hep bunca ihsan. On dört…Bir nazarda kalmayalum gel dosta gidelüm gönülHasretile ölmeyelüm gel dosta gidelüm gönülHakiki dosta nasıl gidilir ki? Mutlaka dünyada kalmayıp manevi Cennet ikliminde Allah için işlemekle, Allah için görüşmekle, Allah için çalışmakla…On beş…Gönül secde kılur dost mihrâbındaYüzin yire urub kılur münâcâtKavli ve fiili ibadetlerde kardeş kardeşe bulunmak. Hakkın divanına uhuvvet mesleğiyle çıkmak. Kardeşçe dualar. Tevazu ile kardeşin kardeşe gıyabi duaları. Kabule şayan. * * *İbrahim Hakkı Hazretleri gönlü nihayetsiz sahili bulunan bir deryaya benzetir. Bu deniz nice dalgasıyla coşup çağlar. Gönül vahdet, dalgalar kesret. Mühim olan hayatın çalkantıları içerisinde esmayı okuyabilmekte, tevhidi kıble yapabilmekte. İhlaslı bir gönülde derlenen tevhid peteğindeki, “kesrette vahdeti vahdette kesreti” görebilmekte.Hulasa, gönül ehli olmakta. İşte gönül-lülüğün manevi temeli.Aksi halde nasıl sırf lillah için gönülden verilebilir? Nasıl, en ufak bir şeyle de olsa gönül alınabilir? Nasıl gönüller hoş tutulabilir? Nasıl akıl cilası gönül ayinesini parlatabilir? Nasıl gönülden gönle pencereler açılabilir, gönüller bir olabilir? Nasıl gönül genç kalıp kocamaz? Nasıl gönüller ihtiyaç duygusundan, gayrilerden istemekten uzak kalabilir?Yâ İlâhîKulun ve Peygamberin Muhammed (sav)’e salât et, kadın erkek bütün mü’minlere, kadın erkek bütün Müslümanlara da rahmet eyle. (Hadis-i Şerif) Âmîn.

İbrahim SARITAŞ 01 Temmuz 2026
Konu resmiGönül Mevlâna Hazretlerinin Meclisine Nasıl Girer?
Kültür ve Medeniyet

 “Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî kuddise sirrehu’s-sâmî hazretlerinin şevk-i nâsıye-sâ-yı âstân-ı behişt-nişânları ile bu sebze-i nev-hîz-i mezra’a-i dil vesîle-i izn-i duhûl kılındı.”Şair Nâbî, hac yolculuğu sırasında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin beldesine uğrar. Huzurundadır. Mevlevî değildir; fakat büyük bir hürmet ve edeple, adeta pîrin bir talebesi gibi ziyaretini gerçekleştirir. Bu güzel şehirden ayrılır, yoluna devam eder ve Harameyn’e doğru ilerler.Ardında ise, Hazret’in cennetten iz taşıyan eşiğine yüz sürmenin verdiği şevkle, gönül tarlasından derlediği taptaze tefekkür ve hissiyatı bırakır. Bunları, kendisinden sonra gelecek Mevlânâ misafirlerine bir tuhfe, bir hatıra olarak emanet eder. Huzura ve meclise kabul edilmenin en güzel nişanesi olan bu armağan, Tuhfetü’l-Haremeyn’de neşredilmiş manzum bir yadigârdır.Bu niyet kaydıyla yazılmış manzum vizeden önce, Nâbî’nin nazarında Üstadların Üstadı nasıl görünmektedir, bir bakalım.Hakikat apaçık görünür. “Mevlânâ Hazretlerine Medhiye” diyebileceğimiz nazmın hemen üstündeki satırlarda, adeta sireten muhtasar bir “Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hilyesi” sayılabilecek şu ifadeler yer alır:“Müstağrık-ı deryâ-yı irfân, bâlâ-nişîn-i en­cümen-i âşıkân, bülbül-i rengîn-nevâ-yı gü­listân-ı hakîkat ve tûtî-i destân-se­râ-yı şe­ke­ristân-ı tarikat, nahl-bend-i gül­şen-i he­vâ-şiken-i Mesnevî, perde-şikâf-ı da­kâ­yık-ı sûrî vü ma‘nevî, şehr-yâr-ı me­mâlik-i irşâd, tâc-dâr-ı serîr-i rüşd ü sedâd, merhem-i sîne-i dil-sûhtegân, ârâm-ı hâtır-ı sevdâ-zede-gân, pişvâ-yı asfiyâ ve mahdûm-ı evliyâ, Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî kuddise sir­re­hu’l-azîz hazretleri.”Yani:“İrfan denizine dalmış mahir bir dalgıç; Hakk’a ulaşmış âşıklar meclisinin en yüce makamında oturan; hakikat gül bahçesinin hoş nağmeli bülbülü ve tarikatın şeker kamışlığında destan söyleyen tutisi; Mesnevî’nin nefsi kıran gül bahçesini tanzim eden; zahirî ve bâtınî inceliklerin perdelerini aralayan; irşad memleketlerinin sultanı; doğruluk ve istikamet tahtının hükümdarı; gönlü yanmışların merhemi; aşk derdiyle perişan olanların gönül huzuru; asfiyanın önderi ve evliyanın efendisi…”Buyrunuz:* * *Verir neşât-ı müebbed mekân-ı Mevlânâİder cebîni münîr âstân-ı Mevlânâ(Binler şükür Mevlâ’ya ki, o eşikte bizim de aklımızı ve kalbimizi tevhid eyleyip beka lezzetlerinden ve nurlarından hissedar eyledi.)Libâs-ı hatve-gîr-i ebruvânî şevkündenOlunca nâsıye-sâ ‘âşıkân-ı Mevlânâ(O âşıklar ki işte beyaz sarıklarıyla yanı başında baş koymuşlar. Belh’ten bu beldeye, şevkle yönlerini Hakka çevirdikleri bir mihrab edinip koşadurmuşlar. Mısra-i tecessümî.)Revâc-ı kuhl-i cevâhir mi kor nazarlardaSafâ-yı hâk-i cevâhir-feşân-ı Mevlânâ(Hakikat cevherleri saçan toprağının huzuru gözlerimize cila oldu. Nazarımızda dünyanın inci-mercanına arzu mu kaldı?) Bulur mu bülbül-i bî-gâne ruhsat-ı feryâdNa’îm-i kurbdadır gülistân-ı Mevlânâ“Gördük ki Hazret’in gül bahçesi Mün’im-i Hakikinin ihsanıyla kurbiyyet Cennetidir. Ayrı düşmüş can bülbülü feryad ruhsatı nasıl bulmasın?”Olur mu bûse-zen-i zîr-i pâ küngüre-i çarhTenezzül eylemese zâ’irân-ı Mevlânâ“Ziyaretimizle kalbimizden “buyur!” eyledik, bir acib kubbenin zirvesinin altında manevi tevazu evcini temaşa eyledik.”Nola cevâhir ile olsa Mesnevî memlûKilîd-i genc-i hikmetdir zebân-ı Mevlânâ“Ayn-ı lisan ayn-ı ma’na: Müsade-i Pîr ilen.”Ne Mesnevî dürer-i şâh-vâr-ı mahzen-i feyzNe Mesnevî çemen-i bî-hazân-ı MevlânâÖyle feyz mahzeni ki şahlara yaraşır inci taneleri derdik, kıymet-bilene sunduk. Hazret’in öyle bir Cennet-âsâ baharı ki hakikatlerin ter ü tazeliğine şahit olduk. Sutûr-ı saff-ı sipâh-ı kalem-rev-i tahkîkNe fevc-i mevc-i yemm-i bî-kerân-ı Mevlânâ(O satırlar ki ki hakikat peşinde kalem yürütmekten hasıl cunudullahın saflarıdır, hem Hazret-i Mevlânâ’nın uçsuz bucaksız hakikat denizinin mücahede sahiline vurmuş dalgalarının bölüğüdür. Gün be gün şahidleriz.)Reh-i vücûda basalıdan kadem bu idi ümîdK’olam cebînzede-i âstân-ı Mevlânâ(Bu vücud yoluna adım basmaktan kasıt anladım ki Mevlânâ’nın eşiğinde hakikatlere baş koymakla hiçliği, mahvoluşu bulmak imiş.) Hudâya şükür nasîb oldu bülbül-i nigeheGül-i müşâhede-i bostân-ı Mevlânâ(Hac yolunda olmasak da senin gibi biz de güle sevdalı baktığını anlatır birer seyyah olduk, şükür ki o bostanın müşahede güllerini derledik.) Hoşâ sütûde-i reh-âver ü rehber-i tevfîkZiyâret-kadem-i arş-sân-ı Mevlânâ(Ne hoş, ya! Yol açmış, medhe değer; Hakk vasıl olmak için de Rehber hazır olmuş. Yol belli rehber bellidir. Bundandır işte, “Gez dünyayı gör Hazret-i Mevlânâ beldesini”.)Ümîdi şimdi budur Nâbî-i siyehkârınKi anınçün eyleyeler dostân-ı Mevlânâ(Rahmet ola şaire! Dostlar mabeyninde gel git var, peşi sıra bulunan, dost meclisindeki meslek-i uhuvvettir. Demeyiz zaman başka, dostluk başka: Tek renk… Ensar-muhacirden tevarüs.)Kenâr-ı defter-i dilde bugüne nâmını kaydKemîne-i hâk-i der-bendegân-ı Mevlânâ(Gönülde vahdet içün günümüze mesleki kayd/ Buyurdu bak fenâ f i’l ihvân lisân-ı Mevlânâ)***(اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَٓاءً وَ لِحَقِّهٖٓ اَ دَٓاءً، وَعَلٰٓى اٰلِهٖ وَصَحْبِهٖ وَسَلِّمْ)“Yâ İlâhenâ! Efendimiz Muhammed’e, onun bütün mübârek nesline, ehl-i beytine ve ashâbına, senin râzı olacağın ve onun hakkını verecek, ona olan vazîfemizi îfâ edecek en lâyık şekilde salât ü selâm eyle.”Me’hazTuhfetü’l - Harameyn, Süleymaniye Yazma eser Kütüphanesi, Yahya Tevfik, No: 00283 (v. 4A/B)Büyük Cevşen ve Osmanlıca Meâli, (2009), Hayrât Neşriyat Arapça Tercüme Heyeti, Hayrât Neşriyat: Isparta (s. 132) https://imla.kabikavseyn.com

Fatıma Kerimoğlu 01 Temmuz 2026
Konu resmiVakıf Müessesesi ve Gönüllülük
İnsan

İnsanlık tarihi boyunca toplumları ayakta tutan en büyük güçlerden biri, insanların yalnızca kendileri için değil; başkaları için de yaşayabilme iradesi olmuştur. Bir medeniyetin büyüklüğü, kurduğu şehirlerle, yaptığı savaşlarla ya da bıraktığı eserlerle değil; insanı merkeze alan merhamet anlayışıyla ölçülür. İşte Osmanlı vakıf müessesesi, bu anlayışın asırlar boyunca kurumsallaşmış en güçlü örneklerinden biridir. Çünkü vakıf; sadece yardım sistemi değil, insanın insana emanet olduğu fikrinin hayat bulmuş hâlidir.Osmanlı’da vakıf anlayışının temelinde “hayrat” düşüncesi bulunuyordu. İnsan, sahip olduğu imkânı yalnızca kendi konforu için değil; toplumun huzuru, ihtiyaç sahiplerinin korunması ve sosyal hayatın iyileştirilmesi için kullanmalıydı. Bu sebeple vakıflar yalnızca cami, medrese veya çeşme inşa eden kurumlar değil; toplumun her ihtiyacına dokunan büyük bir gönüllülük medeniyetiydi.Osmanlı şehirlerine bakıldığında bu ruh açıkça görülür. Bir mahallede yetimin ihtiyacını karşılayan, başka bir mahallede yolcunun barınmasını sağlayan, hastaların tedavisini üstlenen, öğrencilere burs veren, susuz yerlere su ulaştıran, hayvanların beslenmesini dahi düşünen vakıflar vardı. Ancak Osmanlı vakıf anlayışını asıl dikkat çekici kılan şey, yalnızca büyük hizmetler üretmesi değil; insan hayatının en ince ayrıntılarına kadar merhametle eğilebilmesiydi. Öyle ki bazı vakıflar, hastanelerde görev yapan doktorların hastalara sert davranmamasını, güler yüzlü ve yumuşak huylu olmasını şart koşuyordu. Bazıları çocukların daha iyi eğitim alabilmesi için mektep hocalarının ahlak ve örneklik bakımından dikkatle seçilmesini istiyor; bazı hayır sahipleri ise insanların zararlı alışkanlıklardan korunması için özel tahsislerde bulunuyordu. Kimi vakıflar sokak hayvanlarının beslenmesini, kimileri yaşlıların yalnız bırakılmamasını, kimileri de yol kenarlarına su ve gölgelik yapılmasını vazife edinmişti. Bu durum, Osmanlı’daki vakıf anlayışının sadece maddi ihtiyaçları gideren bir yardım sistemi olmadığını; insanın ruhunu, ahlakını, sağlığını, eğitimini ve toplum huzurunu birlikte düşünen büyük bir medeniyet vizyonu taşıdığını göstermektedir. Çünkü vakıf anlayışı, insanı sadece ekonomik bir varlık olarak değil; korunması, gözetilmesi ve iyilikle kuşatılması gereken bir emanet olarak görüyordu. Bu yönüyle vakıf müessesesi, gönüllülüğün ferdi bir iyilik hareketi olmaktan çıkıp toplumsal bir sisteme dönüşmesini sağlamıştır.Bugün modern dünyada “gönüllülük” kavramı çoğu zaman belirli projeler, kampanyalar veya kısa süreli sosyal sorumluluk faaliyetleri üzerinden tanımlanıyor. Oysa Osmanlı vakıf anlayışında gönüllülük, hayatın tamamına yayılan bir mesuliyet şuuruydu. İnsan, yalnızca ihtiyaç anında yardım eden biri değil; yaşadığı toplumun yükünü omuzlayan bir sorumluluk sahibiydi. Vakıf kuran kişi yaptığı hayırla sadece bir bina bırakmıyor; aynı zamanda insanların hayatına dokunacak sürdürülebilir bir iyilik sistemi inşa ediyordu.Bu yönüyle vakıf müessesesi, toplumun sosyal yaralarını saran büyük bir iyileştirici güç olmuştu. Fakirlik, yalnızlık, çaresizlik ve sa­hipsizlik hissi vakıflar sayesinde büyük ölçüde hafifliyordu. İmarethanelerde aş kaynıyor, darüşşifalarda hastalar tedavi ediliyor, kervansaraylarda yolcular ağırlanıyor, medreselerde ilim ücretsiz şekilde öğretiliyordu. Böylece toplumda yalnızca maddi ihtiyaçlar karşılanmıyor; aynı zamanda aidiyet, güven ve dayanışma duygusu da güçleniyordu.Osmanlı vakıf sistemi aynı zamanda insanın ruhunu da terbiye eden bir mektepti. Çünkü vakıf; vermeyi, paylaşmayı, fedakârlığı ve diğerkâmlığı öğretiyordu. İnsan sahip ol­duğu malın gerçek sahibinin kendisi olma­dığını; o nimetin toplumla paylaşılması gereken bir emanet olduğunu idrak ediyordu. Bu sebeple vakıf kültürü, sadece yoksulu koruyan bir sistem değil; zengini de bencillikten kurtaran bir ahlak terbiyesiydi.Bugün modern hayatın en büyük problemlerinden biri, insanların kalabalıklar içinde yalnızlaşmasıdır. Aynı şehirde yaşayan insanlar birbirinin acısından habersiz hâle gelebiliyor. Dijitalleşme iletişimi artırırken insani teması azaltabiliyor. İşte böyle bir çağda Osmanlı vakıf anlayışının yeniden anlaşılması büyük önem taşımaktadır. Çün­kü vakıf ruhu; insanın sadece kendisi için yaşamadığını, gerçek huzurun paylaşmak­la mümkün olduğunu hatırlatır.Nitekim vakıf medeniyetinin temelinde zorunluluk değil, gönüllülük vardır. İnsanlar herhangi bir baskıyla değil; vicdan, merhamet ve Allah rızası düşüncesiyle harekete geçmiştir. Bu da vakıfları sıradan bir sosyal yardım sistemi olmaktan çıkarıp güçlü bir toplumsal dayanışma modeline dönüştürmüştür. Vakıflar sayesinde toplumun farklı kesimleri arasında görünmez iyilik köprüleri kurulmuş, insanlar birbirine yabancılaşmak yerine birbirinin yükünü taşıyan bir kardeşlik iklimi oluşturmuştur.Bugün gönüllülüğün yeniden güçlenebilmesi için sadece kampanyalara değil; yeniden bir vakıf ruhuna ihtiyaç vardır. İnsanı asıl iyileştiren; değer görmek, paylaşmak, ait hissetmek ve bir başkasının hayatına dokunabilmektir. Osmanlı vakıf müessesesi bize tam da bunu öğretmektedir: Bir toplum ancak birbirinin yarasını sarmayı bilen insanlar sayesinde ayakta kalabilir.Ve belki de bu yüzden vakıf medeniyeti, geçmişte kalmış bir tarih hatırası değil; modern dünyanın kaybettiği insanlık duygusunu yeniden hatırlatabilecek en güçlü gönüllülük miraslarından biridir.

Eşref Ender 01 Temmuz 2026
Konu resmiVakıf Medeniyetinden Bugüne Kültürümüzde Gönüllülük
Kültür ve Medeniyet

“Sevmekte olduğunuz şeylerden (Allah yolunda) sarf etmedikçe, (gerçek) iyiliğe aslâ erişemezsiniz.”(Âl-i İmran, 92)İslâm tarihinde gönüllülüğün ne zaman baş­ladığı araştırılırsa, Hilfü’l-fudûl ile karşıla­şı­­lır. Hilfü’l-fudûl, Peygamber Efendimizin (asm) de dâhil olduğu ve Mekkelilerin bir araya gelerek zulüm ve haksızlığa karşı oluştur­dukları gönüllü bir birlikti. Bu hareketin başını Peygamber Efendimizin (asm) amca­sı Zübeyr bin Abdulmuttalib çekmekteydi. Zübeyr, Mekkeli bir tüccar ile yaptığı ti­ca­rette parasını alamayan bir Yemenli’ye yardım etmek için Abdullah bin Cüd‘ân et-Teymî’ye başvurmuştur. Bu şekilde zulme uğrayanlara yardım etmek hususunda ko­nuş­mak üzere toplantı yapılmasına karar ve­ri­lir. Bu toplantıda, haksızlığa uğrayanlara yardım etmek için karşılıklı ant içildi. Top­lantıda Peygamber Efendimiz (asm) de vardı. Hilfü’l-fudûl’dan sonra İslâm tarihinde gö­nül­lülük esasına dayanan birçok faaliyete rastlıyoruz. Bunların başında sadaka-i câ­ri­ye kavramı geliyor. Resûlullah (asm), bir Hadîs-i Şerîf’te (Müslim, Vasiyet, 14) ölen bir kişinin amellerinin kesileceğini ancak üç faaliyetin bu konuda istisna olduğunu ifade etmişlerdir. İşte bu istisnalardan birisi olan sadaka-i câriye, kalıcı hayır eserleri bırakmak anlamına gelmektedir. Bu da vakıf sisteminin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Peygamber Efendimiz (asm), sadaka-i câ­ri­­­ye­­nin ilk uygulamalarını bizzat yapmış, Müs­­lümanların kullanmaları için arazi bağışlamıştır (Buharî, Vesâyâ, 1). Bu konuda ashâbına hem örnek olmuş, hem de aynı uygulamaları onların da yapmaları konusunda tavsiyelerde bulunmuştur. Meselâ Hz. Ömer (ra), bu doğrultuda Resûlullah’tan (asm) aldığı, “Aslını alıkoy, gelirini tasadduk et” şeklindeki talimatı yerine getirmiştir. Bu çerçevede Hayber’deki bir arazisini satılmamak ve miras bırakılmamak şartıyla tasadduk etmiştir (Buharî, Vesâyâ, 22, 28-29). Bu yöntem, günümüze kadar da ulaşan vakıf sisteminin temelini oluşturmuştur. Yine benzer şekilde Hz. Osman (ra), Medine’deki Rûme Kuyusu’nu satın alarak Müslümanların kullanımına sunmuştur. Bu kuyuyu, Resûlullah’ın (asm) tavsiyesi üzeri­ne bir Yahudi’den satın almıştır. Hz. Ali (ra), Medine’nin limanı olan Yenbu’da bir su kaynağını vakfetmiştir. Bu uygulamalara ben­zer hayır işlerini, diğer sahâbeler de hayata geçirmişlerdir. Mülkiyetlerinde olan ev, arsa, at veya savaş aletlerini tasadduk ederek, diğer Müslümanların kullanımına açmışlardır. Asr-ı Saâdet’teki bu uygulamalar, vakıf sisteminin oluşmasına ve fıkhî mezheplerde de bu konuda fetvaların verilmesine sebep olmuştur. Dört hak mezhepte de vakıflarla ilgili hükümler bulunmaktadır. Medine’den doğan ve yeni fetihlerle genişleyen İslâm beldelerinin her yerinde vakıf sistemi gelişmiş ve yayılmıştır. İlk inşa edilen mescidlerden başlayarak, kamu malı niteliğindeki binalar devlet hazinesi kullanılarak inşa edilebildiği gibi, vakfedilen arsalara, vakfedilen mallarla da inşa edilebiliyordu. İnşaat bitip de faaliyete geçen hayır eserlerinin hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri bir kısım akarat, gelir getirici olarak vakfediliyordu. Vakfın kamu hizmeti yapılan kısmına hayrat denilirken, gelir getiren kısmına akarat denilmekteydi.İslâmiyet’e göre mübarek olarak kabul edilen beldelerdeki önemli eserler de birer vakıf malı olarak ortaya çıkmış ve bu şekilde bakımları, onarımları yapılmış ve giderleri karşılanmıştır. Mekke, Medine ve Kudüs, İslâm dünyasının ilk vakıf eserlerinin bulunduğu şehirler olmuştur. Zamanla Suriye, Mısır, Irak ve Yemen gibi yeni fethedilen yerlerde de vakıf eserleri hızla artmıştır. Vakfedilen malların veya mülklerin kim tarafından bağışlandığı ve nasıl kullanılacağının belirtildiği vb. bilgilerin yer aldığı hukukî belgeye vakfiye denirdi. Bilinen en eski vakfiye 919 tarihlidir. Bu vakfiyede Abbasî döneminde Mısır’da bir tarım arazisinin hayrî vakfa dönüştürülmesinden bahsediliyordu. Zamanla vakıf sistemi o kadar gelişmiştir ki; sadece bir eser bağışlamanın dışında belli konularda insanlara ve hatta hayvanlara bile yardım eden vakıflar ortaya çıkmıştır. Meselâ hacca gitmeye gücü yetmeyenlere, evlilik için çeyiz almaya parası olmayanlara, yolda kalmış seyyahlara veya esir düşmüş kişilere yardım eden vakıflar kurulmuştur. Bu tarz hayır müesseselerinin teşekkülü, devletin de asıl işi olan güvenlik, adalet ve kamu düzenini tesis etme görevine odaklanmasını sağlıyordu. Vakıflar ise toplumdaki sosyal dengeyi koruyordu. Külliyeler, içlerinde birçok hayrî eseri barındıran kamu binaları olarak İslâm mi­ma­rîsinin temelini teşkil etmeye başlayınca, bu büyük eserler de birer vakfın bünyesinde faaliyetlerini devam ettiren kurumlara dönüşmüşlerdir. Padişahlar, hanım sultanlar, önde gelen devlet görevlileri, elde ettikleri yüksek gelirlerini miras bırakmamışlardır. Bu yöntem aynı zamanda Peygamber Efendimizin (asm) bir sünnetidir. Aldıkları yüksek maaşlarla inşa ettirdikleri cami, medrese, mektep, imaret, darüşşifa, kütüphane, tekke, hamam, çarşı gibi hayır eserlerini kurdukları vakıflara bağışlamışlardır. Ayrıca bu vakıflara gelir getirecek mülkleri de bağışlayarak, eserlerinin hayatiyetlerinin devam etmesini sağlamışlardır. Kurdukları vakıfların başına oğullarını veya aile üyelerini geçiriyorlardı. Devletten aldıkları yüksek maaşları miras bırakmak yerine bu yolu tercih ediyorlardı. Memlûk Devleti’nin merkezi olan Kahi­re’­de 1436 senesinde 158 adet cami ve med­rese vakıf eseri vardı. Osmanlı Devleti zamanında şehirlerde bu sayılar çok daha artmıştır. Anadolu Beylerbeyliği bünyesinde 1540’ta 342 cami, 1055 mescid, 110 medrese, 626 zâviye ve hangâh, 45 imaret, 154 muallimhâne, 1 kalenderhâne, 1 mev­le­vî­hâne, 2 dârülhuffâz, 75 büyük han ve ker­vansaray olmak üzere 2400’den fazla vakıf eseri vardı. Kapalı Çarşı, Ayasofya Camii’nin vakfına aitti. Mısır Çarşısı, Yeni Cami ve Külliyesinin gelirlerini sağlıyordu. Bu şekilde başta İstanbul olmak üzere Osmanlı coğrafyasının her tarafı vakıf eserleri ile donatılmıştır. Günümüzde vakıflar ve derneklerle Asr-ı Saâdet’ten beri gelen gönüllülük sistemi devam ettirilmektedir. Bu şekilde toplumda madden veya manen ihtiyacı olanların yardımına koşulmaktadır. İnşa edilen camilerle, tekkelerle, medreselerle, manevî ihtiyaçlar temin edilirken; imaretlerle, darüşşifalarla, hamamlarla maddî ihtiyaçlar karşılanırdı. Tasadduk edilen akarat olmasa, bu ihtiyaçlar nasıl görülecekti? Adeta hayır işlerinde yarışan bir ecdadın torunlarıyız. Her geçen gün hayırda kullanılan maddî unsurların arttığını görmek bizi bahtiyar ediyor. Sosyal dengeyi sağlayacak en güzel ve tesirli sistemin vakıf, dernek ve gönüllülük üzerine inşa edilebileceğini unutmamak gerekiyor.

Arif Emre GÜNDÜZ 01 Temmuz 2026
Konu resmiSivil Toplum Kuruluşlarında Gönüllülük
İnsan

Yapısal Engeller ve Aidiyet ProblemiGönüllülük, modern çağın hızla derinleştirdiği bireyselleşme ve yabancılaşma karşısında, toplumsal dayanışmayı ayakta tutan en önemli insanî zeminlerden biridir. Bugün gönüllülük yalnızca yardım faaliyeti değil; parçalanan sosyal bağları yeniden kurma, insanı yeniden insana yaklaştırma ve unutulmaya yüz tutan müşterek değerleri diri tutma meselesidir. Ancak günümüzde gönüllülüğün önündeki en büyük engel, çoğu zaman düşünüldüğü gibi insanların kötü niyetli veya duyarsız olması değildir. Asıl problem; modern hayatın insanın ruh dünyasında meydana getirdiği aidiyet, güven ve anlam kaybıdır.Modern hayatın mekanik düzeni insanı kalabalıklar içinde yalnızlaştırmakta, kişiyi yalnızca kendi hayatına odaklanan bir varlığa dönüştürmektedir. İnsanlar artık ortak bir hedefin parçası olmayı, bir topluluğun sorumluluğunu taşımayı veya uzun soluklu bağlar kurmayı giderek daha zor bulmaktadır. Bu durum zamanla kişinin kendi içine kapanmasına yol açmakta; “Benim küçük katkım bu büyük düzen içinde neyi değiştirebilir?” düşüncesi yaygın bir hissiyata dönüşmektedir. İnsan, yaptığı iyiliğin neticesini göremediği zaman, faydalı olma arzusu daha filizlenmeden bir anlamsızlık duvarına çarpmaktadır. Bu sebeple bugün gönüllülüğü yeniden canlandırmak, yalnızca insanlara görev dağıtmak değil; önce onların iç dünyasında kaybolan kıymet hissini yeniden inşa edebilmektir.Özellikle özgüven eksikliği ve yetersizlik kaygısı, gönüllülüğün önündeki en görünmez fakat en etkili engellerden biridir. İnsanlar çoğu zaman bir işe katkı sunabilecek kabiliyete sahip olsalar bile hata yapmaktan, eleştirilmekten veya başarısız görünmekten çekinmektedir. Bu nedenle gönüllülük bazen sadece zaman ayırma meselesi olmaktan çıkmakta; insanın kendi korkularını aşmasını gerektiren psikolojik bir cesaret alanına dönüşmektedir.Diğer taraftan gönüllülük kültürünün ailede, okulda ve yakın çevrede yeterince görünür olmaması da önemli bir boşluk meydana getirmektedir. İnsan, görerek öğrenir; yaşadığı çevrede fedakârlık yapan, sorumluluk alan ve toplumsal meselelerle ilgilenen insanlara şahit oldukça bu kültürü benimser. Fakat bugün birçok genç, çevresinde gönüllülüğü doğal bir hayat pratiği olarak yaşayan örnek şahsiyetlerle yeterince karşılaşamamaktadır. Böyle olunca gönüllülük, hayatın tabii bir parçası değil; uzaktan bakılan teorik bir kavram hâline dönüşmektedir.Buna ek olarak sivil toplum kuruluşlarının hedeflerini, çalışma yöntemlerini ve ilkelerini toplumla yeterince açık ve şeffaf biçimde paylaşamaması da kişi ile kurum arasında ciddi bir güven mesafesi oluşturmaktadır. İnsanlar neye, niçin ve hangi değerler doğrultusunda katkı sunduğunu bilmek istemektedir. Kurumsal aidiyet ancak güven ortamıyla oluşur. Güvenin zayıf olduğu yerde ise gönüllülük kısa süreli ve sathi/yüzeysel bir ilişkiye dönüşmektedir.Sürecin en önemli kırılma noktalarından biri de iletişim problemidir. Pek çok insan, sivil toplum faaliyetlerine fikir üreten, katkı sunan ve değer taşıyan bir özne olarak değil; yalnızca verilen işi yerine getiren pasif bir uygulayıcı gibi davet edildiğini hissetmektedir. Oysa gönüllülük, mekanik bir iş bölümü değil; insan kazanma sanatıdır. Gönüllülüğün merkezinde insan vardır. İnsanın olmadığı yerde yapılan iş büyüse bile ruh kaybolur.Bu nedenle yalnızca yapılacak işe odaklanan, insanı ikinci plana iten, samimiyetten uzak ve buyurgan yaklaşımlar gönüllülük ruhunu zedelemektedir. İnsan anlaşılmak, değer görmek ve yaptığı katkının fark edildiğini hissetmek ister. Gönüllü olduğu yerde yalnızca bir sayı veya istatistik gibi görüldüğünü hisseden şahsın aidiyeti zayıflamakta, zamanla kırgınlık ve sessiz uzaklaşma başlamaktadır. Çünkü insan, ruhu olan bir varlıktır; emeğine kıymet verilmeyen, kalbine temas edilmeyen yapılarda uzun süre kalıcı olamaz.Ekonomik şartlar ve sosyo-politik atmosfer de gönüllülüğe karşı çekingenliği artıran diğer unsurlardır. Geçim kaygısının ağırlaş­tığı, zamanın hızla tüketildiği modern dünyada insanlar gönüllülüğü çoğu zaman ek bir yük olarak görebilmektedir. Özellikle gönüllülük faaliyetlerinin oluşturduğu ulaşım, zaman ve maddi maliyetler, bu alanı bazı insanlar için ulaşılması zor bir zemine dönüştürmektedir. Bunun yanında bazı sivil toplum kuruluşlarının siyasi yapılarla fazla iç içe görünmesi veya bu yönde bir algının oluşması da gönüllülüğün tarafsız ve evrensel iyilik zemininin gölgelenmesine yol açmaktadır.Bütün bu yapısal ve psikolojik engellere rağmen gönüllülük, hem ferdi hem toplumsal iyileşmenin en güçlü imkânlarından biridir. Çünkü gönüllülük sadece başkasına yardım etmek değil, aynı zamanda insanın kendi iç dünyasını yeniden inşa etmesidir. İnsan, bir başkasının yükünü omuzladıkça kendi yalnızlığını aşar; faydalı oldukça özgüven kazanır; bir topluluğun parçası oldukça hayata daha güçlü bağlanır. Bazen bir çocuğun tebessümü, bazen de yaşlı bir insanın duası, insanın kendi varlığını yeniden anlamlandırmasına vesile olur.Bu sebeple bugün sivil toplum kuruluşlarının temel hedefi yalnızca “gönüllü çalıştırmak” olmamalıdır. Asıl mesele, gönüllü yetiştirebilen yapılar kurabilmektir. İnsanlara yalnızca görev vermek değil; onları anlamak, dinlemek, hazırlamak ve geliştirmek gerekir. Yapılan küçük katkıları bile kıymetli görmek, insanın içindeki aidiyet hissini güçlendirir. Çünkü gönüllülük baskıyla değil; güvenle, samimiyetle ve değer duygusuyla büyür.Özellikle gençlerin enerjisini iyilik alanlarına yönlendirebilmek için onların hayat şartlarına uygun, sürdürülebilir ve ulaşılabilir sorumluluk alanları oluşturmak büyük önem taşımaktadır. Gençlere ağır yükler yüklemek yerine, küçük ama devamlı katkılar sunabilecekleri alanlar açmak gerekir. İnsan yaptığı işin faydasını gördükçe, o çalışmanın bir parçası olmaktan mutluluk duyar. Kendisine güvenildiğini hisseden bir genç için gönüllülük zamanla geçici bir faaliyet olmaktan çıkar; karakterini ve hayata bakışını şekillendiren bir aidiyet alanına dönüşür.Bugün toplumun en büyük ihtiyacı yalnızca ekonomik kalkınma değildir. Asıl ihtiyaç; birbirinin derdiyle hemhal olabilen, sorumluluk hisseden, empati kurabilen ve birlikte yaşama ahlakını yeniden üretebilen insanlar yetiştirebilmektir. Gönüllülük tam da bu noktada, yabancılaşan insanı yeniden topluma bağlayan; yalnızlaşan bireyi yeniden anlam, merhamet ve dayanışma etrafında buluşturan en güçlü ahlaki köprülerden biridir.

Halil Maden 01 Temmuz 2026
Konu resmiGünümüzde İlginç Vakıflar Olsa Neler Olurdu?
Kültür ve Medeniyet

Osmanlı’da yalnız büyük ihtiyaçlara değil, çoğu zaman kimsenin fark etmediği incelikli ihtiyaçlara da cevap verilmişti. Yaralı leyleklerin tedavisinden kuşların beslenmesine, yol kenarlarına su kapları bırakılmasından borç yüzünden mahcup olan insanların gizlice desteklenmesine kadar pek çok şaşırtıcı vakıf vardı. Çünkü vakıf anlayışı, sadece açlığı ve yoksulluğu değil; hayatın kırılgan, sessiz ve görünmeyen ihtiyaçlarını da görme basiretine sahipti.Geçmişte ihtiyaçlar daha çok beden, barınma ve temel hayat şartları etrafında şekilleniyordu. Bugün ise insanlık, maddî imkânların artmasına rağmen başka tür yoksulluklarla karşı karşıya. Kalabalıklar içinde yalnızlık, dijital bağımlılık, dikkat dağınıklığı, tükenmişlik, aidiyet kaybı, komşuluk ilişkilerinin zayıflaması ve ruhi yorgunluk çağımızın en belirgin meseleleri hâline geldi. Artık birçok insan aç değil, fakat anlaşılmaya, dinlenmeye, görülmeye ve sahici bağlar kurmaya muhtaçtır.İşte bu yüzden, eğer vakıf medeniyeti bugün yeniden aynı ruhla inşa edilseydi, muhtemelen çağın yeni yaralarına merhem olacak kurumlar ortaya çıkardı. Biz de bu çalışmada, Osmanlı’daki vakıf ruhundan ilhamla, günümüz insanının görünmeyen ihtiyaçlarını düşünmeye yönelik bir tefekkür denemesi yapalım istedik. Buradaki temel soru şudur: Bugünün toplumunda en büyük ihtiyaç nedir ve biz bu ihtiyacı ne kadar fark ediyoruz? Hazırsanız başlayalım…1. Dijital Yetimleri Koruma VakfıAnne-babası hayatta olduğu hâlde, yoğun iş temposu, telefon ve ekran bağımlılığı sebebiyle duygusal ihmal yaşayan çocuklara destek sağlar. Çocuğun sadece fizikî ihtiyaçlarının karşılanmasının yeterli olmadığını; ilgi, temas ve kaliteli zamanın da temel bir ihtiyaç olduğunu hatırlatır. Aile içi iletişimi güçlendirecek eğitimler ve çocuk odaklı sosyal programlar düzenler.2. Trafik Öfkesini Azaltma VakfıBüyük şehirlerde her geçen gün artan tahammülsüzlük ve öfke kültürüne karşı farkındalık çalışmaları yapar. Trafikte yaşanan küçük bir gerginliğin bazen büyük kavgalara ve telafisi olmayan sonuçlara yol açtığını dikkate alır. Sürücülere sabır, nezaket ve öfke kontrolü konusunda eğitimler sunar.3. Gece Çalışanlara Destek VakfıToplum uyurken çalışan hastane personeli, güvenlik görevlileri, temizlik çalışanları ve ulaşım emekçileri için destek mekanizmaları kurar. Gece mesaisinin insan psikolojisi ve bedeni üzerindeki yıpratıcı etkilerini azaltmayı amaçlar. Dinlenme alanları, sıcak ikramlar ve sosyal destek programları sunar.4. Mola Vermeyi Öğreten VakıfModern insanın sürekli meşgul olmayı verimlilik zannetmesine karşı dengeyi öğretir. Durmanın, dinlenmenin ve nefes almanın bir ihtiyaç olduğunu hatırlatır. Tükenmişlik yaşayan kişilere tabiat, sessizlik ve iç huzur odaklı programlar sunar.5. Yapayalnız Anneler VakfıBüyük şehirlerde akraba, komşu ve sosyal destekten mahrum şekilde çocuk büyüten annelere dayanışma ağı kurar. Özellikle küçük çocukla bütün gün yalnız kalan annelerin görünmeyen yorgunluğunu fark etmeyi amaçlar. Gönüllü destek, kısa süreli bakım ve sosyal buluşmalarla annelere nefes alanı açar.6. Sessiz Hastaları Ziyaret VakfıUzun süre hastanede kalan ve ziyaretçisi olmayan hastaları düzenli olarak ziyaret eder. Hastalık döneminde yalnızlığın acıyı katladığını bilir. Bir sohbetin, bir tebessümün ve “seni unutmayan biri var” hissinin şifa değeri taşıdığına inanır.7. Çocukların Sokak Oyunlarını Yaşatma VakfıSeksek, misket, ip atlama ve saklambaç gibi geleneksel oyunları yeniden canlandırır. Çocukların sadece fizikî hareket değil, paylaşma, sabır ve sosyalleşme becerilerini de geliştirmeyi hedefler. Mahalle kültürüyle birlikte kaybolan oyun hafızasını yaşatır.8. Yorgun Babalar Dayanışma VakfıGeçim baskısı, iş stresi ve aile sorumlulukları altında sessizce yıpranan babalara destek verir. Sürekli güçlü görünmek zorunda hisseden birçok babanın yaşadığı görünmez yükü görünür kılar. Psikolojik destek ve dayanışma programları sunar.9. Yeni Taşınanlara Mahalle Rehberliği VakfıYeni bir semte taşınan insanların çevreye uyum sağlamasına yardımcı olur. İnsanların yıllarca aynı mahallede yaşayıp kimseyi tanımadan hayat sürmesine dikkat çeker. Aidiyet duygusunu güçlendirecek tanışma ve kaynaşma programları düzenler.10. Kırık Eşyaları Tamir Eden VakıfAtılacak durumdaki ama hâlâ kullanılabilir eşyaları onararak yeniden hayata kazandırır. İsrafı azaltırken ihtiyaç sahiplerine fayda sağlar. Aynı zamanda tamir kültürünü ve emek bilincini canlı tutar.11. Ücretsiz Psikolojik Destek VakfıMaddî imkânsızlıklar sebebiyle terapi ve danışmanlık hizmetine ulaşamayan kişilere destek sunar. Ruh sağlığının yalnız imkânı olanların erişebileceği bir lüks değil, temel bir ihtiyaç olduğunu vurgular. Uzman desteğini daha erişilebilir hâle getirir.12. Toprağa Dokunma VakfıÇocukları ve gençleri toprağa, üretime ve emeğe temas ettirir. Tüketim merkezli şehir hayatı içinde üretmenin hazzını yeniden öğretir. Ekip biçme, yetiştirme ve hasat süreçleriyle sabır ve emek bilinci kazandırır.13. Yaşlıların Dijital İşlerini Yapan VakıfE-devlet, banka işlemleri, hastane randevuları ve dijital başvurularda yaşlılara ücretsiz destek verir. Teknolojik dönüşümün bazı insanlar için ciddi bir yalnızlık ve çaresizlik ürettiğini fark eder. Yaşlıların kimseye muhtaç hissetmeden işlerini halletmesine yardımcı olur.14. Mahalle Hafıza Kütüphanesi VakfıSadece kitapların olduğu bir kütüphane değil, mahallenin hafızasını koruyan yaşayan kültür alanları kurar. Eski fotoğrafları, hatıraları, sözlü tarih kayıtlarını toplar. Bir semtin geçmişini geleceğe taşıyan kültürel bir köprü vazifesi görür.15. Sessiz Çocukları Keşfetme VakfıÇok konuşmadığı için fark edilmeyen ama derin potansiyel taşıyan çocukları keşfeder. Sessizliğin çoğu zaman yeteneksizlik değil, iç dünyasının zenginliği olabileceğini kabul eder. Eğitim ve mentorluk desteği sağlar.16. Ekran Detoksu Köyleri Vakfıİnsanların birkaç gün telefon, bilgisayar ve sosyal medyadan uzak yaşayabileceği alanlar oluşturur. Sürekli bildirim alan zihnin dinlenmeye muhtaç olduğunu hatırlatır. Sessizlik, tabiat ve yüz yüze iletişim odaklı tecrübeler sunar.17. İşsizlerin Psikolojisini Koruma VakfıUzun süre iş bulamayan fertlerin umutsuzluk ve değersizlik duygusuna kapılmasını engellemeyi hedefler. İşsizliğin sadece ekonomik değil, psikolojik bir yıkım da ürettiğini dikkate alır. Moral desteği ve rehberlik sağlar.18. Mahalle Arabuluculuk VakfıKomşular, akrabalar ve küçük aile çevreleri arasındaki anlaşmazlıkları büyümeden çözmeye çalışır. Küçük kırgınlıkların zamanla büyük kopuşlara dönüştüğünü bilir. Sulh ve barışı önceleyen arabuluculuk mekanizmaları kurar.19. Yolda Kalan Öğrenci VakfıŞehir dışında eğitim gören ve ani barınma sorunu yaşayan öğrencilere geçici konaklama imkânı sağlar. Özellikle büyük şehirlerde öğrencilerin güvenli alan bulma sorununa çözüm üretir. Kimsenin eğitim yolunda çaresiz kalmamasını hedefler.20. Çalışırken Okuyan Gençlere Destek VakfıHem çalışıp hem eğitimine devam eden gençlerin yükünü hafifletmeye çalışır. Zaman, enerji ve maddî baskı altında ezilen gençlere burs, rehberlik ve destek sunar. Eğitim ile hayat mücadelesi arasında sıkışan gençleri güçlendirmeyi amaçlar.21. Sessiz Camiler VakfıBüyük şehirlerde özellikle vakit namazlarında cemaati azalan veya günün büyük kısmında boş kalan camilerin yeniden hayatın merkezi hâline gelmesine katkı sunan vakıf. Camiyi yalnızca namaz kılınan bir mekân değil; mahalleyi buluşturan, sohbetin, ilmin, tefekkürün ve kardeşliğin yeniden yeşerdiği bir merkez olarak ihya etmeyi amaçlar. Gençleri, çocukları ve mahalle sakinlerini camiyle yeniden buluşturacak programlar geliştirerek cemaatsiz kalan camilere yeniden ruh kazandırmayı hedefler.22. Şehir Nezaketi VakfıModern şehir hayatında giderek zayıflayan selam, sabır ve nezaket kültürünü yeniden canlandırmayı hedefler. Asansörde selam vermekten sıraya riayete kadar küçük görünen davranışların aslında medeniyetin büyük göstergeleri olduğunu vurgular. İnsanlar arasındaki günlük teması daha saygılı ve sıcak hâle getirmeye çalışır.23. İnsan Onurunu Koruma VakfıYardım faaliyetlerinde insanın izzetini ve mahremiyetini merkeze alır. Yardım ederken rencide etmenin, bazen yardım etmemekten daha ağır bir yara açabileceğini bilir. Destek süreçlerinde incelik, gizlilik ve saygıyı esas alır.24. Gençleri Usta ile Buluşturan VakıfKaybolmaya yüz tutmuş zanaatları yaşatmak için gençleri işinin ehli ustalarla buluşturur. El emeği, sabır ve ustalık kültürünün yalnız meslek değil aynı zamanda karakter inşası olduğunu kabul eder. Nesiller arasında tecrübe aktarımını güçlendirir.25. Dijital Hafıza VakfıAile albümlerini, eski mektupları, ses kayıtlarını ve sözlü tarih mirasını korur. Dijital çağda geçmişin hızla unutulmasına karşı kültürel hafızayı canlı tutmayı amaçlar. Kayıp hatıraları geleceğe emanet eden bir arşiv vazifesi görür.26. Apartman Komşuluğunu Canlandırma VakfıAynı binada yaşadığı hâlde birbirini tanımayan insanları sosyal faaliyetlerle buluşturur. Komşuluğun yalnız kapı komşuluğu değil, güven ve dayanışma ilişkisi olduğunu hatırlatır. Selam kültürünü ve apartman içi sosyal bağı yeniden kurmayı hedefler.27. Yalnız Bayram Geçirenler VakfıBayram günlerinde yalnız kalan yaşlıları, öğrencileri ve kimsesiz insanları bir araya getirir. Bayramın sadece takvimde bir gün değil, paylaşım ve muhabbet zamanı olduğunu yaşatır. Kimsenin bayram sevincinden mahrum kalmamasını amaçlar.28. İyi Haber Yayma VakfıSürekli olumsuz haber akışı içinde umut veren hikâyeleri görünür kılar. İnsanların yalnız kötülüğü değil, iyiliği de duymaya ihtiyacı olduğunu hatırlatır. Toplumsal moral ve umut iklimi üretmeyi hedefler.29. Çocukların Sorularına Cevap VakfıMerak eden fakat sorularına muhatap bulamayan çocuklar için güvenli öğrenme ortamları oluşturur. Çocukların sorduğu her sorunun, düşünce gelişimi için bir kapı olduğunu kabul eder. Bilim, ahlâk ve hayat üzerine sohbetlerle merakı besler.30. Şehirde Yıldızları Gösterme VakfıŞehir ışıkları altında gökyüzünden kopan çocukları yeniden semayla buluşturur. Gökyüzüne bakmanın sadece astronomi değil, aynı zamanda tefekkür vesilesi olduğunu hatırlatır. Gözlem etkinlikleriyle hayret duygusunu canlandırır.31. Dert Dinleme Vakfıİnsanların yargılanmadan konuşabileceği güvenli sohbet ortamları kurar. Bazen bir insanın en büyük ihtiyacının çözüm değil, içini dökebileceği samimi bir muhatap olduğunu bilir. Dinlemenin başlı başına bir şifa olabileceğini esas alır.32. Gençleri Borçsuz Mezun Etme VakfıEğitim hayatı boyunca gençlerin temel ihtiyaçlarına destek olarak mezuniyet sonrası ağır borç yükü taşımalarını önlemeye çalışır. Gençlerin hayata ekonomik baskı altında değil, daha özgüvenli başlamasını hedefler. Eğitim fırsat eşitliğini güçlendirir.33. Kaybolan Kelimeleri Yaşatma VakfıDilin zarafetini, unutulan kelimeleri ve kültürel ifade zenginliğini korumayı amaçlar. Bir kelimenin kaybolmasının çoğu zaman bir düşünme biçiminin kaybı olduğunu vurgular. Dil hafızasını canlı tutarak kültürel sürekliliğe katkı sağlar.34. Dijital Mahremiyeti Koruma VakfıÇocukları ve aileleri kişisel veri güvenliği, dijital sınırlar ve mahremiyet konusunda bilinçlendirir. Dijital çağda görünmeyen tehlikelerin çoğu zaman bilgi eksikliğinden kaynaklandığını bilir. Mahremiyet bilincini çağın temel emanetlerinden biri olarak ele alır.35. Tefekkür Bahçeleri VakfıParkların, bahçelerin, koruların ve sakin açık alanların yalnızca gezmek veya vakit geçirmek için değil; tefekkür, murakabe ve iç huzur için de kıymetli mekânlar olduğunu yeniden hatırlatan vakıf. Modern insanın tabiatın içinde bile çoğu zaman zihinsel gürültüyle yaşadığına dikkat çeker. İnsanlara durmayı, sessizce bakmayı, düşünmeyi ve kâinatı okuyabilmeyi öğreterek bu mekânların hakiki değerini görünür kılmayı amaçlar.36. Yoksul Hastalara Refakat VakfıHastanede yanında kimse olmayan veya desteğe ihtiyaç duyan hastalara gönüllü refakat hizmeti sunar. Tedavi sürecinde yalnızlığın korkuyu artırdığını dikkate alır. İnsanî destekle hastaların yükünü hafifletmeyi amaçlar.37. İnsanî Teknoloji VakfıTeknolojiyi bağımlılık değil fayda ekseninde geliştiren girişimleri destekler. İnsanı merkeze almayan teknolojinin kolaylık üretirken yeni bağımlılıklar ve zararlar da doğurabileceğini hatırlatır. Daha ahlâkî ve faydalı dijital çözümleri teşvik eder.38. Mahalle Çorbası VakfıBir tas çorbayı sadece ikram değil, muhabbet vesilesi hâline getirir. Aynı mahallede yaşayıp birbirine yabancılaşan insanları sıcak bir sofra etrafında buluşturur. Paylaşım kültürüyle sosyal bağı güçlendirir.39. Kırgınları Barıştırma VakfıAkrabalar, dostlar ve yakın çevre arasında oluşan küslükleri gidermeye çalışır. Uzayan kırgınlıkların kalplerde derin yaralar açtığını bilir. Barışmanın çoğu zaman en büyük iyiliklerden biri olduğunu hatırlatır.40. Mahcup Borçlular VakfıBorcu yüzünden zor durumda kalan insanların borçlarını onları incitmeden ve ifşa etmeden kapatır. İhtiyaç sahibini yardım alan değil, onuru korunmuş bir insan olarak görür. Osmanlı’daki zimem defteri geleneğinin çağdaş bir karşılığı olmayı hedefler.Daha pek çok ihtiyaç ve organize olunması gereken durumlar elbette vardır. Fikir vermesi açısından paylaştık. Sizce neler olabilir? Bize ulaştırabilirseniz memnun oluruz.

İrfan MEKTEBİ 01 Temmuz 2026
Konu resmiİslam’ın İktisat Vizyonu
İnsan

Müslümanın hedefi sadece “çok kazanmak” değil; çok üretmek, adil paylaşmak ve daha fazla hayra vesile olmaktır. İktisat, bu yönüyle sadece ekonomik bir faaliyet değil; adaletin, merhametin ve kulluğun hayattaki tezahürlerinden biridir.Kanaat ile Atalet Arasındaki İnce Çizgiİslam dünyasının son birkaç asırda karşı karşıya kaldığı en önemli meselelerden biri, bazı dinî kavramların bağlamından koparılarak yanlış anlaşılması ve bu yanlış anlamaların toplumsal hayata yansıması olmuştur. Özellikle “kanaat”, “zühd” ve “tevekkül” gibi derin anlamlar taşıyan kavramlar, zaman zaman çalışma azmini zayıflatan, üretim iradesini körelten ve ekonomik hayattan geri durmayı meşrulaştıran bir anlayışla yorumlanmıştır.Halk arasında kullanılan “İki dönüm bostan, yan gel Osman” sözü ya da “bir lokma, bir hırka” ifadesinin yüzeysel yorumları, sanki Müslümanın dünyadan tamamen elini eteğini çekmesi gerektiği fikrini beslemiştir. Oysa İslam’ın önerdiği hayat modeli bu değildir. İslam, insanı ne dünyaya esir olmaya çağırır ne de dünyayı bütünüyle terk etmeye. Asıl hedef; dünyayı ahiretin tarlası olarak görmek, onu imar etmek ve elde edilen imkânları hayra vesile kılmaktır.Bugün ekonomik güç, yalnızca zenginlik göstergesi değildir. Aynı zamanda bağımsızlığın, adaletin tesisi için gerekli kudretin ve mazlumlara destek olabilmenin de en önemli araçlarından biridir. Bu sebeple iktisadi güç sahibi olmak, Müslüman için sadece ferdi refah meselesi değil; ümmete, insanlığa ve adalete karşı sorumluluğun bir parçasıdır.Yeryüzünü İmar Eden İnsanKur’ân-ı Kerîm, insanı yeryüzüne yalnızca şahsi ibadetle meşgul olsun diye değil, aynı zamanda orayı imar etsin diye göndermiştir. Cenâb-ı Hak, Hûd Suresi’nde şöyle buyurur: “O, sizi yerden yarattı ve sizden orayı imar etmenizi istedi.” (Hûd, 11/61)Bu ayet, Müslümanın yeryüzündeki sorumluluğunu açık biçimde ortaya koyar. İmar; sadece bina yapmak değildir. Toprağı işlemek, sanayi kurmak, üretmek, ticaret yapmak, ilim ve teknoloji geliştirmek de yeryüzünü imarın parçalarıdır.Bugün dünya ölçeğinde söz sahibi olmak; bilgi, üretim, sermaye ve teknolojiyle mümkündür. Ekonomik olarak zayıf toplumlar, çoğu zaman siyasi ve kültürel olarak da başkalarının etkisine açık hâle gelir. Bu durum, ümmetin izzeti açısından ciddi bir meseledir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Allah, müminlerin aleyhine inkârcılara asla bir yol vermeyecektir.” (Nisâ, 4/141)Bu ayet, sadece askerî veya siyasî değil; ekonomik bağımsızlığı da içine alan geniş bir çerçeve sunar. Bugün küresel sistemde üstünlük çoğu zaman ekonomik güç üzerinden kurulduğuna göre, Müslümanların iktisadi hayatta güçlü olması izzetlerini korumanın önemli bir şartıdır.Çalışan, Üreten ve Veren MüslümanEfendimiz Hz. Muhammad (sav), Müslümanlara üretmeyi, çalışmayı ve helal kazancı teşvik etmiştir. O’nun hayatında tembellik, başkasına yük olma veya miskinlik övülmemiştir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Veren el, alan elden hayırlıdır.” Bu hadis, sadece infakı değil; infak edebilecek güce sahip olmayı da teşvik eder. Çünkü verebilmek için önce üretmek gerekir. Kazanmak gerekir. İmkân sahibi olmak gerekir.Bir Müslümanın sadece kendi hayatını idame ettirecek kadar yaşaması elbette haram değildir; fakat ümmetin büyük ihtiyaçları düşünüldüğünde, daha fazlasını üretebilecek bir insanın potansiyelini kullanmaması ciddi bir eksiklik hâline gelebilir. Efendimiz (sav) ticaret erbabını ayrıca şöyle müjdelemiştir: “Doğru ve güvenilir tüccar; peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir.”Bu hadis, ticaretin sadece dünyevî bir uğraş olmadığını gösterir. Ticaret; ahlakla, doğrulukla ve emanet bilinciyle yapıldığında bir ibadete dönüşür. Bunun en güzel örnekleri sahabede görülür. Ebu Bekir, Osman bin Affan ve Abdurrahman bin Avf büyük servet sahibi olmalarına rağmen serveti kendileri için değil; İslam toplumunun güçlenmesi için kullanmışlardır. Ordular donatmış, fakirleri desteklemiş, ümmetin ihtiyaçlarını karşılamışlardır. İslam Düşüncesinde İktisat ve Çalışma AhlakıSaid Nursi, İslam dünyasının geri kalış sebeplerini incelerken üç temel düşmana dikkat çeker: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır.” Buradaki “zaruret”, yani fakirlik, yalnızca ferdi bir sorun değil; toplumsal zayıflığın da kaynağıdır. Fakirlik, bağımlılık doğurur; bağımlılık ise iradeyi zedeler.Bediüzzaman bu mücadelede “marifet, sanat ve ittihad”ı çözüm olarak sunar. Özellikle “sanat” kavramı; üretim, teknoloji, ticaret ve endüstriyi içine alan geniş bir anlam taşır. Burada “kanaat” kavramını da doğru anlamak gerekir. Kanaat, tembellik değildir. Kanaat; meşru yoldan kazanılan rızkı israf etmeden değerlendirmek, tüketimde ölçülü olmaktır. Kazanma aşamasında gayret, tüketme aşamasında denge esastır. Müslüman; çalışırken yüksek hedefler koymalı, fakat yaşarken israf ve gösterişten uzak durmalıdır.İlim ile Ticaretin BirlikteliğiEbu Hanife bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. O, yalnızca büyük bir fakih değil; aynı zamanda başarılı bir tüccardı. Ticaret sayesinde ekonomik bağımsızlığını korumuş, devlet otoritesine boyun eğmeden ilmini muhafaza etmiştir. Kazandığı servetle talebelerini desteklemiş, ilim halkalarının devamını sağlamış ve büyük bir hukuk geleneğinin oluşmasına katkıda bulunmuştur.Tasavvuf büyükleri de dünyayı bütünüyle terk etmeyi değil, kalben ona bağlanmamayı öğretmiştir. “El kârda, gönül yârda” sözü bu dengeyi veciz biçimde ifade eder. Hakiki zühd, malı terk etmek değil; malın kalbi esir almasına izin vermemektir.Mazlumların Hukuku ve İktisadi SorumlulukBugün dünyanın birçok yerinde milyonlarca insan açlık, savaş, işsizlik ve sömürüyle mücadele ediyor. Müslüman coğrafyaların önemli bir kısmı ise ekonomik bağımlılığın ağır sonuçlarını yaşıyor. Bu tablo karşısında, üretim gücü olan insanların ekonomik sahadan geri çekilmesi sadece şahsi bir tercih olarak görülemez. İslam fıkhındaki farz-ı kifaye kavramı burada önemli bir ölçü sunar. Toplumun zaruri ihtiyaçları yeterli sayıda insan tarafından karşılanmazsa, mesuliyet bütün topluma yayılır. Bugün teknoloji üretmek, sanayi kurmak, finansal kurumlar geliştirmek ve adil ticaret modelleri oluşturmak da bu kapsamda değerlendirilebilir. Müslüman, kazanmaktan utanmamalıdır. Servet, kötü değildir. Kötü olan; servetin zulme, israfa veya kibre dönüşmesidir. Helal kazanç, eğer doğru kullanılırsa; yetim için aş, mazlum için kalkan, ümmet için güç olur.Müslüman İktisat Ahlâkıİslam, mensuplarından hayattan kopmuş, pasif ve üretimsiz bir topluluk istemez. Aksine çalışan, üreten, ahlaklı ticaret yapan ve kazandığını hayra dönüştüren bir toplum hedefler. Bugün ümmetin ihtiyaç duyduğu profil; sadece ibadet eden değil, aynı zamanda üreten; sadece kazanan değil, kazandığını adalet için kullanan; sadece kendini düşünen değil, ümmetin derdiyle dertlenen Müslüman profilidir. Zira Allah için çalışmak da -diğer ibadetleri yapmak kaydıyla- ibadettir. Pazar yerinde dürüst kalan, fabrikada emek üreten, şirket yöneten ama kalbini dünyaya kaptırmayan insanlar… İşte ümmetin yeniden ayağa kalkmasında asıl rolü oynayacak olanlar bunlardır. Çünkü mazlumların yükünü hafifletmek, sadece sözle değil; güçle, üretimle ve iktisadi imkânla mümkündür.Son tahlilde Müslümanın hedefi sadece “çok kazanmak” değil; çok üretmek, adil pay­laşmak ve daha fazla hayra vesile olmaktır. İktisat, bu yönüyle sadece ekonomik bir faali­yet değil; adaletin, merhametin ve kulluğun hayattaki tezahürlerinden biridir.

İsmail ERDOĞAN 01 Temmuz 2026
Konu resmiKaderin Terzihanesinde İnsan
İnsan

 “Demek istiyorsun ki kaderin her şeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki dünyadaki musibetler ve belalar sizin bu anlayışının tersini söylemiyor mu?” Vücud, yani var olmak, Allah’ın insana verdiği en büyük nimetlerden biridir. Varlığı ortadan kaldıran veya yokluğa hizmet eden her şey, gerçek anlamda şerdir. Buna karşılık, güzelliğin, kemalin ve mükemmelliğin ortaya çıkmasına vesile olan her şey de hakiki manada hayırdır.Hayat, çeşitli zorluklara, hastalıklara ve musibetlere maruz kalır. Fakat bütün bunlar çoğu zaman hayatı zayıflatmak için değil; onu güçlendirmek, saflaştırmak, zararlılar­dan arındırmak ve nimetlerin kıymetini fark ettirmek için gelir. Mesela hastalık olmasa sağlığın değerini bu kadar derinden anlayabilir miydik? Açlık olmasa rızkın ne büyük nimet olduğunu hissedebilir miydik? Demek ki zahiren zor görünen bazı şeyler, neticeleri itibarıyla hayır taşıyabilir.Madem hayat, Allah’ın güzel isimlerinin tecellilerine bir ayna oluyor; öyleyse hayatın başına gelen her şeyde bir hikmet ve güzellik aranmalıdır.Bunu bir misalle düşünelim: Son derece zengin, işinin ehli ve sanatında mahir bir terzi olsun. Hem servetini hem sanatını göstermek için bir kişiyi model olarak seçiyor ve bunun karşılığında ona ücret veriyor. Son derece güzel, değerli ve sanatlı bir elbise giydiriyor. Sonra bu elbiseyi modelin üzerinde kesiyor, biçiyor, daraltıyor, genişletiyor, işliyor.Şimdi model kalkıp terziye şöyle diyebilir mi: “Beni yoruyorsun. Eğilip kaldırıyorsun. Üstelik beni güzelleştiren bu elbiseyi kesip biçerek güzelliğimi bozuyorsun. Bana merhametsizlik ettin.” Bunu söylemesi ne kadar anlamsız olurdu, değil mi? Çünkü yapılan her müdahale, daha güzel bir netice içindir.İşte bunun gibi Allah da insana göz, kulak, akıl, kalp gibi nice duygularla donatılmış bir vücut elbisesi giydirmiştir. Bu vücut üze­rinde kendi güzel isimlerinin tecellilerini göstermek için çeşitli hâller yaratır. Bazen hastalık verir, bazen musibet, bazen darlık, bazen sıkıntı…Ta ki Şafi ismi bilinsin. Hastalık olmasa Şafi ismi nasıl anlaşılırdı? Açlık olmasa Rezzak ismi nasıl bilinirdi? Acziyet olmasa Kadîr ismi nasıl idrak edilirdi?Bir başka örnek verelim.Bir trafik kazası olduğunda en önemli mesele nedir? Arabanın hasar alması mı, içindekilerin sağ kurtulması mı? Elbette asıl önemli olan, içindeki insanların zarar görmemesidir. Çünkü araba gider, yenisi alınır. Ama canın telafisi yoktur.Musibetler karşısında da böyledir. Asıl önemli olan; bedenimizin, malımızın veya dün­ya­lıklarımızın değil, ruhumuzun, kalbi­mizin ve imanımızın sağlam kalmasıdır. İnsan için en büyük kayıp, eşyanın kaybı değil; imanının yara almasıdır.Bu dünya, ahirete kıyasla bir rüya âlemi gibidir. İnsan bazen korkunç rüyalar görebilir. Rüyanın içinde her şey çok gerçek görünür. Ama uyandığında, gördüklerinin sadece geçici bir görüntü olduğunu anlar ve rahatlar.Dünya hayatı da böyledir. Burada sahip olduğumuz her şey geçicidir. Rüyadaki sahiplik gibi… Kalıcı olan yalnızca ahirettir.Bu hakikate inanmayanlar bazen şöyle itiraz eder: “Allah sekiz yaşındaki bir çocuğun böyle bir musibeti yaşamasına niçin izin verdi?” Hatta daha ileri gidip: “Eğer Allah olsaydı buna müsaade etmezdi.” diyebilirler.İnsan, büyük acılar karşısında sarsılabilir, tamam. Hatta Mehmet Âkif Ersoy gibi büyük iman sahipleri bile bazen yaşanan felaketlerin ağırlığı altında feryat etmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı’nın dehşeti karşısında söylediği: “Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî!” ifadesi, inkârın değil; acının, çaresizliğin ve insan olmanın haykırışıdır.Oysa kesilip biçilen, yırtılan bir elbise; insanın hakiki bedenine zarar vermez. Dünya musibetleri de çoğu zaman böyledir. Zahiren can yakar; fakat ruhun ebedî hakikatine doğrudan zarar vermez — eğer iman korunursa.Bu dünyada vicdanı sızlatan pek çok hadise vardır. Kader bazen bunlara müsaade eder. Bunun hikmetlerinden biri de iman edenle etmeyenin, teslim olanla isyan edenin ortaya çıkmasıdır. Öyle ki ahirette inkâr edenler, “Bize haksızlık edildi” diyebilecekleri bir mazeret bulamasınlar.Fakat şu da unutulmamalıdır: Ahirette verilen mükâfatlar yalnızca amellerimizin karşılığı değildir. Onlar büyük ölçüde Allah’ın lütfu ve fazlıdır. Bizim ibadetlerimiz ise, verilen nimetlere karşı bir teşekkür, bir şükürdür.Bir hakikat daha var: Mülkün sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Mesela birisi senin evine gelse ve “Bu tabloyu niye buraya astın?” “Halının bu kısmını niye kestin?”“Duvarı niye kırıyorsun?” “Perdeye niye ek yaptın?” diye sana hesap sorsa, bu ne kadar anlamsız olurdu. Çünkü ev senindir. Yaptığın her tadilatın da bir amacı vardır. Üstelik tadilat sırasında ortalık dağılabilir, geçici çirkinlikler oluşabilir. Ama bütün bunlar daha güzel bir netice içindir. Biz de Rabbimizin mülküyüz. O’nun fiillerine mutlak ölçü koyamayız. Her tasarrufunun ardında bizim göremediğimiz nice hikmetler vardır.Son olarak şöyle düşünelim: Bir film senaryosu yazılıyor. İçinde farklı karakterler var. İyi insanlar da var, kötü karakterler de. Film çekilecek, roller dağıtılıyor. Dünyada ise bu sadece bir rol değildir. İyilik ve kötülük gerçek olarak yaşanır. Her insan kendi iradesiyle bir yol seçer. Allah, hak ve batılı Kur’ân ile açıkça göstermiştir.Kendi kimliğini tanımayan, inancını öğrenmeyen, hatta “Neden bu sorumluluk bana verildi?” diye isyan eden bir insan; hakiki anlamda başarılı olabilir mi? Müslümanlığın hakikatini yaşayabilir mi?Netice olarak…Mahşerin kurulacağına, hesabın görüleceğine iman ne büyük nimettir. Cüzî irademizi, ebedî olan Allah’ın rızasına uygun kullanmak ne güzeldir. İnandığımız değerleri doğru öğrenmek ve sahih biçimde yaşamak ne güzeldir. Bu yüzden gözümüzün önünde şu ikaz levhası daima asılı olmalıdır: “İnandığımız gibi yaşamazsak, yaşadığımız gibi inanmaya başlarız.” 

Mehmed Gökcan 01 Temmuz 2026
Konu resmiDört Kelime
Tarih

Adaletiyle tanınan İran hükümdarı Nuşirevan döneminde, bilge bir adam bir tepenin üzerine çıkarak halka seslenir:“Bende dört kelime var. Kim onları dört bin dinara satın almak isterse, gelsin.”Bu sıra dışı çağrı kısa sürede Nuşirevan’ın kulağına gider. Hükümdar, adamlarını gönderip bilgeyi sarayına davet eder ve bu dört sözü bedelini ödeyerek satın almak istediğini belirtir. Bunun üzerine bilge, şu beynelmilel hakikatleri sıralar:Geçmişe üzülme!Dünya malı çok da olsa ona güvenme!Kaldıramayacağın yükün altına girme!Hiçbir zaman ümitsizliğe düşme!Nuşirevan, hazinedarlarına bilgeye dört bin dinarın hemen ödenmesini emreder. Ancak bilge, paraya dokunmadan şöyle der:“Ben bu dört bin dinarı, bu sözlerin gerçek ağırlığını tartabilecek bir zihin aradığım için istedim. Siz bu bedeli gözden çıkardığınıza göre, bu sözlerin kıymetini idrak edecek bir şuura sahipsiniz demektir. O hâlde sözler de sizin olsun, para da sizde kalsın.”Bilge, bu asil tavrın ardından saraydan ayrılır.Bugün modern insanın en çok ihtiyaç duyduğu huzurlu bir hayatın anahtarını sunan bu dört nasihati derinlemesine anlamak gerekir.1. Geçmişin Zincirlerini Kırmak: “Geçmişe üzülme!”İnsan, yıllar önce yaptığı bir hatayı, kaçırdığı bir fırsatı ya da kaybettiği bir imkânı zihninde sürekli yeniden yaşatarak kendi huzurunu kendi elleriyle tüketir. “Keşke şöyle yapsaydım” ya da “Böyle davranmasaydım” labirentinde kaybolmak, bugünün enerjisini emdiği gibi yarının umudunu da felç eder.Oysa zaman tek yönlü bir nehirdir ve geçmişi geri getirmek imkânsızdır. Olgun bir insana düşen, geçmişin yasını tutmak değil, ondan ders çıkarıp yürümeye devam etmektir. Çünkü hayat geriye bakarak değil, ancak ileriye doğru ve ibret alarak yaşanır. Bu ölçüyü hayatın merkezine koyduğumuzda, en kıymetli ve geri dönüşü olmayan sermayemiz olan zamanı, faydasız pişmanlıklarla heba etmekten kurtuluruz.Bu farkındalığı kalıcı bir şuur hâline getirmek için Hadid Suresi’nin şu sarsıcı mesajına kulak vermek yeterlidir:“Yeryüzünde veya kendi nefislerinizde mey­dana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Bu, Allah için çok ko­lay­dır. Bu gerçek size bildirilmektedir ki, elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’­ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadid, 22-23)Hz. Peygamber (sav) de zihni bu takıntılardan korumanın pratik yolunu şu hadis-i şerifle gösterir:“Başına hoşlanmadığın bir iş geldiğinde, ‘Şöyle yapsaydım şöyle olurdu’ deme. ‘Allah takdir etti ve dilediğini yaptı’ de. Çünkü ‘şöyle olsaydı, böyle olsaydı’ demek, şeytanın vesvesesine kapı açar.” (Müslim)2. Kalbi Dünyaya Bağlamamak: “Dünya malı çok da olsa ona güvenme!”İnsanoğlu fıtratı gereği sahip olduğu maddi güçle, makamla ya da sosyal çevresiyle kendini güvende hissetmek ister. Bunların kendisini hep ayakta tutacağını zanneder. Ancak hayat, bu dayanakların ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu bize her vesileyle hatırlatır. Bir saniyede sağlık bozulabilir, ekonomik güç eriyebilir, makamlar el değiştirebilir ve dostlar uzaklaşabilir.Bu değişkenlik içinde dünya nimetleri insanın elinde bir emanet olarak durmalı, fakat kalbinde asla taht kurmamalıdır. Kalbini sadece dünyaya ve maddeye bağlayanlar, en küçük bir sarsıntıda en büyük ruhi yıkımı yaşarlar. Mümin için asıl güvenli liman, malın çokluğu değil, yaratıcının sonsuz rahmetidir. Elbette çalışmalı, kazanmalı ve tedbir almalıyız; ancak tüm bunların fani olduğunu unutmadan yaşamalıyız. Nimetin esiri olmayan, aksine ona şükreden insan gerçek özgürlüğe kavuşur.3. Sınırlarını Bilmek:  “Kaldıramayacağın yükün altına girme!”Modern çağın en büyük yanılgısı, insana sınırsız bir gücü olduğunu dayatmasıdır. Her yere yetişmeye, her işi mükemmel yapmaya ve herkesin sorumluluğunu üstlenmeye çalışan insan, farkında olmadan ruhunu ve bedenini tüketir.Oysa insan özü itibarıyla sınırlı ve aciz bir varlıktır. Her şeyi kontrol edemez, her problemi tek başına çözemez. İnsanın kendi sınırlarını bilmesi bir zayıflık işareti değil, aksine en büyük bilgeliktir. Gerektiğinde “Benim gücüm buna yetmez” diyebilmek, bencil bir dünyada ulaşılabilecek en güzel olgunluktur. Dengeli ve nitelikli yani istikamet üzere bir hayat, insanın gücünü, zamanını ve sorumluluklarını doğru teraziye koyabilmesiyle başlar.4. Umudu Diri Tutmak: “Asla ümitsizliğe düşme!”Hayatın ağır imtihanları üst üste geldiğinde insanın iç dünyası daralır, zihni bulanır. Yaşanan kayıplar veya yapılan hatalar yüzünden kişi artık hiçbir çıkış yolu kalmadığını düşünebilir. İşte bu noktada ümitsizlik, insanı bugünden koparıp geleceğini de yok eden karanlık bir girdaba dönüştürür. Umut bittiğinde, mücadele azmi kırılır; dua etmek ve yeniden başlamak imkânsız hâle gelir.Oysa Kur’ân-ı Kerîm’in insana üf lediği en güçlü ruh, her şartta umudu diri tutmaktır. Zümer Suresi’ndeki şu ilahi davet, dönüş kapısının ardına kadar açık olduğunu hatırlatır:“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (Zümer, 53)Çünkü Allah’ın rahmeti, kulun hatasından her zaman daha büyüktür. İnsan, düştüğü yerden doğrulacak gücü içindeki umut ateşinden alır. Yusuf Suresi’nde Hz. Yakub’un dilinden dökülen şu hakikat ise bu konudaki sınır çizgimizi netleştirir:“Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümit keser.” (Yusuf, 87)Mümin, hiçbir gecenin sonsuza kadar sürmeyeceğini bilir. Yaşanan her zorluk, aslında arkasından gelecek bir kolaylığın müjdecisidir. İnşirah Suresi’nde bu vaat peş peşe iki kez vurgulanır:“Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten zorlukla beraber bir ko­lay­lık vardır.” (İnşirah, 5-6)İnsan kriz anlarında bu gerçeği hemen göremeyebilir. Ancak zaman geçtikçe anlar ki, şer gördüğü bazı kayıplar onu büyük felaketlerden korumuş, kapanan kapılar çok daha hayırlı kapıların açılmasına vesile olmuştur.Hz. Peygamber (sav) bu dinamik ve umut dolu bakış açısını şu muazzam sözlerle özetler:“Müminin işi ne hoştur! Her işi onun için hayırdır. Bu durum sadece mümine hastır. Başına sevindirici bir şey gelirse şükreder, bu onun için hayır olur. Başına sıkıntı gelirse sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim)Çünkü hayatın akışı, bizim ona hangi gözle baktığımızla şekillenir. Nitekim bir hadis-i kudside şöyle buyrulur:“Allah Teâlâ buyurdu ki: Ben kulumun ba­na olan zannı üzereyim.” (Buhârî, Müslim)Toparlarsak, gerçek huzur; geçmişin pişmanlıklarında boğulmadan, dünyanın geçici zenginliğine aldanmadan, sınırlarımızı aşan yüklerle kendimizi hırpalamadan ve her ne olursa olsun umudu kalbimizde ye­şer­terek yaşayabilmektir. Çünkü insanı ayakta tutan şey sahip oldukları değil; Allah’a olan iman, teslimiyet ve sarsılmaz ümittir.

Osman AKTAŞ 01 Temmuz 2026
Konu resmiBayat Ekmek
İnsan

Günümüzde ekmek israfı, gözden kaçan ciddi bir sorun hâline geldi. Çöpe giden her dilim, yalnızca maddi bir kayıp değil; nimetin kıymetini bilememekle bereketi kaçıran önemli bir göstergedir. Soframıza gelen her bir lokma ekmek, sıradan bir gıda değil, her bir zerresinde Rabbimizin Rezzâk isminin tecelli ettiği ilahi bir ikramdır. Rabbimizin toprağa lütfettiği bereket, gökten indirdiği rahmet yağmurları ve o tohumu filizlendiren güneşi olmasa, hiçbir beşerî güç o ekmeği önümüze getiremezdi. Kulun nasibine düşen ise, çiftçiden fırıncıya kadar uzanan o emekteki alın terini birer vesile bilip, asıl nimet sahibine kalpten şükretmektir. Bu sebeple ekmek, mümin için sadece bir besin değil; nimetin kadrini bilmenin, berekete hürmetin ve gayretullaha dokunmaktan sakınmanın en somut nişanesidir.Ancak günümüzde ekmek israfı, gözden kaçan ciddi bir sorun hâline geldi. Çöpe giden her dilim, yalnızca maddi bir kayıp değil; nimetin kıymetini bilememekle bereketi kaçıran önemli bir göstergedir. Bu konuda geçmişten günümüze aktarılan ibretlik bir hikâye, meseleyi çok güzel özetler…Gül yağı ticareti yapan zengin bir iş adamı, vefat etmeden önce oğluna şu vasiyette bulunur: “Oğlum, gül yağlarını sadece onların bedelini aynı para birimiyle ödeyecek kadar güçlü bir zengine sat.”Genç adam yollara düşer, şehir şehir gezer. Sonunda babasının tarif ettiği o dünyanın en zengin adamını bulur ve malları satar. Aradan yıllar geçer. Genç tüccar, bu zengin dostunu tekrar ziyaret etmek ister. Ancak eski iş yerinde bulamaz. Komşuları, adamın bir hamamda tellallık yaptığını söyler. Şaşkınlıkla hamama gidip dostunu bulur ve sorar: “Nasıl oldu da bu hâle düştün?”Eski zengin adam iç çekerek cevap verir: “Sen gittikten sonra bir gün camiden çıkmış eve dönüyordum. Yerde bir ekmek parçası gördüm. Eğilip hürmetle kaldırmak yerine, ayağımla kenara itiverdim. O günden sonra işlerim hep ters gitti. Neticede her şeyimi kaybedip bu hâle geldim.”Gül yağı tüccarı üzülür, dostuna yeniden ayağa kalkması için sermaye teklif eder. Fakat adam kabul etmez: “Ben Rabbimin verdiği cezaya da bunun süresine de razıyım. Sen yoluna devam et,” der.Bugün ekmek israfının hız kesmediği dünyamızda, bu hikâyenin mesajını iyi okumak gerekir. İsrafı önlemeden bereketi korumak mümkün değildir. Muhtemel gıda krizlerine karşı ülkelerin tedbirler alması, başka ülkelerde toprak kiralaması elbette vizyoner adımlardır. Ancak içerideki israfı engellemedikçe bu tedbirler yetersiz kalır. Binbir emekle önümüze gelen ekmeğe hürmetsizlik etmek, toplumdaki bereketsizliği de beraberinde getirir.Aslında “bayat” dediğimiz ekmek, sadece üzerinden bir gece geçmiş, tabiri caizse “dinlenmiş” ekmektir. Bu ekmekleri mutfakta değerlendirmenin sayısız yolu vardır. Küçük bir gayretle onlardan harika lezzetler üretilebilir. Evde değerlendirme imkânı yoksa bile, ufalayarak kuşlara, karıncalara veya sokak hayvanlarına ulaştırmak duyarlı bir insanın vazifesidir.İnsan çoğu zaman küçük zahmetlerden kaçar. Ancak irademizle üstlenmediğimiz o küçük fedakârlıklar, ileride karşımıza çok daha büyük ve zorunlu bedeller olarak çıkabilir. Nitekim ilahi bir ikazda şöyle buyrulur: “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.” (Şûrâ, 30)Hikâyedeki adamın “cezama razıyım” deyişi ise ayrı bir olgunluk dersidir. İnsanın başına gelen sıkıntılarda suçu başkasına atmak yerine kendi kusurlarını araması, o musibetin yükünü hafifletir. Hatasını kabul eden insan, dersini almış demektir. Bu kabulleniş, zor günlerin bitmesine ve rahmet kapılarının yeniden açılmasına vesile olur.

Ahmet Olgun 01 Temmuz 2026
Konu resmiMükebbire
Kültür ve Medeniyet

Cami mimarisinde, revaklı avlusu olan, cemaatin avluda da namaz kıldığı camilerde mikrofon ve hoparlör gibi ses iletim cihaz­larının olmadığı dönemlerde, cemaatin ka­la­balık olduğu bayram, cuma, teravih na­mazlarında imamın sesini dışarıdaki cemaa­te duyurabilmek için müezzinlerin tekbirleri yüksek sesle tekrarlamak, cemaate duyurmak ve yönlendirmek amacıyla kullandıkları çıkıntılı balkon ya da mahfillere verilen isimdirGenellikle caminin ana giriş kapısının üzerinde, iç avluya bakan harim duvarına bitişik veya harim ile son cemaat yeri arasındaki geçiş alanında yer alır. Genellikle taş veya mermer, taş veya mermer altlıklı demir şebekeli ve ahşaptan yapılan bu mimari unsura, “tekbir getirilen yer” anlamında “Mükebbire” denilmiştir. Mükebbireler XVII. yüzyılın başından itibaren büyük, revaklı avlusu olan camilerde inşa edilmiştir. İlerleyen zamanda Anadolu başta olmak üzere Osmanlı’nın fethederek hâkim olduğu coğrafyalarda bulunan, revaklı avlusu olmayan camilerde de yoğun bir şekilde görülmektedir. Bazen sade ve kullanışlı bir form ile bazen de yapıldığı dönemin sanat anlayışı ve zevkini yansıtan yoğun bezemeleri ile dikkat çekmektedirler. Mükebbireler “mi’zene”, “mahfil-i peyker,” “son cemaat müezzin mahfili”, “salâ köşkü” gibi terimlerle de ifade edilmektedir. Camilerde mükebbirelerin inşa edilmeye başlandığı tarihler XVII. yy. başlarıdır. Tes­pit edilen mükebbiresi olan ilk ca­mi 1616’da tamamlanan Sultan Ahmed Ca­mii’­dir. Osmanlı Mimarisi’nin zirve döne­mi olan Sinan Dönemi’nden hemen sonra onun yetiştirdiği mimarların inşa ettiği camilerde mükebbirelerle karşılaşılmaktadır. İnşası XVII. yy. öncesi olan camilerde mükebbireler bulunsa da bunların orijinal­liği konusu şüphelidir. Meselâ, Fatih Sultan Mehmed’in 1453 yılında İstanbul’u fethinden sonra 1462-1470 yıllarında Mimar Sinaneddin Yusuf’a inşa ettirdiği Fatih Külliyesi’nin bir parçası olan Fatih Camii, 1766 depreminde büyük kubbesi tamamen çökmüş duvarları da onarılamayacak şekilde yıkılmıştır. Sultan III. Mustafa, 1767-1771 yılları arasında Mimar Tahir Ağa’ya ca­miyi yeniden inşa ettirmiştir. Son cemaat ye­rinde, sağda ve solda üçerli üst kat pencerelerinin ortada olanları çifte mükebbire olarak düzenlenmiştir. Türk-İslâm sanatı incelendiğinde, en çok önem verilen ve döneminin ruhunu yansıtan alanın cami mimarisi olduğu görülür.Camilerin mimari unsurlarından mihrap, minber, mahfil, minare, şadırvan gibi öğelerin yanı sıra mükebbireler, çok az bilinen ve göz ardı edilen, mimarlık ve sanat tarihi sözlüklerinde hakkında fazla bilgi bulunmayan, akademik çalışmaların az olduğu bir mimari unsurdur. Sanat Ansiklopesi’nde Celal Esad Arseven, mükebbireyi “Mi’zene veya mükebbire ezan okunacak veya tekbir getirilecek yer manasında, camilerin avlusun­daki son cemaat yerinde namaz kılanlara içerideki imamın tekbirini tekrar ederek cemaatin birlikte namaz kılabilmesini temin için yüksekçe bir pencere içine veya dışarıya taşkın olarak inşa edilmiş balkon şeklinde çıkmadır. Ki son cemaat müezzini burada imam tekbirini tekrar ederek dışarıdakilere bildirir. Bu mahfillere son cemaat müezzin mahfili veya mükebbire de denir” şeklinde tanımlar. Mükebbire görevlileri vakfiyelerde, müezzinlere ek olarak görevli kişiler olarak ifade edilir ve yaptıkları vazifenin adı da “mükebbir”, bir nevî müezzindir. Bu sebeple olsa gerek tanımda da mükebbire için “son cemaat müezzin mahfili” şeklinde bir ifade kullanmıştır. Tahsin Öz “Mükebbire, bilhassa büyük camilerde son cemaat yerine ve hatta şadırvan avlusuna dahi tekbirleri aksettirmek üzere cümle kapısının yanlarında yapılmış olan cumba şeklindeki çıkıntılar. Burada bu­lu­nan ayrı müezzinler tekbirleri tekrarlar” şeklinde bir tanım yapmıştır.

Mustafa YILMAZ 01 Temmuz 2026