233. Sayı. "İttifak ve İttihada Mecbur ve Mükellefiz"Bu Sayıyı Satın Al
Konu resmiBir Taş ile Duvar Olmaz
İnsan

Bugün İslâm dünyasının en büyük ihtiyacı, yeni tartışmalar değil, yeniden birlik şuurudur. Çünkü dağınıklık sadece zayıflık değil; doğrudan geleceğimizi etkileyen büyük bir tehlikedir. Coğrafyamız geniş, nüfusumuz kalabalık, tarihimiz derin, imkânlarımız azımsanmayacak kadar büyük. Fakat bütün bunlara rağmen beklenen kuvvet ortaya çıkmıyorsa, burada eksikliğin imkân değil birlik olduğu aşikardır. Kur’ân-ı Kerîm’in “Çekişmeyin; sonra gevşersiniz ve gücünüz gider” ikazı da toplumların yükseliş ve çözülüş kanunu olarak çıkar karşımıza. Tarih de bunu defalarca teyit etmiştir. Kalpler aynı hedefte birleştiğinde zor zamanlar aşılmış; ayrılık büyüdüğünde en güçlü yapılar bile sarsılmıştır. Bu sayımızda yer alan yazılar aynı hakikati farklı yönlerden ele alıyor. Mehmet Âkif’in ümmet birliğine dair fikirleri, bize yalnız bir şairin hissiyatını değil, bir devrin acısını da gösteriyor. Âkif, asıl tehlikenin sadece dış baskılar değil, içeride kardeşlik bağlarının zayıflaması olduğunu hatırlatıyor. Kavmiyetçiliğin, ayrışmanın ve iç çekişmenin ümmeti içeriden çökerten bir yara olduğunu açıkça söylüyor. İdris-i Bitlisî örneği ise bize başka bir şey gösteriyor: İttihad akıl, siyaset ve toplama iradesidir. O, parçalanmış güçlerin nasıl zayıflığa dönüştüğünü görmüş; buna karşılık farklı unsurları ortak bir merkez etrafında toplamanın ne kadar hayati olduğunu fark etmiştir. Bu yönüyle Bitlisî, birliğin sadece sözle değil; hikmetle, kuşatıcı bir dille ve ortak menfaati önceleyen bir bakışla kurulabileceğini gösterir.Dergimizde yer alan yazılar bir başka önemli noktaya daha dikkat çekiyor: İttihad-ı İslâm ütopya değildir. Zor olabilir; fakat imkânsız değildir. Çünkü birlik, kardeşlik ve dayanışma bu dinin müminler için koyduğu asli ölçülerdendir. Asıl olan ayrılık değil, vahdettir. Bu yüzden yeniden birlikten söz etmek, kaybettiğimiz asli istikameti yeniden hatırlamaktır.Bugün coğrafyamızda yaşanan hadiseler de bunu açıkça gösteriyor. İslâm coğrafyasının farklı yerlerinde süren savaşlar, yıkımlar, göçler ve insani krizler, ortak bir vicdan ve ortak bir duruş ihtiyacını her geçen gün daha görünür hâle getiriyor. Bir yerde yaşanan acı başka bir yerde sadece haber olarak kalıyorsa, burada ümmet bilincinin zayıfladığı açıktır. Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, birbirini yıpratan değil tamamlayan bir dil; ayrıştıran değil yakınlaştıran bir üsluptur.Elbette birlik, herkesin her konuda aynı düşünmesi demek değildir. Hakiki ittifak; farklılıkların çatışma sebebi değil, tamamlayıcı unsur hâline gelmesidir. Asıl mesele, küçük farklılıkları büyütmek değil, bizi bir arada tutan büyük esasları öne çıkarmaktır. Çünkü ümmetin kuvveti, ortak gayeyi büyütebilmesindedir.Bu sayımızda tarihî tecrübelerle bugünün sarsıntılarını birlikte değerlendirerek şu hakikati vurguluyoruz: Müslümanlar için ittifak ve ittihad, güzel bir düşünce ve temenni olmanın ötesinde hayati bir meselesidir. Birlik varsa kuvvet vardır, kuvvet varsa izzet vardır, izzet varsa istikbal vardır. Bu yüzden bugün bize düşen, birliği sadece konuşmak değil, onu bir sorumluluk olarak yeniden kuşanmaktır. Dergimizin bu sayısında ayrıntılarıyla ele alındığı üzere, bu zamanda da her zamankinden daha fazla ittifak ve ittihada mecbur ve mükellefiz.

Metin UÇAR 01 Nisan
Konu resmiTarihten Sayfalar
Tarih

Kâbe-i MuazzamaKâbe-i Muazzama, Mekke-i Mükerreme şeh­rinde Mescid-i Haram’ın ortasında yer al­maktadır. Temelleri, yaklaşık 1,5 metre genişliğindedir. Dıştan dışa 10,70 × 12 met­re ölçüsündedir. Duvarları 15 metre yük­sekliğinde ve 1,25 metre kalınlığındadır. Temeller, tavaf alanı (metâf) yüzeyinden 22-27 cm arasında değişen yükseklikte yukarı çıkmış ve duvarlar 25 cm kadar içeriden başlatılarak temellerin dışarıda kalan kısmının üzeri 45° meyilli mermer levhalarla kaplanıp duvarlarla birleştirilmiştir. Yanları da mermer kaplama olan ve “şâzervân” adı verilen bu kısma Kâbe örtüsünü tutturmak için bakır halkalar konulmuştur. Mekke’nin çevresindeki dağlardan getirilmiş bazalt parçalarıyla yapılan duvarların dış yüzlerinde değişik boyutlarda 1614 taş yer almaktadır. Kâbe’nin merkezinden dört köşesine (rükn) çekilecek hatlar yaklaşık olarak dört ana coğrafî yönü gösterir. Bunlardan doğu yönünü gösteren köşeye Rükn-ü Hacerülesved, güneyi gösteren köşeye Rükn-ü Yemânî, batıyı gösteren köşeye Rükn-ü Garbî, kuzeyi gösteren köşeye de Rükn-ü Irâkī denilir. Bazı kaynaklarda kuzey köşesi, birçoğunda ise batı köşesi ayrıca Rükn-ü Şâmî diye adlandırılmaktadır. Doğu köşesinde yerden 1,5 metre yükseklikte, gümüşten bir mahfaza içinde tavafın başlangıç ve bitiş noktasını belli eden Hacerülesved bulunmaktadır. Kuzeydoğu duvarında Hacerülesved’e 2 metre mesafede ve yerden 1,92 metre yükseklikte Kâbe kapısı, kuzeybatı duvarının önünde de iki ucu Rükn-ü Şâmî’den (Rükn-ü Irâkī) 2 metre kadar mesafede olan ve “hatîm” denilen yarım daire şeklinde, 1,31 metre yüksekliğindeki duvarla çevrili hicr yer almaktadır.3 Nisan 1863Sultan Abdülaziz,Mısır’a bir seyahat yaptıSultan Abdülaziz, Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın teşvikiyle 3 Nisan 1863 tarihinde Mısır’a bir seyahat düzenlemeye karar vermiştir. Burada büyük bir tezahüratla karşılanmıştı. Mısırlıların Osmanlı Devleti’ne bağlılıklarını kuvvetlendirmeyi amaçlıyordu. Bu seyahat yaklaşık bir ay sürmüştür. Feyz-i Cihad vapuru ile Mısır’a giden Sultan Abdülaziz’e, şehzadelerden Yusuf İzzeddin, Mahmud Celaleddin, Murad, Abdülhamid ve Mehmed Reşad Efendiler de eşlik etmişlerdir. Sultan, Cuma Selamlığına 17 Ni­san’da katılır ve Mısır’dan ayrılır. Feyz-i Cihad gemisi, 21 Nisan sabahı İzmir’e giriş yapar. 21 Nisan 1535Kanunî Sultan Süleyman,Kerkük’e geldiKanunî, 6. büyük seferi sırasında 30 Kasım 1534’te Bağdat’a girmiştir. Buradayken ilk iş olarak özellikle arayıp buldurduğu İmâm-ı Âzam Hazretlerinin türbesini ziyaret etmiştir. Şehirde kaldığı dört ay zarfında şehrin imarına çalıştı, İmâm-ı Âzam Hazretlerinin türbesini yaptırdı. Ayrıca Seyyid Abdülkādir-i Geylânî Hazretlerinin mezarı üzerine bir türbe, etrafına medrese, tekke hücreleri ve imaretle yanına bir cami inşa ettirdi. Necef ve Kerbelâ’ya gitti, Hz. Ali (ra) ve Hz. Hüseyin (ra) makamlarını ziyaret edip onların soyundan gelenlere altın dağıttı. Tam bu sırada Safevî ordusunun Van’a saldırısı haberini alınca 1 Nisan 1535’te tekrardan Tebriz tarafına yöneldi. 21 Nisan’da Kerkük’e vardı, burada yirmi dört gün kalmıştır. Daha sonra Doğu Anadolu güzergâhını izleyerek üç ay sonra Tebriz’e ulaştı.30 Nisan 1030Gazneli Sultan Mahmudvefat ettiGazneli Mahmud, 2 Kasım 971’de Buhara’da dünyaya gelmiştir. Babası Sebük Tegin’in 997’de vefat etmesinden sonra Gazneli tahtına kardeşi İsmail geçti. Mahmud, kardeşiyle taht mücadelesine girdi ve kazandı. Ardından Bağdat’a elçi göndererek zaferini Abbâsî Halifesi Kādir-Billâh’a bildirdi. Halife, Mahmud’un elçisini kabul edip saltanatını tasdik etti ve kendisine Kasım 999’da “Yemînüddevle ve emînü’l-mille” lakabını verdi. Sultan Mahmud bu tarihten sonra İslâmiyet’i yaymak ve Hindistan tapınaklarındaki zengin servete sahip olmak amacıyla her yıl gazâya çıkmaya karar verdi. Onun Hindistan seferlerinin bir amacı da Sünnîliği korumak ve güçlendirmekti. Hindistan’a toplamda 17 sefer düzenlemiştir. İdarî kabiliyeti, siyaseti ve muazzam fütuhatı ile Türk-İslâm dünyasının müstesna devlet adamlarından biri olan Sultan Mahmud, hayatının büyük kısmını savaş meydanlarında geçirmiştir. 30 Nisan 1030’da Gazne’de vefat etti.

Ahmed Said GÜNDÜZ 01 Nisan
Konu resmiİmanı Korumak
İtikad

Bir şey ne kadar kıymetliyse, o nispette korunmaya ihtiyaç gösterir. Dünyada değeri olan hiçbir şey koruma altına alınmadan bırakılmaz. İnsan, gelip geçici bazı sıkıntılar yaşayacağını düşünerek telefonunu kaybetmekten korkar; kredi kartını, nüfus cüzdanını, hatta evin, arabanın ve iş yerinin anahtarını zayi etmekten endişe duyar. Bu sebeple onları muhafaza etmek için azami dikkat gösterir.Halbuki imanı kaybetmek, bütün bu saydıklarımızla kıyas kabul etmeyecek derecede daha büyük bir tehlikedir. Çünkü insanın hem dünyadaki gerçek huzur ve mutluluğu hem de ahiretteki ebedî saadeti ancak iman ile mümkündür. Bu sebeple iman, her şeyden daha fazla dikkat ve hassasiyetle korunmaya muhtaçtır.Kur’ân-ı Kerîm’de Bakara Suresi’nin 217. ayetinde mealen şöyle buyurulur: “Sizden her kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider; onlar cehennemliktirler ve orada devamlı olarak kalacaklardır.”Bu ayet-i kerime açıkça gösteriyor ki mümin iken bu vasfı kaybetme tehlikesi -neûzübillâh- her zaman herkes için söz konusu olabilir. Zaten insan, her türlü tehlikenin her an mümkün olduğunu unutmamalı ve bu ihtimali kalbinde hissederek gerekli tedbirleri ihmal etmemelidir.Şeytanın insan üzerindeki en büyük hedefi de budur: insanın imanını çalmak. Çünkü bunu başardığı anda insan üzerindeki şeytani emelini gerçekleştirmiş olur. Bu yüzden bütün saldırılarını imana zarar vermek ve neticede insanı imandan mahrum bırakmak üzerine yoğunlaştırır. Bunu da çoğu zaman gizli, sinsi ve dessesâne tuzaklarla yapar. Bir tuzak işe yaramazsa başka bir yolu dener; insanı yoldan çıkarmak için fırsat kollamaya devam eder.Meşhur allâme Ebü’l-Ferec el-Cevzî’nin “Ha­tırlı Sayfalar” başlığıyla tercüme edilen ese­rinde şu rivayet nakledilir: Şeytan, ölümü yaklaşan kimseye musallat olur ve avene­sine şöyle seslenir: “Bu kişi üzerindeki son şansınızdır; eğer elinizden kaçırırsanız bir daha asla ele geçiremezsiniz.”Bunun üzerine bütün şeytani hile ve tuzaklarını devreye sokarlar. İnsanı bu bitmeyen tuzaklardan koruyacak en önemli çare ise imanı korumanın yollarını öğrenmek ve o bilgilerle donanmaktır.Büyüklerden biri şöyle der: “Allah’a yemin ederim ki imanını kaybetmekten korkmayanın, imanını zayi etmesinden korkulur.”Hasan-ı Basrî’ye (ks), bin yıl cehennemde kaldıktan sonra cennete girecek bir kişiden bahsedildiğinde şöyle demiştir:“Keşke o kimse ben olaydım.”“Niçin böyle söylüyorsun ey üstad?” diye sorulduğunda şu cevabı verir:“Bin yıl sonra da olsa cehennemden kurtulmuyor mu? Halbuki ben orada ebediyen kalmaktan korkuyorum.”Bir gün dostları Süfyân-ı Sevrî’yi (ks) ziyaret ettiklerinde onu hüngür hüngür ağlarken bulurlar.“Günahların için mi ağlıyorsun ey üstad?” diye sorduklarında şöyle cevap verir:“Hayır! Beni ağlatan sebebin yanında günahların hiç önemi yoktur. Ben son nefeste imansız gitmekten korkuyor ve o endişenin tesiriyle ağlıyorum.”Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de meselenin ehemmiyetini şu sözlerle ifade eder:“Şu zamanda her bir mümin için belki herkes için küre-i arz kadar, baştan başa bahçeler ve kasırlarla müzeyyen (bahçe ve saraylarla süslü) ebedî bir mülkü kazanmak veya o mülkü kaybetmek davası açılmıştır. Demek ki her bir tek adamın başına öyle bir dava açılmış ki eğer İngiliz’in toplam zekâsı kadar zekâveti, Alman’ın serveti kadar serveti olsa ve aklı da varsa yalnız o davayı kazanmak için sarf edecek ve o aklı seferber edecek. Elbette bu davayı kazanmadan başka şeylere ehemmiyet veren divanedir. Hatta o dava o derece tehlikeye düşmüş ki, bir ehl-i keşfin müşahedesiyle bir yerde ecel elinden terhis tezkeresini alan kırk âdemden bir âdem kazanabilmiş; otuz dokuzu kaybetmiş.” (Lâhikalar, s. 45)Bütün bu rivayet ve izahlar imanı korumanın ne kadar hayati bir mesele olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu hakikati idrak eden insan da tabii olarak imanını muhafaza etmenin yollarını aramaya başlar.Bu yolda atılacak ilk adım, imanın kıymeti ve ehemmiyeti hakkında sağlam bir bilgiye sahip olmak; gönül dünyasını bu hakikatlerle doldurup aydınlatmaktır.

Meryem Karadayı 01 Nisan
Konu resmiBir Muallim Olarak Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz
Eğitim

O (asm), ümmi bir topluluktan cihanşümul bir medeniyet inşa eden, kalpleri şefkatle, akılları hikmetle terbiye eden eşsiz bir muallimdir.Muallim-i Ekber (en büyük öğretmen) olan Resulullah (asm) Efendimiz insanların kötü alışkanlıklarını gönülleri fethederek kaldırmış kalplerin sevgilisi olmuştur. Ümmi ve bedevi bir kavmi cihangir devletlere lider, medenî ümmetlere üstad ederek akılların muallimi olmuştur. Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz, kolaylaştırmış, zorlaştırmamıştır. Müjdelemiş, nefret ettirmemiştir.1 Bu suretle gönüllere taht kurmuş ruhların sultanı olmuştur. Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz: وَ اِنَّمَا بُعِثْتُ مُعَلِّمًا “Ben ancak bir muallim olarak gönderildim”2 buyurmuş, bir hidayet kaynağı olan sün­net-i seniyesiyle insanları ıslah etmiş ve ne­fis­lerin terbiyecisi olmuştur.***Bazen nasıl öğrettiğimiz ne öğrettiğimizden daha önemli olabilir. Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz hakkı, hakikati, doğruyu, iyiyi ve güzeli ders vermiştir. Fakat bu dersleri merhametle ziynetlendirmiş, hikmetle donatmış, lütuf ve ihsanla süslendirmiştir. Yani iyiliği iyi bir yöntem kullanarak, güzelliği güzele layık bir surette anlatmıştır. Doğruyu doğru yolla hak ve hakikati, hakka ve hakikate yakışır bir tarzda ders vermiştir.Ben ancak bir muallim olarak gönderildimİnsanlık tarihi pek çok muallim/öğretmen görmüştür; fakat hiçbiri karanlık bir çağı, saadet asrına dönüştüren o muallim-i ekber (en büyük muallim) kadar etkili olamamıştır.“Bir gün Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz mescide girdiğinde iki meclis gördü. Meclislerden birinde bulunan sahabiler Cenab-ı Hakk’a dua edip tazarru ve niyazda bulunuyorlardı. Diğerinde ise ilim öğreniyorlardı. Bu iki farklı tablo karşısında Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz şöyle buyurdu: ‘Her iki meclis de hayır üzeredir; fakat biri diğerinden daha faziletlidir. Şu mecliste bulunanlar Allah’a dua ediyor ve O’na yöneliyorlar; Allah dilerse onlara verir, dilerse vermez. Bunlar ise ilim öğreniyor ve bilmeyene öğretiyorlar. Ben ancak bir muallim olarak gönderildim. İşte bunlar daha faziletlidir’ buyurdu ve ilim öğrenen meclisin bulunduğu halkaya dahil oldu.3Güzeli güzel öğreten en güzel muallimMuaviye b. Hakem Essülemi (r.a) anlatıyor: Resul-i Ekrem (asm) Efendimize geldim. Ondan bazı İslamî bilgiler öğrendim. Bunlardan birisi de hapşıran biri “Elhamdülillah” dediği zaman ona “Yerhamukallah” diye mukabele etmek idi. Bir ara Resulullah (asm) ile beraber namaz kılıyorduk. Biz namazdayken biri hapşırdı ve “Elhamdülillah” dedi. Ben de daha yeni öğrenmiş olduğum bu bilgiyi tatbik etmek heyecanıyla ve sesimi de biraz yükselterek namazda “Yerhamukallah” diye mukabele ettim. Orada bulunanlar kızgın bakışlarla bana baktılar. Ben de “Size ne oluyor ki bana öyle sinirli bir şekilde bakıyorsunuz” dedim. Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz namazı bitirince “Kim o konuşan” buyurdu. Oradakiler beni işaret ederek şu Arabî dediler. Resulullah (asm) Efendimiz, beni çağırdı ve bana “Namaz Allah’ı zikretmek ve Kur’an okumak içindir. Namazda olduğun zaman bütün işin bu olsun” buyurdu. “Anam, babam, tatlı canım Allah Resulüne feda olsun! Ne O’ndan önce ne de sonra, Resulullah (asm) Efendimizden daha güzel öğreten bir muallim görmedim. Vallâhi Resûlullah (asm) beni ne azarladı, ne bana vurdu, ne de hakaret etti.4 Evet, her zaman ve her yerde çağları aşan, asırları kuşatan en etkili ve en güzel muallim âlemlere rahmet Hz. Muhammed (asm) Efendimizdir.Bir baba şefkatiyle öğreten muallimResulullah (asm) Efendimiz sahabi efendi­le­rimize dünya ve ahiret hayatları için lazım olacak her şeyi öğretiyordu. Öyle ki müşriklerden biri Hz. Ali (kerremallahu veche) Efendimize “görüyorum ki arkadaşınız Muhammed (asm) size pisliğinizi nasıl temizleyeceğinize kadar her şeyi öğretiyor”5 diyerek hayretini gizleyememiştir. Nitekim Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz ashab-ı kirama hitaben “Ey ashabım! Ben sizlere bir baba gibi öğretiyorum”6 buyurmuşlardır. Merak uyandırarak öğreten bir muallimResul-i Ekrem (asm) Efendimiz, ashab-ı ki­ram efendilerimize hakikat dersini verirken merak uyandırarak, dikkatleri çekerek anlatmayı severdi. Bunun için de genellikle soru sormayı tercih ederdi. Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: Bir gün Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz oturmakta olan insanların yanında durdu ve onlara اَلَٓا اُخْبِرُكُمْ بِخَيْرِكُمْ مِنْ شَرِّكُمْ “Sizin hanginizin hayırlı, hanginizin şerli ol­du­ğunu size bildireyim mi?” dedi. Orada bu­lunanlar sustular. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz sorusunu üç kere tekrarladı. Bir adam, “Evet yâ Resûlallah!” dedi. Allah Resûlü (asm) şöyle buyurdu: “Hayırlınız, kendisinden hayır beklenilen ve kötülüğünden emin olunandır; şerliniz ise kendisinden hayır beklenmeyen ve kötülüğünden de emin olunmayandır.”7Tekrar ile hakikati zihne nakşeden muallimResul-i Ekrem (asm) Efendimiz bir hakikatin iyice anlaşılması için bazen sözlerini tekrar ederdi. Abdurrahman b. Ebû Bekre (ra) babasından naklederek anlatıyor: “Resûlullah (asm) bize üç kere, ”Size büyük günahların en büyüğünü söyleyeyim mi?” buyurdu. Biz “Evet, söyle yâ Resûlallah!” dedik. Bunun üzerine Resûlullah (asm) “Allah’a ortak koşmak ve anne-babaya saygısızlık ve kötülük etmektir” buyurdu. Sonra arkasına yaslanmış haldeyken doğruldu ve şöyle dedi: “Dikkat edin (bir de) yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmaktır. Dikkat edin (bir de) yalan söylemek ve yalancı şahitlik yapmaktır.” Bu cümleyi o kadar çok tekrarladı ki kendi kendime içimden dedim ki her halde Resulullah (asm) hiç susmayacak.8Hakikatleri temsillerle ders veren muallimResul-i Ekrem (asm) Efendimiz derslerinde zaman zaman benzetme yapar zihinleri canlı tutardı. Dikkat çeken bir uslupla konunun daha iyi anlaşılmasını sağlardı. Hz. Ömer (ra) anlatıyor: Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz bir grup esir ile birlikte gelmişti. Bir de baktık ki esirler içinde bir kadın var, sağa-sola koşuşturuyor. O anda esirler içinde bir bebek gördü. Kadın bebeği alıp göğsüne bastırdı ve emzirmeye başladı. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz şöyle buyurdu: “Ne dersiniz, bu kadın hiç çocuğunu ateşe atar mı?” Biz hep bir ağızdan “Hayır, vallahi atmaz ya resulallah” dedik. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz: “Allah Teâlâ’nın, kullarına olan merhameti, bu kadının çocuğuna gösterdiğinden çok daha büyüktür” buyurdu.9Uygulamalı öğretime önem veren muallimResul-i Ekrem (asm) Efendimiz uygulamalı eğitime çok önem verirdi. Çünkü yaparak öğretmek eğitimin kalıcı olması açısından son derece önemlidir. Bir gün Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz, koyun yüzen bir delikanlıya rastladı. Ona: “Bak, sana öğreteyim.” dedi. Elini deri ile et arasına sokup koltuk altına kadar devam ettirdi. Sonra da şöyle dedi: “Delikanlı, işte böyle yüz!”10 Bir defasında abdestin nasıl alınacağını soran bir kimseye, Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz, bizzat abdest alarak göstermiş11 bir başka sahabe efendimize ezanı nasıl okuması gerektiğini bizzat kendisi kelime kelime öğretmiştir.12Hataları yerinde ve zamanında düzelten muallim Resul-i Ekrem (asm) Efendimizin eğitim modelinin önemli bir parçası da karşılaştığı hataları ve yanlışları hemen yerinde düzeltmeye çalışmasıdır. Adi b. Hâtim (ra) anlatıyor: Bir zat, Resul-i Ekrem (asm) Efendimizin de bulunduğu bir ortamda ders yapıyordu. Ders esnasında dedi ki: “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse muhakkak ki doğruya ulaşır, kim de bu ikisine isyan ederse dalalete düşer” tam bu cümleyi kurduğunda Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz hemen itiraz etti. “Sen ne kötü bir hatipsin bu ikisi deme Allah ve Resulü de” buyurdu.13 Yine bir defasında Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz bir sahabe efendimize kelime-i şehadet talim ettiriyordu. Sahabe efendimiz “abduhû ve resûluhû” diyeceğine yanlışlıkla “resûluhû ve abduhû” dedi. Allah Resulu (asm) hemen müdahele etti. “Resûluhû ve abduhû” deme “abduhû ve resûluhû” de. Çünkü ben peygamber olmazdan önce kul idim” buyurdu.14Takdir eden bir muallimResul-i Ekrem (asm) efendimiz takdir ve tebrikte cömert idi. Teşvik cihetiyle zaman zaman bazı sahabi efendilerimizi taltif ederlerdi. İbn Abbas (ra) anlatıyor: Bir gün Hz. Aişe validemiz Resul-i Ekrem (asm) Efendimizin yanına gelmekte gecikince Resulullah Efendimiz (asm) “Ya Ayşe seni geciktiren nedir?” diye sordu. Hz Aişe validemiz: “Ya Resulallah mescitte bir zat var ki ben ondan daha güzel Kur’an okuyan kimse görmedim” dedi. Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz gidip onun Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Salim (ra) olduğunu görünce “Ümmetim arasında senin gibi bir ehl-i Kur’an bulunduran Allah’a hamdolsun” buyurdu.15***Resul-i Ekrem (asm) Efendimizin eğitim metodu, sadece bilgi aktarımından ibaret değildir. O’nun eğitim metodu adeta bir şahsiyet inşasıdır. İnsanı, insan-ı kamil yapma projesidir. İnsanı kainatta hak ettiği şerefli konuma yükseltme çabasıdır. O, dersini sadece lisanıyla değil, haliyle, şefkatiyle ve yaşantısıyla vermiştir. Bugünün eğitim dünyasının aradığı “ideal öğretmen” modeli, aslında asırlar önce ashabın kalbinde taht kuran o Muallim-i Ekber’in (asm) sünnetinde saklıdır. İnsanlık, kaybettiği huzur ve istikameti; akılları nurlandıran, gönülleri ferahlatan bu en güzel muallimin izinde yeniden bulacaktır inşallah…1- Buhari, Ahkâm, 222- İbn Mâce, Sunne, 173- Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebir, XIII-XIV, 364- Ebû Nuaym el-İsfahânî. Ma’rifetü’s-sahâbe, 5/2500; Nevevî, el-Minhâc fî şerhi Sahîhi Müslim, 5/20; İbn Hacer, el-İsâbe, 6/148.5- Buhari, Taharet 17; Nesai, Taharet 36, 41; İbn Mace, Taharet 16; Ahmed b. Hanbel, c. 6, s. 609 (c.4, s.437); Taberani, el-Mu’cemul-Kebir, c.6, s.234.6- Ahmed b. Hanbel, c. 2, s. 494 (c. 2, s. 250)7- T2263 Tirmizî, Fiten, 76; HM8798 İbn Hanbel, II, 3688- B5976 Buhârî, Edeb, 69- Buhârî, Edeb 18; Müslim, Tevbe 22.10- İbn Mâce, Zabaih, 6. 11- İbn Mâce, Tahâret, 4812- İbn Mâce, Ezân, 213- Ebu Davud, Edeb, 7714- Abdurrazzak, II. 205, no:3076.15- İbn Mâce, “İkâme” 176; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 165; Hâkim, el-Müstedrek, III, 250-251.

Ahmed Hüsrev ACAR 01 Nisan
Konu resmiBaharda Varlıklar Bize Neyi Fısıldıyor?
İnsan

“Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. Ve O’na, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.”Varlıkların kullandığı, bize bir şeyler anlatmak için, akıl kulağımıza fısıldadığı dilleri var. Özellikle bahar mevsiminde bizimle iletişim kurmak için kullandıkları sözsüz, kelimesiz harika bir yöntemleri var. Hepimiz kabul ediyoruz ki, iletişim bizim hayatımızda çok önemli bir yere sahiptir. Biz insanlar duygu, bilgi ve düşüncelerimizi iki tarzda- sözlü veya sözsüz- iletişim kurarak karşı tarafa aktarırız. Sözlü iletişim, konuşma yoluyla, dilimizle, kelimelerimizle yaptığımız iletişimdir. Sözsüz iletişim ise halimizle, o an ki beden dilimizle, yüz ifademizle kurduğumuz iletişimdir. Mesela biriyle tanıştığımızda o kişiye tebessüm etmemiz, samimiyetimizi, içtenliğimizi, memnuniyetimizi ifade eder. Sözgelimi bir insanın yüzüne, beden diline, o anki davranışlarına bakarak mutlu veya mutsuz, sevinçli veya hiddetli, heyecanlı veya durgun olup olmadığını anlayabiliriz. Bu kişi diliyle, sözlü bir şekilde ifade etmese de vücut diliyle çok şeyler anlatır. Yine atalarımız “aynası iştir kişinin, lâfa bakılmaz” demişler. Evet, kişinin yaptığı işin kalitesi veya kalitesizliği o kişi hakkında bilgiler verir. Sözsüz bir şekilde o kişinin karakterini, iş ahlakını yaptığı iş, anlatır. Yine bir doktorun beyaz önlüğü ve boynundaki stetoskopu mesleğini anlatır, bir hukukçunun duruşma esnasında giydiği cübbesi, bir komutanın askeri elbisesi ve belindeki silahı konuşmasalar da vazifelerini beden dili ile ifade ederler.Eğer dikkatle bakarsak hayatın içinde sözsüz iletişim öğeleri oldukça fazladır. Gözümüze çarpan bütün uyarı, ikaz işaretleri, trafik levhaları, trafik ışıkları, hatta renkler bile sözsüz bir şekilde bize bir şeyler anlatır. Mesela bir odanın içindeki klimanın uzaktan kumanda aleti bize “benimle klimayı açabilir, istediğin derecede serinleyebilirsin” der. Telefonumuzun şarj aleti hal diliyle “benimle bataryanı şarj edebilirsin” bilgisini bize aktarır. Yoldan geçen sarı renkli bir taksi “benimle bir yerden bir yere seyahat edebilirsin” mesajını verir. Duvardaki bir saat gün içinde defalarca bizimle sözsüz bir şekilde konuşup, zamanı, vaktin geçişini bizlere hatırlatmaz mı?İşte nasıl hayatın içinde bizimle iletişim kuran çok sayıda sözsüz iletişim öğeleri varsa aynen bunun gibi bütün varlıklarda da hal dili ile iletişim kurma özelliği vardır. Varlık­lar kendilerine özgü hal dilleriyle bizimle konuşurlar. Bize kendi yaratanları olan Allah’ı anlatırlar, tanıtırlar. İslamiyet’te bu hal dili ile konuşma şekline “lisan-ı hal” ile konuşma denir. Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz bu konuşma diline İsrâ suresinde dikkat çeker. Ve şöyle buyurur: “Yedi gök ile yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. Ve O’na, hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.”Evet, nasıl ki dilini bilmediğimiz bir turisti anlamamız ve onunla anlaşmamız mümkün değilse varlıkların da dilini çözemezsek onların da anlattıklarını anlamamız mümkün olmaz. Eğer evrendeki varlıkların dilini çözebilirsek Yaradan’ın onlarla bize neler anlatmak istediğini de kolayca anlamış oluruz. İşte iman nuruyla kâinata, varlıklara bakan bir insan, kainattaki bu dili çözer. Bütün varlıkların kendilerine özgü bir dille bizimle konuştuğunu fark eder.Her Bir Varlık, Mesajlarla Dolu Bir Mektup GibidirEvet canlı, cansız bütün varlıklar bize yara­tanın onların üzerine taktığı güzelliklerle mesaj taşırlar. Bu bakış açısıyla incelendiğinde aslında her bir varlık, Allah tarafından biz akıl sahibi insanlara gönderilmiş içi mesajlarla dolu bir mektup gibidir. Rabbimiz tüm varlıklar aracılığıyla kendi özelliklerini, isim ve sıfatlarını bizlere anlatır. Mesela bize sevdiğimiz birinden gelen bir mektubu okuduğumuzda onun duygularını, düşüncelerini, bizden isteklerini anlamış oluruz. Aynen bunun gibi bahardaki her bir çiçek, yazın sofralarımızı şenlendiren her bir meyve, nisan ayında bize yağmur taşıyan tüm bulutlar Rabbimizin kendisini bize tanıtmak ve sevdirmek için gönderdiği bir mektuptur. Biz eğer bu mektuplarda yazan dili çözersek mektupta neler yazdığını da anlamış oluruz.Bizim akıllı bir insan ve şuurlu bir Müslüman olarak onların bu dilini anlamamız, kavramamız gerekiyor. Bu dile kavramsal olarak “lisan-ı hal” deniliyor. Yani her varlık taşıdığı, sahip olduğu bütün özelliklerinin diliyle Allah’tan bahseder. Bütün varlıklar, her halleriyle onları var eden Cenab-ı Hakk’ı tanıtırlar.Bununla alakalı bir iki misal vermek istiyorum. Mesela güzel bir halıyı düşünelim; bir halı, nakışlı, sanatlı, rengârenk, motifli güzel bir halı. Bu halı, hâl lisanıyla ve özelliklerinin diliyle bize der ki, “Benim üzerimde ilmek ilmek bu nakışları dokuyan bir usta var. Benim bir nakkaşım var. Üstümdeki bu nakışları bir plan dâhilinde çizen, tasarlayan biri var. Çünkü bu nakışlar kendi kendine olamaz. Üzerimdeki ilmekler, desenler, renk uyumu, motiflerin düzeni tesadüfen olabilir mi? Benim üzerimdeki sanat, ancak sanattan anlayan biri tarafından yapılabilir. Beni nakış nakış, ilmek ilmek dokuyan şuursuz iplikler olamaz. Üzerimdeki bu güzel görüntüyü tasarım nedir bilmeyen boyalar hiç yapabilir mi?” der. Elbette yapamazlar. Çünkü sanatlı bir eser; sanattan anlamayan, akılsız, duygusuz, bilgisiz maddelerin becerisiyle gerçekleşemez. Hiçbir nakış, nakkaşı olmadan meydana gelemez. Nakış, o nakşı yapan, pek çok niteliklere sahip bir ustanın eseri olabilir. Hiçbir plan o planı çizen, düzenleyen şuurlu biri olmadan vücuda gelemez. Bu sebeple bir şey planlıysa, düzenliyse, ölçülüyse onu planlayan, düzenleyen biri mutlaka olmalıdır. Şiir Olsun da Şairi Olmasın Hiç Mümkün mü?Sözgelimi bir şiir düşünelim, mesela bu şiir İstiklal Marşı olsun. Bu şiir, bir şair olmadan kendi kendine, tesadüfen yazılabilir mi? Harflerin uçuşmasıyla yazarı olmadan, sayfa üzerinde nasıl oluşabilir? Veya istiklal marşı, tesadüfen mürekkebin sayfalara dökülüp yazı şekline dönmesiyle yazılabilir mi? Hayır kesinlikle böyle olamaz. Her şiir, kendi şairini gösterir, tanıtır, bildirir. Çünkü şiir, şairsiz olmaz; olamaz. Şiir, edebiyattan anlayan, kelimeleri tanıyan, kelimelerin insanların duyguları üzerindeki etkilerini bilen, mana ve anlam nedir, kavramış sanatkâr, şuurlu bir insan tarafından yazılabilir. Kendi kendine yazılamaz. Mesela;Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı!Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı;Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.143 tane harften oluşan bu dörtlük; harflerin, kelimelerin rastgele kendiliğinden bir araya gelmesiyle oluşabilir mi? Bu mümkün değildir. Zira akılsız, ruhsuz, duygusuz harfler bir şair olmadan, şiir şekline giremezler.Aynen öyle de, bahar mevsiminde topraktan çıkan güzel kokulu bir sarı çiçek de bir şiir gibidir. O çiçek, harika görüntüsüyle, hoş kokusuyla, cazip güzelliğiyle, insanı etkileyen bir şiire benzer. O da şairsiz olamaz. Çamurlu topraktan çıkan bu güzel çiçek; atomların, moleküllerin rastgele bir araya gelmesiyle nasıl oluşabilir? Cansız bir topraktan, canlı bir çiçeğin çıkması tesadüfen olabilir mi? Allah’ın kudreti, ilmi olmadan hidrojen, oksijen, karbon, azot gibi cansız, şuursuz elementler; sanatlı, canlı bu güzel çiçeği hiç yapabilirler mi? Sarı Çiçek Kiminse, Yeryüzündeki Bütün Çiçekler OnundurDiğer yandan bu olay sadece bir çiçek için geçerli değildir. Bu gibi çiçekler, yeryüzünün her tarafında aynı anda, aynı güzellikte vücuda geliyorlar. Bunu hepimiz görüyoruz. Kara topraktan, akılsız sudan, duygusuz havadan böyle güzelliklerin çıkamayacağını biliyoruz. Hem bu durum binlerce yıldır her bahar mevsiminde devam edip gerçekleşiyor. İşte bu sebeple, bu sarı çiçek kiminse yeryüzündeki bütün çiçekler onundur. Çünkü bütün çiçekler aynı toprak, aynı su, aynı hava, aynı ışık tezgâhında; fabrikasında yetiştiriliyor. Bu tezgâh ve fabrika kiminse ondan çıkan ürünler de onundur. Evet, bütün bu çiçekler ve ürünler, neticeler de Allah’ındır. Her bir çiçek; “Ben Yaradan’ımın varlığına, birliğine ve sıfatlarına delilim” der. “Benim üzerimdeki güzellikler ve özellikler ne toprakta ne de ışıkta vardır. Onlar beni yaratamaz, var edemez. Üzerimdeki nakışlı güzelliği, sanatlı tasarımı, güzel kokulu özelliği veremezler. Çünkü bunlar, onlarda yoktur. Dolayısıyla onlar da yaratılmıştır. Onları yaradan beni de onlarla beraber yaratmıştır. Toprak kiminse topraktan çıkan bizler de ona aidiz. Dünyadaki benim gibi bütün çiçekler, aynı güneşten ışık alıyoruz, aynı havadan yararlanıyoruz. Allah’ın kudretiyle vücuda gelip topraktan çıkıp sizlere tebessüm ediyoruz” der. Güneşin Sahibi Kimse, Çiçekler de Onundur!Hem yeryüzündeki benim gibi bütün bitkileri ısıtan ve ışıtan lambamız güneş kiminse biz de onunuz. Hem sünger gibi üzerimizde gezen bulutlar kiminse biz de onun mülküyüz. Çünkü 154 milyon kilometre uzaktaki güneş, bizi nereden tanısın, ışığa olan ihtiyacımızı nereden bilsin? Üzerimizde gezen cansız bulut bizim suya ne kadar muhtaç olduğumuzu hiç bilebilir mi? Elbette ki bilemez. Evet, beni ve bütün canlıları tanıyan, güneşi bizlere mükemmel bir lamba, bulutları bizlere yağmur taşıyan bir depo yapan ancak Allah’tır. Bütün kâinatta hükmeden sonsuz ilim ve kudret sahibi olan odur. Bizim ihtiyaçlarımızı nihayetsiz merhametiyle ancak o karşılayabilir. 

Ayhan Mirza İNAK 01 Nisan
Konu resmiŞeyh Gâlib’in Dilinde, Ney’in Sedâsı “Efendim”
Kültür ve Medeniyet

 “Madem Kur’ân-ı Hakîm mürşidimizdir, üstâdımızdır, imamımızdır. Her bir âdâbda rehberimizdir.”Eserden müessire:Erbâb-ı sühan egerçi çokdur / Bu neş’ede benden özge yokdurGarip bir hâl… Her şey keyif, her şey zevk üzerinden okunuyor. Sanki mesele sadece haz almak, eleştirilmekten kaçınmak ve rahat etmekmiş gibi… Oysa büyükler “Mesnevî’nin bahçesinde, ilk şeyhimin elinde büyüdüm, olgunlaştım.” derken bir terbiyeden, bir yolculuktan söz eder. Siz ise meseleyi yalnızca zevke ve lezzete indirgersiniz; hem de ilmî ve kelâmî olanı bile…Böyle sözler söyleyenleri görünce “Maşallah!” deriz; zira o zat, izinden yürüdüğü büyüklerin adımlarını takip ederek konuşmaktadır.Tarz-ı selefe tekaddüm etdim / Bir başka lügat tekellüm etdimBu da ayrı bir tuhaflık… Makam ve itibar, insanın nazarını bir an bile bulandırmasın. Zira zaman da mekân da sürekli akıp gider. O zat “Öncekilerin ardından geldim; bu asrın ihtiyacına göre aşk yolunu anlattım.” derken bir iddia değil, bir vazife ifade eder.Fakat siz, “ene”yi merkeze alıp işi gurura ve kıyaslamaya götürürsünüz. Nefsî bir yarışa çevirir, hakikatin sadeliğini göremezsiniz.Gencînede resm-i nev gözetdim / Ben açdım o genci ben tüketdim“Hazine” denildi mi gözler kamaşır. Herkes “Bana, bana!” diye koşar. Ortak bir fotoğrafta bile kendini arayan bir bakış… Oysa o zat “Satırlarımda hakikat incilerini dizdim; önce kendi nefsime söyledim.” der.Ne var ki bu söz işitilmez; hayalî bir “çalma” meselesine takılıp kalınır.Ey dost! Ne büyük bir yanılgı bu…O ise açıkça kaynağı gösterir, hakikatleri saklamaz. Beyit beyit, bu hakikatleri ümmete sunar ve der ki:“Ben açtım ama sadece ben tüketmeyeyim… Hakikat herkesindir.”Fakat bütün bu samimiyet görülmez; bir levhaya, bir isnada takılı kalınır. Hakikatin kendisine kulak veren, irşadına giren pek olmaz.Kırk iki yıllık bereketli bir ömür… Habîbullah’a (asm) duyulan samimi muhabbetle geçen bir hayat… Sünnet-i Seniyye ile şereflenmiş bir yaşantı…Kalem-i müeyyedine binler bârekallah!Sonradan gelenlere selamını mürekkebiyle nakşeden o güzel ruh… Hüdâ rahmet eylesin.* * *Sultân-ı rusül şâh-ı mümeccedsin EfendimBî-çârelere devlet-i sermedsin EfendimDîvân-i ilâhîde ser-âmedsin EfendimMenşûr-ı “le-‘amrük” le mü’eyyedsin EfendimSen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin EfendimHak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin EfendimKur’ân’da Hak medhiyle mukayyedsin EfendimEsmân ile Şems-i Ezel’e ayînesin Efendim(Mümecced: Şanı yüceltilmiş / Ser-âmed: İleri gelen / Menşûr: Ferman / Mü’eyyed: Kuvvetlendirilmiş / Sezâ: Layık) * * *Hutben okunur minber-i iklîm-i bekâdaHükmün tutulur mahkeme-i rûz-ı cezâdaGülbank-i kudûmün çekilir ‘arş-ı Hudâ’daEsmâ-i şerîfin anılır arz ü semâdaSen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin EfendimHak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin EfendimHer bir güne mu’cîze cezîre-i Arab’daNûrunla gönüllerde musaddaksın Efendim(Gülbank: Merasimlerde belli bir tertibe göre yüksek sesle okunan duâ ve ilahi dizisi)* * *Ol dem ki velîlerle nebîler kala hayrân“Nefsî” deyü dehşetle kopa cümleden efgânYe’s ile ‘usâtın ola ahvâli perîşânDestûr-ı şefâ’atle senindir yine meydânSen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin EfendimHak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin EfendimÂhîrdeki ümmette firâkın ne de yamânSünnet-i seniyyenle halâskârsın Efendim* * *Bir gün ki dalub bahr-ı gâm u fikrete gitdimİlden yitürüb kendimi bî-hodlıga yitdim‘İsyânım anub ‘âkıbetimden hazer etdimBu matla’ı yâd eyledi bir seyyid işitdimSen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin EfendimHak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin EfendimÇıkdım bu pusûlam ile girdâba ki batdımŞol şer’î şerîfinle kılâvuzsun Efendim(Bî-hodluk: Çılgınlık / Hazer etmek: Sakınmak, çekinmek) * * *Ümîddeyiz ye’sle âh eylemeyiz bizSermâye-i îmânı tebâh eylemeyiz bizBâbın koyub agyâre penâh eylemeyiz bizBir kimseye sâyende nigâh eylemeyiz bizSen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin EfendimHak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin EfendimÎmâna olan hizmeti ketmeylemeyiz bizHakîkati neşrinle müşevviksin Efendim(Tebâh eylemek: Harab eylemek / Penâh eylemek: Sığınmak / Nigâh eylemek: Bakmak, nazar eylemek / Ketmeylemek: Saklamak) * * *Bî-çâredir ümmetlerin ‘isyânına bakmaDest-i red urub hasret ile dûzaha kakmaRahm eyle emân âteş-i hicrânına yakmaEz-cümle kulun Gâlib-i pür-cürmü bırakmaSen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin EfendimHak’dan bize sultân-ı mü’eyyedsin EfendimHem râm et uhuvvete adâvette bırakmaTevhîd-i kûlûbünle muvahhidsin Efendim(Dûzah: Cehennem)* * *Bir Salavât: اَللّٰهُمَّ اجْعَلْ لَیْلَةَ قَدْرِنَا فٖي رَمَضَانَ  هٰذَا خَیْرًا مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ لَنَا وَلِطَلَبَةِ الْقُرْاٰنِ الصَّادِقٖينَ Me’hazDivan-ı Gâlib, İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi, Yazma Eserler, No: TY00401 (v. 76B/77A-B)https://oku.risale.online/https://imla.kabikavseyn.com/

İbrahim SARITAŞ 01 Nisan
Konu resmiMedeniyet Dili Olarak Türkçe
Kültür ve Medeniyet

Türk milleti ve bu milletin dili olan Türkçe hiç şüphesiz bin yılı aşan bir maziye sahiptir. Bengü taşları olarak da adlandırılan Orhun Abideleri ulaşılabilen ilk yazılı kaynaklardır, Türkçenin başlangıcı bu metinlerle başlamış değildir. Taşlara kazınan metinlerdeki Türkçeye baktığımız zaman dilin ciddi bir mesafe aldığı, yazı dili olarak kullanılma mertebesine ulaştığı, sanatlı söyleyişlerin bulunduğu dikkati çeker. Bütün bunlar dilin uzun zaman diliminde işlendiğini, damıtıldığını belli bir kıvama geldiğini adeta rafine edildiğini gösterir.“Kültür” ve “medeniyet” kavramları üzerinde henüz uzlaşılamayan iki kavramdır ve çoğu zaman da birbirinin yerine kullanılır. Cemil Meriç bu yüzden medeniyeti “muhtevası, çağdan çağa, ülkeden ülkeye, yazardan yazara değişen kaypak ve karanlık kelime” olarak tanımlar. İngiliz ve Fransızların “civilisation” olarak adlandırdıkları kavram bizde “medeniyet” olarak karşılığını bulmuştur. Almanlar ise “civilisation” yerine “kultur” kelimesini tercih etmişlerdir. Aynı kavram alanında bulunan kültürün milli ve yerel, medeniyetin ise daha kapsayıcı ve evrensel olduğu söylenebilir. Yakın zamanda kaybettiğimiz merhum sosyolog Prof. Tayfun Amman Hoca “kültürün toprağa kök salmış hali, tarihte iz bırakacak duruma ulaşması” olarak tanımlar medeniyeti. Buradan şöyle bir sonuç çıkmaktadır: Her medeniyet bir kültürdür ancak her kültür bir medeniyet değildir.Kültür, milletleri birbirinden ayırt eden ortak ürünler toplamıdır. Bir nevi kimliktir ve insan elinden çıkma ne varsa onu ihtiva eder. Kuşaktan kuşağa aktarılarak binlerce yıl boyunca sahiplenilen ortak bir mirastır. Hayatı anlama ve anlamlandırma biçimi olarak da tanımlanabilir. Medeniyet ise gümrah bir nehirdir, kıvrıla kıvrıla akar sessiz ve derinden. Tıpkı Nil, Fırat, Seyhun, Ceyhun, Kızılırmak gibi. İnsana ait maddi-manevi her şeyi sinesinde barındırır. Bir nehrin var oluşundaki en önemli şey hiç şüphesiz gökten rahmet olup inen “su”dur. Su, önüne çıkan her şeyi bünyesine katarak yol alırken büyür; zenginleşir ve güçlenir. Medeniyet/kültür ırmağının içinde yer alan malzemelerin neler olduğu sorusuna cevap olarak pek çok şey sayabiliriz: din, dil, edebiyat, yeme-içme, giyim, müzik, davranışlar, gelenekler… Ancak bunlardan hangisinin “su” kadar değerli ve vazgeçilmez olduğu bakış açısına göre değişir.Burada şu soruya cevap ararız çoğu zaman: Medeniyetimizin ismi nedir? Osmanlı medeniyeti mi, İslam medeniyeti mi, Türk medeniyeti mi, Türk-İslam medeniyeti mi, Akdeniz medeniyeti mi? Sorunun muhatapları kendi zaviyelerinden, kendilerini ait hissettikleri noktadan cevaplar çoğu zaman. Ancak hakikat şudur ki bizim medeniyetimiz bu sayılanların toplamıdır, ortalamasıdır, hepsidir.Dil, toplumsal bir anlaşmadır. Toplumu kuran bir bakıma dildir. Kültüre ait her ne var ise onu dilden ayrı düşünmek imkânsızdır. Kültür denilen ortak değerlerin sonraki kuşaklara dil aracılığı ile aktarıldığı dikkate alınırsa bu ırmağın suyunun “dil” olduğu da söylenebilir. Zira nehirler taşıdıkları malzemeleri yüzlerce kilometre uzağa götürmektedir. Tıpkı dilin binlerce yıl öncesinden günümüze taşıdıkları gibi… Türk milleti ve bu milletin dili olan Türkçe hiç şüphesiz bin yılı aşan bir maziye sahiptir. Bengü taşları olarak da adlandırılan Orhun Abideleri ulaşılabilen ilk yazılı kaynaklardır, Türkçenin başlangıcı bu metinlerle başlamış değildir. Taşlara kazınan metinlerdeki Türkçeye baktığımız zaman dilin ciddi bir mesafe aldığı, yazı dili olarak kullanılma mertebesine ulaştığı, sanatlı söyleyişlerin bulunduğu dikkati çeker. Bütün bunlar dilin uzun zaman diliminde işlendiğini, damıtıldığını belli bir kıvama geldiğini adeta rafine edildiğini gösterir.Tarih boyunca Türk dilinin Karahanlı Türkçesi, Çağatay Türkçesi, Osmanlı Türkçesi gibi farklı dönem isimleriyle tanımlandığı bilinmektedir. Bu isimler çoğunlukla yakın dönem araştırmacıları tarafından belirlenmiştir. Ali Şir Nevaî, konuştuğu dili Türkîce/Türkî dili olarak adlandırır. Osmanlı döneminde de dilin adı Türk dilidir, Osmanlı Türkçesi veya Osmanlıca değildir. Çağatay Türkçesi kavramını icat eden Sultan Abdülhamid dönemi Türkologlarından Vambery’dir. Osmanlıca kavramı ise Tanzimat dönemiyle kavramlar dünyamıza girer.Kavram kargaşasından sıyrılarak Türk dilinin bir medeniyet dili olması noktasında söylenecek sözler ciltleri dolduracak bir hacme sahiptir. Sahip olduğu söz varlığı, kalıp sözler, atasözü ve deyimler bakımından zengindir. Ali Şir Nevaî, Hüseyin Baykara, Yunus Emre, Fuzulî, Nabî, M. Akif Ersoy, Yahya Kemal, Bahtiyar Vahabzade, Cengiz Aytmatov gibi saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok önemli isim bu dille şaheserler ortaya koymuştur. İsmi bilinmeyen nice yiğitler içlerindeki heyecanı kahramanlık türküleriyle dile getirmiş, analar evlatlarına yine bu dilde türkü yakmış, böylece büyük bir medeniyet şekillenmiş.Tarihte bilim dili, eğitim dili, edebi dil, siyaset dili, sevgi dili olarak çok farklı sahalarda kendini gösteren dilimizin bugünkü kimliğini kazanmasında İslam’ın çok önemli bir etkisi ve katkısı olduğu tartışılmaz bir gerçek. İslam’ın kabulüyle birlikte bu hak dini dünyanın dört bucağına yayma arzusu edebi sahada tasavvuf ve tekke edebiyatını bir tebliğ aracı olarak meydana çıkarmıştır. Ahmet Yesevi hazretleri ve onun yolundan giden talebeleri Türk dilinin en güzel eserlerini bu gaye ile yazmışlar. Bu dil İslam’ın hizmetkarı olmuş kısaca. Divanlar, nefesler, ilahiler, kasideler, miraciyeler, tefsir ve hadis eserleri… Teliflerin haricinde tercüme faaliyetleri de yabana atılmayacak kadar kıymetlidir. Çok mühim eserler Arapça ve Farsçadan Türkçeye tercüme edilmiş, şerhler yapılmış.Türkçe ile Arapça/Farsçanın yakınlaşması kelime alışverişini beraberinde getirmiş. Bugün kullandığımız pek çok kelimenin aslına baktığımızda Arapça veya Farsça olduğunu görürüz. Bu, Türkçeyi zayıflatan bir durum değil tam tersine zenginleşme vesilesidir. Bin yıldır kullandığımız bu kelimelerden önemli bir kısmını biz Türkçenin fonetik düzlemine çekerek Türkçeleştirmişiz. Hatta bir kısmında mana değişikliği bile olmuş. Aynı zamanda bu kelimeler arka planda medeniyete ait pek çok unsuru da beraberinde getirmiş. Yaşanmışlıklar, gelenekler, milletin ortak kavramları bu kelimelerde taşınmış bugünlere. Mesela “istiklal” kelimesi günlük dilde bugün kullanılmasa da “İstiklal Marşı, istiklal şairimiz, istiklal mücadelesi” gibi bazı mühim milli kavramlarda kalıplaşmış. Bizler büyük ve şanlı bir tarihin mirasçıları olarak tarihi-kültürel sürekliliğin sadece tarihi eserlerin onarımıyla sınırlı olmadığını, dili muhafaza ve ihya etmenin bu noktada ne kadar ehemmiyetli olduğunu fark etmeliyiz. Hiç şüphesiz bu medeniyetin devamlılığını sağlamak ve ortak hafızamızı canlı tutmak muhteşem bir medeniyet dili olan Türk dilinin korunmasından geçmektedir. Zira insan konuştuğu kelimeler kadardır. İçeride ne varsa dışarıya sızacak olan da odur. Dilin sınırı kişinin dünyasının sınırını da belirler. Bize düşen hükümetlerin bu konuda politikalar üretmesini beklemeden, işi başkasına havale etmeden acilen kendimizden, yakın çevremizde tesir edebileceklerimizden başlayarak şuurlu bir davranış sergilemektir. Dilimizi layık olduğu şekliyle kullanmak ve gelecek kuşaklara aktarmak üzerimize düşen büyük bir vazifedir.

Tarık ÇELİK 01 Nisan
Konu resmiMuhabbet Fedaileriyiz, Husumete Vaktimiz Yok
İnsan

Bugün Gazze’den Şam’a, Kudüs’ten Bağdat’a, Sana’dan Beyrut’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada Müslümanların önündeki en büyük soru şudur: Biz birbirimizi tüketerek mi ayakta kalacağız, yoksa birbirimize dayanarak mı var olacağız? Tarih, birinci yolun felaket doğurduğunu defalarca göstermiştir. İkinci yol ise kolay değildir; sabır, feragat, basiret ve ahlâk ister. Fakat başka da çıkar yol yoktur. Ortadoğu coğrafyası, asırlardır yalnızca si­ya­sî mücadelelerin değil, aynı zamanda aidiyet, kimlik, mezhep, kavim, iktidar ve ha­fıza çatışmalarının iç içe geçtiği bir havza olmuştur. Bu coğrafyada sınırlar çoğu zaman haritalarla değil, kırgınlıklarla çizilmiş; ittifaklar yalnızca menfaatlerle değil, korkularla da kurulmuştur. Son iki asırda yaşanan gelişmeler ise İslâm dünyasına şunu açık biçimde göstermiştir: Müslüman toplumları zayıflatan asıl unsur, dış müdahaleler değildir. Dış müdahaleyi etkili kılan, çoğu zaman içerideki çözülme, parçalanma, tarafgirlik ve husumettir. Başka bir ifadeyle, ümmet bünyesindeki dağınıklık giderilmeden dışarıdan gelen tehditlerin bütünüyle bertaraf edilmesi mümkün değildir.Aynı inancı paylaşan, aynı kıbleye yönelen ve aynı peygamberin ümmeti olan insanlar arasındaki bağ, sıradan bir yakınlık değildir. Kur’ân-ı Kerîm’in müminleri kardeş ilan etmesi, ümmet hayatını şekillendiren temel hakikattir. Bu hakikat, İslâm toplumunun ahlâkını, hukukunu, siyasetini ve toplumsal düzenini besleyen kurucu esastır. Müminlerin kardeşliği de sadece ortak inançtan doğan duygusal yakınlık değil; aynı ümmete mensubiyetin doğurduğu sorumluluk, dayanışma ve ortak kader bilincidir. Bu bağ zedelendiğinde mesele yalnızca fertler arasındaki kırgınlık olarak kalmaz; ümmetin direnci zayıflar, toplumlar arasındaki güven sarsılır ve ortak istikbal fikri yara alır.Bediüzzaman Said Nursî’nin uhuvvet bahsinde dikkat çektiği temel nokta tam burada belirginleşir: Müminler arasında nifak, şikak, kin ve adavet, hakikat nazarında zulümdür. Zira bir mümine, onda bulunan tek bir kusur sebebiyle düşmanlık beslemek, onda mevcut nice masum ve kıymetli vasfı görmezden gelmek demektir. İman, İslâmiyet, kulluk şuuru, kıble birliği, peygamber birliği, din kardeşliği, komşuluk, akrabalık, insanlık ve ümmet mensubiyeti gibi sayısız bağ varken; bunların hepsini bir kenara bırakıp küçük bir kusuru esas almak ne hikmetle bağdaşır ne de adaletle.Bugün İslâm dünyasının yaşadığı en büyük kırılmalardan biri de siyasî ihtilaflar, mezheb farklılıkları, etnik hassasiyetler ve tarihî kırgınlıklardır ve çoğu zaman asıl bağı gölgede bırakmaktadır. Oysa ümmeti ayakta tutan şey, tâli farklılıkların mutlaklaştırılması değil; asli müştereklerin korunmasıdır. İtikadın, vahyin, nübüvvetin ve kıblenin birleştirdiği insanları, ikincil meselelerin ayırması büyük bir kayıptır. Hele bu ayrılık, sadece mesafe üretmekle kalmayıp kine, tahkire, tekfire, dışlamaya ve düşmanlığa dönüşüyorsa, orada ümmet fikri zedeleniyor demektir.Ortadoğu’ya biraz dikkatle bakan herkes, iç çatışmaların dış müdahaleler için nasıl müsait bir zemin hazırladığını açıkça görür. Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Lübnan’da ve daha başka birçok yerde yalnızca askerî yahut siyasî meseleler değil; derinleşmiş güvensizliklerin, mezhebî kutuplaşmaların, aidiyet savaşlarının ve birbirini meşruiyetsiz görme alışkanlığının açtığı yaralar vardır. Bir topluluk diğerini bütünüyle tehdit olarak okumaya başladığında, ortak hayat zemini de daralmaya başlar. Böyle zamanlarda dış aktörler çoğu zaman var olan kırılmaları üreten değil; onları derinleştiren taraf olur, kullanır ve yönlendirirler. Yani içeride husumet varsa, dışarıdaki müdahale kolaylaşır. İçeride muhabbet ve adalet varsa, dışarıdan gelen fitne duvara çarpar, geri döner.Bu sebeple birlik çağrısını saf bir romantizm gibi görmek ciddi bir yanılgıdır. Birlik, gerçekliği göz ardı eden duygusal bir slogan değil; dağılmış güçleri toparlayan, savunma hattı kuran, toplumsal direnci yükselten bir siyaset ahlâkıdır. Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Birlik, hakikati terk ederek değil; hakkaniyeti kuşanarak kurulur. Herkesin aynı düşünmesi, aynı yo­rumda birleşmesi veya aynı usulü benim­semesi beklenemez. Zaten insan topluluklarında farklılık tabii, hatta belli ölçüde faydalıdır. Ancak farklılık başka, düşmanlık başkadır. Müsbet ihtilaf başka, menfî ihtilaf başkadır. İslâm düşünce geleneği boyunca mezhepler, meşrepler, yorumlar ve ekoller varlığını sürdürmüştür; fakat bunların rahmet olduğu yer, birbirini yok etmeye değil, birbirini tamamlamaya açık oldukları zemindir. Hak namına konuşmakla nefis namına taraf tutmak arasındaki fark da burada ortaya çıkar.Ne var ki modern dönemde Müslüman toplumların önemli bir kısmı, ihtilafı yönetme ahlâkını kaybetmiş görünmektedir. Fikir ayrılığı çok hızlı biçimde husumete, tenkit çok çabuk tahkire, itiraz ise kolayca düşmanlaştırmaya dönüşebilmektedir. Bu dönüşümün arkasında sadece cehalet değil; nefis, iktidar tutkusu, grup taassubu, rövanş duygusu ve siyasî aidiyetlerin kutsallaştırılması da vardır. Bir insan yahut grup, kendi bulunduğu yeri hakikatin bütünü gibi görmeye başladığında, karşı taraf artık sadece farklı değil; mahkûm edilmesi gereken bir unsur gibi algılanır. İşte bu hâl, ümmet bünyesini içten içe çürüten en tehlikeli marazlardan biridir.Tarafgirlik, insanın adaleti kaybetmesine yol açar. Kendi tarafındaki kusuru örter, karşı taraftaki küçük yanlışı büyütür. Kendi düşüncesine yakın olan bir yanlış kişiyi mazur görürken, uzak olan bir doğru kişiyi bile acımasızca mahkûm eder. Bu, sadece bir fikir problemi değil, aynı zamanda ahlâk problemidir. Çünkü burada ölçü hak değil, aidiyet olmaktadır. Hâlbuki müminin temel vasfı hakperestliktir; tarafperestlik değil. Hakperestlik, gerektiğinde kendi nefsini, kendi çevresini ve kendi tarafını da eleştirebilmeyi gerektirir. Tarafperestlik ise kişiyi körlüğe mahkûm eder.Kur’ân’ın öfkeyi yutmayı, affetmeyi, ıslahı ve ihsanı öne çıkarması tesadüf değildir. Çün­kü toplum sadece hukukla değil, ah­lâk­la ayakta durur. Hukuk çatışmayı sınırlar; ah­lâk ise kalbi dönüştürür. Bir toplulukta herkes hakkını talep eder ama kimse affet­mezse, hayat sürekli bir gerilim alanına dönüşür. Herkes kusur arar ama kimse örtmezse, güven duygusu körelir. Herkes hesap sorar ama kimse merhamet göstermezse, kardeşlik duygusu zamanla çözülür. Bu yüzden İslâm’ın “ıslah” vurgusu son derece önemlidir. Islah, haksızlığı onaylamak değil; bozulmuş ilişkiyi tamir etmeye çalışmaktır. Affetmek, yanlışı meşrulaştırmak değil; nefsin intikam arzusunu disipline etmektir. İyilikle mukabele etmek ise pasif bir tavır değil; husumeti çoğaltmayan, aksine onu eritmeye çalışan yüksek bir ahlâk tavrıdır.Burada şu dengeyi doğru kurmak gerekir: Müslüman, zulme rıza göstermez; fakat her anlaşmazlığı savaşa dönüştürmez. Haksızlığa karşı çıkar; fakat bu karşı çıkışı kinle, tahkirle ve yıkıcı bir dil ile yürütmez. Kardeşinin kusurunu görür; fakat onu bütünüyle o kusurdan ibaret saymaz. Islah etmeye çalışır; fakat tahakküm kurmaya kalkmaz. Nasihat eder; fakat rencide etmeyi yöntem hâline getirmez. Bu incelik kaybolduğunda, dinî hassasiyet bile bazen çatışmayı körükleyen bir forma bürünebilir. Oysa İslâm’ın hedefi, mümini sadece doğru düşünen değil, doğru tavır alan bir insan hâline getirmektir.Birlik ve beraberliğin önündeki önemli engellerden biri de hırstır. Çünkü hırs, sadece rızık meselesinde değil; makamda, temsilde, nüfuzda, görünürlükte ve grup menfaatinde de belirleyici bir hastalıktır. Siyasî ve içtimaî rekabetin birçok alanında asıl kırılmayı üreten şey, çoğu zaman ilke farklılığı değil; pay kapma hırsıdır. Hırs devreye girdiğinde adalet zayıflar, kanaat kaybolur, emanet duygusu aşınır. Ortak hizmet, yerini rekabete bırakır. Kardeşlik hukuku, yerini kıskançlığa terk eder. İslâm toplumlarında zaman zaman yaşanan liderlik kavgaları, hizipleşmeler ve hizmet çatışmaları da bu zeminden bağımsız değildir. Bu bakımdan kanaat, sadece ekonomik bir erdem değil; aynı zamanda toplumsal huzurun da temelidir.Şu hâlde bugün Müslümanlara düşen vazife, birlik çağrısını hamâsî bir slogan olmaktan çıkarıp ahlâkî ve içtimaî bir programa dönüştürmektir. Bunun ilk adımı, mümini bütünüyle bir kusur üzerinden okumaktan vazgeçmektir. İkinci adım, ihtilafı düşmanlığa çevirmeyen bir dil geliştirmektir. Üçüncü adım, tarafgirliği değil adaleti merkeze almaktır. Dördüncü adım, dış tehditlerin büyüklüğünü görüp iç çekişmelerin maliyetini yeniden hesaplamaktır. Beşinci adım ise nefsin, hırsın ve enaniyetin ümmet bünyesinde açtığı yaraları fark ederek bunları manevî bir muhasebe konusu yapmaktır.Bugün Gazze’den Şam’a, Kudüs’ten Bağdat’a, Sana’dan Beyrut’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada Müslümanların önündeki en büyük soru şudur: Biz birbirimizi tüketerek mi ayakta kalacağız, yoksa birbirimize dayanarak mı var olacağız? Tarih, birinci yolun felaket doğurduğunu defalarca göstermiştir. İkinci yol ise kolay değildir; sabır, feragat, basiret ve ahlâk ister. Fakat başka da çıkar yol yoktur. Bu sebeple bugün yeniden uhuvveti düşün­meye, yeniden kardeşliğin hukukunu konuşmaya, yeniden ihtilaf ahlâkını inşa etmeye mecburuz. Müslüman toplumlar için muhabbet, duygusal bir lüks değil; olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır. Husumet ise sadece kalbi karartan bir günah değil; aynı zamanda toplumları çürüten bir stratejik zaaftır. Birbirimize karşı değil, birlikte ayakta kalmamız gereken bir çağda yaşıyoruz. Küçük hesaplarla büyük bağları zedelemek, tarihî bir hatadır. Tali meseleler uğruna asli müşterekleri yormak, ümmet şuurunu örselemektir.Neticede şu hakikati hem dinî hem tarihî hem de siyasî tecrübeler açıkça ortaya koymaktadır: Müminler arasındaki muhabbet yalnızca fazilet değil, kuvvettir. Affetmek yalnızca ahlâk değil, direniştir. Adalet yalnızca hukuk değil, birliğin teminatıdır. Kardeşlik yalnızca bir duygu değil, ümmetin ayakta kalma şartıdır. Onun için bugün söylememiz gereken söz: Önümüzde çözülmesi gereken bunca mesele, korunması gereken bunca değer, savunulması gereken bunca hakikat varken husumete ayıracak vaktimiz yoktur. Biz, kalpleri birbirine yaklaştırmakla mükellefiz. Biz, ayrılığı derinleştirmek için değil, yarayı sarmak için buradayız. Biz, muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yok.

Eşref Ender 01 Nisan
Konu resmiMehmet Âkif’te Ümmetin Birliği
Tarih

Osmanlı Devleti’nin çözülme döneminde yaşayan Mehmet Akif Ersoy, sadece bir şair değildir. O aynı zamanda içinde yaşadığı çağın sarsıntılarını derinden hisseden, çöküşün sebeplerini anlamaya çalışan bir fikir ve vicdan adamıdır. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve ardından gelen işgalleri, sadece siyasî bir yenilgi olarak görmemiş; aynı zamanda medeniyetin sarsılması olarak tanımlamıştır. Ona göre durduğu yerden baktığında gördüğü asıl problem, Müslüman toplumların yani ümmetin kendi içinde çözülmesi ve birlik duygusunu kaybetmesidir.İslâm dünyasının birçok köşesinde görülen parçalanmalar, kavmiyet tartışmaları ve siyasî çekişmeler Âkif’in zihninde şu soruyu sordurur: Bir zamanlar aynı iman etrafında birleşmiş toplumlar nasıl oldu da birbirinden kopmaya başladı?Âkif bu sorunun cevabını ararken iki noktaya dikkat çeker. Birincisi, Müslümanların dinin kurduğu kardeşlik bağını zayıflatmalarıdır. İkincisi ise dış güçlerin bu zayıflıktan yararlanarak Müslüman toplumları birbirine düşürmesidir. Yani ona göre yaşanan kriz yalnız dış müdahalelerin değil, iç çözülmenin de bir sonucudur.İslâm, farklı kavimleri ve toplulukları aynı iman etrafında bir araya getiren güçlü bir bağ kurmuştur. Kur’ân’ın “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; parçalanıp ayrılmayın” (Âl-i İmrân 3/103) emri, bu birliğin yalnız tavsiye değil, aynı zamanda bir hayat düsturu olduğunu hatırlatır. Osmanlı coğrafyasında yüzyıllar boyunca Türkler, Araplar, Arnavutlar, Boşnaklar ve daha nice topluluk bu çağrının etrafında bir arada yaşamış; farklı diller, farklı renkler aynı kıbleye yönelmenin verdiği ortaklıkta kardeşliğe dönüşmüştür. Bu birlik, soy üstünlüğüne dayanan bir bağ değildi; iman, ahlâk ve ortak bir sorumluluk duygusu üzerine kurulmuş bir kardeşlikti. Nitekim Kur’ân’ın “Mümin­ler ancak kardeştir” (Hucurât 49/10) hükmü, bu hakikati bütün açıklığıyla ortaya koyar. Peygamber Efendimiz de (asm) müminleri birbirine kenetlenmiş bir binaya benzetirken, bu kardeşliğin ne kadar derin bir bağ olduğunu anlatır. İşte Âkif’in dikkat çektiği güç de burada saklıdır: Din, yalnız bir inanç sistemi değil; kalpleri birbirine bağlayan en sağlam rabıtadır. Bu rabıta zayıfladığında sadece siyasî yapı değil, toplumun ruhu da çözülmeye başlar; birlik dağıldığında ise geriye yalnız dağılmış kalpler ve parçalanmış bir cemiyet kalır.Âkif için ümmetin birliği yalnızca güzel bir düşünce veya uzak bir ideal değildir; yaşanması gereken bir zarurettir. Çünkü o, parçalanmış bir toplumun ne bağımsızlığını koruyabileceğine ne de yeniden bir medeniyet inşa edebileceğine inanır. Kur’ân’ın “Birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız ve gücünüz gider” (Enfâl 8/46) uyarısı, Âkif’in zihin dünyasında tarihî tecrübeyle birleşir. Nitekim geçmişe bakıldığında aynı manzara tekrar tekrar görülür: Önce kalpler arasına ayrılık girer, ardından iç çekişmeler büyür; sonunda dış müdahaleler bu zayıflıktan faydalanır. Bu yüzden Âkif, Müslümanların birbirleriyle mücadele etmek yerine aynı iman ve aynı ideal etrafında kenetlenmesini ister. Ona göre kuvvet, tek tek fertlerde değil; kalplerin aynı istikamete yönelmesinde ve bir cemiyet ruhu hâlinde birleşmesinde doğar.Safahat’ta yer alan birçok şiir bu düşüncenin güçlü bir ifadesidir. Âkif, Müslüman toplumların Araplık, Türklük veya başka kimlikler üzerinden birbirine üstünlük taslamasını büyük bir yanlış olarak görür. Ona göre İslâm’ın kurduğu kardeşlik düzeni varken kavmiyet iddiaları ortaya atmak, milleti temelden sarsacak bir ayrılığın kapısını açar. Bu yüzden kavmiyetçiliği sadece bir fikir tartışması olarak değil, toplumu içten içe kemiren bir hastalık olarak değerlendirir.Safahat’ta yer alan şu mısralar onun bu konudaki tavrını açık biçimde ortaya koyar:Müslümanlık dini gayet sıkı, gayet sağlamBağlamak lazım iken anlamadım, anlayamam.Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?Âkif bu dizelerde yalnız bir şair gibi konuşmaz; bir devrin derin yarasını dile getirir. Ona göre kavmiyetçilik, İslâm toplumunun içine düşebileceği en tehlikeli ayrılıklardan biridir. Çünkü Kur’ân, insanları kavim ve kabilelere ayırmanın üstünlük için değil, tanışıp kaynaşmaları için olduğunu bildirir: “Sizin Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı takvaca en ileri olanınızdır” (Hucurât 49/13). Peygamber Efendimiz de (asm) “Irkçılık davasına çağıran bizden değildir” buyurarak bu ayrılığı kesin biçimde reddetmiştir. Âkif, bu ilahî ölçüyü hatırlatarak Müslümanların ırk veya soy üzerinden birbirine üstünlük taslamasını büyük bir sapma olarak görür. Çünkü İslâm’ın kurduğu kardeşlik düzeninde insanı yücelten şey nesebi değil, iman ve ahlâktır; kavmiyet iddiası ise kalpleri birbirinden uzaklaştırarak ümmetin birliğini zedeleyen bir ayrılığa dönüşür.Âkif’in birlik düşüncesinin önemli bir yönü de ahlâk meselesidir. Ona göre Müslüman toplumların gerilemesinin sebepleri yalnız siyasî veya askerî değildir. Cehalet, tembellik ve sorumluluk duygusunun zayıflaması da bu gerilemenin önemli sebeplerindendir. İnsan kendi iç dünyasını düzeltmeden yalnız siyasî çözümlerle kurtuluş ararsa, kalıcı bir değişim sağlayamaz.Bu nedenle Âkif bir taraftan ümmet birliğini savunurken diğer taraftan Müslümanların kendilerini yenilemeleri gerektiğini ısrarla dile getirir. Ona göre birlik, yalnız sözle kurulmaz; ilimle, gayretle ve ahlâkî dirilişle güç kazanır. Kur’ân’ın “Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” (Ra’d 13/11) hakikati, Âkif’in düşüncesinde bir uyanış çağrısına dönüşür. Bu yüzden Müslümanların ümitsizliğe kapılmasını da şiddetle eleştirir. Safahat’ta dile getirdiği şu dizeler, onun bu ruh hâlini açıkça ortaya koyar:Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak…Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.Dünyada inanmam, hani görsem de gözümle,İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.Ey dipdiri meyyit, “İki el bir baş içindir”;Davransana… Eller de senin, baş da senindir!Âkif’e göre ümmetin dirilişi, ancak böyle bir iman ve azimle mümkündür. Çünkü birlik, yalnız aynı sözleri tekrarlamakla değil; aynı sorumluluğu omuzlamakla gerçekleşir. Müslüman toplumların yeniden ayağa kalkması da ilimle, çalışmayla ve ortak bir ideal etrafında kenetlenmiş güçlü bir karakterle mümkün olacaktır.Âkif’in dikkat çektiği başka bir mesele de dış güçlerin Müslüman toplumlar arasındaki ayrılıkları kullanmasıdır. Emperyalist siyaset çoğu zaman toplumları doğrudan işgal etmekten önce onları kendi içlerinde bölmeye çalışır. Farklı kavimler, farklı siyasî gruplar ve farklı fikirler arasındaki ayrılıklar büyütülür. Sonunda toplum yorulur ve dış müdahaleye açık hâle gelir.Âkif bu durumu Safahat’ta açık sözlerle anlatır. Ona göre düşmanların başarısı çoğu zaman kendi güçlerinden değil, Müslümanların kendi aralarındaki çekişmelerden doğar.Girmeden tefrika bir millete düşman giremez;Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.Bu mısralarda milletin kaderine dair güçlü bir uyarı vardır. Bir toplum kendi içinde parçalanırsa dış müdahale kolaylaşır; fakat kalpler birleştiğinde en güçlü ordular bile o toplumu kolay kolay yenemez.Mehmet Âkif’in birlik çağrısı sadece Müslümanların birbirine destek olması anlamına gelmez. Aynı zamanda ortak bir medeniyet idealini de ifade eder. Ona göre Müslümanlar ilimde, çalışmada ve ahlâkta yeniden yükselmelidir. Çünkü güçlü bir medeniyet ancak sağlam bir toplumsal birlik üzerinde kurulabilir.Âkif’in hayal ettiği toplum yalnız aynı inancı paylaşan insanların topluluğu değildir. Aynı zamanda sorumluluk duygusu taşıyan, ortak bir hedef etrafında birleşmiş bir toplumdur. Safahat’ta çizdiği ideal gençlik modeli de bu düşüncenin bir yansımasıdır. Bu gençlik yalnız kendi milletini değil, bütün İslâm dünyasını düşünen bir ufka sahiptir.Sonuçta Mehmet Âkif’in ümmet birliği düşüncesi siyasî bir proje değildir. Bu düşünce iman, ahlâk ve sorumluluk temeline dayanan bir diriliş çağrısıdır. Ona göre Müslüman toplumların yeniden ayağa kalkması, ancak ayrılıkları geride bırakıp aynı ideal etrafında birleşmeleriyle mümkündür.Âkif’in bu çağrısı bugün de değerini korur. Çünkü toplumların kaderini belirleyen çoğu zaman dış tehditler değil, kendi içlerindeki birlik veya ayrılıktır. Bir millet kalplerini aynı hedefte buluşturabildiğinde en zor zamanları aşabilir. Fakat ayrılık büyüdüğünde en sağlam yapılar bile kısa sürede sarsılmaya başlar.Mehmet Âkif’in bütün hayatı boyunca anlatmak istediği hakikat aslında çok sadedir: Bir milletin en büyük gücü, kalplerin aynı ideal etrafında birleşmesidir. Nitekim Safahat’ta bu hakikati veciz bir şekilde şöyle dile getirir:“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.” 

Betül Saide Yazıcı 01 Nisan
Konu resmiİttihad-ı İslam Ütopya Değildir
Tarih

1400 Yılın Sonunda Âlem-i İslam’ın Çöküşü: Sıfır Noktasıİslam âlemi için İttihad-ı İslam arayışları, İslam âleminin çöküşe doğru gittiği, hızla irtifa kaybettiği, bir devrin kapanışının hemen arefesine tekabül eder. Çöküşü durdurmaya yönelik arayışların başlangıcının ilk safhalarıyla, yüzyıllar boyunca süregelen ittihat devrinin sonu eş zamanlı olarak yaşanmıştır. Nitekim kısa süre sonra İttihadın mümessili Hilafet makamını ihtiva eden Osmanlı imparatorluğu 1. Dünya Savaşının nihayetiyle çökmüş ve parçalanmıştır. Hilafetin payitahtı İstanbul da işgal edilmiştir. 1258’de Moğolların Hilafetin merkezi Bağ­dat’a girerek Abbasi Halifesini öldürmelerinden yüzyıllar sonra, Hilafet merkezinin bir defa daha işgal edilmesi, yüzyıllar önce olduğu gibi yüzyıllar sonra da bir dönüm noktası oldu. Bu İslam âleminin tekrar dibe vurması ve sıfır noktasına inmesi oldu. Önceki yüzyıllar boyunca, bütün krizler ve ihtilaflara rağmen İttihad’ın hiç olmazsa sembolik dahi olsa mümessili olan Hilafet varlığını devam ettirebilmeyi başardı. Hatta bazı dönemlerde farklı coğrafyalarda eşzamanlı farklı hilafet merkezleri ortaya çıktı. Bu dönemler varoluşsal krizleri ihtiva etmiş olsa da sonuçları çöküşler ile sınırlı kalmıştır. Kriz dönemlerinde hilafetin sembolik varlığının devam edebilmesi, İslam âlemini sıfır noktasına bir adım kala mesafesinde konumlandırmıştır. Kriz dönemlerinde neredeyse siyasal bir etkisi, yetkisi olmayan hilafetin, varlığı muhafaza edilmiştir. Varlığı muhafaza edilen Hilafetin gücü, uygun koşullar oluştuğunda yeniden inşa edilmiştir. Bu serüven içerisinde zaman zaman himaye edilen hilafet, Osmanlılar ile birlikte yeniden himaye eden konumuna yerleşmiştir. Birinci Dünya Savaşının oluşturduğu türbülans sonucunda, İslam aleminin mümessili olan makamın ne himayesi ne de hamiliği kalmamıştır. Artık ne himaye edilen bir ittihat mümessili, ne İslam âlemini himaye eden bir makam, ne de himaye edilebilecek bir İslam âlemi kalmıştır. İslam âleminin ekseriyetinin bağımsız egemen devletlere sahip olmadığı, gayrimüslimlerin manda ve himayesinde sömürge coğrafyalarda yaşayan devasa bir İslam âlemi coğrafyası ve nüfusu tablosu ortaya çıkmıştır. 13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923’e kadar Hilafetin ve İslam Âleminin merkezinin, 5 yıl gayrı müslim devletlerin işgali altında kalmış olması da göz ardı edilmemelidir. Savaş sona erdiğinde ve yeni bir dünyanın kurulduğu ilk yıllarda Müslümanların bağımsız devletleri sayısı Türkiye de dahil olmak üzere bir elin parmakları kadar değildi. Bütün bu ahval 1400 yıl sonra koca İslam âleminin; siyasal, sosyal, ekonomik olarak külli bir dibe vuruşun, devasa bir çöküşün, tarihte zaman zaman sıfır noktasına kalan bir adımında da aşılarak artık sıfır noktasına inişin tablosu olmuştur. Sıfır Noktasından Yeniden BaşlangıçSiyasal ve sosyal kurumlar, iktisadi imkân ve kapasite itibariyle tarihte belki de hiç olmadığı kadar dibe vurmuş olan İslam Dünyası, geçen yüzyılın başından itibaren her şeyiyle yeniden, yeni bir yolculuğa başlamıştır. Öncelikle bu hususu gözden kaçırmamak gerekmektedir. Bugün İslam Dünyasının bulunduğu konum düne göre bir geriye gidiş değildir. Dibin görüldüğü bir noktadan ağır aksak da olsa bir mesafe alınmış halidir. Geçen yüzyılı ortalarına gelindiğinde Müslüman devletler birer birer bağımsızlıklarını elde etmeye başlamışlar, Müslüman devlet­lerin sayıları yıldan yıla artmıştır. Bugün İs­lam İşbirliği Teşkilatı üyesi 57 ülke bulunmak­tadır. Bu sayıyla BM’den sonra en fazla üyeye sahip uluslararası örgüt konumundadır.Sıfır noktasından sonra İslam Dünyasındaki her olumlu gelişme, her coğrafyanın sömürgecilerden kurtulması, egemenliğini ve bağımsızlığını ilan etmesi sıfır noktasından yukarıya bir adım, bir kazanım olmuştur. Bu yolda toz zerresi kadar bir kazanım her şeyini kaybetmiş İslam Dünyası için bir şey olmuştur. Bir elin parmaklarını geçmeyen devlet sayısından 50’den fazla devlet seviyesine geliş, kısa sürede tarihe ve sahaya yeniden dönüşün bir parçası olmuştur. Her bir devletin kendi ölçeğindeki kazanımları, nihai noktada İslam dünyasının geleceğine ilişkin külli kazanımların hanesine de yazılmaktadır.Aradan geçen yüzyılın ardından İslam Dün­yasının toplam sahip olduğu küresel ekonomik hacim, sahip oldukları enerji kaynakları, sahip oldukları jeopolitik eksen, sahip oldukları enerji nakil hatları ve lojistik gü­zer­gâhlarındaki hâkimiyetleri ve bunların hep­sinin sağladığı reel, sağlayabileceği po­tan­si­yel güç ve imkânlar İslam Dünyasını bir bütün olarak değerlendirildiğinde devasa bir noktaya getirmiştir.Bir yandan bu ilerlemeler yaşanırken diğer yandan ise İslam Dünyasının bu yeni dönem yolculuğundaki Saraybosna’dan Kabil’e, Ku­­­düs’ten Doğu Türkistan’a, Sudan’dan Su­ri­­ye’ye kadar uzanan geniş coğrafyada trajik ha­di­seler, kronikleşen sorunlar, savaşlar, çatışmalar, işgaller, soykırımlar, devasa sorunlar eş zamanlı olarak vuku bulmuştur. İslam Dünyasının her bir ferdinin enfüsi âlemini alt üst eden kan ve gözyaşı yüklü bu hadiselerde, acıların muhatapları olan devletler ve toplumlar, kendi acıları ve trajedileriyle de baş başa kalmışlardır. İslam dünyası kapasite ve potansiyellerine rağmen bu acıları durdurmak noktasında aciz kalmıştır. Bu acziyeti de devam etmektedir.Bütün tanık olunan trajediler, İslam Dünyasının birlik olmasının gerekliliğini ve ittihada olan ihtiyacı tartışmasız şekilde ortaya koymuştur. 1969’da kurulmuş olan İslam İş­birliği Teşkilatı tecrübesi bir birlik arayışının tezahürü olsa da arzu edilen sonucu henüz üretememiş. Gelinen noktada İİT’nin beyin ölümünün gerçekleşip gerçekleşmediği sorgulanmaktadır.İttihadı İslam Ütopya mı?İmparatorluklar çağının kapandığı ulus devletler çağında, onlarca yeni Müslüman devletin ortaya çıktığı bu dönemde, İslam dünyasının münferit ve kollektif serüveninin nasıl devam edeceği de kendi içerisinde bir soru işareti içermiştir. Yaşanılarak tecrübe edilmiş olan bu yeni dönemin yolculuğu eş zamanlı bir arayışı da ihtiva etmiş ve etmektedir. İlerlemeyle birlikte geri kalmışlığın, sefahatle sefaletin, işbirliği ile çatışmaların birlikte var olduğu bu süreçte İslam Dünyasının tecrübeleri dilemmalar içermektedir.Bu koşullar ve seyir içerisinde temel soru ve sorun; İslam devletlerinin tekrar “ittihad” edip edemeyecekleri, bunun mümkün olup olmadığı, nasıl mümkün olabileceğine ilişkin olmuştur. Bu dilemmalar ve İslam Dünyasının sorunlarına çaresizlik üretmiş acizliği, günümüz İttihad-ı İslam arayışlarının sert sorgulandığı bir pozisyona taşımıştır. Müslümanlar arasında İttihad-ı İslam herkesin arzu ettiği bir olgu ve ideal olmakla birlikte hakikatte gerçekleşmesi ihtimaline bir sürü soru işaretleri eklenmektedir. Nostaljiyle beslenen, muhayyilelerde yaşayan bir ideal konumuna hapsedilmiş durumdadır. İran, Körfez ülkeleri, Türk Dünyası, Arap ülkeleri her bir ülke ve bölgenin kendine münhasır etnik ve mezhep özellikleri zeminindeki sorunlar ve anlaşmazlıklar üzerinden sorular üretilmektedir. Bütün bu dinamiklerle nasıl olacak sorularının bir kısmı, olacağına inanç değil adeta İTTİHAD’ın mümkün olmayacağının teyidi arayışlarını ihtiva etmektedir. Her bir trajik hadise, algısal olarak İttihadın olamayacağının bir göstergesi olarak kodlanmaktadır.Zira “İttihad-ı İslam” olarak kavramsallaştırılan mefkûrenin reçete olarak ortaya çıktığı dönem, İslam Dünyasında 50’den fazla ulus devletin olmadığı, İttihadın mümessili Hilafetin de cari olduğu bir döneme tekabül etmektedir. İmparatorluğun çöküşüyle birlikte, İttihat olgusu da çökmüştür. Bir devrin kapanmasıyla birlikte Müslümanların ittihat kavramı ile rabıtaları da kopmuştur. Modern çağ ile ittihat olgusunun zihinlerde örtüştürülemediği algısal bir boşluk oluşmuştur. “İttihad mı? Nasıl?” Sorusunun karşısında tecessüm eden kurumsal bir karşılığın var olmaması, bu kurumsallığın teşekkülünün zorluğunun farkındalığı bu boşluğu beslemektedir. Gerçekleşmesi zor olmak ile gerçekleşmesi imkânsız olmanın eşitlendiği bir kabul söz konusudur. İttihadın tahakkuku için engellerden birisi de bu “zor olanın”, “mümkün değildir” ile eşitlendiği bu kabuldür. Evet, ittihat zordur ama imkânsız bir ütopya değildir. İttihad-ı İslam bir ütopya değildir. Çünkü İttihad’ın menşei olan birlik, beraberlik, kardeşlik gibi olgular İslam’ın Müslümanlar için öngördüğü, idealize ettiği, emrettiği hususlardır. “Müminler ancak kardeştirler (Hucurat 10)” “Bilin ki Allah kendi yolunda sağlam örülmüş bir duvar gibi kenetlenmiş saflar halinde çarpışanları sever. (Saff 4)” gibi ayetler Müminler için tutum ve ilişki tanımı yapmaktadır. İslam; ütopyayı idealize etmez ve imkânsızı emretmez İslam, hakikatin bizatihi kendisi olarak yapılabilecek olanı, mümkün ve imkân olanı emreder. İdealize eder. Emirleri de fıtrata uygun olandır. Müslümanlar için öngördü­ğü her ne ise aslında olması gereken olağan haldir. İslam’ın emrine aykırı ahval, asıl olanın, asıl olması gereken olağan halin dışında bir yerlerde konumlanma halidir. Dolayısıyla ittihadı netice veren uhuvvet, kardeşlik ve ayette Müslümanlar için “Bünyan-ı mersus” olarak tavsif edilmiş olan “kenetlenmiş sağlam yapı” olan hal asıl haldir. İttihatsızlık olağan ve her zaman olması gereken fıtri halin dışında konumlanılmış arızi bir haldir. İttihatsızlığı netice veren ahval ise zaten arızi olarak ortaya çıkan hadiselerin sonundaki bir çöküşün tezahürüdür. İttihatsızlık, İslam Dünyası için inkıraza uğranılmış bir halin diğer adıdır. Oysaki İslam Dünyasının bütün siyasi, eko­nomik, sosyal çalkantıları içerisinde İs­lam’­ın “din” olarak varlığına halel gelmedi­ği­ni ve gelemeyeceğini, dinin muhafazası­nın “Kur’­an’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız. (Hicr 9)” ile temi­nat altında olduğunu, Bütün bu çalkantılar içerisinde ve çalkantılara rağmen, din olarak İslam’ın olduğu gibi varlığının orta yerde durduğunu belirtmek gerekmektedir. Zira sıfır noktasından başlangıç yine orta yerde duran ve muhafaza edilen üzerinden olabilecek ve olacaktır. Zira her döneme hitap eden, her asrı kuşatan korunmuş olan emri ilahisi “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız. (Âl-i İmrân 103)” reçetesi de sımsıkı yapışılmak üzere orta yerde durmaktadır.Asıl iken, asıldan düşülmüş bir halden, yeniden asıl olana dönüşmeye çalışmak, hatta düşülen yerden çıkmak için çırpınmak en doğal ve olağan asıl olandır.Bir kere olan yine olabilir.Tarih mevzubahis olduğunda genel kabul gören ilkelerden birisi de tarihte bir kere vuku bulanın, tekrar olabileceğidir. Tarihte bir kere vuku bulan doğrudan veya dolaylı olarak çağın değişen koşulları içerisinde, içinde bulunulan dönemin koşulları, aktörleri ve araçları çerçevesinde izdüşümleriyle tekrar sonuçlar üretebilir. O nedenledir ki tarih, milletler ve toplumlar için bir referans kaynağı, bir yol gösterici kılavuz, ibret ve ders alınacak devasa bir bilimsel müktesebat olarak kabul edilir. Ve öyledir.İslam tarihi, elbette tarihte ve günümüzde büyük krizler ve sorunları da ihtiva etmektedir. Bu sorunların bir kısmı tarihte kalmıştır. Bir kısmı tarihin bir döneminde başlamış bilfiil devam veya tekrar etmekte. Bir kısmının da izdüşümü ve etkisi devam etmektedir. Ancak İslam tarihi sorunlarının dışında aynı zamanda yüzyıllara dayanan bir ittihadın da tarihidir. İslam tarihi aynı zamanda, ittihadın mücessem kurumları ve kurumsallığının da tarihidir. İslam tarihi aynı zamanda Müslümanların hak ve hayatlarının muhafazasının dönem dönem tahakkuk ettirildiği, potansiyel zalimler karşısında hamiliğin tarihidir. İslam tarihi aynı zamanda zalimlerden hesap sorulduğu, Adaletin tesis edildiği bir tarihtir. İslam tarihi aynı zamanda zirveleri ve şaşaalı dönemleri de ihtiva eden bir tarihtir. İslam tarihi aynı zamanda, Saraybosna’dan Açe’ye, Kırım’dan Yemen’e kadar her ferdin kendisini bir ailenin parçası olarak gördüğü, hissettiği, kabul ettiği ve yüzyıllar boyunca her hafta hutbelerde de yer verdiği isimlerle, İstanbul’a intisabını tescil ettiği bir dönemin tarihidir. İslam tarihi aynı zamanda olması gerekenin de olduğu bir tarihtir.Zaman değişmiş, asır başkalaşmış olsa da “İslam” değişmeden başkalaşmadan özünü ve hakikatini muhafaza ederek, “İslam tarihi” olarak yoluna devam etmektedir. İslam tarihine tarihin akışı içerisinde son nokta konulmuş değildir. İslam tarihi, tarihin bir döneminde var olmuş ama artık yok olmuş, üzerinde otların bittiği, sütunlarının devrildiği antik kentler ve medeniyetler tarihi konumunda değildir. İslam tarihi, canlı dinamik bir tarih olarak hayatiyetini devam ettirmektedir. Devam eden hayatiyeti içerisinde, tarihinde olanın bir kere daha olma potansiyelini ihtiva etmektedir. Nitekim, bu tarihi içerisinde dibe vurmuş, ancak tekrar belini doğrultmaya yol tutmuştur. İslam tarihine son noktayı koyabilmek için, üzerinde güneş batmayan imparatorluğun kudretlilerinin “Müslümanların elinden Kur’an-ı almalıyız…” diye başlayan tahayyülleri, muhal bir hayal olarak tarihte kalmıştır. İslam tarihi ve Müslümanlar, ellerinde Kur’an’larıyla tarihi yolculuklarına devam etmektedirler.Tarihte olan da bir kere daha tahakkuk edecektir…Nasıl mı?İttihad-ı İslam nasıl ve hangi suretle olur? Bunlar elbette içinde bulunulan çağın koşullarında üzerinde fikri ve zihni olarak mesai harcanılması gereken hususlardır. Ancak bu safhadan önce İttihad-ı İslam’ın olabilirliğine ve olacağına inanmak bir çare ve gaye olarak görmek gerekmektedir.her hal ve şart içerisindeher şeye rağmenÇaremiz ve gayemiz,İttihad-ı İslam’dır.İttihad-ı İslam Ütopya Değildir.

Ahmet Hüsrev ÇELİK 01 Nisan
Konu resmiİttifak ve İttihada Mecbur ve Mükellefiz
Kültür ve Medeniyet

Mecburuz; çünkü başka türlü dağınıklığın bedelini ödemeye devam ederiz. Mükellefiz; çünkü bu yalnız faydalı bir tercih değil, dinî ve ahlâkî sorumluluktur. Mümin, kardeşinin elinden tutmakla mükelleftir; onun kusurunu büyütmekle değil, açığını kapatmakla; kuvvetini kırmakla değil, hizmetini tamamlamakla mükelleftir. Şayet bu şuur kaybolursa, aynı dine mensup olmak şeklen kalır; ruh ise zayıflar.Kuvvet Birlikten DoğarKur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz açık ve net olarak ikaz eder: “Çekişmeyin; sonra gevşersiniz ve gücünüz gider.” (Enfâl 46) Bu ilahî ikaz, toplumların kaderini belirleyen hakikatin net bir ifadesidir. Buna en mühim şahit ise tarihtir. Tarihe, geçmişe dönüp bakıldığında milletlerin kuvvetinin sayıdan veya imkândan ziyade birlik ve beraberlikten doğduğu görülür. Zira millet; aynı topraklar üzerinde yaşayan, aynı soydan gelen ve aralarında dil, din, tarih, sanat, töre, dünya görüşü ve ülkü birliği bulunan insanlar; ümmet, aynı dinden olan, aynı inançları paylaşan insanlar topluluğudur. Binaen­aleyh ne zaman ki bir toplum kalplerini aynı gaye etrafında toplamış, az imkânlarla büyük işler başarabilmiş; fakat ayrılık büyüdüğünde, en güçlü görünen yapılar dahi kısa zamanda zayıflamış; durumunda ısrar ederse de kaybolup gitmiştir.Kur’an’da ikaz edilen bu hakikat, bugün de değişmiş değildir. Hatta içinde yaşadığımız zamanda daha da belirgin hâle gelmiştir. Çünkü bugünün dünyasında parçalanmış toplulukların ayakta kalması, dağınık zihinlerin büyük hedefler taşıması ve birbirine güvenini kaybetmiş kitlelerin aynı hedefe doğru birlikte yürüyebilmesi çok daha zordur. Artık yalnız nüfus kalabalığıyla, yalnız maddî imkânlarla, yalnız siyasî söylemlerle kuvvetli olunamıyor. Asıl kuvvet; kalplerin birleşmesinden, hedeflerin netleşmesinden ve cemiyetin kendi içinde birbirini destekleyen ruha kavuşmasından doğuyor.İşte bu sebeple bugün İslâm dünyasının hâline bakıldığında en fazla hissedilen eksiklik, imkân azlığı değil; dağınıklıktır. Coğrafya büyük, nüfus kalabalık, tarih derin, yer altı ve yer üstü kaynakları zengindir. Fakat bütün bunlara rağmen beklenen kuvvet ortaya çıkmıyorsa, burada durup asıl meseleye bakmak gerekir. Çünkü sayı çokluğu her zaman kuvvet doğurmaz. Aynı şekilde servet de tek başına izzet ve tesir kazandırmaz. Bunların anlam kazanabilmesi için onları aynı istikamete yöneltecek birlik şuuruna ihtiyaç vardır. Zira şuur dağınıksa, kuvvet dağılır; gaye bulanıksa, enerji boşa gider; kalpler parçalıysa, netice zayıf kalır.Evet, bugün Müslümanlar için en mühim meselelerden biri, hatta belki de başta geleni, ittifak ve ittihaddır. Bu, sadece siyasî bir ihtiyaç değil; ahlâkî, ictimaî, kültürel ve manevî bir zarurettir. Zira ümmet olmanın manası, yalnız aynı inanç esaslarına sahip olmak değil; aynı büyük hakikatin etrafında bir şuur ve sorumluluk taşımaktır. Birbirinden habersiz, birbirine mesafeli, birbirine karşı kırgın yahut şüpheli duran topluluklar ümmet olma manasını taşıyamaz. Ümmet şuuru, ortak acıyı hissetmeyi, ortak mesuliyeti yüklenmeyi ve ortak geleceği birlikte düşünmeyi gerektirir.Dağınıklığın BedeliBugün İslâm coğrafyasının farklı bölgelerinde yaşanan sarsıntılara bakıldığında meselenin çoğu zaman yalnız dış baskılarla açıklanamayacağı görülür. Zira dışarıdan gelen baskılar, en çok içerdeki zayıflıkların bulunduğu yerlerde etkili olur. Eğer bir toplumun kendi iç bağları kuvvetliyse, aralarında güven ve dayanışma varsa, dış darbeler onu kolay kolay sarsamaz. Fakat içeride güven zedelenmişse, kardeşlik şuuru zayıflamışsa ve herkes kendi dar çevresine çekilmişse; o zaman en küçük sarsıntılar bile büyüyerek derin ayrılıklar doğurabilir.İşte bu sebeple Kur’ân’ın “çekişmeyin” emri yalnız ahlâkî bir tavsiye değil, toplumların ayakta kalmasının temel şartlarından biridir. Çünkü çekişme her zaman kavga şeklinde ortaya çıkmaz. Çoğu zaman daha derinde başlar; kalplerde filizlenir, niyetlere karışır, bakışlara ve tavırlara yansır. Dışarıdan bakıldığında büyük ihtilaflar görünmeyebilir; fakat içeride kıskançlıklar çoğalır, küçük hesaplar büyür, grup menfaatleri ümmet menfaatinin önüne geçmeye başlar. Böyle zamanlarda şahıslar/kurumlar/topluluklar davanın önüne geçirilir, hakikat geri planda kalır, aidiyet duyguları hakikatin yerine geçer. Neticede insanlar görünüşte aynı safta duruyor gibi olsa da kalpler aynı gaye etrafında birleşemez. İşte bu sessiz çözülme, fark edilmeden toplumun kuvvetini zayıflatır ve birliğin dayandığı manevî zemini yavaş yavaş aşındırır.Hakiki İttifak Nasıl Kurulur?Hâlbuki birlik, herkesin her meselede aynı şekilde düşünmesi demek değildir. Hakiki birlik; farklı kabiliyetlerin, farklı mizaçların ve farklı hizmetlerin aynı büyük hedefe yönelmesidir. Nasıl ki bir bedenin organları birbirine benzemez ama hepsi aynı hayatı korumak için çalışır; cemiyet de böyledir. Gözün vazifesi başkadır, elin vazifesi başkadır, kalbin vazifesi başkadır. Fakat hiçbiri diğerini küçümsemez. Hiçbiri “Ben olmazsam bu beden yaşayamaz” diye bir id­diaya kapılmaz. Her biri kendi yerinde kıy­met­lidir ve diğerinin vazifesini tamamlar. Cemiyet hayatında hakiki ittifak da işte böyle doğar.Aynı şekilde bir fabrikanın çarkları da birbirine rakip olmaz. Her çark kendi yerinde döner; fakat hepsi ortak bir netice için çalışır. Eğer çarklardan biri diğerinin önüne geçmek, onu durdurmak yahut küçültmek isterse, bundan hiçbirinin fayda görmeyeceği açıktır. Neticede bütün sistem zarar görür. İslâm dünyasının bugünkü dağınıklığını anlamak için bazen yalnız şu temsile bakmak bile yeterlidir: Ortak bir hedefe hizmet etmesi gereken birçok unsur, zaman zaman birbirini desteklemek yerine birbirini yıpratmakta; böylece umumî kuvvet zayıflamaktadır.Burada asıl mesele, birlik ihtiyacını sadece slogan olarak tekrar etmek değil; onun niçin bir mecburiyet olduğunu kavramaktır. Zira bugün Müslümanlar için ittifak, temenniden ibaret bir güzellik değil; varlığını, haysiyetini ve istikbalini koruma zaruretidir. Çünkü çağ, küçük ve dağınık yapıların kolayca savrulduğu bir çağdır. Kültürler büyük akımlar hâlinde yayılıyor; fikirler sınır aşarak zihinleri biçimlendiriyor; ekonomik, siyasî ve dijital güç odakları toplumları kendi mecralarına çekiyor. Böyle bir zamanda kendi içinde parçalanmış bir ümmetin ayakta kalması çok daha zorlaşıyor.Üstelik dağınıklık sadece siyasî sahada kalmıyor. Eğitimde, kültürde, fikir hayatında, gençliğe sunulan idealde, ortak gelecek tasavvurunda da kendini hissettiriyor. Aynı kıbleye yönelen insanlar bazen aynı istikameti konuşamıyor; aynı kitaba inananlar bazen aynı mesuliyeti paylaşamıyor. O zaman da ortaya büyük bir enerji kaybı çıkıyor. Herkes bir şey yapıyor; fakat yapılanlar büyük bir nehre dönüşemiyor. Her biri ayrı ayrı iyi niyet taşısa da ortak akış kurulamadığı için tesir zayıf kalıyor.İşte tam burada “ittifak ve ittihada mecbur ve mükellefiz” sözü, vazife cümlesine dönüşür. Mecburuz; çünkü başka türlü dağınıklığın bedelini ödemeye devam ederiz. Mükellefiz; çünkü bu yalnız faydalı bir tercih değil, dinî ve ahlâkî sorumluluktur. Mümin, kardeşinin elinden tutmakla mükelleftir; onun kusurunu büyütmekle değil, açığını kapatmakla; kuvvetini kırmakla değil, hizmetini tamamlamakla mükelleftir. Şayet bu şuur kaybolursa, aynı dine mensup olmak şeklen kalır; ruh ise zayıflar.İttihadın Ruhunu Yeniden İnşa EtmekBirliğin önündeki en büyük engellerden biri de topluluklar arasında zamanla ortaya çıkan enaniyet ve tarafgirliktir. Bazen bu durum açık bir rekabet şeklinde görünmez; fakat her grup kendi çevresini, kendi yorumunu ve kendi hizmet tarzını merkeze koymaya başlar. Kendi doğrularını umumun doğrusu gibi görür, kendi bakışını esas ölçü kabul eder. Böylece farkına varmadan ümmetin geniş menfaatini dar bir çevrenin bakış açısına indirger. Bu hâl devam ettiğinde kardeşlik duygusu zedelenir, güven zayıflar ve aslında küçük olan ihtilaflar büyütülerek ayrılıklara zemin hazırlar.Hâlbuki büyük davalar, belli bir grubun öne çıkmasıyla değil; farklı toplulukların aynı büyük hakikate hizmet edebilmesiyle güç kazanır. İslâm toplumunun gerçek kuvveti de buradan doğar. Çünkü ümmetin ruhu, her topluluğun kendi varlığını mutlaklaştırmasında değil; hepsinin aynı büyük gaye etrafında birbirini tamamlamasında saklıdır. Bu sebeple ittihadın ruhu, bir grubun diğerine üstün gelmesi değil; herkesin kendi payını küçültüp ümmetin ortak hedefini büyütebilmesidir. Ancak bu şuur yerleştiğinde farklı çevreler rekabet eden yapılar olmaktan çıkar, birbirini tamamlayan kuvvetlere dönüşür.Bugün İslâm dünyasının ihtiyaç duyduğu şey tam da budur: birbirini tüketen değil tamamlayan dil, ayrıştıran değil yakınlaştıran üslup, üstünlük taslayan değil omuz veren tavır. Çünkü bazen bir kelime, tavır, küçümseme, dışlama uzun yılların emeğini zedeleyebilir. Buna karşılık samimi yakınlık, hakperest duruş, fedakârca kardeşlik de büyük hayırların kapısını açabilir.İttihadın en önemli şartlarından biri de ortak faydayı şahsî menfaatin önüne geçirebilmektir. Bir insan kardeşinin başarısıyla sevinemiyorsa, onun hizmetini kendi hizmetinin tamamlayıcısı olarak göremiyorsa, hakiki birlikten söz etmek zordur. Oysa büyük neticeler, çoğu zaman şahısların tek başına parlamasıyla değil; birbirinin kazancını kendi kazancı bilmesiyle ortaya çıkar. Bir kardeşinin yetiştirdiği genç, diğerinin duasına da dâhildir. Bir başkasının ulaştırdığı hakikat, umumun hizmet hanesine yazılır. Bu şuur yerleştiğinde rekabet zayıflar, muhabbet artar, kuvvet çoğalır.Tarih de bunu göstermiştir. Birlik içinde olan topluluklar bazen az sayıyla büyük kapılar açmış; dağınık olanlar ise büyük imkânlara rağmen tesirsiz kalmıştır. Çünkü zaferin arkasında yalnız silah, servet veya teşkilat yoktur; bazen onlardan daha önce gelen bir ruh vardır. O ruh, birlikte yürüme ahlâkıdır. Aynı büyük gayeye gönül vermiş insanların birbirine güvenmesidir. Omuz omuza durabilmesidir. Birbirinin ayağına değil, önündeki engele bakabilmesidir.Bugün de yapılması gereken budur. Müslümanlar kendi aralarındaki küçük farklılıkları mutlaklaştırmak yerine, kendilerini bir arada tutan büyük esasları yeniden öne çıkarmalıdır. Önce birbirimizi rakip değil emanet bileceğiz. Önce birbirimizin varlığını tehdit değil imkân olarak göreceğiz. Önce aynı kıbleye yönelmenin sadece bir namaz nizamı değil, aynı zamanda bir hayat nizamı olduğunu yeniden anlayacağız. Çünkü kıble bir ise kalplerin büsbütün ayrı istikametlere savrulması büyük bir çelişkidir.Bugün İslâm dünyasının kurtuluşu için söylenecek sözlerin başında bu hakikat gelmelidir: Dağınıklık kader değildir. Parçalanmışlık mecburi bir sonuç değildir. İhtilafın büyüyüp ayrılığa dönüşmesi kaçınılmaz değildir. Bunun karşısında yeniden birlik ahlâkı, kardeşlik şuuru ve müşterek gelecek tasavvuru kurulabilir. Fakat bunun için herkesin önce kendi nefsinde düzeltmeye gitmesi gerekir. Birlik çağrısı, önce kalpte başlar. İnsan kendi içindeki kibri, kıskançlığı, üstünlük duygusunu, dar grupçuluğu yenmeden büyük ittihad cümleleri kurabilir; fakat o cümleler hayata tam yansımaz.Son söz olarak şunu ifade etmek gerekir: Bugün Müslümanlar için ittifak ve ittihad, güzel olsa iyi olur denilecek bir mesele değildir. Bu, bir hayat memat meselesidir. Çünkü birlik varsa kuvvet vardır; kuvvet varsa izzet vardır; izzet varsa istikbal vardır. Fakat ayrılık büyürse gevşeme gelir, gevşeme gelirse tesir kaybolur, tesir kaybolursa başkalarının rüzgârı insanı savurur.İttihad bizim için bir tercih değil, vazifedir. Ve bu zamanda, her zamankinden daha fazla, ittifak ve ittihada mecbur ve mükellefiz.

Metin UÇAR 01 Nisan
Konu resmiKâinatta En Mühim Hakikat: İman, İbadet, Kulluk ve Dua
İbadet

İnsan, bu sonsuz görünen kâinatın içinde küçük bir varlık gibi görünse de aslında çok büyük bir hakikatin muhatabıdır. İnsan, bu dünyaya tesadüfen ve başıboş bırakılmak için gönderilmemiştir. Onu yoktan var eden bir kudret vardır ve insanın en büyük vazifesi, o kudretin sahibi olan Allah’ı tanımaktır.İnsan gözünü açtığı andan itibaren onu kuşatan kâinat; yaratılışındaki ihtişamı, ahengi, mizanı ve intizamıyla; gökyüzünde parlayan yıldızlarıyla, yeryüzünde hayatı yeşerten baharlarıyla, kalbimizin durmadan atan ritmiyle ve ruhumuzun hakikat arayışıyla bize aynı gerçeği hatırlatır: “Seni yaratanı tanı.” Çünkü kâinatta en büyük mesele, en mühim gaye ve en yüksek hakikat; Allah’ı tanımak, O’na iman etmek ve kulluk vazifesini yerine getirmektir.Yıldızların nizamı, güneşin doğuşu, kalbin atışı ve bir tohumun toprakta dirilişi… Bunların her biri, “Biz bir düzen içinde hareket ediyoruz. Sen de bu düzenin sahibi olan Rabbini tanı ve O’na yönel.” der.İnsanın dünyaya niçin gönderildiğine dair sorunun cevabı, peygamberlerin getirdiği vahiyde bulunur. İnsan yalnızca maddî bedenden ibaret değildir; bedeni, ruhu, arzuları, duyguları ve aklıyla bir bütündür. Bu sebeple İslâm, insanı bir bütün olarak ele almış ve ona göre yol gösterecek esaslar getirmiştir. Bu esaslar iman, ibadet ve ahlâktır. İnsanın yaratılış gayesi ise -ayetin beyanıyla- ibadettir.İnsan bu dünyaya yalnızca yiyip içip keyif sürmek için değil; Rabbini tanımak, O’na iman etmek ve kulluk vazifesini yerine getirmek için gönderilmiştir. İşte bu yüzden kâinatta insan için en mühim hakikat; imanla Rabbini tanımak, ibadetle O’na yönelmek, kulluk şuuru ile yaşamak ve dua ile kalbini Rabbine açmaktır.İman kalbin nurudur, ibadet ruhun hayatıdır, kulluk insanın şerefidir, dua ise kul ile Rabbi arasında kurulan en samimi bağdır. İnsan bu dört hakikati hayatının merkezine yerleştirdiği ölçüde hem dünyasını anlamlandırır hem de ebedî saadetin kapılarını aralar.İnsan, yaratılış gayesini unuttuğu zaman ise en büyük kaybı yaşar. Çünkü insanın en büyük sermayesi iman, en büyük kazancı ise kulluktur. İman kalbin ışığıdır; ibadet ise o ışığın hayata yansımasıdır.İbadet, Allah’ın emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmaktır. İbadet, dünya ve ahiret saadetine vesile olduğu gibi, hayatı da tanzim eder. Yaratıcı ile kul arasındaki en yüksek nisbet ve en şerefli bağ yine ibadetle kurulur.Bediüzzaman Hazretleri, İşârâtü’l-İ‘câz adlı eserinde ibadetin insan hayatına etkilerini şöyle ifade eder: “İnsanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren ibadettir. İstidatlarını inkişaf ettiren ibadettir. Meyillerini temyiz ve tenzih ettiren ibadettir. Emellerini tahakkuk ettiren ibadettir. Fikirlerini tevsi ve intizam altına alan ibadettir. Şehevî ve gadabî kuvvelerini had altına alan ibadettir. Zahirî ve bâtınî uzuvlarını kirleten tabiat paslarını izale eden ibadettir. İnsanı mukadder olan kemâlâtına yetiştiren ibadettir. Abd ile Mâbud arasında en yüksek ve en latif nisbet, ancak ibadettir. Evet, kemâlât-ı beşeriyenin en yükseği bu nisbet ve münasebettir.”Allah’ım! Kalplerimizi iman nuruyla aydınlatan Sensin. Akıllarımıza hikmeti öğreten Sensin. Bizi yokluktan varlığa çıkaran, sayısız nimetlerle hayatımızı kuşatan Sensin.Ey Rabbimiz! Bize Seni tanıyan bir kalp, Sana yönelen bir ruh, Sana secde eden bir beden ve Sana sığınan bir dil nasip eyle.Kalplerimizi gaflet karanlığından kurtarıp marifet nuruyla doldur. Bizi imanın izzetinden, ibadetin huzurundan, kulluğun şuurundan ve duanın bereketinden mahrum bırakma.Ya Rabbi! Bu kısa dünya yolculuğunda bizi sana yakın kullarından eyle. Dilimizi zikrinle, kalbimizi muhabbetinle, ömrümüzü rızanla güzelleştir. Âmin…1. KALBİN NURU OLAN İMANİman, insanın kalbinde doğan bir nurdur. O nur kalbi aydınlatır, ruhu huzura kavuşturur ve insanın hayatına anlam kazandırır. İman, insanın varlıkla, hayatla ve ölümle olan ilişkisini anlamlandıran en büyük hakikattir.İmansız bir bakışta kâinat çoğu zaman karmaşa gibi görünür. Fakat iman gözüyle bakıldığında her şey bir hikmet kitabına dönüşür. Dağlar kudretin heybetini, denizler rahmetin genişliğini, bahar ise dirilişin müjdesini anlatır.İman eden bir kalp bilir ki: Bu dünya tesadüflerin oyuncağı değildir. İnsan sahipsiz değildir. Ölüm yokluk değil, ebedî hayata açılan bir kapıdır.İman kalbe yerleştiğinde insanın hayatında üç büyük değişim meydana gelir: Birincisi: İnsan kendini yalnız hissetmez; çünkü Rabbini tanımıştır. İkincisi: Hayatın zorlukları karşısında ümitsizliğe düşmez; çünkü kaderin sahibini bilir. Üçüncüsü: Kalbi huzur bulur; çünkü kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin olur.Fakat iman yalnız kalpte saklanan bir cevher olarak kalmamalıdır. İman amel ister, ibadet ister, kulluk ister.2. İMANIN HAYATA YANSIYAN HALİ: İBADETİman bir tohum gibidir; ibadet ise o tohumun filizlenmesidir. İnsanın Rabbine olan imanını fiilen göstermesidir. Kalpteki sevgi davranışa dönüşmediğinde eksik kalır. İman da böyledir; ibadetle hayat bulur.İbadetlerin içinde en temel olanı namazdır. Abdullah b. Mes‘ûd’un rivayet ettiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde kulun ilk hesaba çekileceği şey namazdır.” Câbir b. Abdullah’ın rivayetine göre ise: “Cennetin anahtarı namazdır.”Günde beş vakit namaz, insanın ruhunu temizleyen ilahî bir nefes gibidir. Namaz kılan bir insan gün içinde defalarca şu ha­ki­ka­ti hatırlar: “Ben yalnız değilim. Rabbim beni görüyor.” İşte bu bilinç insanın hayatını değiştirir. Çünkü namaz sadece bir ibadet değil, aynı zamanda bir terbiye ve şuur eğitimidir.3. İNSANIN EN YÜCE MAKAMI: KULLUK“Şüphesiz iman edip salih amel işleyenler için Naîm cennetleri vardır…” (Lokman, 8-9)İbadet eden insan aslında şöyle der: “Ey Rabbim! Seni tanıyorum, sana inanıyorum ve sana kulluk ediyorum.” Secde eden bir kul, en yüce makama ulaşır. Çünkü secde, insanın aczini ve Allah’ın büyüklüğünü ilan eden en güzel ifadedir. İnsan bazen özgür olmak adına kulluktan kaçmak ister. Oysa hakikat bunun tam tersidir: İnsan kullukla yücelir. Çünkü insanın yaratılışındaki en büyük şeref, Allah’a kul olabilmesidir.Kulluk yalnızca ibadet anlarına mahsus de­ğil­dir; bir şuur hâlidir. Kulluk bilincine sahip olan insan her işinde şunu düşünür: “Sözüm Allah’ın rızasına uygun mu? Davranışım Rabbimi razı eder mi? Niyetim temiz mi?”Böyle bir insan hayatın her anında Allah’ın huzurunda olduğunu hisseder. Bu hâl, insanı kötülüklerden uzaklaştırır. Çünkü insan Rabbini hatırladığında kalbi titrer, vicdanı uyanır.Gerçek kulluk; yalnız ibadet anında değil, hayatın tamamında Allah ile beraber olabilmektir.4. KULUN RABBİYLE KONUŞMASI: DUA VE İSTİĞFARİnsan zayıf bir varlıktır. Bazen düşer, bazen hata eder, bazen de çaresiz kalır. İşte bu noktada insanı ayakta tutan en büyük güç dua ve istiğfardır. Rabbimiz, “Eğer duânız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan, 77) buyurmuştur.Dua, kulun Rabbine yönelmesidir. Dua eden insan aczini kabul eder ve Rabbine sığınır. Dua eden bir kalp yalnız değildir. Çünkü dua, kul ile Rabbi arasında kurulan en samimi köprüdür.Dua eden insan şöyle der: “Ben acizim, güçsüzüm; fakat Rabbim sonsuz kudret sahibidir.” Bu hakikat kalpte derin bir huzur doğurur.İstiğfar ise kalbin temizlenmesidir. İnsan hata yaptığında Rabbine yönelir ve bağışlanma ister. Tevbe eden bir kalp yeniden dirilir, yeniden umut bulur.Dua ve istiğfar, kalbin ilacı, ruhun gıdası ve insanın en büyük tesellisidir. Tevbe, kalbin üzerindeki tozu siler ve ruhu yeniden diriltir.Ey Arkadaşım!Kâinatın her köşesi insana aynı hakikati hatırlatır: “Rabbini tanı, O’na iman et ve O’na kul ol.”İnsan için en büyük şeref imanla yaşamak, en büyük huzur ibadetle hayatı güzelleştirmek, en büyük güven kulluk bilinciyle yürümek ve en büyük teselli dua ile Rabbine yönelmektir. İbadet yalnızca sevap kazanmak için değil, yaratılışın neticesi ve fıtrî bir karşılığıdır.İman ettiğimizde kalbimiz aydınlanır. İbadet ettiğimizde ruhumuz güçlenir. Kulluk şuuruyla yaşadığımızda hayatımız anlam kazanır. Dua ettiğimizde kalbimiz huzur bulur. İşte insanın gerçek saadeti bu dört hakikatin içinde gizlidir: İman, ibadet, kulluk ve dua. Çünkü insan Rabbini tanıdığı kadar yücedir ve O’na kul olduğu kadar değerlidir.Allah’ım! Kalplerimizi iman nurundan ayırma. Bizi gaflet uykusuna daldırma. Duanın bereketinden mahrum bırakma. Ömrümüzü ibadetle güzelleştir, kalbimizi kullukla derinleştir. Dilimize zikrini, gönlümüze fikrini, hayatımıza rızanı nasip eyle.Bizi imanla yaşat, ihsanla yaşat, secdeyle yaşat, dua ile yaşat. Son nefesimizi kelime-i tevhid ile süsle. Kabirlerimizi rahmetinle nurlandır. Dünyamızı kullukla, ahiretimizi ebedî saadetle buluştur. Âmin…

Hasan Hüseyin YILDIRIM 01 Nisan
Konu resmiKur’ân’ın Allah Kelamı Olduğunun İmzaları
İtikad

 “اِنَّ اَصْدَقَ الْحَدٖيثِ كِتَابُ اللّٰهِ واَحْسَنَ الْهَدْیِ هَدْیُ مُحَمَّدٍ...” (ع ص م)Evet, Kur’ân beşer sözü değil! Birincisi, Kur’ân, bütün meseleleri delil ve ispat üzerinden açıklıyor. Mesela İhlâs Suresi’nde “doğurmamıştır ve doğurulmamış­tır” (İhlâs, 3) diyor. Bu ayet kendisinin yaratılmışlardan olmadığına delil olarak doğuranların ve doğurulmuş olanların mah­lûk/yaratılmış ve ölümlü olduğunu izhar ediyor. Mahlûk ve Hâlık arasındaki benzemezliği gösteriyor. Aynı zamanda Hıristiyanlıktaki teslisi de reddediyor. Bir başka yönden Hâlık’ımızın, her yaratılmışın evveli yani yaratıcısı olduğunu bizlere hissettiriyor. Kur’ân’ın ele aldığı her meselenin cevabını, delilli ve ispatlı imzalaması her ayetinde kendini gösteriyor. İkincisi, üstünde mucize damgası bulunan Kur’ân, yirmi üç yılda peyderpey nazil oluyor. Mesela, çoğunlukla ayet ayet bazen de bir sure halinde vahyediliyor. Uzun zaman şeridinde, muhtelif mekânlarda bütünlüğünde asla bir kargaşa olmadan yazılıyor. Elde tekrar tekrar incelenen ve karşılaştırılan bir nüsha olmadığı halde her ayet ve sure Peygamberimizin buyurduğu şekliyle ezberleniyor. Beşerin, bu kadar geniş bir zaman ve mekân aralığında böyle bir eserin en ufak cüzünü dahi meydana getirmekte aciz kalması Kur’ân’ın hakkaniyetini imzalıyor. Tevafuk, Kur’ân’ın gözlü tabakaya göz kırpan bir mucizesi olarak asrımıza hitap ediyor. Tevafuklu yazılmış Kur’an sayfalarına baktığımızda Allah isimlerinin ya alt alta ya sırt sırta geldiğini görüyoruz. Benzer tevafuka bazen aynı manayı taşıyan kelimelerinde, bazen sureden sureye geçişlerinde şahit oluyoruz. Bir de sayfada tek görünen Allah lafzı ya karşı sayfasında veya arka sayfasında aynı noktada üst üste gelerek tevafuk ettiğini görüyoruz. İnsanı hayrette bırakan bir tevafuk da Ashab-ı Kehf’in köpeği ile alakalıdır: Şöyle ki Kehf suresi 18. ayetindeki köpek kelimesi ile Fâtır Suresi 13. ayetindeki Kıtmîr kelimesi aradaki 141 sayfa iğne ile delinse üst üste geliyor. Bütün bu ve benzeri tevafuklar Allah Kelamının hakkaniyetini başka çeşit imzalamıştır. Bu imzanın binden birini burada açıkladık. Bu hususta günlerce konuşulabilir. Üçüncüsü, Allah Kur’ân’ın ayetleriyle, dün­­­ya ve ahiret saadetine insanları ulaştırmak istiyor. Dünya saadetimiz için haram ve he­lallerle bizlere hareket dairesi belirliyor. Ha­­ram­ların dünyevi ve uhrevi neticelerini açıklıyor. Yasaklarla haramların belli sayıda olduğunu, helallerin ise daha çok olduğunu ortaya koyuyor. Helallerin her türlü keyfe kâfi geldiğini bize ders veriyor. Mesela: “Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşin kızları, kızkardeşin kızları, sizi emziren (süt) anneleriniz, sütkız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri ve kendileriyle zifâfa/gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızdan olup himâyenizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Fakat onlarla zifâfa/gerdeğe girmediyseniz o hâlde (boşadığınız takdirde kızlarıyla evlenmenizde) size bir günah yoktur. Hem kendi sulbünüzden olan (öz) oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşi (nikâhınız altında) bir arada bulundurmanız da (size haram kılındı)! Ancak artık geçmişte olanlar müstesnâ. Muhakkak ki Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir” (Nisâ, 23) ayetiyle evlilik konusunda uyulması gereken hususları emrediyor. On üç çeşit yakınlığı bulunan kadınla evlenmeyi yasaklıyor. Bunların dışındakilerle yani bekârlar veya dullarla evlenmeye herhangi bir mâni koymuyor. Böylece hürmeti, huzuru ve neslin devamını emniyet altına alıyor. Hem mesela Allah, “(O) size, ancak ölüyü (usulünce kesilmeden veya avlanmadan ölen hayvanı, akan) kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen (hayvan etin)i haram kılmıştır. Fakat mecbur kalan bir kimse (başkasının hakkına) saldırmamak ve haddi (zaruret miktarını) aşmamak (üzere, ölmeyecek kadar bunlardan yemek) şartıyla, artık şüphesiz Allah, (onlar için) Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir” (Nahl, 115) ayetiyle biz­lere ölmüş hayvan, kan, domuz eti ve Al­lah’tan başkası adına kesilen hayvan etini haram kılıyor. Bu sınırlı haram ile de helallerin bolluğunu önümüze açıyor. Bir emirle hem birçok tıbbi hastalıkların önüne geçiyor hem de sağlık ve sıhhatimizi emniyet altına alıyor. Bugünkü ilmi ve fenni tespitler Kur’ân’ın, bu emrinin ardınca yürüyor. Bu yönü de Allah’ın kelamı olduğu imza ediyor.Dördüncüsü, Kur’ân’ın hakikatleri vahye, yani Allah’a dayanıyor. Allah’ın sözünün tercümanı olan Peygamberimiz (asm), herkes kendisine yalancı/mecnun/sihirbaz dedikleri zamanlarda ve ölümle burun buruna geldiği vakitlerde dahi Kur’ân’ın hakikatini açıklamakta en ufak bir tereddüd göstermiyor. Açıkladığı hiçbir meselesinde tereddüde düşmüyor. Mesela, “Ebû Leheb’in iki eli kurusun; kurudu da! Ona, ne malı fayda verdi ne de kazandığı! (O,) alevli bir ateşe girecektir! Karısı da! Odun hamalı olarak! Boynunda bükülmüş bir ip olduğu hâlde!” (Tebbet, 1-5) ayetlerini tereddüd etmeden söylüyor. Bu sure ile Ebû Leheb’in kötü akıbetini haber veriyor. O ise bu surenin nazil olmasından sonra Resûlullah’ı (sav) yenebilmek için varını yoğunu seferber ediyor. Hicretin 2. yılında çiçek hastalığına benzer bir hastalığa yakalanıyor. Bu nedenle Bedir Savaşı’na katılamıyor, fakat kendi yerine savaşacak adam gönderip müşriklere malî destekte bulunuyor. Bedir Savaşı’nda Müşriklerin pek çok ileri gelen reisinin öldürüldüğü haberi Mekke’ye ulaştığında o kadar üzülüyor ki ancak 7 gün yaşayabiliyor. İbret verici ölümünde evdeki yakınları bile, hastalığın bulaşmasından korkarak ona dokunmuyor. Ölümünden sonraki üç gün boyunca kimse ona yanaşmıyor, cesedi çürüyerek kokmaya yüz tutuyor. Bunun üzerine herkes oğullarını kınamaya başlıyor. Oğulları, cenazesini bile şerefle defnetmeye fırsat bulamıyorlar. Bir rivayete göre bazı zencilere ücret vererek cesedini kaldırtıyor ve yine ücretle defnettiriyorlar. Diğer bir rivayete göre ise bir hendek kazdırtıp içine babalarının cesedini sopayla itiyor, üzerini de toprakla kapatıyorlar. Ne malından ne de evlatlarından bir fayda görmeyen Ebû Leheb’le alakalı Kur’ân-ı Kerîm’in, “Ona, ne malı fayda verdi ne de kazandığı!” (Tebbet, 2) ayetiyle verdiği mucizevî haberin bir­kaç sene içinde nasıl gerçekleştiğini herkes görüyor.* Hem “(O,) alevli bir ateşe girecektir!”, “Karısı da! Odun hamalı olarak!” (Tebbet, 3-4) ayetleriyle iman etmeyeceklerini bu nedenle cehennemlik olacaklarını yaklaşık sekiz yıl öncesinden haber veriyor. Gerçekten de iman etmiyorlar ve malum vaziyete dü­şüyorlar. İman etmemeleri gösteriyor ki Kur’ân’ın bütününü de geçersiz kılacak bir netice ortaya çıkmıyor, ayetlerde verilen haberleri Peygamberimiz (asm) kendi uydurmuyor. Referansı vahiydir. / Her şeyi bilen bir Allah’tır. / Bir insan gelecekle ilgili bu kadar net konuşamaz. / Tereddüd edilmeden söylenmesi kimden kuvvet alarak söylendiğinin bir delilidir. / Her işin evvelini ahirini batınını zahirini bilen bir zatın sözüdür. Bu Tebbet Suresi dahi tek başına Kur’ân’ın Allah kelamı olduğunun bir imzasıdır. Ayrıca Rum Suresi, Fetih Suresi, Nasr Suresi gibi birçok surede gelecekten haber veren mucizeler olduğunu görüyoruz. * “https://www.kuranvemeali.com/tebbet-suresi” sitenden istifade edilmiştir.

Mehmed Gökcan 01 Nisan
Konu resmiDüştüm Kâbe Yollarına
Risale-i Nur

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, tüm ömrünü İslâm, Kur’ân ve iman davası için mücadele ile geçirmiştir. Bu sebeple Hicaz’a gidememiştir. Ancak böyle bir zâtın o mübarek beldeleri ziyaret etme isteğinin ne kadar fazla olabileceğini tahmin etmek zor değildir. Buna rağmen iman davası vazifesini yerine getirebilmek için bir gün bile sevk-i ilahî ile bulunduğu yerini terk etmemiş, tatile çıkmamıştır. Bununla birlikte içindeki Mekke, Medine, Kâbe ve Mescid-i Nebevî özlemi de devam etmiştir.Cenâb-ı Hakk lütfetti, bu sene bu fakire Ramazan ayında umre yapmak nasib oldu elhamdülillah. Umre ziyareti için hazırlandığım günlerde Emirdağ Lahikası’nın 3. cildini okumaktaydım. Okuduğum mektuplardan birinde Üstad Hazretlerinin şu cümlelerine tevafuk ettim: “Hem Nûrculardan hacca gidenler, benim bedelime de o mübârek mevki‘leri ziyâret ederken beni de hayâlen yanında bulunduğumu düşünsünler. Onlara dedim: Başkalar da bunu bilmeli. Mâdem ben gidemiyorum, o hakîkî kardeşlerim bana da vekâlet etsinler.” Bu ifadeler, Bedîüzzaman Hazretlerinin Hacc’a veya umreye gitmek istediğini ancak vazifesi itibariyle gidemediği için duyduğu hasreti anlatıyor. Bu yüzden talebelerinden o mübarek topraklara gidenlerden kendisini de hayâlen yanlarında bulunuyor gibi düşünmelerini istiyor. Ramazan umresi için Medine-i Münevvere’ye gittik. Medine-i Münevvere’de daha ziyade vaktimizi Mescid-i Nebevî’de Ravza-i Mutahhara’ya yakın yerlerde geçirmeye gayret ettik. Namaz dışındaki vakitlerde Kur’ân-ı Kerîm, Hizb-i Nûriye ve sair evrâd ü ezkârı okumayla vakit geçiriyorduk. Ayrıca Risâle-i Nûr yazmaya ve okumaya da vakit ayırıyorduk. Mescid-i Nebevî’de Emirdağ Lahikası 3. cildinden okumaya devam ederken 457. mektupta Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadelerine şahid oldum: “Nûrun demirbaş kâtiblerinden kardeşimiz Kâtib Osmân’ın güzel ve benim için müjdeli mektûbunda, akrabasından Hacc’a giden o mübârek kardeşimiz benim bedelime de o mübârek mevki‘leri ziyâret edeceğine bütün rûh u cânımla sevindim, mesrûr oldum. Bu münâsebetle size beyân ediyorum ki: Çok zâtlar bu sene benim bedelime de Hac’da beni hayâlen berâber farz edip ziyâret edecekleri vaadlerine mukābil, ben de onları nûr şâkirdlerinin hâslar dâiresinde kabul edib ma‘nevî kazançlarıma şerîk ettiğimi ve şirket-i ma‘neviyemiz i‘tibâriyle nûrun hâs şâkirdleri dahi sizleri ma‘nevî kazançlarına şerîk edecekler diye onlara söz verdiğim için, siz de duâlarınızda dersiniz ki: ‘Yâ Rabbî! Kardeşimiz Saîd’in nûr şâkirdi dâiresi duhûlüne kabul ettiği bu sene Hacc’a gidenlerin hem gitmeyenlerin de ve şâkird yerinde kabul ettiklerinin defter-i hasenâtına dahi geçir.’ meâlinde bir fıkra ile benim va‘dimi tasdîk etmenizi arzu ediyorum.”Üstad Hazretlerinin Hacc’a gidenlere yönelik talebi hemen karşılık bulmuştur. Başta Kâtib Osman isimli talebesinin akrabası olmak üzere birçokları, Hac’da iken Bedîüzzaman Hazretlerini yanlarında hayal etmişler ve onun bedeline ziyaretlerini gerçekleştirmişlerdir. Böylece nûr şâkirdlerinin hâslar dâiresinde kabul edilmişler ve manevî kazançlarına ortak olmuşlardır. Üstad Hazretlerinin bu ifadeleri Hacc’a gitmeye, o mübarek beldeleri ziyaret etmeye ne denli bir istek ve iştiyak duyduğunu göstermektedir. Ben de beraber umreye gittiğim kardeşlerime, Üstad Hazretlerinin bu ifadelerini ilettim. Medine-i Münevvere’de, başta Resûlullah (asm) Efendimiz’in ravzası olmak üzere, Cennetü’l-Baki, Mescid-i Kuba gibi yerleri ziyaret ederken sanki Bedîüzzaman Hazretleri de yanımızdaymış gibi hayal ettik. Ardından umre için Mekke-i Mükerreme’ye geçtik. Orada da hem tavaf sırasında hem de sa’y yaparken Üstad Hazretleri ile birlikte yürüdüğümüzü düşündük. Bize bunca iman dersini veren Üstadımıza vefa borcu olarak da bunu yapmamız gerekliydi. Gerek Medine-i Münevvere’ye, gerekse de Mekke-i Mükerreme’ye gidenlerin çokça şahit olduğu bir hususu da burada belirtmek gerekir. O mübarek beldelere gidildiğinde dünyanın her yerinden Müslüman kardeşlerimizle karşılaşırız. Kimi zaman Orta Asya’daki Türk devletlerinden, kimi zaman Endonezya, Malezya gibi Güneydoğu Asya ülkelerinden ve kimi zaman da Afrika’nın muhtelif yerlerinden Müslümanları görürüz. Ancak bir bölgeden gelen Müslümanlar var ki; onlar her yerdedir. Hem orada çalışanların büyük kısmının onlardan oluştuğuna şahit oluruz, hem de o diyarlardan çok sayıda hacının geldiğini fark ederiz. Bu bölge Hindistan ve civarıdır. Hindistan, Pakistan ve Bangladeş olarak üç ayrı ülkeye ayrılsa da aynı bölgenin Müslümanlarıdır onlar. Geçmişte Gazneli Mahmud’un yaptığı 17 sefer sonrası Hindistan’da İslâm yayılmıştır. Daha sonraları güçlü İslâm devletleri bu topraklarda kurulmuştur. Bunlardan en meşhuru Babürlüler’dir. Bu bölgede günümüzde en azından 700 milyon Müslüman yaşıyor. Umre dönüşü Emirdağ Lahikası’nın 3. cil­dinden okumaya devam ederken ise 474. mektupta şu cümlelerle karşılaştım:“Mu‘cizeli Kur’ân’ımızdan Sûre-i Rahmân tevâfukāt-ı latîfesi içinde bulunan cüz’ ile -güzel tevâfuklu bir cüz’ ile- İstanbul’da matbaacı Azîz’e göstermek için göndermiştik. O da çok beğenmiş, söz vermiş ki, ne vakit isterseniz, bunu da Hizb-i Kur’âniye ve Hizb-i Nûriye gibi fotoğrafla tab‘edeceğim. Hindistân’a bir milyon Kur’ân’ı göndermeye söz verdiğimden, bu mu‘cizâtlı Kur’ân’ı da içinde onlara göndermek güzel olur. Cenâb-ı Hakk, İnşâallâh Nûrcuları muvaffak eder.”Bedîüzzaman Hazretleri, daha 1940’lı yıllardan bir milyon tevafuklu Kur’ân basıp, Hindistan Müslümanlarına göndermeye söz verdiğini ifade etmiştir. Burada o bölge Müslümanlarının sayıca çokluğu ve bu sebeple umrede diğer ülke Müslümanlarından daha fazla görünür olmaları gibi birkaç tevafukla birlikte, istikbalde onların tevâfuklu Kur’ân’a ciddî ihtiyaç hissedeceklerini de anlamak mümkündür. Bize düşen Üstadımızın bu sözünü bir vasiyet bilip, gerçekleştirmek için gayret etmek olmalıdır. Editör Notu: Üstad Hazretlerinin bu arzusu, sadece Endonezya’ya has olmayıp dünya genelinde, Hayrat Vakfı bünyesinde kurulan Hayrat İnsani Yardım Derneği vasıtasıyla gerçekleştirilmiş olup, sayı artarak devam etmektedir. https://hayratyardim.org/faaliyetler/kuran-i-kerim bağlantısından bakılabilir.

Arif Emre GÜNDÜZ 01 Nisan
Konu resmiHerkes Sadaka Verebilir
İbadet

“Allah Teâlâ iyiliklerin ve kötülüklerin yazılmasını emretti; sonra bunları açıkladı. Bir kimse bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapamazsa, Allah Teâlâ kendi nezdinde bunu tam bir iyilik sevabı olarak yazar. Eğer hem niyetlenir hem de o iyiliği yaparsa on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yedi yüze ve daha fazlasına kadar çıkarır. Eğer bir fenalık yapmaya niyetlenir de sonra vazgeçerse Allah (Celle Celâlühü) onun için yine tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer kötü işe hem niyetlenir hem de o kötü işi yaparsa, Allah (Celle Celâlühü) bu kimseye bir günah yazar.”Behlül Dâne Hazretleri, ağabeyi Halife Hârûn Reşîd’e bir gün şöyle sormuş: “Yer altında en çok ne vardır?” Hârûn Reşîd, “Ne olacak, cenaze vardır; mevta vardır.” diye cevap vermiş.Behlül ise: “Hayır,” demiş ve sözünü şöyle tamamlamış: “Yer altında en çok pişmanlık vardır.”Bu söz şu Hadis-i Şerif’i hatırlatır: “Ahirette herkes pişmanlık yaşayacaktır. Sorumlu bir varlık olarak kulluk vazifesini yapmayanlar yapmadıklarına; Müslüman olarak vazifesini yerine getirmeye çalışanlar da daha fazlasını yapmadıklarına pişman olacaklardır.”Onun için gerçek anlamda akıllı olmak isteyen her insanın, ahiretteki pişmanlığını en aza indirebilmenin gayesi ve gayreti içinde olması gerekir.Selef-i Sâlihîn hazerâtından bazıları hakkında şöyle bahsedilir: “Yarın kıyamet kopacak denilse, hâlihazırda yaptığı hayır ve ibadetlerin üzerine ilave edecek bir şey bulamazdı.” Yani hayatını o derece milimi milimine doldurmuş ve değerlendirmişti.Biz de o yüksek hedeflerin takipçisi olmalıyız. Bu hedefi tam yakalayamasak bile, o yolda ne kadar mesafe kat edersek kârdır.Şu söz ne kadar yerindedir: “Yıldızlara çıkmayı hedefleyenin ağaca çıkması çok kolay olur.”Hayatı olabildiğince hayır ve hasenatla, ibadet ve faziletlerle doldurup değerlendirebilmek için öncelikle hayır yollarının çokluğu hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Ardından da kişi, kendi şartlarına göre akıllıca bir plan yaparak hayatının her noktasını değerlendirmeye çalışmalıdır.Hayır yollarının çokluğu hakkında ayet ve hadisler Riyâzü’s-Sâlihîn’in birinci cildinde derli toplu şekilde bir araya getirilmiştir. Oraya bakılmasını tavsiye ederiz. Biz burada sadece birkaç örnek nakletmekle yetineceğiz.Buhârî ve Müslim’de geçen bir Hadis-i Şerif şöyledir:“Allah Teâlâ iyiliklerin ve kötülüklerin yazılmasını emretti; sonra bunları açıkladı. Bir kimse bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapamazsa, Allah Teâlâ kendi nezdinde bunu tam bir iyilik sevabı olarak yazar. Eğer hem niyetlenir hem de o iyiliği yaparsa on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yedi yüze ve daha fazlasına kadar çıkarır. Eğer bir fenalık yapmaya niyetlenir de sonra vazgeçerse Allah (Celle Celâlühü) onun için yine tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer kötü işe hem niyetlenir hem de o kötü işi yaparsa, Allah (Celle Celâlühü) bu kimseye bir günah yazar.”Dikkat edilirse hadiste sevapların “tam bir” ibaresiyle vurgulu olarak yazıldığı ifade ediliyor. Günahlar ise sadece “bir” ifadesiyle vurgusuz şekilde dile getiriliyor.Buradan şöyle bir mana çıkarmak mümkündür: Sevaplar sağlam bir şekilde sabitlenmiş olarak yazılır. Günahlar ise tövbe ile zimmetten düşürülmek üzere âdeta geçici olarak tutulur.Nitekim samimi tövbe yoluyla günahların dahi kazanca dönüştürüldüğü bilinen bir gerçektir. Çünkü Allah Teâlâ: “Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever.” buyurur. Böylece tövbe yoluyla günahlar bile Allah’ın sevgisine giden bir fırsata dönüşmüş olur.Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği bir Ha­dis-i Şerif de şöyledir: “İnsanın her mafsalı için güneşin doğduğu her günde birer sadaka borcu vardır: İki kişi arasında doğrulukla hükmetmek sadakadır. Atına (veya merkebine) binmesi için yahut yükünü yüklemesi için bir kimseye yardım etmek sadakadır. İnsanların istifade edeceği güzel ve hoş sözler söylemek sadakadır. Namaza giderken attığın her adım sadakadır. İnsana eziyet veren şeyleri yoldan kaldırmak da sadakadır.”Müslim’in Hz. Âişe (Radıyallahu Anhâ) validemizden naklettiği hadis-i şerifte ise şöyle buyrulur:“Her insan üç yüz altmış mafsal üzerine yaratılmıştır. Şu hâlde bir kimse ‘Allahu Ekber’ derse, ‘Sübhânallah’, ‘Elhamdülillah’, ‘Lâ ilâhe illallah’ derse; ‘Estağfirullah’ diyerek Allah’tan bağışlanmasını isterse; insanların yolları üzerindeki taş, diken, kemik gibi zarar veren şeyleri bir kenara atarsa yahut iyiliği emredip kötülükten sakındırırsa ve bunların toplamı üç yüz altmışı bulursa, o gün cehennem ateşinden uzaklaşmış olarak akşama girer.”Son olarak herkesin şartlarına göre sadaka sevabından hissedar olabileceği geniş bir alana ışık tutan bazı örneklerle konuyu bitirelim:Kıyafeti müsait olmayanlar için camiye mahsus birkaç etek, başörtüsü vb. alıp camiye bırakın. Onları kullanarak namaz kılan her kişi için size de sevap yazılır.Evinizde pencerenin önüne kuşlar için bir tabak yiyecek veya su bırakın ve bunu devam eden bir alışkanlık hâline getirin.Yeni bir elbise alın, paketleyip bir işçiye veya memnun olacağını düşündüğünüz dar gelirli birine hediye edin.Bir kumbara edinin. İşlediğiniz küçük veya büyük, gizli veya açık her günahın ardından içine az da olsa bir miktar para atın. Ay sonunda kumbarayı açıp bir ihtiyaç sahibine veya bir hayır hizmetine verin. Her günah için çok cüz’î bir şey atılsa bile, ay sonunda bir garibanı sevindirecek miktarda bir meblağ oluşacağı muhakkaktır.Bir büyüğümüzün şu sözü de ibretlidir: “Bir kişi her günah işlediğinde evinin odalarına bir buğday danesi atsa, ömrünün sonuna gelmeden evinin odaları buğday daneleriyle dolar taşardı.”Bu arada şu Hadis-i Kudsî’nin verdiği müjdeyi de hatırlamak gerekir: “Kulum Bana yer dolusu günah ile gelse dahi, samimi bir tövbe ile bana yöneldiğinde, ben onu yer dolusu bağışlama ile karşılarım.”Eve giriş ve çıkış duasını bir kâğıda yazıp evin girişine, asansöre ve çıkışlara asabilirsiniz. Gelip geçerken okuyanlar hem kendileri sevap kazanır hem de size sevap yazılır.Durumunuz müsaitse aylığınızın bir kısmını yetimler için ayırın. Bir şekilde yetimlerin gönlüne dokunmayı hayatınızın gündemine alın.Bir koli su alıp aile toplantılarında ölmüşlerinizin hayrına veya hastalarınızın şifa bulması niyetiyle sadaka olarak dağıtabilirsiniz. Nitekim hadis-i şerifte: “Sadaka vererek hastalarınızı ve hastalıklarınızı tedavi ediniz.” buyurulmuştur.Cadde ve sokakları süpüren işçiler için bir koli su veya meyve suyu alıp takdim edebilirsiniz.Size haksızlık edenleri, gıybetinizi yapanları, hatta iftira edenleri affetmek; onlara hakkınızı helal etmek ve bağışlanmaları için dua etmek de büyük bir sadaka sevabıdır.Birkaç tane Kur’ân-ı Kerîm veya Yâsîn cüzü alıp camiye bırakabilirsiniz. İnsanlar okudukça siz de sevap kazanırsınız.İhtiyaca göre kitap hediye etmek de önemli bir hayır kapısıdır. Mesela gençlere soru ve problemlerine cevap olacak kitaplar hediye etmek veya hastalara teselli veren eserler götürmek gibi.İçmek için aldığınız suyu bitiremediğinizde rastgele dökmek yerine bir bitkinin köküne dökebilir veya sokak hayvanları için bırakılmış su kaplarına ilave edebilirsiniz. Bu da bir sadakadır.Müslümanların kalbinde sevinç ve sürur meydana getirmeye çalışın. Selam vererek, tebessüm ederek, hâl hatır sorarak, faydalı bir bilgi paylaşarak veya gönlü ferahlatan bir fıkra anlatarak bunu gerçekleştirebilirsiniz.Borç vermek, borcun vadesinde kolaylık göstermek, para bozdurmak; hatta alışveriş yaparken yeni açılmış ve ayakta kalmaya çalışan dükkânları tercih etmek gibi vicdanî davranışların tamamı da birer sadaka hükmündedir.Bütün bu davranışların bize sevap olarak döneceğini ümit ederiz.

Osman AKTAŞ 01 Nisan
Konu resmiŞefâat Vesilesi, Su Kasidesi  (4)
Kültür ve Medeniyet

Yâ Habîballah yâ Hayre’l-beşer müştakunamEyle kim leb-teşneler yanub diler hemvâre su[Yâ Habîballah, yâ Hayre’l beşer, yâ, yâ, yâ, yâ, yâ (sav)… Tâ esmâ-i Nebi’ce. Öyle sana iş­ti­yakım var ki hani susamışlar yanıp kurumuş dudaklarıyla daima su dilerler ya: Su, su, suuu… İşte öyle!sırrınca.] وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ Sultan Süleyman, sultanlığın şiarını ne güzel idrak etmiş:“Gitmesün nâm-ı şerîfün bu dilümden bir nefes Derdlü gönlüme devâdur cân bulur andan safâUmaram her bir adun başka şefâ’at iyleyeAhmed ü Mahmûd u Ebû’l-Kâsım Muhammed Mustafâ” Öyle ya!Ubudiyetiyle her bir abd-i zaif, Rabbinin saltanatının genişliğine şahid olur. Huzura âmâde tefekkürî seyahatlerinde esmâ-i hüsnadan bir bir ve cümlesi birden kalbine iman kaynağı hikmet pencereleri açar. Hayat mektebinde muk­te­za-yı hale riayet ederek, bu isimler perdesinden azametli zatına yol bulur, rahmetine sığınır.Bu sığınmanın anahtarı ise…Yaver-i Ekrem’inin (sav) elinde.Nasıl oluyor ki, insan Rabbimizin ekser esmâ ve sıfatlarına ayine bir zatın eteklerine sarılmıyor, ellerinden tutmuyor? “Cemali müşahede”ye giden yolda “Kab-ı Kavseyn” güzergâhı misali birlikte yol almıyor?“Künuz-u Esmâ-i İlahiyenin Keşşafı, Göstericisi” (sav) olduğuna, beraberince getirilen salavat-ı şerifeleriyle esmâ-yı Nebi şahidlerdir.Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi'râc’daŞebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su(Bütün evliyanın kerametlerinin menbaı olan deniz sen değil misin? Ki bunu Mirac gecesine bir nazar etsen anlarsın. Zira o gece deniz bir kenara feyzinin çiy tanesiyle yıldızlar hem nur, hem kuvvet bulmuştur. Arzımızın tavanında ışıl ışıl, kendi yörüngelerinde top güllesinden yetmiş defa süratli…) Arasın dursun aklını kafa feneri yapanlar, kemâlâtın kaynağını… Onlar nasıl ki aklı kafa feneri derekesine düşürdüler, o vakit ahsen-i takvim üzere halk edilen insanın yaratılışını “insan doğası” tabirine indirgediler. Feylosofâne. Üstelik ellerinde avuçlarında var-oluşa çalıştırdıkları bir ton, kem-âlât.Ahhh, levlake sırrı!Bu sır anlaşılsa… Elbette, insanı yaratmayı dileyen İlahi iradenin, imtihan sahası olan dünya mezrasında insanın ulaşacağı en mükemmel noktayı da yine Maden-i Kemalât (sav) ile takdir ettiği derk edilecektir. Her şeye verilen en güzel kıvamla O’nun (sav) kurbiyeti arasındaki maddi-manevi bağlar kavranacaktır. Sadece ashab değil, öncesi ve sonrasıyla tüm zamanlardaki yakınlıkların, edeble gelişlerin “Mukteda-yı Kül” (sav) vesilesiyle rahmet hazinesinden sunulan keremden, lütuftan, feyizden nasibi var. Cemadatın göz kırpan yıldızlarının dahi!..Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz inerHâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su(Yarın uyuyacakları kabirlerini önden gönderdikleriyle hâl-i hazırdan tecdid eden maneviyat mimarları (ra) ne zaman hayat suyuna ihtiyaç duysa… Şems-i Hidayet’ten aralıksız kalblerine akıp gelen manevi ilim ve irfanın tatlılığına meyletmezler mi? Yumurta akı misali…)İki Dünya Serveri (sav) rüyada bir güzide menzili işaret buyurur. O da belki en kıymet verdiği eseri olan Süleymaniye’yi üzerine kondurur. Ve daha yaşarken bir köşesine inşa ettiği mütevazi türbesiyle adeta altına imzasını atar: El-Fakiru’l-Hakir Ser Mimaran-ı Hassa.Evet, daha yaşarken.Hani küçük büyük kâinat akışta demetlenmiş ya! O misal. Dünya vü ukba girift.Hay ismi tecellisinde manevi azıklarla yarın uyunacak yerlerini tenvir eden, daha ötede “Cennet köşkleri” inşa eden Maneviyat Mimarlarından alınan hisse ile.“Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim” sözüne zarf olan.Kur’ânî ve imanî kalb mimarisinin mimarlarına rehber: “Mürşid-i Mutlak” (sav)Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânumaVar ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su(Yanıcı gönlüme, Cehennem korkusu -Senden uzaklaştırmak endişesi salmaklıkla- gam ateşleri yağdırır. Lakin ümidvârım! Senin ihsan bulutun imdadıma yetişip de o ateşleri rahmete kandırarak söndürecektir.)Yûnus’cası:“Eğer beni öldürelerKülüm göğe savuralarToprağım anda çağıraBana Seni gerek Seni”Birlikte olmak, ayrı düşmemek: Bir’den olan ayrı bir tecelli. Rabbimizle huzur-u daimide kalbimizi zabt u rabt altına alan rıza-ı İlahidir. Malum… Melek, cin ve beşerin seyyidi olan Resulullah’la olan bağ, O’nunla birliktelik ise elbette O’na tabi olmakla mümkündür. Hiçbir cihetten ayrı kalmayacak nisbette… Her bir inci-misal sözüne ve fi’line ve haline intisabla, hayat semasında toplanan rahmet bulutları var.Şefaati intaç eden. Elbette Kevser sahibi “O Zat-ı Kerim” (sav) “Rahmeten li’l-Âlemîn” olup Ce­nab-ı Hakkın rahmetine yetişmek için vesilemizdir. Sünnet-i seniyyesine temes­sük eden Ashab-ı Güzin sadık şahidler…Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleriEbr-i nîsândan dönen tek lü’lü-i şeh-vâra su(İki çenem arasından alelade sözlerim, senin na’tinin bereketiyle nasıl da cevhere dönüştü. Tıpkı sadefin iki kabuğu arasındaki nisan yağmurunun; şahlara yaraşır, şahâne inciye dönüşmesi gibi …)Dürr-i Yetim!Efrenci hesabıyla bir 20 Nisan günü dünyayı teşrif eyledi. Yer ve gök iki kabuğu arasına düşen dünya istiridyesinde benzer bir inci ne öncesinde ne de sonrasında hiç görülmedi. Nisan yağmurları bereket vasfını O’nun kutlu gelişinden aldı.Tıpkı O’nunla münasebet peyda eden her şey gibi;Zaman: Asr-ı saadet, Mekân: Medine, Arkadaş: Ashab-ı Güzin vs.… Ne ki temas etti, en güzel biçimde tavsif olundu.Bir pay da kelam-ı Fuzuli’ye… Barekallâh! Kelam denizindeki söz incileri ne güzel tesbit edilmiş. Ene, na’t söyleme kabiliyetiyle beşere ihsan edilen nübüvvet nimetinin kıymetini ölçmüş.O “Zât-ı Mübarek” (sav) ki; duâsıyla yağmurun sür’atle indiği, bir kapla yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından suyun üç def’a kevser gibi aktığı Allah’ın Vahyinin Emini’dir. … teberrüken!Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşrEşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra suUmduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayamÇeşme-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su(Gaflet uykusunda olan kimse Mahşer günü uyandığında ve -yüreğindeki- hasret yaşlarını akıtıp da göz pınarlarında dondurduğunda … benim gibi çehresi kurumuşun yanaklarına, senin vuslat çeşmenden -sürur- suyu boşalsın. O çetin günde bundan -bu beniz açıcı ve gönle su yürütücü dirilişten- mahrum olmamayı umarım.)O şefaat arzusu ki,Mü’min gönüllerde solmaz bir renk…“Bir” olarak “Bir” diye vuran kalbde değişmez ahenktir.Kevseri henüz dünya imtihanı esnasında kana kana içmiş Hazret-i Ebubekir es-Sıd­dık Radiyallahü Anh dilinde: “Cehennemde vücudum büyüsün, ta ehl-i imana yer kalmasın!” duası olarak arşa yükselir…Üstad Hazretlerinde iman-Kur’ân hizmetinin şiarı olarak manevi mücahede çırpınışına kalb olunur:“Ben, cemiyetin iman selameti yolunda ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistan olur.Himmet yurduna vize, “Şefi-i Ruzi Ceza”da (sav). Dünya-Ahiret… Bir Salavât: مَوْلَايَ صَلِّ وَسَلِّمْ دَٓائِماً اَ بَدًا ٭    عَلٰى حَبٖيبِكَ خَيْرِ الْخَلْقِ كُلِّهِمِ هُوَ الْحَبٖيبُ الَّذٖي تُرْجٰى شَفَاعَتُهُ ٭ لِكُلِّ هَوْ لٍ مِنَ الْاَهْوَالِ مُقْتَحِمِEy Mevlâm! Bütün mahlûkâtın en hayırlısı olan Habîb’ine dâimî ve ebedî olarak salât ve selâm eyle. O öyle bir Habîbdir ki, gelip çatan bütün şiddetli korkulara karşı O’nun şefâati umulur.

İbrahim SARITAŞ 01 Nisan
Konu resmiCihâr Yâr-ı Güzîn
Kültür ve Medeniyet

Cihâryâr, Hz. Peygamber’den sonra halifelik görevini yürüten Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali efendilerimiz için özellikle sünnî Müslümanlar tarafından kullanılan bir tabirdir. Camilerde bu isimler, levhalar halinde genellikle duvarlarda, Allah (cc) ve Muhammed (asm) isimleri ise mihrabın iki yanında hürmet nişânesi olarak yer alır.İslâm tarihinde Peygamber Efendimiz Re­sûl-i Ekrem’in vefatından sonra Hz. Ebu­bekir’e biat edilmesiyle başlayan daha sonra Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın hilâfetiyle sürüp Hz. Ali ile sona eren döneme “Hulefâ-yi Râşidîn” devri denilir. “Hulefâ”, halife kelimesinin, “Râşidîn” ise “doğruya ve hakka sımsıkı sarılan, kemale ermiş” anlamındaki râşid kelimesinin çoğuludur. Bu döneme söz konusu adın verilmesinin sebebi sahâbiden İrbâd b. Sâriye’nin rivâyet ettiği, sünnetine uymanın ve bunun sınırlarını râşid halifelerin sünnetini de içine alacak şekilde genişletmenin gerekliliğini belirten Hz. Peygamber’in uzun bir hadisiyle açıklanmaktadır. Bu hadiste Resûlullah efendimiz, kendisinden sonra yaşayacaklara hitaben, “Herhangi bir ihtilâf la karşılaştığınızda size düşen görev, benim sünnetime ve Hulefâ-yi Râşidînin sünnetine uymaktır” demiştir.Hulefâ-yi Râşidîn’in sayısı, özellikle Sünnî İslâm dünyasında “dört halife” veya “dört seçkin dost” (çehâr yâr, çehâr yâr-i güzîn, çehâr dost) denilerek dört rakamıyla sınırlı tutulmaktadır. Ehli sünnete göre ashab içinde en faziletli kimseler, her birinin birbirine üstün vasıfları olmasına rağmen hilâfete geçiş sırasına göre Hulefâ-yi Râşidîn’dir. Cihâr yâr-ı güzîn yani Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali ile oğulları, Hz. Peygamber’in torunları Hasan ve Hüseyin isimleri ile birlikte verilmektedir. Camilerin tezyininde Allah’ın (cc) ve Hz. Muhammed’in (asm) isimlerinin yanında diğer baş­ka isimlerin de yazılması, bu isim­lerin Peygamberimize olan yakınlıkları ve İslâm’a hizmetleriyle alâkalıdır. İlk dört halife, İslâm’ın yayılmasında büyük hizmetler ifa etmekten başka Hz. Peygamber’in hayatta iken daima yanında yer almış ve O’nun en büyük destekçisi olmuşlardır. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ise Peygamber Efendimizin çok sevdiği aziz torunlarıdır. Bunlardan başka aşer-i mübeşşire isimlerine de yer verilmiştir. Makedonya Kalkandelen (Tetova) Alaca Camii örneğinde olduğu gibi Kur’ân’da geçen peygamber isimleri de yer almaktadır. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yapılan cami, mescid, tekke, türbe ve zâ­vi­ye­lerde yapının kimliği hakkında bilgi veren kitâbelerin yanı sıra; Sure, âyet, hadis, kelime-i tevhid, Lafza-i celâl, ismi Nebi, Esmâ-i hüsnâ, Cihâr yâr-ı güzîn, Besmele, kelâm-ı kibar ve duâlar şeklinde tasnif edilebilecek bu yazılar yapılarda hem bir telkin, tenbih, hatırlatma hem de dekoratif bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Yazılar mermer, taş, çini, ahşap, sıva üzeri, metal ve kumaş gibi çok değişik malzemeye tatbik edilmiştir.Son zamanlarda yapılan camilerin büyük çoğunluğunda çeşitli sebepler bahane edilerek Cihâr yâr-ı güzîn’ler maalesef asılmamakta, tarih boyunca devam eden bu uygulama ihmal edilmekte ya da daha fenası bilinçli bir vazgeçiş görülmektedir. Türkler tarih boyunca Ehl-i Sünnetin kalesi olmuştur. Yöneticiler bu hatadan dönmeli ve şanlı ecdadımızın yaptığı gibi dînî yapıların, özellikle camilerin vazgeçilmez bir unsuru olan Cihâr yâr-ı güzîn uygulaması devam ettirilmelidir.

Mustafa YILMAZ 01 Nisan