Şiddet İklimdir; Çözüm de Öyle…Toplumun istikameti en çok gençlerinin yüzünde ve sözünde okunur. Orada sükûnet varsa gelecek umut verir; gerilim varsa mesele yalnızca bugünün değil, yarının da meselesi olur. Son yıllarda gençliğin dilinde, tavrında bir sertlik göze çarpıyor. Tepkiler çabuk, hükümler kesin, tahammül alanı dar. Ve bu şiddet sadece fizikî bir taşkınlık olarak değil; dile yerleşen kabalıkta, mizaha sızan alayda, dijital paylaşımlara sinen hoyratlıkta da kendini gösteriyor.Bu tabloyu yalnızca sonuç olarak görmek elbette eksik kalır. Zira her sertliğin arkasında bir kırılma, her öfkenin gerisinde bir boşluk vardır. Bu ay dergide, gençlikte belirginleşen bu sertleşmenin arka planını; anlam kaybı, aidiyet arayışı, dijital kültür ve zayıflayan rehberlik zeminleri üzerinden ele aldık. Meseleyi yalnızca davranış düzeyinde değil, onu besleyen ruh ve zemin üzerinden okumaya çalıştık. Çünkü kök görülmeden gövdeye yapılan müdahale kalıcı bir iyileşme sağlamaz.Sorduğumuz ilk soru bizi doğrudan anlam meselesine götürdü. İnsanı ayakta tutan asıl dayanak, sahip olduğu kök duygusudur; nereye ait olduğunu bilmesi, niçin yaşadığını kavraması ve hayatını hangi değerler üzerine kurduğunun şuurunda olmasıdır. Kimlik berraklaşmadığında iç dünyada sessiz bir boşluk oluşur; bu boşluk huzursuzluğu, huzursuzluk da kontrolsüz tepkileri besler. Aidiyet ihtiyacı karşılanmadığında genç, kendisini güçlü ve görünür hissettiren her söyleme yönelir. Sert dil, keskin tavır ve dışlayıcı üslup çoğu zaman bu arayışın dışa yansımasıdır. Çünkü öfke, çoğu kez fazlalığın değil, giderilememiş eksikliklerin işaretidir.Dijital dünya bu boşluğu hızlandıran ve derinleştiren bir zemin de sunmuş oldu maalesef. Sosyal medya ifade imkânı sağlarken aynı zamanda kıyas, teşhir ve linç kültürünü besliyor; ekran arkasında kurulan cümleler yüz yüze söylenemeyecek kadar hoyratlaşabiliyor. Hakaret sıradanlaşıyor, alay mizahın parçası gibi sunuluyor, aşağılamak cesaretle karıştırılıyor. Okul içindeki akran zorbalığı ile dijital mecralardaki saldırganlık birbirini besliyor; böylece şiddet tekil bir taşkınlık olmaktan çıkıp bir iklim, bir alışkanlık, hatta bir üslup hâlini alıyor. Otorite boşluğu ve rehberlik eksikliği de bu süreci güçlendiriyor. Öfkesini tanımayı ve terbiye etmeyi öğrenemeyen genç, bu duyguyu dışa taşıyor; böylece mesele yalnızca davranış değil, onu besleyen zemine dönüşüyor.Bu sebeple şiddetle mücadele yalnızca yasak ve ceza ile sınırlı kalamaz. Kalıcı dönüşüm için değer inşası ve insani/imani kimlik sağlamlığı şarttır. Gençliğe sürekli yanlışı göstermek yerine doğruyu yaşanır kılmak, şuur kazandırmak ve gerçek bir aidiyet zemini sunmak gerekir. Kimlik sağlamlaştıkça, sorumluluk duygusu yerleştikçe ve merhamet terbiyesi güçlendikçe sertlik azalır; insan kendisini kıymetli ve anlamlı hissettiğinde başkasını ezmeye ihtiyaç duymaz. Boşluk, ancak iman hakikatleriyle ve köklü değerlerle doldurulduğunda kapanır.Ramazan günlerindeyiz. Nefsi terbiye eden, sabrı öğreten, infakı ve merhameti çoğaltan bir mevsim… Kalbi arındıran bu mübarek zaman dilimi, sertliği yumuşatacak en güçlü zemindir. İç dünyamızda kurulan sükûnet toplum iklimine de sirayet eder. Vesileyle Ramazanınızı tebrik, Kadir Gecesi’nin kalplerimize imanımızı tazeleyen bir şuur, günahlarımızdan arınmaya vesile bir rahmet ve kulluğumuzu derinleştiren bir idrak lütfetmesi niyazıyla, Ramazan Bayramı’nın hanelerimize sekînet, gönüllerimize muhabbet, gençlerimize istikamet ve ümmete yeniden diriliş azmi bahşetmesini Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederiz.
Tarihten SayfalarEyüpsultan CamiiFatih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethedip Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin (ra) kabrini keşfedince; kabrin bulunduğu alana bir külliye yaptırmaya karar verdi. Hüseyin Ayvansarayî’ye göre Eyüp Sultan Camii, 1458-1459 yıllarında inşa ettirilmiştir. Bundan sonra yüzyıllar içinde külliyeye devamlı eklemeler yapılmıştır. Mesela iç avludaki şadırvan havuzu Çandarlı İbrâhim Paşa’ya aittir. Başdefterdar Ekmekçizâde Ahmed Paşa, 1591-1592 yıllarında musallâ önünde bir ek bina inşa ettirmiştir. “Zamîme” olarak belirtilen bu binanın ne işe yaradığı ve yeri bilinmemektedir. “Muvâcehe penceresi” ise Sultan 1. Ahmed tarafından açtırılmıştır. Harem avlusunda şadırvanın üstündeki yüksek kasır Sadrazam Sinan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Sultan 2. Osman’ın validesi Mâhfirûz Hatice Sultan, türbenin kapısı bitişiğinde bir cüzhâne inşa ettirmiştir. Sultan 3. Ahmed döneminde mahya kurulabilmesi için minareler yükseltilmiştir. Aynı dönemde türbenin tamiri ve gümüş parmaklık takılması sadrazam Nevşehirli Damad İbrâhim Paşa tarafından gerçekleştirilmiştir. Eyüp Sultan Camii, 1766 depreminde ciddî bir hasar almıştır. Sadrazam Derviş Mehmed Paşa 1776’da camiyi tamir ettirmiştir. Ancak bu tamirat yeterli olmamıştır. Bu sebeple temeline kadar yıktırılıp, Sultan 3. Selim tarafından 1798-1800 yılları arasında tekrardan yaptırılmıştır.7 Mart 1621Sadrazam Güzelce Ali Paşa vefat ettiAnne tarafından Seyyid olan Ali Paşa, İstanköylü Ahmed Paşa’nın oğludur. Daha dokuz yaşındayken Tunus beylerbeyi olan babası, bir isyan sırasında şehid edilmiştir. Genç sayılabilecek bir yaşta Dimyat Sancak Beyi olarak atanmıştır. Daha sonra valilik ve beylerbeyliği görevlerinde bulunmuştur. Halil Paşa’dan sonra 17 Ocak 1617 tarihinde kaptan-ı derya görevine getirildi. Donanma ile Akdeniz’e açıldığı üçüncü seferinde, ele geçirdiği altı kalyon ve ganimet mallarından 200 esirle çok miktarda parayı Sultan 2. Osman’a hediye olarak getirdi. Bu başarısı onu diğer vezirlere göre daha itibarlı hale getirdi. Bir müddet sonra da 23 Aralık 1619’da sadrazamlık makamına atandı. Sultan 2. Osman’ı Lehistan seferi için teşvik etmiştir. Sadâret makamında iken 7 Mart 1621’de vefat etmiştir. Kabri, Beşiktaş’taki Yahya Efendi Dergâhı yakınındadır.18 Mart 1799Napolyon Bonapart, Akka Kuşatması’ndabaşarısızlığa uğradıNapolyon Bonapart, Fransa ordusunun başında 1796 senesinde İtalya seferine çıktı. Bu seferde başarılı olduktan sonra gözünü Mısır’a dikti. Mısır’da geçici bir başarı elde etti. Daha sonra nüfuz alanını genişletmek için Akka’ya yöneldi. Bu sırada Akka’da Cezzâr Ahmed Paşa bulunuyordu. Napolyon, 18 Mart 1799’da Akka’yı kuşattı. Ancak büyük bir başarısızlığa uğradı. Avrupa’da Napolyon’u durduracak bir güç o yıllarda bulunamazken, Osmanlı Devleti’nin 80 yaşını geçmiş bir paşası, Avrupa’nın muhtemel “Cengiz Han”ını perişan etmiştir. Cezzar Ahmed Paşa, 23 Nisan 1804’te vefat etti. Akka’da biri kendi adını taşıyan altı cami, iki çarşı ve birçok han, hamam, çeşme, yedi su değirmeni yaptırmış, surları esaslı şekilde tamir ettirmiştir.30 Mart 1856Paris Antlaşması4 Ekim 1853’te Osmanlı Devleti, 27 ve 28 Mart 1854’te İngiltere ve Fransa, Rusya’ya savaş ilân ettiler. Eylül 1854’te müttefik kuvvetlerin Kırım’a çıkartma yapmalarıyla savaşın sonunu belirleyecek ana cephe ortaya çıkmış oldu. Buradaki çarpışmalar ağır kayıplarla geçti, uzun bir kuşatma neticesinde özellikle Sivastopol’ün 8 Eylül 1855’te düşmesi, nihayetinde tarafları barışa yanaştırdı. 1855 yılı sonlarından itibaren siyaseten tamamen izole edilmiş bir duruma düşen Rusya, içinde bulunduğu kötü askerî ve malî şartlar dâhilinde yapılan teklifi, 16 Ocak 1856’da kabul etmek zorunda kaldı. Antlaşma otuz dört madde halinde 30 Mart’ta imzalandı ve 27 Nisan’da tasdiknâmeler mübadele edildi. Bu antlaşma ile 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması yürürlükten kaldırılmıştır. Rusya’nın 2. Katerina’dan beri devam etmekte olan Osmanlı istikametindeki genişleme politikasına bir set çekilmiştir.
Dijital Kültür ve Sosyal Medyada Gençlik Sormamız gereken soru şudur: Gençler dijital dünyada sadece kullanıcı mı,yoksa şuurlu bir özne mi olacak?2020 yılında Netflix’te Sosyal İkilem adıyla bir belgesel yayınlandı. Özgün adıyla The Social Dilemma olan bu yapım, dijital dünyanın merkezinde görev almış mühendisleri, tasarımcıları ve yöneticileri ekran karşısına çıkardı. Google, Facebook, Instagram ve benzeri platformların kuruluş süreçlerinde yer almış bu isimler, başlangıçta insanları birbirine bağlamak ve dünyayı daha erişilebilir kılmak amacıyla kurdukları sistemlerin zamanla nasıl farklı bir yöne döndüğünü kendi tecrübeleri üzerinden anlattılar.Belgesel, sosyal medya platformlarının yalnızca iletişim araçları olmadığını; kullanıcı dikkatini ölçen, davranış kalıplarını analiz eden ve buna göre içerik sunan karmaşık yapılar hâline geldiğini gösterir. İyilik ve kolaylık vaadiyle inşa edilen bu dijital düzenin, aynı zamanda kullanıcıların zaaflarını ve psikolojik hassasiyetlerini hesaba katan bir tasarım mantığıyla çalıştığını ortaya koyar. Bu noktada belgesel sadece teknoloji eleştirisi yapmaz; dijital kültürün kişi ve toplum üzerindeki etkisini anlamaya dönük bir sorgulama içerir.Algoritmalar ve Genç Zihnin ŞekillenmesiBelgeselde üzerinde en çok durulan konulardan biri algoritmalardır. Sosyal medya platformları; beğeniler, yorumlar, izleme süreleri ve arama geçmişleri üzerinden bir kullanıcı profili oluşturur. Bu profil doğrultusunda kişiye özel içerikler sunar.Bu süreç yetişkinler için bile güçlü bir yönlendirme mekanizmasıyken, kimlik inşa sürecindeki gençler için çok daha etkili olabilir. Ergenlik dönemi; aidiyet arayışının, kabul görme ihtiyacının ve kimlik denemelerinin yoğun yaşandığı bir evredir. Algoritmalar, genç kullanıcıyı ilgi duyduğu içeriklerle çevreleyerek onun düşünce dünyasını daraltabilir veya belirli meyilleri güçlendirebilir.Bu durum her zaman doğrudan şiddet üretmez; ancak fikri tek yönlülük, kutuplaşma ve tahammülsüzlük gibi sonuçlara zemin hazırlayabilir. Genç, farkında olmadan dijital çevresinin sınırları içinde bir dünya kurar.Yanlış Bilgi, Hız ve Dijital TepkilerBelgeselde dikkat çekilen bir başka mesele, yanlış bilginin yayılma hızıdır. Sosyal medya sistemleri, içeriğin doğruluğundan ziyade etkileşim potansiyeline odaklanır. Bu durum, çarpıcı ve duygusal içeriklerin daha görünür hâle gelmesine yol açar.Gençler için bu hız, düşünmeden tepki verme alışkanlığını güçlendirebilir. Bir haber ya da görüntü karşısında anında yorum yapmak, paylaşmak ve hüküm vermek dijital kültürün kanunu hâline gelir. Bu ortam, zaman zaman dijital linç kültürünü de besler.Burada ortaya çıkan mesele sadece bilgi kirliliği değildir; aynı zamanda empati zayıflaması ve dil sertleşmesidir. Özellikle genç kullanıcılar, dijital kalabalığın içinde kendi sözlerinin ağırlığını fark etmeyebilir. Bu da sosyal medyada psikolojik baskı ve dışlama biçimlerini doğurabilir.Bağımlılık Tasarımı ve Duygusal DalgalanmalarBelgeselin en çarpıcı bölümlerinden biri, sosyal medya tasarımının bağımlılık üretme mantığı üzerine kurulu olduğuna dair beyanlardır. Bildirimler, sonsuz kaydırma özelliği ve anlık geri bildirim mekanizmaları; kullanıcıyı platformda tutmak için tasarlanmıştır.Gençler açısından bu durum, zaman yönetimi sorunlarına ve dikkat dağınıklığına yol açabilir. Ders çalışırken gelen bir bildirim, kısa süreli bir kaçamak gibi görünür; ancak bu küçük bölünmeler zihni derinliği zayıflatabilir. Sürekli karşılaştırma kültürü ise özgüven üzerinde baskı oluşturabilir.Bu noktada mesele sadece “çok vakit geçirmek” değildir. Sürekli görünür olma ve onay alma ihtiyacı, gençlerin öz değer algısını dijital ölçütlere bağlayabilir. İşte bu bağlamda dijital kültürün şiddete bakan yönü; fiziki değil, psikolojik ve kültürel seviyede ortaya çıkar.Sadece Teknoloji mi?Belgesel güçlü bir eleştiri sunsa da bütün sorumluluğu teknolojiye yüklemek eksik olur. Sosyal medya şirketleri, kâr odaklı bir ekonomik sistem içinde faaliyet gösterir. Dikkat ve veri, bu sistemin yeni kaynaklarıdır.Reklamcılık ve kitle yönlendirme pratikleri sosyal medya öncesinde de vardı. Ancak dijital kültür bu süreçleri hızlandırmış, kişiselleştirmiş ve görünmez kılmıştır. Bu nedenle gençlerin yaşadığı sorunları yalnızca “kötü algoritmalar” ile açıklamak yeterli değildir. Aile, eğitim sistemi ve toplumsal değerler de bu denklemde belirleyicidir.Kaçış mı, Bilinç mi?Belgesel, çözüm olarak hem şahsi farkındalığı hem de kanuni düzenlemeleri gündeme getirir. Sosyal medyadan tamamen uzaklaşmak bazı kişiler için mümkün olabilir; ancak dijital kültür artık hayatın merkezindedir.Gençler için asıl mesele, dijital okuryazarlık kazanmaktır. Algoritmaların nasıl çalıştığını bilmek, duygusal manipülasyonu fark etmek ve dikkatini yönetebilmek bu çağın temel becerilerindendir. Ailelerin ve eğitim kurumlarının da bu konuda rehberlik rolü üstlenmesi gerekir.Gençler ve bizler için sosyal medya hem bir imkân hem de bir imtihan alanıdır. İletişim, öğrenme ve üretim fırsatları sunduğu gibi; dikkat dağınıklığı, kimlik baskısı ve zaman zaman psikolojik şiddete varan deneyimlere de zemin hazırlayabilir.Sormamız gereken soru şudur: Gençler dijital dünyada sadece kullanıcı mı, yoksa şuurlu bir özne mi olacak?
Dost Hayata da Döndürür, Hayatı da Söndürür“Ruhlar, bir araya gelmiş topluluklardır. Onlardan birbirleriyle uyuşanlar kaynaşır, uyuşamayanlar da anlaşamaz ayrılır.”1 Evet, Allah bazı ruhları birbirlerine ezelden aşina kılmıştır. Ve o ruhlar ebede kadar bir ve beraber olacaklardır. “Kişi sevdiğiyle beraberdir”2 hadisine göre birbirini Allah için sevenlerin yanında hakiki ayrılık yoktur. Ayrılık ateşi değil onların sokaklarına, memleketlerine dahi uğramamıştır. Onların muhabbetleri zaman tanımaz. Onların sevgileri mekâna sığmaz. Hakiki dostların muhabbetine ölüm bile mâni olamaz. Cenab-ı Hak cümlemizi böyle hakiki dostlarla ve gerçek dostluklarla rızıklandırsın.***Dostluk, akıbet ortaklığından ibarettir. Dostluk, insanı yoluna yoldaş eder, bahtına kardeş eder, nefretine, sevgisine, kinine, fikrine, sevabına ve günahına hatta dinine ortak eder. Nitekim Resûl-i Ekrem (asm) Efendimiz اَلرَّجُلُ عَلٰى دٖينِ خَلٖيلِهٖ فَلْيَنْظُرْ اَحَدُكُمْ مَنْ يُخَالِلُ “Kişi dostunun dini üzeredir. Bu yüzden her biriniz, kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.”3 buyurmaktadır. Kur’ân-ı Hakîm’de Cenab-ı Hak dünyada yanlış kimseleri dost edinip cehenneme giren kimselerin halini anlatırken onların;يَا وَيْلَتٰى لَيْتَنٖي لَمْ اَ تَّخِذْ فُلَانًا خَل۪يلًا “Yazıklar olsun bana! Keşke falanı dost edinmeseydim”4 diye feryat edeceklerini haber vermektedir. Allah cümlemize şikâyet edeceğimiz değil, şükredeceğimiz dostlar ihsan eylesin.***Dost vardır insanı hayata döndürür, dost vardır insanın hayatını söndürür. Kimi arkadaşlar, insanı kuyunun dibinden minarenin başına çıkarır. Kimi arkadaşlar da minarenin başından kuyunun dibine indirir. Her ikisi de vakidir.Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, Ashâb-ı Kehf kıssasını misal göstererek der ki: Ashâb-ı Kehf’in köpeği Kıtmîr, Allah’a gönülden bağlı temiz insanlarla beraber oldu, büyük bir şeref kazandı. Hazret-i Lût’un hanımı kötülerle beraber oldu bütün şeref ve haysiyetini kaybetti.5 Evet, hakiki saadet, iyi doğru ve güzel insanlarla beraber olmaktadır. ***Dostluklar Allah için olmazsa başa bela olur. Fani muhabbetler üzerine kurulan dostluklar yıkmak için köprü inşa etmeye benzer. Resûl-i Ekrem (asm) Efendimize kalbin İslâm’a açılmasından sual olununca buyurdular ki: “O bir nurdur. Allah onu müminin kalbine koyar. Ve o müminin kalbi genişler ve rahata kavuşur. Bunun alâmeti ise, o kulun ahirete yönelmesi, dünyanın fâni muhabbetinden uzak durması ve ölüm gelmeden evvel ölüme hazırlıklı olmasıdır.”***Gerçek dostluk iman kardeşliği ile tesis edilen dostluktur. Gerçek dostluk ölüme beraber hazırlık yaptığımız ve kabrin arkası için birbirimize yardım ettiğimiz dostluklardır. Nasıl ahirete ait en küçük bir mesele dünyaya ait en büyük bir meseleden daha büyük oluyorsa aynen öyle de ahirete ait zerre kadar bir dostluk dünyaya ait en ihtişamlı en debdebeli en kadîm dostluktan daha âli daha yüce daha kıymetli daha büyüktür.***Dost dostun aynasıdır. Dostlar birbirlerine benzerler. Atalarımız “Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” demişlerdir. Onun için kiminle arkadaşlık yaptığımız çok önemlidir. Kişi iyi bir arkadaş edinirse dünyası mamur, ahireti mesrur olur. Kötü arkadaş edinirse dünyası harap, ahireti berbad olur. Kötü arkadaş kötülüğe açılan bir kapı gibidir. Kötü arkadaş yılandan, akrepten daha tehlikelidir. Kötü arkadaşla oturup kalkmak onun ahlakıyla ahlaklanmak demektir. Kişi ne kadar takva sahibi olursa olsun, ne kadar kendini kötülükten sakınırsa sakınsın kötü arkadaşla oturup kalktığı sürece tehlikededir. İşin başında kendini muhafaza edebilir, güçlü bir irade ile kötülükten uzak kalabilir. Ancak günaha yakınlığın kalbe vurduğu darbelerle yavaş yavaş günahı hoş görmeye başlar. Mesela; kumar oynayan kimselerle oturup kalkan birisi her ne kadar kumar oynamasa da bir müddet sonra bu günahı hoş görmeye başlar. Baştaki ciddiyetini kaybeder. Duruşu değişir. Yalancı ile oturan yalanı hoş görmeye, zâni ile sohbet eden zinayı normal görmeye, faiz yiyenle dostluk kuran faizi helal görmeye başlar. Kötü arkadaş kalbe, ruha, akla sirayet eder. İnsan kötü arkadaşla birlikte olduktan sonra kendini ne kadar korursa korusun nafiledir. Hiçbir şey olmasa bile kötülüğün kokusu siner insanın üstüne nitekim Resul-i Ekrem (asm) Efendimiz, “İyi arkadaşla kötü arkadaş misk taşıyan kimse ile körük üfüren kimse gibidir. Misk taşıyan ya sana onu ikram eder yahut sen ondan (miski) satın alırsın ya da ondan güzel bir koku duyarsın. Körük üfüren kimse ise ya elbiseni yakar ya da ondan kötü bir koku duyarsın!”6 buyurmaktadır. Cenab-ı Hak, başta nefsimizin kötü arkadaşlığından ve kötü arkadaşların şerrinden, bilerek veya bilmeyerek bir kardeşimizi kötülüğe sevk etmekten cümlemizi muhafaza eylesin.1- Müslim, Birr, 1602- Buhârî, Edeb, 963- Ebû Dâvûd, Edeb, 164- Furkan suresi, 285- Şeyh Sadi-i Şirazî, Bostan ve Gülistan, Zafer Matbaası, 1980 İstanbul s. 3286- Müslim, Birr, 146
Şiddet İklimdir, Çözüm de ÖyleŞiddet ve akran zorbalığı çoğu zaman içteki zaafların dıştaki iklimle birleşip alışkanlığa dönüşmesidir. Çözüm yalnızca faili cezalandırmak değil; ortamı dönüştürmektir. Önce zararı durdurmak, sonra iyiliği yaymak gerekir. İklim değişirse genç değişir. His akla galip gelmezse, gurur hakikatle sarsılırsa, kalp merhametle güçlenirse, küçük düzensizlikler büyümeden temizlenirse şiddet dağılır. Çünkü insan hem fıtratıyla iyiliğe açık yaratılmıştır hem de çevresiyle şekillenen bir varlıktır. Gençler arasında şiddet ve akran zorbalığı çoğu zaman “tek tek insanların” meselesi gibi konuşuluyor: öfke kontrolü, kötü arkadaş, aile disiplini, karakter zayıflığı… Bunların her biri bir cihette doğru olabilir; ama eksik kalır. Çünkü şiddet, sadece birinin elinin kötülüğe kalkması değil; o elin kalkmasına fırsat tanımanın da ötesinde, normalleştiren ortamın dili, mekânın düzeni, grubun davranış kalıbı, görünür denetim ve görünmez örneklerdir. Şiddet bir “vukuat” değil, çoğu kez iklimin ürünüdür ve iklim değişmeden sonuç da değişmez.Bir okulda zorbalık yaygınsa, orada yalnızca “zorba” yoktur; zorbalığı besleyen bir sınıf kültürü, suskun bir seyirci kitlesi, geçiştirilen küçük taşkınlıklar, “çocuk işte” diye örtülen ihlaller vardır. Davranış ortamı buna izin veriyorsa, şiddet şahsi olmaktan çıkar, kabulleri de içine alarak kolektif bir alışkanlığa dönüşür. İnsanın içinde bulunduğu ortam, kendisi farkında olmadan, onun davranışlarını değiştirir. İnsan, girdiği ortamın parçası olmak ister; “orada nasıl davranılıyorsa” ona yaklaşır. Bu yüzden mesele sadece “kim yaptı?” değil; “hangi ortam bunu mümkün kıldı?” sorusudur.Bu Zamanın İki Dehşetli HâliBu zamanda “iki dehşetli hâl” var, der Bediüzzaman Hazretleri. Birincisi şudur: İnsan çoğu zaman sonunu düşünmez. Anlık haz, kısa süreli keyif ya da hemen elde edilen küçük bir zevk, ileride kazanılacak çok daha büyük ve kalıcı mutluluklara tercih edilir. Çünkü insanın duyguları, aklın ve sağduyunun önüne geçer. O an hoşuna giden şey ağır basar; uzun vadeli sonuçlar geri planda kalır.Bu yüzden yanlış bir alışkanlık ya da zararlı bir davranış içindeki birini sadece nasihat ederek, akıl yürüterek veya “ileride pişman olursun” diyerek vazgeçirmeye çalışmak çoğu zaman yeterli olmaz. Yapılması gereken, o davranışın içindeki gizli acıyı, taşıdığı zararı ve karşılığında ödeteceği bedeli daha baştan gösterebilmektir. Yani kişi henüz o hazzı yaşarken, onun içindeki elemi fark edebilmelidir.Kısacası, anlık zevkin perdelediği zararı görünür kılmadan, duygular akla yenik düşmez; o haz duygusu kırılmadan da davranış değişmez.1Bugün zorbalık çoğu zaman genç için “hazır bir lezzet” gibi görünür. Birini susturmanın verdiği anlık üstünlük duygusu, arkadaş grubundan gelen kahkaha, alkış ya da sosyal medyada alınan onay… Bütün bunlar, davranışın yanlışlığını gölgede bırakır. O anda his öne çıkar, akıl geri çekilir. Genç, yaptığının uzun vadede doğuracağı sonuçları değil; o an sağladığı statüyü ve görünürlüğü görür. Bu yüzden çözüm sadece “yapma, ayıp” demek değildir. Salt uyarı yetmez. Asıl mesele, zorbalığın parlatılan yüzünün arkasındaki gerçeği görünür kılmaktır. O kahkahanın arkasında kırılan bir güven vardır. O üstünlük hissinin altında büyüyen bir yalnızlık vardır. O alkışın ardından gelen bir güvensizlik ve içten içe oluşan pişmanlık vardır. Genç, yaptığı davranışın yalnız karşısındakine değil, kendisine de zarar verdiğini fark etmelidir.Evet, anlık haz ile gerçek değer arasındaki fark gösterilmeden kalıcı bir değişim beklemek zordur. His mağlup edilmeden, yalnızca kuralla sonuç alınamaz. Genç, zorbalığın sahte gücünü değil; merhametin ve saygının gerçek gücünü fark etmelidir. İşte o zaman davranış değişimi dışarıdan değil, içten gelen farkındalıkla gerçekleşir.Bediüzzaman Hazretlerinin bu zaman için söylediği ikinci dehşetli hâl ise çağımızın gurur ve inkâr atmosferidir. Geçmiş dönemlerde, açık inkâr anlamına gelen mutlak küfür ya da bilimin yanlış yorumlanmasından doğan sapmalar bugüne kıyasla çok daha azdı. İman hakikatlerine karşı bilinçli ve muannidane başkaldırı da bu kadar yaygın değildi. Bu yüzden o zamanlarda imanî meseleleri anlatan deliller ve açıklamalar çoğu insan için yeterli olabiliyordu; tereddütler daha kolay giderilebiliyordu.Fakat bugün durum farklıdır. İnanca karşı bilinçli bir direnç, kökleşmiş bir inkâr ve katı bir inat yaygın hâle gelmiştir. Üstelik bu tavır, adeta firavunvari bir gururla beslenmekte; hakikat karşısında geri adım atmayan bir meydan okumaya dönüşmektedir. Böyle bir ortamda sıradan ve sathi anlatımlar yeterli olmaz. Bu derece yaygınlaşmış ve yer edinmeye yönelik inkâr ve gururu sarsabilecek güçte, etkili ve derin bir hakikate ihtiyaç vardır; insanın zihnini ve kalbini aynı anda sarsacak kuvvette bir manevi hakikate, Allah ve ahirete imanın tahkiki olarak anlatılmasına… Bugün gençlik yalnızca aile ve okulun değil; hızın, ekranın, anlık tüketimin ve sürekli görünür olma arzusunun içinde büyüyor. Bu atmosfer “ben”i şişiriyor, merhameti zayıflatıyor, sınırları flu hâle getiriyor. Böyle bir çağda yalnızca korkutma dili yetmez; daha derin, daha sarsıcı bir hakikat dili gerekir. Gururu kıran, kalbi uyandıran, merhameti güç olarak inşa eden bir dil…Bugün gençlik yalnızca aile ve okulun terbiyesi içinde büyümüyor; aynı zamanda hızın, ekranın, anlık tüketimin ve sürekli görünür olma arzusunun oluşturduğu yeni bir dünyanın içinde şekilleniyor. Sosyal medya akışları, kısa videolar, beğeni sayıları, takipçi istatistikleri… Bütün bu düzen, “görünür olan değerlidir” mesajını sürekli tekrar ediyor. Böyle bir atmosferde genç, fark edilmek için daha sert, daha keskin, daha çarpıcı olmaya yönlendirilebiliyor.Bu iklim “ben”i şişiriyor; empatiyi zayıflatıyor. Karşısındaki insanın duygusu yerine kendi görünürlüğünü merkeze koyan bir bilinç oluşabiliyor. Sınırlar belirsizleşiyor; alay ile şiddet, mizah ile aşağılama, eleştiri ile linç arasındaki çizgi silikleşiyor. Dijital ortamda yapılan bir zorbalık, “şaka” etiketiyle meşrulaştırılabiliyor. Çünkü davranışı kötü yönde besleyen zihniyet ve iklim büyütülüyor.Bu sebeple daha derin bir hakikat diline ve rol modelliğe ihtiyaç vardır. Gence sadece “yanlış yapıyorsun” demek değil; ona insanın değerini, kalbin ağırlığını, bir sözün bir ömre dokunabileceğini göstermek gerekir. Gururu incitmeden ama onu sarsacak bir şekilde, “üstünlük” zannının aslında zayıflık olduğunu anlatmak gerekir. Kalbi uyandıran, merhameti güç olarak yeniden inşa eden, saygıyı karakterin temeli hâline getiren bir dil… Ancak böyle bir yaklaşım, hızın ve görünürlük arzusunun oluşturduğu sert iklimi yumuşatabilir. Ancak Allah’a ve ahirete iman “Dur!” diyebilir.Nefis ile Kalb Arasında GençlikŞiddetin bir yüzü dış iklimse, diğer yüzü insanın iç âlemidir. Kur’ân-ı Kerîm bu hakikati açıkça bildirir: “Nefis kötülüğü emreder.” (Yusuf, 53). Bu beyan, genci mahkûm etmek için değil; insandaki imtihan gerilimini tanımak içindir. Nefis, kontrol edilmediğinde hevâya meyleder; fakat insan sadece nefisten ibaret değildir; hem hayra hem şerre istidatlı yaratılmıştır. Aynı hakikat başka bir ayette şöyle ifade edilir: “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems 7-9).Bu durumda genç kaderine mahkûm değildir. İçinde taşıdığı eğilimler onu belirlemez; yön verir ama hükmetmez. Tezkiye ve terbiye ile insan yükselebilir, değişebilir, olgunlaşabilir. Gençliğin en büyük imkânı da buradadır: Düşüşe açık olduğu kadar yükselişe de açıktır.Ancak bu arınma kendiliğinden gerçekleşmez. Nefis kendi hâline bırakıldığında kolay olanı, anlık olanı ve haz vereni tercih eder. Bu yüzden iç dünyadaki dönüşüm, dış destek olmadan kalıcı olmaz. Çevre, örneklik ve kurulan manevi iklim burada belirleyicidir.İman insana bir yön ve sorumluluk duygusu kazandırır. Güzel arkadaşlık, davranışı sessizce düzeltir. Sahih bilgi, zihni berraklaştırır. Salih ve güvenli bir ortam ise nefsin taşkınlığını sınırlar. Genç ancak böyle bir destek ağı içinde, içindeki öfkeyi merhamete, gururu tevazuya, sertliği adalete dönüştürebilir.Bu nedenle mesele yalnızca “genç değişsin” demek değildir; onun değişebileceği bir iklim kurmaktır. Çünkü iç terbiyeyi mümkün kılan çoğu zaman dıştaki düzen ve örnekliktir.Kalp ise bu meselenin merkezidir. Resûlullah Efendimiz (sav) şöyle buyurur:“Vücutta bir et parçası vardır ki o iyi olduğu zaman bütün vücut iyi olur, o bozulduğu zaman bütün vücut bozulur. Dikkatli olun o, kalptir.”2 Kalp salih olursa davranış istikamet bulur; kalp bozulursa fiiller de istikametini kaybeder.Bir çocuğun kalbi her gün işittiği sözlerle, gördüğü örneklerle şekillenir. Alay, küçümseme, etiketleme, aşağılama gibi sözler kalbi katılaştırır; merhamet damarını zayıflatır. Kalp katılaştıkça kabalık güç gibi görünmeye başlar. Oysa merhamet imanın meyvesidir. Merhametin zayıfladığı yerde zorbalık sıradanlaşır; kalbin nurlanmadığı yerde şiddet normalleşir. Bu sebeple ıslah, yalnız davranışı düzeltmek değil; kalbi ihya etmektir.Dış Dünya | Aile, Akran ve Mekânİnsan şahsiyeti yalnızca doğuştan getirdiği özelliklerle değil, içinde büyüdüğü çevre ve aldığı aile eğitimiyle şekillenir. Nitekim eğitim ve gelişim psikolojisi de kişiliğin, genetik yatkınlık ile çevre şartlarının etkileşimi içinde oluştuğunu ifade eder. Bu çerçevede aile, çocuğun ilk ve en güçlü modelidir. Evde kullanılan dil, çocuğun zihninde “normal”in tanımını yapar. Eğer evde hakaret sıradanlaşmışsa, çocuk bunu iletişim biçimi zanneder. Eğer evde bağıran kazanıyorsa, çocuk gücü öfke ile özdeşleştirir. Buna karşılık evde merhamet, adalet ve saygı hâkimse, çocuk da o dili ve o tavrı taşır.Akran çevresinin etkisi ise hem dinî metinlerde hem de sosyal bilimlerde açıkça vurgulanır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve sadıklarla birlikte olun.” (Tevbe, 119) buyrularak kişinin beraber bulunduğu çevrenin önemine dikkat çekilir. Resûlullah Efendimiz (sav) de, “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin.”3 buyurarak arkadaşlığın insanın inanç ve davranış dünyası üzerindeki belirleyici etkisini haber vermiştir. Sosyal psikoloji de benzer şekilde, grubun onayladığı ve ödüllendirdiği davranışların zamanla kişi tarafından benimsendiğini ortaya koyar. Grup merhameti alkışlıyorsa merhamet güçlenir; tahakkümü ve kabalığı ödüllendiriyorsa zorbalık yaygınlaşır. Çünkü insan, bulunduğu çevreye uyum sağlama eğilimindedir.Mekânın ve fiziki düzenin dili de en az aile ve akran kadar etkilidir. Suç sosyolojisinde yer alan “Kırık Camlar Teorisi”ne göre, küçük düzensizliklerin görmezden gelinmesi daha büyük ihlallerin önünü açabilir. Sahipsiz görünen alanlar, tamir edilmeyen küçük zararlar ve geçiştirilen ihlaller, “kimse bakmıyor” mesajı üretir. Bu mesaj, davranış sınırlarını gevşetir. Küçük taşkınlıklar büyür, ortam sertleşir ve zamanla şiddet sıradanlaşır. Bu sebeple davranışın geçtiği ortamın dili, düzeni ve denetimi ciddiye alınmalıdır. Çünkü insan yalnız sözle değil, bulunduğu çevrenin mesajıyla da şekillenir.Eğer bir mahallede güvenli ve huzurlu bir ortam için suç oranı düşürülmek isteniyorsa öncelikle “kırık camlar”ın temizlenmesi gerekmektedir. Ufak huzursuzluğa bile müsamaha gösterilmeyen temiz ve düzenli bir çevre ise o bölgenin izlendiği dolayısıyla ciddi bir suç işlendiği takdirde suçun asla cezasız kalmayacağına işaret etmektedir.4Çözüm de Bir İklimdirEğer şiddet bir iklimse, çözüm de iklim olmalıdır. Bu noktada İslâm hukuk ve ahlâk geleneğinde yer alan şu temel düstur yol göstericidir: “Def-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır.” Yani bir zararı ortadan kaldırmak, bir fayda sağlamaktan daha önceliklidir. Başka bir ifadeyle, önce kötülüğün yayılmasını engellemek, sonra iyiliği çoğaltmak gerekir.Bu prensip gençlikte şiddet ve zorbalık meselesine doğrudan uygulanabilir. Zorbalığın gizli ödülleri kaldırılmadan sonuç alınmaz. Bir davranış alkış buluyorsa, seyirci desteği görüyorsa, sosyal medyada görünürlük kazanıyorsa, o davranış güçlenir. Aynı şekilde şiddet oyunlarla özendiriliyorsa, dizi ve filmlerde “karizmatik güç” olarak öne çıkarılıyorsa, haberlerde sürekli tekrar edilerek neredeyse gündemin merkezine yerleştiriliyor ve farkında olmadan normalleştiriliyorsa; genç zihin bunu sıradan bir davranış kalıbı gibi algılayabilir. Sürekli maruz kalınan görüntü ve anlatılar, zamanla duyarlılığı azaltır; sertlik olağanlaşır.O hâlde önce zararın kaynağı kurutulmalıdır. Sadece faille uğraşmak yetmez; davranışı besleyen kültürel ve dijital zemini de görmek gerekir. Seyirci kalmak masum sayılmadıkça kültür değişmez. “Ben yapmadım” demek yeterli değildir; alkışlamamak, paylaşmamak, görünürlük kazandırmamak da sorumluluğun bir parçasıdır. Küçük düzensizlikler ciddiye alınmadıkça büyük problemler bitmez. Çünkü küçük bir ihmal, daha büyük bir taşkınlığın önünü açabilir.Bu da “def-i mefâsid” ilkesinin pratiğidir: Önce zararı durdurmak, sonra iyiliği inşa etmek. Önce şiddeti cazip gösteren dili, görüntüyü, kültürü sorgulamak; sonra merhameti, saygıyı ve adaleti görünür kılmak…His terbiyesi yapılmadan yalnızca kural koymak yeterli olmaz. Kurallar dış sınır çizer; fakat davranışı sürdüren çoğu zaman içteki hazdır. Hazır lezzetin içindeki elem gösterilmeden his mağlup edilmez. Bu yüzden sadece yasaklamak değil, yanlış davranışın içindeki gizli kaybı görünür kılmak gerekir. Böylece hem zarar engellenir hem de şuur oluşur.Kalbi güçlendiren bir dil kurulmalıdır. Merhamet zayıflık değil güç olarak sunulmalıdır. Aile, okul ve çevre aynı dili konuşmalıdır. Tutarsızlık iklimi bozar. Bir yerde merhamet öğretilip başka bir yerde alay normalleşiyorsa, genç zihin çelişki içinde kalır. Dijital alan da bir davranış ortamıdır; oradaki sınırlar ve dil net değilse zorbalık süreklilik kazanır. Bu nedenle yalnız fizikî mekân değil, dijital iklim de düzenlenmelidir.Sonuçta şiddet ve akran zorbalığı çoğu zaman içteki zaafların dıştaki iklimle birleşip alışkanlığa dönüşmesidir. Çözüm yalnızca faili cezalandırmak değil; ortamı dönüştürmektir. Önce zararı durdurmak, sonra iyiliği yaymak gerekir. İklim değişirse genç değişir. His akla galip gelmezse, gurur hakikatle sarsılırsa, kalp merhametle güçlenirse, küçük düzensizlikler büyümeden temizlenirse şiddet dağılır. Çünkü insan hem fıtratıyla iyiliğe açık yaratılmıştır hem de çevresiyle şekillenen bir varlıktır. Şiddet iklimdir; çözüm de öyle.1- Said Nursi, Mektubat Mecmuası, Hutbe-i Şamiye, s. 4332- Buhârî, “İman”, 393- Ebû Dâvûd, “Edeb”, 194- AUSTRUP, S. (2011). The Person Behind the “Broken Window”: The Influence of the Environment and Personality on Undesired Behavior.
Modern İnsanın Çıkmazı: Kimlik Boşluğu, Aidiyet Arayışı ve Şiddet SarmalıGünümüz dünyası, teknolojik imkanların zirvesinde olmasına rağmen, fertlerin kendi iç dünyasında en derin “kimlik krizlerini” yaşadığı bir döneme şahitlik etmektedir. Modernite, insana maddi rahatlık ve konfor vaad ederken; onu işin ruhundan, köklerinden ve manevi bağlarından kopararak büyük bir boşluğa itmiştir. Bu boşluk, beraberinde aidiyet arayışını, bu arayışın yanlış mecralarda karşılık bulması ise yıkıcı şiddet eğilimini doğurmaktadır. Bunun hakiki çaresine ise ancak hakiki değerlerimize sahip çıkarak ulaşabiliriz. Bunların ışığında birkaç başlık açalım:1. Kimlik Boşluğu Kimlik, insanın “Ben kimim?” sorusuna verdiği cevaptır. Modern felsefe, insanı sadece maddeye ve biyolojik ihtiyaçlara indirgeyerek onun ruhi derinliğini ihmal etmiştir. Kur’an-ı Kerim, kimlik boşluğunun temel sebebini Allah’ı unutmakla ilişkilendirir:“Allah’ı unutan, bu yüzden Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın...” (Haşr Suresi, 19)Bu ayet, antropolojik bir gerçeğe işaret eder: Yaratıcısını tanımayan insan, kendi mahiyetini de tarif edemez. Üstad Bediüzzaman Risale-i Nur’da bu durumu, “Ene” (benlik) bahsinde derinleştirir. Eğer insan, kendisine verilen kabiliyetleri ve varlığını “emanet” olarak değil de kendine ait müstakil bir kuvvet olarak görürse; nihayetsiz aczi ve fakrı karşısında ezilir. Bu ezilme, kimlikte kırılmalara ve derin bir hiçlik duygusuna yol açar. Kimlik boşluğu, aslında “marifetullah” (Allah’ı tanıma) eksikliği ve boşluğudur.2. Aidiyet Arayışıİnsan sosyal bir varlıktır ve bir yere ait olma ihtiyacı hisseder. Kimliğini doğru bir temele (iman) oturtamayan fert, bu boşluğu sahte aidiyetlerle doldurmaya çalışır. Bu bazen aşırı milliyetçilik, bazen radikal ideolojiler, bazen de dijital dünyanın sanal cemaatleri(!) olabilir.Sünnet-i Seniyye, aidiyetin en sağlıklı formunu “uhuvvet” (kardeşlik) kavramıyla sunar. Hz. Peygamber (sav), Medine’de Ensar ve Muhacir arasında kurduğu kardeşlik bağıyla, kabilecilik gibi dar ve çatışmacı aidiyetleri yıkmış; yerine tevhid ve ümmet eksenli bir üst kimlik inşa etmiştir. Bununla, muhtemel çevresini o kadar genişletmiş olur ki, daha kapsamlısı tahayyül bile edilemez.Yani, iyi bir Müslüman, yeryüzünde yaşayan yaklaşık iki milyar insanla kendisini kardeş hisseder. Bunu özellikle mukaddes mekanlarda farklı milletlerden ilk defa karşılaştığı dindaşlarıyla bile karşılıklı samimi ve duygusal anlar yaşayanlar çok iyi bilir.Risale-i Nur, bu noktada “Uhuvvet Risalesi” ile modern Müslümana, özetle şöyle seslenir: “Rabbiniz bir, kitabınız bir, kıbleniz aynı, peygamberiniz bir, daha yüze kadar böyle ortak olan çok kudsi değerleriniz varken, sadece şahsınıza zarar veren veya size nahoş gelen bir yönü yüzünden mümin kardeşine düşmanlık beslemek, akıl kârı değildir.”Öyleyse kardeşlik, esastır.3. Şiddet: Boşluğun ve Yanlış Aidiyetin PatlamasıŞiddet, zannedildiği üzere güç gösterisi değil, tam tersi acziyet ve tatminsizlik dışavurumudur. Kimliksiz kalan ve yanlış aidiyetlerin pençesine düşen şahıs, varlığını ispat etmek için şiddete başvurur. Kur’an, haksız yere bir cana kıymayı tüm insanlığı öldürmekle eşdeğer tutarken (Maide, 32), şiddetin temelindeki “ego” ve “cehalet” meselesine vurgu yapar.Risale-i Nur’un şiddet konusundaki yaklaşımı, özellikle “Müsbet Hareket” prensibiyle şekillenir. Üstad Nursî, en zor şartlarda dahi asayişi muhafaza etmeyi, kalplerdeki imanı kurtararak manevi cihad yapmayı savunmuştur. Ona göre, harici cihad (fiziki mücadele) ancak savunma amaçlı ve devlet eliyle olabilir; şahısların kendi başlarına şiddete yönelmesi İslam’ın ruhuyla bağdaşmaz.Bugün dünyadaki şiddet dalgasının arkasında yatan “ötekileştirme”, Risale-i Nur’un şu tespitiyle tedavi edilebilir: “Adavet (düşmanlık) etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et.” Yani asıl düşman, dışarıdaki insan değil, insanın içindeki kin ve nefret duygusudur.Tevhid Eksenli Kimlik İnşasıKimlik boşluğu, aidiyet arayışı ve şiddet sarmalından kurtuluşun yolu; insanın kainattaki konumunu yeniden tanımlamasından geçer.Kimlik: İnsan, kendini “Sultan-ı Ezelî’nin bir memuru ve misafiri” olarak görmelidir.Aidiyet: “Bütün müminler kardeştir” ayetinin geniş ufkunda, tüm insanlığa şefkatle bakabilen bir ümmet şuuru geliştirilmelidir.Şiddetten Arınma: Kalplerin ancak Allah’ ın zikriyle mutmain olacağı (Ra’d, 28) gerçeğinden hareketle, manevi boşluklar ilim ve irfanla doldurulmalıdır.Kur’an’ın rehberliği, Efendimizin (sav) örnekliği ve Risale-i Nur’un akli-kalbi izahları; modern insanı düştüğü bu derin çukurdan çıkaracak en güçlü halattır. Unutulmamalıdır ki; iç dünyasında sulhu kuramayan bir ferdin, dış dünyada şiddeti sonlandırması mümkün değildir.Şiddeti önleme mekanizmalarını ve Üstad Bediüzzaman’ın “Müsbet Hareket” felsefesini hem psikoloji hem de sosyoloji açısından daha derinlemesine inceleyelim.Şiddeti Kaynağında Kurutmak: İslam’da Müsbet Hareket ve Islah StratejileriŞiddeti kaynağında kurutmak, sadece ortaya çıkan eylemi bastırmakla değil, o eylemi doğuran düşünceyi ve duyguyu dönüştürmekle mümkündür. Zira şiddet, yalnızca fiziki bir saldırı değildir; çoğu zaman bastırılmış öfkenin, yanlış inşa edilmiş kimliğin ve bozulmuş düşünce biçiminin dışa vurumudur. Kur’an ve Sünnet, bu patlamayı meydana gelmeden önce önlemeyi hedefleyen tedavi edici bir yol gösterir. Risale-i Nur ise bu tedavi yöntemini modern çağın materyalizm, anarşi ve umutsuzluk gibi hastalıklarına karşı yeniden yorumlar ve uygular.Bedîüzzaman Said Nursî’nin hayatının son dersi olarak ifade ettiği “müsbet hareket” anlayışı, şiddetin tam karşısında duran bir prensiptir. Bu anlayış, yıkmayı değil tamir etmeyi; tepkiyle hareket etmeyi değil, sabır ve ıslahı esas alır. Bir şeye kızıp onu tahrip etmek yerine, elindeki imkânları güzelleştirmeye ve iyileştirmeye yönelmeyi tavsiye eder. İslam hukukunda ülke içinde asayişi bozacak, masumları tehlikeye atacak fiziki bir mücadele kabul edilmez. Dahilde cihat manevîdir; yani kalple, ilimle ve ahlakla yapılır. Nur talebelerinin en ağır baskılar altında dahi şiddete meyletmemesi, bu “asayişi muhafaza” prensibine dayanır. Çünkü bir toplumu ayakta tutan şey, öfkenin patlaması değil, düzenin korunmasıdır.Bu yaklaşım sevgi merkezlidir. “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur” düsturu, şiddetin en güçlü yakıtı olan nefreti etkisiz hâle getirir. Düşmanlık üretmek yerine, düşmanlık duygusunun kendisini hedef almak; şiddetin psikolojik kökünü kurutmak anlamına gelir. Böylece mücadele, insanlara karşı değil, insanı zehirleyen duygulara karşı verilmiş olur.İslam, şiddeti önlemek için güçlü bir iç denetim sistemi kurar. Kuvvetli bir iman, kişinin Allah’ın her an kendisini gördüğünü bilmesini sağlar; bu şuur, vicdanı sürekli uyanık tutar. Şefkat ve merhamet anlayışı, “Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü” bakışıyla her canlıya rahmet nazarıyla yaklaşmayı öğretir; bu da öfkeyi yumuşatır, kalbi tedavi eder. Hukuki zeminde ise “adalet-i mahza” ilkesi devreye girer: Bir masumun hakkı, bütün toplum için dahi feda edilemez. Maide Suresi’nin 32. ayetinin tefsirinde vurgulanan bu ilke, hukuki güvenceyi en üst noktaya taşır.Toplumdaki şiddetin en tehlikeli gerekçelerinden biri, “toplumun selameti için bazı bireyler feda edilebilir” düşüncesidir. Oysa Kur’an, “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” buyurarak bu anlayışı temelden reddeder. Risale-i Nur’un verdiği çarpıcı örnekte olduğu gibi, bir gemide dokuz cani ve bir masum bulunsa; o gemi o masumun hakkı için batırılamaz. Modern terör ve şiddet eylemleri ise çoğu zaman bir zalimi cezalandırma iddiasıyla bin masumu feda eder. İslam’ın adalet-i mahza anlayışı, bu tür yaklaşımı kökten reddeder ve masumun dokunulmazlığını esas alır.Şiddetin panzehirlerinden biri de ihlastır. İhlas, yapılan işi yalnızca Allah rızası için yapmaktır. Şiddet yanlısı hareketlerin çoğunda siyasi güç arzusu, intikam duygusu ya da egoyu tatmin etme isteği vardır. Oysa ihlası esas alan bir mümin, sonucu kendinden bilmez; neticeyi Allah’tan bekler. Eğer bir yöntem masumlara zarar verecekse ya da çözüm üretmeyecekse, kaderin hükmüne teslim olur ve sabırla irşat faaliyetini sürdürür. Bu anlayış, toplum için bir emniyet supabı işlevi görür.Hasılı şiddeti önlemek, yalnızca kanunlarla sağlanamaz. Asıl ihtiyaç, kalplere yerleşmiş manevî denetimdir. Müsbet hareket bazılarının yorumladığı şekliyle pasif bir boyun eğiş değildir; bilakis ilimle, fikirle ve güzel ahlakla yürütülen en aktif direniştir. Yıkmadan inşa etmek, öfkeyle değil hikmetle hareket etmek ve masumun hakkını her şartta korumak, şiddeti kaynağında kurutmanın en sağlam yoludur.
Genç Arkadaşım Parlama, Sen “Değer”lisin!Mekânın ve zamanın menfi tesiri gençlerden nasıl izâle olur?Kervan dinlenme bölgesine yaklaştı. Anlaşılan geceyi burada geçireceklerdi. Usulünce develerden indiler. Döküldüler, rahatladılar. Vakit gece yarısına geliyordu. Kıymetli eşyalar vardı. Bu dört kişiden ikisi bu gecelik sırayla nöbette kalacak, diğerleri uyuyacaktı. İlkinin nöbeti biraz tantanalı geçti. Aklındaki çeşit çeşit düşünceler, devenin üzerinde kendisine adeta köşe kapmaca oynatıyordu. Sonunda kararını verdi, birkaç saat sonra nöbet için kalkan arkadaşına fısıldadı:- Reise kaç senedir hizmet ediyoruz?- Bilemiyorum, epey vakit oldu.- Bunca zamandır hakkımızı tam alamadık değil mi?- ?...- Ne dersin, artık zamanı gelmedi mi?- Olmaz böyle bir şey. Bize o kadar emeği geçti. Elinde yetiştik. Bu vefasızlığı yapamayız.Az sonra nöbet değişimi gerçekleşti. Biri devenin üzerinden inerken diğeri nöbet yerine… Çok az bir zaman geçmişti ki inen arkadaşa hitaben bir, “Şişşşt” seslenişi. Ayakları topraktan bir kez kesildi ya! Teklif gecikmedi:- Düşündüm de çok haklısın. Sessizce diğer arkadaşı da uyandıralım. Reisin icabını görmenin, bu kıymetli malları almanın zamanı geldi geçiyor bile!O da ne, bir gürültü patırtı. Develeri ayağı kaldırış. Meğer olup biteni başından beri çaktırmadan izleyen kervancı başı, onlardan önce harekete geçmiş:- Haydi millet ayağa. Buranın toprağı, havası bize yaramadı.Bu hikâye…Mekânın insan ve duyguları üzerindeki tesiri hakkında anlatılır. Lakin günümüzde globalleşme çerçevesinde mekânlar da değişti. Bu durum, yıllar öncesinde “internet kafeler” biçiminde kendini gösterdi. Oralara giden çocuklar ve gençler anne ve babaları tarafından gece yarıları sokaktan toplanır oldu. Kötü arkadaş edinme mi dersin: Var. Dengesiz israfa varan harcamalar mı dersin: Var. Vaktin zayi olması mı dersin: Yine var. Ahlaka zarar veren kullanım mı dersin: Diz boyu.Güne gelindiğinde bunların hepsi bir dokunmatik ekranın yakınlığı kadar şahsi ve sosyal hayata sokuldu. Cabası bir de farklı ve gerçek ortamlara kadar sokulan “sosyal medya” ve “yapay zekâ” eklendi.Hoş, ne kadar sosyal medya kullanıcıları kabullenemese de yapay olan zekâ sosyal’in papucunu dama atmak üzere.Değişmeyen tek şey kaldı: Bu ortamın içerisinde fikirleri ve hisleri tahrip olan genç kalbler ve beyinler. Oysa onların kıymetini görmek için…Mekke’ye bakmalı…Peygamberimizin etrafında kenetlenmiş ve yaşları 14-17 olan gençleri görmek yeterlidir. Mihenk mi? Kur’ân’ın nuruyla, El Mülevvin ismi ile Peygamberimizin (sav) adalet, sadakat, hilm, haya, sabır, cömertlik vs. hisleriyle kalblerini ve zihinleri boyanan ve nurlanan o gençler tüm dünyaya, “Haklı olanın güçlü olduğu” gerçeğini sessizce haykırdılar. Acaba çeşitli sebeplerle kendisini başkalara göstermek ve güç gösterisi yapmak isteyen gençlerin kulakları çınlar mı?Saadet asrında nübüvvet etrafında kurulan nurani halkadaki, her biri yeryüzünün yıldızları olan gençlerden biriyle hem-râh olurlar mı ki? Ensar-Muhacir benzeri bir kardeşlik bağını, uhuvvet mesleği üzerinden çağlar aşarak kurarlar mı ki?İşte böyle bir manevi hava, bahsettiğimiz tüm sanal ve yaban ortamların tesirini hiçe atacak, gençlerimize dizleri üzerinde doğrulma kuvvetini…Manen sağlayacak!Gençleri kendilerinin farkına vardıracaktır. İçlerindeki boşluğu dolduracaktır. Yerlerini, konumlarını netleştirecektir.Onları, iman hakikatlerinin ders verildiği rahlenin başına oturtacaktır. Öyle bir ders ki, uyandırdığı merak hissiyle hiçbir beşerin kayıtsız kalamayacağı irfan bahçesi. Buradaki ilim ağacı, tüm filmlerin tesirine ve tahribine şifa olacak meyveler sunuyor. Mukaddemesindeki nübüvvet tohumu, meyveleriyle tüm felsefi tohumların maskesini düşürüyor. Kalblerdeki acı Hanzale meyvesi çürümüş olarak yere…Gözlerimiz ise İslamiyet ağacının iman, ibadet ve güzel ahlak başta olmak üzere tüm meyvelerini tatmış kalblere sahip gençlerin, özlenen nesillerin meydanlara yürüyüşünde…Kir saçan oluklara kör tapalar vurmasında…Kulaklarımız…Peygamber Efendimizin (sav) Ninova’yı (Kerbela’ yı) tasa ve belâ yeri olarak vasıflandırışında…“Bin bozulmuş çekirdeğin zararını on ağaç olmuş çekirdeklerin hiçe indireceği” hakikatinde…* * *Yâ İlahi!“Ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uysanız, doğru yolu bulursunuz” ve “Asırların en hayırlısı benim asrımdır” buyuran Efendimiz Muhammed’e ve onun Ehl-i Beyt’ine ve ashâbına salât ve selâm eyle!
Öfke Boşluktan DoğarSahâbe Efendilerimizden birisi bir gün Peygamberimize (asm) gelerek: “Yâ Rasûlallah! Bana kısa bir nasihatte bulunun. Uzun olmasın! Tâ ki, nasihatinizi unutmayayım.” der ve bu sözünü birkaç kez tekrarlar. Samimi bir hal içinde unutkan halini dile getirerek nasihat isteyen bu sahâbeye, Resûl-i Ekrem (asm) kısa bir nasihat ile cevap verir: “Lâ tağdab!” Yani, Öfkelenme!”Peygamberimiz (asm), bahsi geçen sahâbeye “Öfkelenme!” buyurarak, bizlere çok hakikatleri mündemiç câmi bir nasihatte bulunmuştur.Öfkelenmek, zaman zaman hepimizin başına gelen, hepimize arız olan bir halettir. Öfkelenmek dinimize aykırı değildir. Müslüman da öfkelenir. Cenâb-ı Hak insanın fıtratına bu hissi yerleştirmiş. İnsanlara, fıtratını değiştir at dercesine öfkelenmeyin demek yanlış olur. Bir hadis-i şerifte, “Mümin, tez kızar, tez barışır” buyrulmuş. Fakat mümin hiç kızmaz buyrulmamış. Önemli olan bu durumda öfkemizi kontrol edip kendimize ve etrafımızdakilere zarar vermemektir.1Hz. Ömer’in hayatı da bu hakikatin canlı bir örneğidir. İslam’dan önce sert mizacıyla bilinen Ömer b. Hattab, hakikati bulduktan sonra aynı güçlü karakterini adaletin hizmetine verdi. Bir gün kendisinden nasihat isteyen birine, “Sakın öfkeyle hükmetme” demiş; kendisi de kadılara, valilere bu hususta dikkatli olmalarını nasihat etmiştir. Hatta bir meselede haksız çıktığını anlayınca, karşısındaki sıradan bir Müslümanın sözünü kabul etmiş ve “Ömer yanıldı, kadın doğru söyledi” diyebilmiştir. Bu, öfkesini yenmiş bir nefsin, anlamını bulmuş bir şahsiyetin tavrıdır.“Öfkelenme” emri, işte böyle bir dönüşümün kapısını aralar. Çünkü öfke çoğu zaman kibirle beslenir; insan kendi arzusuna muhalefet edildiğinde taşar. Oysa hakikate teslim olan bir kalp, önce kendini sorgular. Böylece güç, yıkıcı değil yapıcı olur.Bu iki kelimelik hadis, insanın iç dengesini koruyan bir ölçüdür. Öfkesine hâkim olabilen, hükmünde adil olur; sözünde insaflı, davranışında merhametli kalır. Kısa bir nasihat gibi görünür; fakat bir karakter inşa edecek kadar derindir.Bugün gençler arasında gördüğümüz sertlik, ani patlamalar, şiddete varan taşkınlıklar sadece anlık duyguların sonucu olmasa gerektir. Çoğu zaman bir boşluğun ürünüdür. İnsan zihni yarım kalanı sevmez. Eksik bırakılmış bir çizgi, tamamlanmamış bir iş bile huzursuzluk doğurur. Peki ya tamamlanmamış bir hayat duygusu? Değerini bulamamış bir benlik? Anlamını kaybetmiş bir varoluş?İnsan sadece bugünü yaşayan bir varlık değildir. Geçmişi hatırlar, geleceği düşünür. Eğer hayatı sadece kısa bir hazdan ibaret görürse, en küçük engel büyük bir tehdit gibi görünür. Beklentisi boşa çıktığında öfkelenir. Çünkü içindeki boşluk daha da büyür. Bu boşluk; değersizlik hissi, yönsüzlük, aidiyet kaybı ve amaçsızlıkla birleştiğinde, genç ruhlarda şiddete dönüşebilecek bir gerilim üretir.Hadis âlimlerinin dikkat çektiği gibi öfkenin kaynağında çoğu zaman kibir vardır. “Benim istediğim (gibi) olmadı” duygusu… “Bana karşı gelindi” hissi… Bu kırılma anında nefs kabarır, öfke patlar. Oysa tevhid şu hakikati öğretir: Hakiki fail Allah’tır. O’nun izni olmadan hiçbir şey gerçekleşmez. Bu şuur, insanı sakinleştirir. Başına gelen her şeyin ilahî bir hikmet dairesinde cereyan ettiğini hatırlayan kimse, öfkesini yutar; çünkü Allah’a karşı bir itiraz duygusunun ubudiyetle bağdaşmadığını bilir.Yukarıda da dediğimiz gibi, Hz. Ömer, İslam’dan önce sert mizacıyla tanınan biriydi. Güçlü, kararlı, hatta zaman zaman katı… Fakat anlam arayışını vahyin nurunda bulduğunda o sertlik adalete dönüştü. Aynı irade, aynı kuvvet; fakat yön değişti. İçindeki boşluk doldu. Nefsin öfkesi yerini hakkın hassasiyetine bıraktı. O yüzden geceleri sırtında un çuvalı taşıyan bir halife oldu. Haksızlığa karşı celâlli, mazluma karşı merhametliydi. Onu büyüten şey mizacının değişmesi değil; mizacının iman hakikatleriyle terbiye edilmesiydi.Yavuz Sultan Selim de sertliğiyle bilinir. Fakat o sert mizacın altında derin bir kulluk şuuru vardı. Ridaniye zaferinden sonra Mısır’a girerken atından inip toprak öpen, “Hâkimü’l-Haremeyn” değil, “Hâdimü’l-Haremeyn” diyeceksin diyerek bu unvanı gururla değil, hizmet sorumluluğuyla taşıyan bir padişahtı. Eğer sertlik kibirle birleşseydi zulme dönüşürdü. Fakat ubudiyetle birleşince cihan padişahına dönüştü. İç disiplin, Allah’a karşı sorumluluk bilinci, onu taşkınlıktan korudu.Burada gençler için büyük bir ders var: Mesele mizacın sert ya da yumuşak olması değildir. Mesele, o mizacın hangi anlamla doldurulduğudur. Anlamını bulamamış güç, yıkar. Anlamını bulmuş güç, inşa eder.Bize bakan tarafta da şöyle bir hikmet var: Şiddeti azaltmak istiyorsak, gençlere sadece “sakin ol” demek yetmez. Onlara kim olduklarını, ne için yaşadıklarını, hangi büyük hikâyenin parçası olduklarını hissettirmek gerekir. Aidiyet duygusu güçlenen, sorumluluk bilinci gelişen, hayatı bir imtihan ve emanet olarak gören genç; öfkesini kontrol etmeyi öğrenir. Çünkü bilir ki her taşkınlık önce kendisini yaralar.Aynı zamanda pratik çözümler de gerekir: Sağlıklı rutinler, spor, sanat, ilimle meşguliyet, gönüllü çalışmalar… Enerjinin doğru kanallara akması… Dijital dünyanın sürekli uyarılan ve kıyaslanan ortamından bilerek ve isteyerek uzaklaşmalar… Aile içinde dinlenmek, okulda değer görmek, hataların sadece cezayla değil rehberlikle karşılanması…Öfke bütünüyle yok edilemez; çünkü o insani bir duygudur. Fakat yönlendirilebilir. Tevhid şuuru, sorumluluk bilinci ve anlamlı bir hedef öfkeyi dizginler. “Lâ tağdab” emri, sadece bir duyguyu bastırma çağrısı değildir; insanı kendine ve Rabbine karşı bilinçli kılma çağrısıdır.Gençlik güçlü bir ateştir. Anlamsız bırakılırsa yakar; anlamla buluşursa ısıtır. Bu dengeyi yakalamanın yolu, gençlerin kalbindeki boşluğu doldurmaktan geçer. Çünkü insan manasını bulamadığında kırar; manasını bulduğunda ise adaletle ve merhametle inşa eder.1- İrfan Mektebi, Aralık 2009, sayı 37
Bir Sınır İhlali Meselesi: Akran ZorbalığıHer devirde var mıydı yoksa medya sayesinde görünür oldukça mı dikkat çekmeye başladı bilinmez bir meseledir akran zorbalığı. Üstelik sadece bizim ülkemizde değil neredeyse tüm dünyada yaygınlaşmaya devam ediyor. Sonu dramatik bir şekilde biten ve bir çocuğu/genci hayata küstüren haber başlıkları birbiri ardına ekleniyor: Lisede Şakalaşma Faciası Ölümle Bitiyordu, Zorbalanan Çocuk İntihara Kalkıştı, Şakalaşmayla Başladı Sonu Kötü Bitti, Yumruk Yiyen Çocuk Sınıfta…… Bu çeşit haberlere rastlayınca “Nasıl başladı, sebep neydi acaba?” diye bir an düşünüyor insan. Ne olmuş olabilir? Bir genci hayattan koparan, diğerini ise adliye koridorlarından demir parmaklıklara götüren, anne ve babalarının da gözlerini yaşlı bırakan bu vahim hadiseler nasıl başlamış olabilir? Çok ciddi sebepler değil elbette. Çocuğun boyunun kısalığı, saç tipi, konuşma tarzı, memleketi, zaafları, maddi durumu, aile yapısı ve belki de inancı zorbalanmak için bir sebep olabilir.Mesela sınıfa yeni birisi gelmiştir. Haliyle çekingen ve ürkektir. Sınıfta diğer öğrencilere zaman zaman yaptıkları zorbalıklarla korku salan üç beş kendini bilmez bunu fırsata dönüştürür. Önce sözlü sataşmalar başlar, sonra el kol “şaka”ları… Tepki gelmeyince zorbalığın dozu biraz daha artar, aşağılama, sonra hakaret ve en sonunda sınıfta veya okul çıkışında fiziki şiddet. Muhtemelen nöbetçi öğretmen gelir ve kavgaya karışan herkesi idareye götürür. İdare, kavganın büyüklüğüne göre ya azarlar veya bir tutanak tutar (ki muhtemelen bu olaya karışan öğrencilerle ilgili tutulan ilk tutanak da değildir). Düşük bir ihtimal disiplin cezası, belki biraz nasihat veya ailelerin haberdar edilmesi ile mesele nihayet bulur. Aileler böyle bir mesele karşısında farklı tavırlar sergiler: Benim çocuğum yapmaz, diğerleri onu suça sürüklemiştir. Benim çocuğum asla böyle kavgaların içinde olmaz, karşı taraf onu tahrik etmiştir.Olabilir hocam, genç bunlar. Dövüşürler de barışırlar da… Abartmamak lazım. (En acısı ve çocuğu suça teşvik eden tavır da bu olsa gerek.)Mesele -okul sınırları içinde- nihayet bulur bulmasına ama sonrasında ne mi olur? İlk fırsatta yarım kalan işi bitirmek için organize olan kendini bilmezler işi daha da ileriye götürerek manşetlere yansıyacak vahim olaylara girişmekten pek çekinmezler. “Sonunu düşünen kahraman olamazmış.” diye de bir aforizma patlatırlar sosyal medyada.Bu elbette acı bir senaryo. Fakat bir röntgen aynı zamanda. Bu senaryoda dikkat çeken aksaklıklar meseleye ışık tutar nitelikte. Meselenin kökten çözülmesi için çocuğun yetişmesinden mesul olan herkese bir vazife düşüyor. Bu hakikat de meselenin hallolmasını zorlaştıran bir sebep. Düşünsenize, herkeste aynı hassasiyet ve şuur olacak. Bu da çok mümkün görünmüyor. Öncelikle iş ailede başlıyor. 0-6 yaşta çocuğa bazı sınırlar koymak, insan ve İslam olmanın ne manaya geldiğini hissettirmek gerekiyor. Ancak öyle bir zamanda yaşıyoruz ki kimi anne babalar çocuğunu ilahlaştırma seviyesinde muhabbetleriyle ifrat ederek bu hissi israf ediyor. Eskiden mahalleden bir komşu haylaz bir çocuğun ıslahı için “Ben senin annen / baban yerindeyim, bu hareket sana yakışmıyor.” diyerek ikaz edebilirdi. Bundan kimse de gocunmazdı. Ancak şimdi bunu geçtik kişi kendi çocuğunu hizaya getiremediği gibi dede veya anneanne/babaanne gibi aile büyüklerinin ikaz etmesinden de rahatsızlık duyabiliyor. Sonrasında müfredat ve okulun atmosferi çocuğu ahlaken istenilen seviyeye getirecek kabiliyette olmalı. İrade, kuralı çiğneyeni korumaktan yana olmamalı. Müeyyideler elbette pedagojik ilkelere de uygun olarak gözden geçirilmeli. Mizacen hareketli olan öğrenciler spor gibi alanlara teşvik edilmeli. Burada medya ve kitapların etkisine temas etmeden geçmemek lazım. Beyaz perdede kalıcılığı yakalamış olan Hababam Sınıfı filmlerinde Şaban karakteri zorbalanan bir tipleme olarak karşımıza çıkar. Saflığı, her şeye çabuk inanması, iyi niyetli ve çelimsiz olması onu arkadaşlarının “sulu şaka”larına maruz bırakır. “İnek Şaban” olarak nitelenir, köyden getirdiği yiyecekler ondan habersiz olarak arkadaşları arasında paylaşılır, duyguları ile oynanır, en küçük bir tehlikede öne sürülür. Hababam Sınıfı Uyanıyor filminde zorbalanan bir diğer öğrenci de Ahmet’tir. Ahmet’in babası, Mahmut Hoca’nın eski bir arkadaşıdır ve Ahmet, babasının vefatından sonra eğitimini sürdürebilmek için Mahmut Hoca’dan yardım ister. Mahmut Hoca Ahmet’i Hababam Sınıfı’na verir. Ahmet’in adı kısa sürede torpilliye çıkar. Hababam’ın aksine çok çalışkan bir öğrenci olan Ahmet, sınıfa uyum sağlamakta zorlanır. Zamanla arkadaşlarına alışsa da Ahmet’in vazgeçemeyeceği doğruları vardır. Burada dikkat çeken bir başka husus da daha önce zorbalanan Şaban’ın bir anda zorbaya dönüşmesidir. Adeta önceden kendisine yapılanların intikamını alıyor gibidir. El birliği ile Ahmet’in yemeğine el koyarlar, üstünü ıslatırlar, efendiliğini alay konusu yaparlar. Mahmut Hoca’nın Ahmet’i aç bırakan zorbaları cezalandırmak için sadece Ahmet’e akşam yemeği vermesi de akıllarda kalan bir sahnedir.Televizyonun renkli dünyasındaki okul dizileri ve bazı hikâye/romanlarda da Hababam Sınıfı’na benzer içeriklere zaman zaman rastlarız. Yazarlar, senaristler, yapımcılar “Biz topluma ait bir kesit ortaya koyuyoruz veya toplumdaki bu aksaklığa dikkat çekmek için onu eleştiriyoruz.” deseler de hiç şüphesiz bu bir kısır döngü meydana getiriyor. Film, hikâye ve romanlarda zorbalanan çocukların ortak noktası çoğunlukla düşük gelirli ailelere mensup, akıllı, terbiyeli, çalışkan ve dürüst karakterler olmasıdır. Zorbalar ise iri yarı ve maddi durumu yerinde ailelerden gelmektedir.Doğan Cüceloğlu “Nasıl bir çocuk yetiştirmeliyiz? Kavga etmeyi bilmeyen mi yoksa bilip de etmeyen mi?” sorusuyla aslında tam da bu meseleye parmak basıyor. Başımızı ellerimizin arasına alıp üzerinde uzun ve derin düşünmemiz gereken bu meseleye farklı bir açıdan bakarken iyi ve terbiyeli olmak ile iyi ve terbiyeli olmaktan başka çaresi olmamanın farklı olduğunu ortaya koyuyor. Acizliğinden, güçsüzlüğünden, özgüvensizliğinden dolayı terbiyeli olmaktan başka çaresi olmayan bir çocuk değil güçlü, özgüveni yüksek ve terbiyeli bir çocuk yetiştirmenin önemine vurgu yapıyor. Çocuğun gasp etmeye meyilli, sınırlarını bilmeyen insanları kendi sınırlarının ötesinde tutacak bir bilinç ve güce sahip olması gerektiğini ifade ediyor. Barış için savaşa hazır olmak yani. Çok doğru bir tespit olduğunu söylemeliyim. Aksi taktirde kibarlık eşittir acizlik olarak algılanıyor ve hırçın karakterli insanlara hareket alanı doğuyor.
Bir Nokta Gözü Kör Eder*“Bir nokta gözü kör eder” derler. İlk bakışta bu söz, yalnızca yazıya dair zarif bir tespit gibi görünür. Oysa bu ifade, sadece dilin değil, insanın yaratılışının ve hayatın bütünlüğünün içine işlenmiş bir hakikati fısıldar. Çünkü bakmakla görmek, bilmekle anlamak, duymakla işitmek aynı şey değildir.Mesela “göz” ve “kör” kelimeleri…Birbirine bu kadar yakın olmalarına rağmen, yalnızca bir harfin noktasından ibaret farkla bambaşka manalara bürünürler. Nokta yerindeyse göz görür, mana berraktır. Ama o küçük nokta silinirse, kelime kararır; göz kör olur. Bu fark, küçük gibi görünse de bakışın kendisini belirler.İnsanın gözünde de bu sır saklıdır. Gözün büyük kısmı beyaz ve parlaktır; ama gören yer, tam ortasındaki küçücük siyah noktadır. O noktaya bir perde inse, göz bütün şeklini korusa da görme sona erer. Her yer ışık içinde olsa bile, merkez çalışmadıkça hakikat görünmez. Kalp de tıpkı böyle bir organdır. Onun da merkezinde “süveyda” denilen latif bir nokta vardır. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir benzetme gibi dursa da hakikatte bu, insanın idrak ve iman merkezidir.Müminin kalbinde bu nokta nurludur; gelen bilgi, söz, işaret oraya ulaştığında anlam bulur. Basiret orada başlar. Kâfirin kalbindeki süveyda ise karanlık ve mühürlüdür. Ne kadar bilgiye sahip olsa da hakikate ulaşamaz. Çünkü mesele yalnızca öğrenmekte değil; o bilgiyi hakkı bulmaya yönlendiren noktayı açık tutmaktadır.Hayatta da durum farklı değil. Bir insan, bir meseleye bakarken nice bilgiye, birikime sahip olabilir. Kelimeleri ustalıkla kurabilir, sesi yüksek çıkabilir, hatta dışarıdan bakıldığında haklı da görünebilir. Ama bakışının merkezindeki o “gören nokta” —yani adalet, merhamet ve insaf— eksikse, geriye sadece şekil kalır. Kalp görmezse, göz ne kadar açık olsa da hakikati göremez.İşte bu yüzden, “Bir nokta gözü kör eder” sözü yalnızca eski bir deyim değil, köklü bir hayat bilgisidir. Çünkü kaybolan çoğu zaman harf değil, noktadır. Ve göz yerli yerinde dursa da o küçücük merkez sustuğunda bakış körleşir, kalp kararır. Hakikat en çok da göz açıkken kaybedilir.Bu yüzden noktalara dikkat etmek gerekir. Hem yazıda, hem sözde, hem bakışta... Zahmette Rahmet VardırBazı kelimeler vardır ki, yalnızca anlamlarıyla değil, yazılışlarındaki incelikle de bize hayat dersi verir. “Rahmet” ve “zahmet” kelimeleri bu bakımdan dikkate değerdir. Neredeyse aynı harflerden oluşurlar; ancak biri noktası olmayan bir harfle başlar, diğeri noktalı bir harfle. Aralarındaki fark, evet yalnızca bir noktadır. Fakat o nokta, sadece yazıyı değil, insanın bakışını, emeğini ve hayatını da değiştirir.Rahmet; ilâhî bir lütfu, bir merhameti ve iç huzuru ifade eder. Zahmet ise çabayı, meşakkati ve gayreti hatırlatır. İlk bakışta biri nimet, diğeri yük gibi görünse de hakikatte bu iki kelime birbirini doğurur. Çünkü zahmetin iç yüzü rahmettir; tıpkı geceyi sabaha bağlayan görünmez bir ip gibi...Bu hakikati Arşimet’in meşhur sözü de mecaz yollu fısıldar: “Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım.” Hayatta da böyledir; kimi zaman insanı dönüştüren, yükselten ve değiştiren şey, o zahmet gibi görünen küçük noktalardır. Eğer yerli yerinde durursa, o nokta insanın dünyasını yerinden oynatır. Zahmet, doğru yerde durduğunda kemâle giden kapıyı aralar.Nitekim faaliyet de böyledir. Hareket etmek, yürümek, bir halden başka bir hale geçmek sadece fiziki bir süreç değil; insanın ruhunu besleyen bir ihtiyaçtır. Her faaliyet, ister küçük ister büyük olsun, bir tat, bir canlılık, bir iç huzuru taşır. Belki de faaliyet, doğrudan lezzetin kendisidir. Çünkü hayat, harekettir. Hareketsizlik ise çürümeye ve sıkıntıya yol açar.İnsanın azaları da böyledir. Göz, görmediğinde rahatsız olur; kulak işitmediğinde sıkılır; el tutmadığında, ayak yürümediğinde vazifesini yapamamanın ağırlığını hisseder. Çünkü her uzvun faaliyetinde bir lezzet vardır. Aynı durum ruh için de geçerlidir. Anlamanın, inanmanın, hayal etmenin, sevmenin, şefkatin ve merhametin her birinin kendine has bir lezzeti vardır. Bunlar işlemediğinde, insan içten içe sıkılır; ruhta ağırlık başlar. Faaliyetin zıddı olan ataletse, bu yüzden sadece boşluk değil, zamanla azap üretir.İşte bu yüzden Allah, kâinatı sabit bırakmaz. Her şey birbiriyle ilişkili, bağlı ve hareket hâlindedir. Ağaçtan yıldıza, nehirden hücreye kadar her şey bir faaliyetin içindedir. Bu hareket, sadece bir düzen değil, aynı zamanda bir rahmettir.Bediüzzaman Hazretleri bu gerçeği şöyle ifade eder: “İşsiz, tenbel ve istirahat ile yaşayanlar ekseriyetle sa‘y edenlerden daha ziyade zahmet çekerler. Çünkü işsizler, daima ömürlerinden şikâyet ederler. Ömürlerinin eğlencelerle çabuk geçmesini isterler. Sa‘y edenler ise şâkirdirler, hamdederler. Ömürlerinin geçmesini istemezler.”Görüldüğü gibi, zahmet sandığımız şeyin içi aslında derin bir lezzetle doludur. Faaliyet, varlıkta var olmanın sevincidir. Her kabiliyet sahibi, çabası içinde kendi kıymetini hisseder; her emek, bir netice doğurur; her müspet hareket, varoluşu daha anlamlı kılar.Demek ki mesele, zahmeti reddetmek değil; içindeki rahmeti, hikmeti ve lezzeti görebilmektir. Tıpkı kelimede olduğu gibi: Bir nokta, zahmeti rahmete çevirir.Hayatta da bir bakış farkı, insanı şikâyetten şükre geçirir. Yeter ki o noktayı yerli yerine koymayı bilelim veya tıkanıklığa sebep o noktayı yerinden kaldıralım. Çünkü bazen insanı hayra götüren en küçük fark, bir noktadan ibarettir. Ve o nokta yerli yerinde duruyorsa... Zahmet, sadece meşakkat değil; rahmete açılan bir nimettir. Faaliyet, yalnızca yük değil; iç huzurun, kemâlin ve şükrün ta kendisidir. * Metin Uçar, Kelimeler Düşerse Medeniyet Yıkılır, s. 9, 2026
Kur’ân’a Meydan Okunamaz!Kur’ân ayetleri adeta şöyle meydan okumaktadır: “Ey insanlar ve cinler! Eğer Kur’ân’ın, Allah’ın kelâmı olduğundan şüpheniz varsa, insan sözü olduğunu zan ediyorsanız, haydi, işte meydan, geliniz! Siz dahi ona Muhammedü’l-Emin gibi okuma yazma bilmez birisinden, Kur’ân gibi bir kitap getiriniz.” Tur Suresi 30 ve 33. ayetler, Bakara Suresi 23. ayet, Hud Suresi 13. ayet, Yunus Suresi 38. ayet, Bakara Suresi 24. ayet:“(O) bir şairdir.” diyorlardı, bazen de “Onu (Kur’ân’ı, kendisi) uydurdu!”, “Ve eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’ân)dan şüphe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; eğer (iddianızda) doğru kimseler iseniz, Allah’tan başka şâhidlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın!”, “Yoksa: ‘Onu (o Kur’ân’ı, kendisi) uydurdu’ mu diyorlar? (Habibim, yâ Muhammed!) De ki: ‘Eğer (iddianızda) doğru kimseler iseniz, o takdirde onun benzeri uydurulmuş on sûre getirin! (Yardım için) Allah’tan başka gücünüzün yettiklerini de çağırın!”, “Yoksa ‘Onu (Muhammed) uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘O hâlde (iddianızda)doğru kimseler iseniz, (yardım için) Allah’tan başka gücünüzün yettiklerini de çağırarak onun benzeri bir sûre getirin!” “Buna rağmen yapamazsanız ki; asla yapamayacaksınız, öyle ise o ateşten sakının ki, yakıtı insanlarla taşlardır; (ve) kâfirler için hazırlanmıştır!”Ayetler gösteriyor ki Mekkeli müşriklerin önünde iki yol vardı. Ya savaşacaklar veya küçük bir surenin benzerini ediplerine yazdıracaklardı. Edipleri yazamadı. Eee, onlar da savaş yolunu tercih ettiler. Bu tercihleri ile dünyada haysiyetsiz, namussuz, dinsiz, şerefsiz, zillet içinde, can ve mallarını mahvedecek bir yolu tercih etmiş oldular. Demek söz ve yazı ile Kur’ân’ın bir mislini, benzerini getirmek, mümkün değildi. Mümkün olsa yazdığı bir şiirle bütün Arap kabilelerini kendine bağlayan edipler bu işi yapacaklardı. Yapamadıkları için sonucunda can, mal ve namuslarını riske attılar, savaş yolunu tercih ettiler. Arap Yarımadasının bütün edipleri Kur’ân’ın bu mucizesi karşısında çaresiz kaldılar. Peki günümüzde? Şu Kur’ân karşıtlarının tavırlarına dikkat ediyor musunuz? Müslümanlara uygulanan ayrımcılık, satın alınan liderler üzerinden kurulan baskı düzenleri ve halka reva görülen zulümler ortada. “Demokrasi” diye dayatılan sistem, kendi çıkarlarına hizmet etmediği anda nasıl askıya alınıyor, bunu dünya defalarca gördü. Demokratik bir seçimle iş başına gelen bir yönetim, eğer onların planlarına uymuyorsa, Mısır örneğinde olduğu gibi darbeler devreye sokuluyor. Yönetimler devriliyor, çoğunluk olan millet eziliyor.“Arap Baharı” diye başlayan süreçte yaşananlar hâlâ hafızalarda. İşlerine gelmeyen sonuçlar ortaya çıkınca demokrasi rafa kaldırıldı. Fas, Tunus, Cezayir, Libya ve Mısır’da yaşananları unuttuk mu? Görünen o ki Batı, çoğu zaman bizden görünen aktörler üzerinden İslam dünyasına ağır darbeler indiriyor. Haçlı zihniyetini andıran bir anlayışla, Kur’ân’ın hükümlerini hilafet coğrafyasında ya kan ve zulümle ya da dayatılan kanunlarla etkisizleştirmeye çalışıyor. Oysa Kur’ân’ın yerine getirilen sistemler Müslüman halkların özgür tercihi değil; çoğu zaman bir zorlamanın sonucu.Demek ki fikirle Kur’ân’ın hükümlerini çürütmek mümkün olmuyor; bunun yerine baskı ve zor devreye sokuluyor. Şunu düşünmek gerekmez mi? Eğer Kur’ân’ın bir benzerini ortaya koymak mümkün olsaydı, din karşıtları bir araya gelip bir alternatif metin üretmez miydi? Sonra da “İşte onun yerine geçecek kitap budur” demezler miydi? Fakat her çağda, her coğrafyada, her insana hitap eden bir kitabın benzerini yazmak mümkün olmadı, olmuyor.19. yüzyılda İngiltere Sömürgeler Bakanlığı görevinde bulunan William Ewart Gladstone’un (1809–1898) Avam Kamarası’nda elinde Kur’ân ile yaptığı ve kaynaklarda yer alan şu söz, bu yaklaşımın zihniyetini özetler niteliktedir: “Bu Kur’ân Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ya onu ortadan kaldırmalıyız ya da Müslümanları ondan uzaklaştırmalıyız.”Bu düşüncenin pratiğe nasıl döküldüğünü tarih boyunca gördük. İçimizdeki Batı hayranlarıyla iş birliği yapıldı; özgürlük ve bağımsızlık söylemleri üzerinden toplumlar ayrıştırıldı. Irkçılık körüklendi, mezhep gerilimleri kaşındı. Alevi-Sünni çatışmaları, etnik ayrılıklar ve siyasi kamplaşmalar derinleştirildi. Birlik ve beraberlik zedelendiğinde, Kur’ân’la kurulan bağın da zayıflayacağı hesaplandı.Ne yazık ki İslam dünyasının kendi zaafları da bu süreci kolaylaştırdı. Sanayi devrimini yakalayamamak, ilim ve üretimde geri kalmak, şahsî menfaatleri toplum menfaatinin önüne geçirmek, mezhep ve ırk temelli ayrışmaları körüklemek… Bunların hepsi dış müdahalelerin zemin bulmasına yol açtı. Hilafetten koparılmış topraklarda, çoğu zaman Batı’ya bağımlı yönetimlerin iş başına getirilmesi tabloyu daha da ağırlaştırdı.Sonuçta İslam dünyası büyük sarsıntılar yaşadı; geçici mağlubiyetler gördü. Fakat tarih, kalıcı olanın hakikat olduğunu gösterir. Kur’ân’a karşı yürütülen onca fikrî ve siyasî mücadeleye rağmen, onun etkisi ortadan kaldırılamadı.“Mimsiz medeniyet” olarak eleştirilen Avrupa medeniyetinin bugün yaşadığı değer krizleri de ortada: aile yapısındaki çözülmeler, yalnızlaşma, haz merkezli bir hayat anlayışı ve anlam boşluğu… Modern dünyanın bu sancıları, insanlığın yeniden sağlam bir ahlâkî zemine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.Silahla değil; ilimle, ahlâkla ve güzel örneklikle gerçekleşen sessiz bir dönüşüm yaşanıyor. Manevî bir diriliş, yavaş ama derin bir şekilde ilerliyor. Kur’ân’ın ilkeleri, sadece Müslümanlar için değil, insanlık için bir hayat rehberi olma iddiasını hâlâ sürdürüyor.Tarih boyunca onu ortadan kaldırmaya yönelik hamleler oldu; fakat Kur’ân, metin olarak da, mesaj olarak da varlığını korudu. Asıl mesele, onun hükümlerini hayatın merkezine ne ölçüde taşıyabildiğimizdir.
Şeker Mektubu ve Risale-i Nur Yazısının İman Hizmetindeki YeriRisale-i Nur Külliyatı içinde müstesna bir yere sahip olan “Şeker Mektubu”, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Kastamonu sürgününde Nur Talebelerine yazdığı, şefkatli ve teşvik dolu hususî bir mektuptur. Bu mektup, talebelerine yalnız bir hatır sorma yazısı değil; ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde iman hizmetinin usulünü, kıymetini ve istikametini gösteren bir rehber metindir.Üstad Bediüzzaman Hazretleri, risaleleri yazan talebelerin hizmetini “şeker” teşbihiyle ifade eder. Hatta “Her bir sayfası bir okka şeker kadar beni memnun eder.” buyurarak, yazılan her satırın maddi-manevî değerini ortaya koyar. Bu teşbih, Risale-i Nurları yazmanın yalnız sıradan bir faaliyet değil; kalpten kalbe uzanan tatlı bir iman hediyesi olduğunu gösterir.Zira bu mektup, baskıların yoğun olduğu, Risale-i Nur’un gizlice yazılıp çoğaltıldığı fedakârlık yıllarında kaleme alınmıştır. Maksadı açıktır: Talebeleri teşvik etmek, hizmetin ehemmiyetini hatırlatmak ve talebelerini şevklendirip maneviyatlarını takviye etmektir.Risale-i Nur’u Yazmamızdaki Gaye ve Hikmet?Âhir zamanda yaşıyoruz. İman artık açıktan saldırıya uğramıyor çoğu zaman; sessizce, fark ettirmeden aşındırılıyor. Şüphe, bilgi gibi sunuluyor. Küfür, kaba bir inkâr şeklinde değil; medya diliyle, felsefî söylemlerle, ideolojik kalıplarla zihinlere işleniyor. Günah cazip gösteriliyor, haram normalleştiriliyor. İman ise “kişisel tercih” denilerek hayatın merkezinden kenara itiliyor. Böyle bir atmosferde en büyük tehlike, açık inkârdan çok, yavaş yavaş zayıflayan imandır.İşte bu noktada iman, taklitle değil tahkikle ayakta kalabiliyor. Risale-i Nur’u yazarak okumak da tam burada farklı bir derinlik kazandırıyor. İnsan sadece gözle okuyup geçmiyor; kalemi eline alınca duruyor, düşünüyor, tartıyor. Her cümle üzerinde biraz daha fazla kalıyor. Yazılan her satır, önce insanın kendi kalbine işliyor. Fark etmeden iman kök salıyor, kuvvet buluyor.Kalemle yazılan o satırlar yalnız şahsî bir meşguliyet olarak kalmıyor. Bazen bir defter, bazen bir nüsha, bir başkasının kalbine dokunabiliyor. Küçük gibi görünen bir emek, geniş bir hayra vesile olabiliyor. Bu yüzden kitâbet, sadece bir yazı faaliyeti değil; iman hizmetinin sessiz ama derin bir yolu.Kur’an’dan teraşşuh eden Risale-i Nur’u yazmak, sadece kelimeleri kâğıda geçirmek değildir. İmanı kalbe yerleştirmek, hakikati zihne sindirmek, Kur’ân dersini yaşayarak öğrenmektir. Yazarken insan kelime kelime düşünür. Mana üzerinde durur. Akıl devrededir, kalp devrededir, ruh devrededir. Bu yüzden yazmak, sıradan bir okuma değil; insanı dönüştüren, iç dünyasını toparlayan bir iman terbiyesidir. Bediüzzaman Hazretleri bundan dolayı, “Risale-i Nur’a intisab eden zatın en ehemmiyetli vazifesi onu yazmak veya yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir.” der. (Kastamonu Lahikası: 18. Mektup, s. 25)Risale-i Nur’u yazmak neden en ehemmiyetli vazifedir?1. İmanı Kuvvetlendirdiği İçin: Yazmak, iman hakikatlerini kalpte kökleştirir. Vesvese zayıflar, şüphe dağılır. İman ne kadar kuvvetli olursa, hayat o derece huzurlu olur.2. Başkalarının İmanına Vesile Olduğu İçin: Bir risale, bir kalbi uyandırabilir, bir nüsha, bir ebedî hayata kapı açabilir. “Bir masumun imanını kurtarmak, binlerce ibadetten daha ehemmiyetlidir.” Bu yönüyle kitabet, umumî bir sadaka-i câriye hükmüne geçer.3. Tefekkürü İmanîyi Kazandırdığı İçin: Hadis-i şerifte bildirildiği üzere “Bir saat tefekkür, bazen bir sene ibadet hükmüne geçer.” Yazarak okumak, insanı derin iman tefekkürüne sevk eder; kuru ibadeti şuurlu kulluğa çevirir.Risale-i Nur Hizmetinde Kitâbetin Mânâsı ve Talebeliğin EsaslarıRisale-i Nur hizmetinin mühim bir cephesi de hatt-ı Kur’ânın muhafazasıdır. Kur’ân harflerine cephe alınan bir dönemde Üstad, bu harflerin sıradan bir şekil olmadığını vurgulamış ve “Kur’ân harfleri O’nun elbisesi değil, cildidir.” diyerek meselenin ciddiyetini ortaya koymuştur. Bu sebeple Risale-i Nur’un imanları kurtarmaya çalışması birinci vazifesi ise, huruf ve hatt-ı Kur’ânı muhafaza etmesi de ikinci büyük vazifesidir. Yazmak bu muhafazanın en canlı yollarından biridir.Risale-i Nur’u yazan veya yazdıran kimse fiilen bu hizmetin içine girer ve “Risale-i Nur Talebesi” unvanına layık olur. Bu unvan kuru bir isim değildir. Böyle bir hizmete dâhil olan kişi, Üstadının dualarına hissedar olur, binler talebenin manevî kazancına ortak olur ve umumî bir ibadet dairesinin içine girer. Küçük görünen bir amel, büyük bir kazanç kapısı açar.Bugün şüphelerin arttığı, genç zihinlerin dağıldığı, okumanın yüzeysel kaldığı bir zamanda yaşıyoruz. Ekranlar dikkati parçalıyor, düşünce derinliği zayıflıyor. Böyle bir ortamda yazarak okumak, imanı korumanın en sağlam yollarından biri hâline geliyor. Çünkü yazan insan durur, düşünür, sindirir. İman hakikatleri zihinde yer eder, kalpte kök salar.Elbette yazmak çok mühimdir; fakat tek başına yeterli değildir. Talebelik, ihlasla, takvayla ve sadakatle devam eder. Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmek, namazı tadil-i erkânla kılmak ve tesbihatına dikkat etmek, Kur’ân öğrenmek ve öğretmek, hayatın merkezine Risale hizmetini almak, sebat göstermek ve hatt-ı Kur’ânı muhafaza etmek bu yolun temel esaslarıdır. Bu çizgi devam ettiği müddetçe talebelik de devam eder.Risale-i Nur hizmeti sadece sözle değil, kalemle; sadece temenniyle değil, fiilî gayret ve fedakârlıkla yapılır. Övülmek için değil, makam ve mevki beklentisiyle değil; kendi imanımızı kuvvetlendirmek ve genç nesillerin imanına vesile olmak niyetiyle bu yolda bulunuruz. Çünkü iman muhafaza edilmezse amel zayıflar; Kur’ânî çizgi kaybolursa istikamet bozulur.Bu asırda müminin en yüce vazifesi, hem kendi imanını tahkim etmek hem başkalarının imanına vesile olmak hem de Kur’ân’ın nurunu nesillere taşımaktır. Kastamonu Lâhikası’ndaki Şeker Mektubu’nun bize öğrettiği hakikat şudur: Kalemle yazılan her satır, ebediyete atılmış bir imza olabilir.
Bedîüzzaman ve Isparta’nın GülleriBedîüzzaman Hazretlerinin dünyaya gelişinden, Isparta’ya geldiği zaman müddeti içinde adeta Isparta bir gül bahçesine dönüşmüştür. Isparta, gül ile anılır hale gelmiştir. Sünnet-i Seniye’yi ihya görevi ile hayatını bu yolda feda eden Üstad Bedîüüzaman Hazretlerinin iman hizmetini başlattığı yerin gül şehri olması tesadüf olmasa gerektir. Ayrıca iman hizmetinde onun Hayru’l-halefi olan Hüsrev Efendi Hazretlerinden “Gül Fabrikasının Kâtibi” olarak bahsetmesi rastgele bir nitelendirme değildir. Üstad Ahmed Hüsrev Altınbaşak Hazretleri, üst üste iki gece bir rüya görür. Rüyada temelleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtipliğine tayin edilmiş ve işe başlamıştır. Bu rüyaları gördükten iki ay sonra Risâle-i Nurları yazmaya başlar. Bu rüyayı Bediüzzaman Hazretleri öğrendiğinde şöyle tabir eder: “Sözlere başlamadan iki ay evvel gördüğün mübarek rüya çok güzeldir, hem hakikattir. Evet, kardeşim, sen bir bahçe-i ebedî olan Kur’ân-ı Hakîm’in cennetinden, gül-ü Muhammedî (asm) namında, hadsiz nûrânî hakîkatlerin fabrikası hükmünde, tefsîr-i hakaik-i Kur’âniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkeb olan bir cemâat-i mübâreke içinde en hâs ve en yüksek mertebeye kâtib ta‘yîn edildiğine, o rüya beşâret verdiği gibi, biz de beşâret ediyoruz.” (Barla Lahikası, s. 64)Bediüzzaman Hazretleri, Risâle-i Nûr’un muhtelif yerlerinde Hüsrev Efendi’den bahsederken “Gül Fabrikası” unvanını kullanır. Hüsrev Efendi, 1899’da Isparta’da doğmuş ve büyümüştür. Risâle-i Nûr’u Isparta’da 1931’de tanımış ve Bediüzzaman Hazretleri’nin en yakın talebesi olmuştur. Bedîüzzaman Hazretleri ise, 1877’de Bitlis’te dünyaya gelmiş ve 1926-1927 yıllarında Isparta’ya gelmiştir. Bu bilgiler bir yanda durmakla birlikte, bunlara ek olarak Risâle-i Nûr Külliyatının hangi özellikleri havi olduğunu kısaca hatırlayalım. Hakîkî bir Kurân tefsiri olan Risâle-i Nûrların vazifelerinden birisi “tecdîd”dir. Yani Sünnet-i Seniye’nin ihyâsı ve bid’aların imhasıdır. Gül, bize Peygamber Efendimizi (asm) hatırlatır. Ahir zamanda Sünnet-i Seniye’nin ihyası ile görevli olan zâtın dünya çapında gülleri ile meşhur Isparta’ya gelmesi tesadüfî değildir. Isparta’ya gülün gelişi incelendiğinde, Bedîüzzaman Hazretlerinin doğduğu senelere tevafuk ettiği anlaşılır. Bulgaristan’ın 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile özerklik kazanması, gülcülüğün Anadolu’ya aktarılmasının fitilini ateşlemiştir. Bulgaristan’da hâlâ, Gül Vadisi olarak nitelendirilen bölgede yağ elde edilen gül yetiştirilmektedir. Bu gülün en çok yetiştirildiği ilçe ise Kazanlık’tır. Kazanlık, Bulgaristan’ın Osmanlılar tarafından fethedilmesinin ardından Müslüman Türkler tarafından kurulmuştur. Buranın Türk ahalisi, burada gül yetiştirmiştir. Yüzyıllarca Osmanlı Devleti’nin en kaliteli gül ve gül yağı ihtiyacı buradan karşılanmıştır. Ancak Bulgaristan özerklik kazanınca, Sultan 2. Abdülhamid Anadolu’da, hatta Suriye’de de gül yetiştirmenin gerekliliğini anlamıştır. Ne olur ne olmaz, gün gelir Bulgaristan bağımsızlığını kazanırsa gerek Hicaz’ın gerekse de sair Osmanlı beldelerinin gül yağı ihtiyacının giderilmesinde sıkıntı yaşanmaması lazımdı. Ayrıca Anadolu için yeni bir üretim ve ihracat kalemi olacaktı.Sultan 2. Abdülhamid, gül yetiştiricileri ve gül yağı üreticileri için bir vergi muafiyeti nizamnamesi yayınladı. Bu vergi muafiyetinden istifade edenler, on yıl boyunca vergiden muaf tutulacaklardı. Muafiyetten büyük gül yağı fabrikaları da yararlanabilecekti. Gül yetiştirilebilmesi amacıyla Bulgaristan’ın Kazanlık ilçesinden gül fidanı getirtilmesi için çalışmalara başlanmıştır. Özellikle 1880’li ve 1890’lı yıllar boyunca bu konuda ciddî gayret sarf edilmiştir. İlk aşamada Kazanlık’taki üreticiler, gül fidanı vermek istememişlerdi. Ancak Osmanlı Devleti Orman ve Maâdin ve Zirâat Nezâreti, gül fidanı getirtme işinden vaz geçmemiştir. Bunun için Osmanlı dostu Bulgar yöneticiler devreye sokulmuştur. Bursa’dan Diyarbekir’e ve Suriye’ye kadar birçok vilayette ve sancakta gül dikilmiştir. Ancak gül dikiminde en büyük verim Konya vilayetine bağlı Isparta ve Burdur sancaklarında alınmıştır. Gül dikimi ve gül yağı üretimi kısa zamanda öyle bir noktaya erişmiştir ki; 1911’de Isparta’dan Bulgaristan’a gül yağı ihraç edilir hale gelinmiştir. En kaliteli gül fidanlarının yetiştiği yer olarak kabul edilen Kazanlık’tan sadece 1900-1901 seneleri arasında 100 bin fidan getirtilmiştir. Bu fidanların bedeli tamamen Osmanlı Devletince karşılanarak çiftçilere ücretsiz dağıtılıyordu. Hatta fidanlar ücretsiz dağıtılmakla kalmamış, yetişen güllerden yağ çıkarmak için gereken imbikler de alacak parası olmayan çiftçilere ücretsiz dağıtılmıştır. O dönem ücretsiz imbik verilenlerden birisi Sandıklı Kazası sakinlerinden olan Şeyh Hasan Efendi’ydi. Şûrâ-yı Devlet Mâliye Dairesinin 22 Kasım 1901 tarihli kararında (BOA, İ.OM, 7/39-2) Şeyh Hasan Efendi’ye verilen imbiğin bedelinin 657 kuruş olduğu belirtilmektedir. Gül yağı elde etmek için kullanılan imbikler Osmanlı Devleti tarafından üretilmekteydi.Isparta’ya ilk yağ gülü fidanları, 1889 yılında Müftüzade İsmail Hakkı Efendi tarafından dikilmiştir. 3 Ekim 1895 tarihli Şûrâ-yı Devlet evrakında, İsmail Efendi’nin oğlu Mehmed İzzet Efendi’nin vergi muafiyeti için Orman ve Maadin ve Ziraat Nezaretine başvurduğundan bahsedilir. İsmail Efendi’nin oğlu aracılığıyla istediği destek, Orman ve Maadin ve Ziraat Nezaretince olumlu karşılanmış, üretilen gül yağının yurtdışına satılırken gümrük vergisinden muaf tutulması da uygun görülmüştür. İsmail Efendi’nin gül yetiştirilmesi ve gül yağı üretimi hakkındaki çalışmaları Bâb-ı Âlî tarafından takdirle karşılanmıştır. Gül yetiştirdiği alan, birkaç yıl içinde on dokuz dönümü bulmuştur. Ayrıca başka çiftçilerin de gül yetiştirmesine yardımcı olmuştur.Bedîüzzaman Hazretlerinin dünyaya gelişinden, Isparta’ya geldiği zaman müddeti içinde adeta Isparta bir gül bahçesine dönüşmüştür. Isparta, gül ile anılır hale gelmiştir. Sünnet-i Seniye’yi ihya görevi ile hayatını bu yolda feda eden Üstad Bedîüüzaman Hazretlerinin iman hizmetini başlattığı yerin gül şehri olması tesadüf olmasa gerektir. Ayrıca iman hizmetinde onun Hayru’l-halefi olan Hüsrev Efendi Hazretlerinden “Gül Fabrikasının Kâtibi” olarak bahsetmesi rastgele bir nitelendirme değildir.
Gazze’siz Bir Ramazan ve BayramArama motoru web sitelerine “Gazze’de Ramazan” yazılarak arama komutu verildiğinde; “Gazze’de enkaz ortasında acı iftar (Sabah)”, “Filistinliler Ramazan’ı bombalar ve soğukta karşıladı (Sabah)”, “Gazze’de Ramazan ayının ilk Cuması El-Albani Camii enkazında kılındı (TRT Haber)”, “Ramazan ayının buruk geçtiği Gazze’de Filistinli aile yıkılan caminin kubbesinde iftar yapıyor (Anadolu Ajansı)”...Bayramsa Bayramınız Mübarek OlsunAsgari yaşı kırkı aşkın olanların hatırlayacakları bir ezgi vardı. Her bayram geldiğinde bayramın sevincine hüznü de yükleyen, bayramın hatırlanması ve bir Müslüman olarak icaplarının yerine getirilmesi kadar, bayram günlerinde aşkın bir “bayramdayız” hissiyatına kapılmaya gem vurarak, yine Müslümanlığın icabı olarak İslam dünyasının acı çeken diğer azalarının hatırlanmasının gerekliliğini hatırlatırdı. Hemen bayram sabahları, bayram namazını müteakip dini yayın yapan radyolardan da ekseriyetle yayınlanırdı. Son mısrası “bayramsa bayramınız mübarek olsun” sözleriyle biten dörtlüklerden oluşan bu ezgi “hiçe sayılıyor bak dini İslam” sözleriyle başlar, önce Afganistan’dan, sonra Kudüs’ten, Ayasofya’dan, Irak’tan ve genel olarak Müslümanların perişan halinden, İslam Dünyasının ahvalinden bahsederdi. “Bize gerçek bayram nasip et ya Rab” mısrasıyla hem bir hakikati ihtar eder, hem duasını bir duayı tekrar ettirir, hem de tekrar tekrar edilen bir duaya âmin dedirtirdi. “Yalnız hüznü vardır kalbi olanın, hüzün öylece orta yerdedir” demiş şair (İlhami Çiçek). Oysaki kalbi olan Müslümanların orta yerdeki hüzünleriyle beraber idrak etmeleri ve icap etmeleri gereken bayramları da var, vakarlı, hüzünlü ama mütebessim.Ezgide “bayramsa bayramınız mübarek olsun” serzenişine Müslümanları muhatap kılan “Ayasofya’nın” artık bayramları bayram yapan bir hale değişmiş olması, hayallerin mahzunluğundan, hayallerin umuduna bir kapı aralamıştır. Olması arzu edilenin olmuş olması, olması arzu edilen nicelerinin olacak olmasına olan inanca da kuvve-i maneviye vermiştir. “Bize gerçek bayram nasip et ya Rab” mısra ve duasıyla gerçek bayramlara hissedar edilen Ayasofya’nın şenlenmesiyle birlikte nasibimize gerçek bayramlardan da bir hisse düşmüştür. Artık yaygın olarak radyolardan yayınlanmıyor ve belki de dinlenmiyor olsa da yaşı kırkı aşkın olanlar, son 15 yıldır her bayram geldiğinde, bilinçaltının hatırlattığı, kalbiyle dudaklarının ucu arasında tuttuğu, kendi iç dünyasında sessizce tahattur ettiği “bayramsa bayramımız mübarek olsun” mısrasının mahiyetine, Suriye’nin ızdırabını da sessizce iliştiriyorlardı. Halep’in ve Şam’ın hürriyeti, Suriyelilerin yüzlerindeki tebessüm, bayramlarda bizlerin yüzümüzdeki tebessümü bir miktar daha artırarak, bayramlarımızın bayram olmasına bir adım daha yaklaştırmıştır.Ramazan’da Gazze: Gazze’de RamazanHer tarafta 11 ayın sultanı sözleri ve yazıları, 12 ayın sultanı olarak dahi ifade edilmeyen, diğer 11 ay ile aynı statüde eşitlenmeyen, diğer 11 ay bir kenara Ramazan ayının tek başına diğer tarafa ayrıldığı bir kutlu ay…Ramazan’a erişenin kendisini bahtiyar saydığı ve şükrettiği, bir sonraki Ramazan’a erişmek ve oruçla nasiplenmek için duaların edildiği nasibe nispet edilen bir ay…İnananların ömür takvimi Ramazan’dan Ramazan’a akıyor. Aylar ve günler bir sonraki Ramazan için gün gün ay ay geriye doğru sayılarak tüketiliyor. Ramazan’ın kendi mahiyetinde mündemiç olan manevi iklimin tam idrak edilebilmesi için “bayramların bayram olması” “hüzünle bayramın” bir arada taşınmasında olduğu gibi, “Ramazan’ın da hakkıyla ihya edilebilmesi” “manevi iklimle hüznün” bir arada yaşanmasındayız. Ramazan Bayramı’na adım adım, gün gün bizi taşıyan ve hazırlayan Ramazan günleri, bayramlardaki dilemmalarımızdan hali ve hariç değildir. “Oruçlunun iki sevinç anı vardır: Birincisi iftar ettiği zaman, ikincisi de Rabbine kavuşup da orucunun mükâfatını aldığı zaman” Hadis-i Şerif’inde bahsedilen ve nasip ve mazhar olunan birinci sevinç anında, tam da iftar vakitlerinde TV ekranlarında “Gazze’de Ramazan ve İftar” haberlerin eş zamanlılığı yaşanmaktadır. İftar vakti Müslümanlar hem oruçlunun birinci sevincini yaşarken, bu sevince icabeti ve iftar vaktine erişerek bu Hadis-i Şerif’e mazhar olma bahtiyarlığına ermeyi niyet ve niyaz ederken, Gazzeli kardeşlerinin hüznünü de bir Ramazan boyunca, Ramazan’ın manevi ikliminde taşımak ve yaşamak durumundadır. Arama motoru web sitelerine “Gazze’de Ramazan” yazılarak arama komutu verildiğinde; “Gazze’de enkaz ortasında acı iftar (Sabah)”, “Filistinliler Ramazan’ı bombalar ve soğukta karşıladı (Sabah)”, “Gazze’de Ramazan ayının ilk Cuması El-Albani Camii enkazında kılındı (TRT Haber)”, “Ramazan ayının buruk geçtiği Gazze’de Filistinli aile yıkılan caminin kubbesinde iftar yapıyor (Anadolu Ajansı)”, “Gazze’de Ramazan... İsrail ihlalleri, ölümler ve yaralanmalar (Şarkul Avsat)”, “Gazze’de Zorlu Ramazan: Yıkım ve Dayanışma İçinde Maneviyat (Syrian Arab News Agency)”, “Gazze’de yıkımın izleri arasında Ramazan gecesi programı düzenlendi (Anadolu Ajansı)” “Gazze’de yıkımın ortasında filizlenen Ramazan sevinci (TRT Haber)”, “Ramazan ayında Gazze’de gıda tükeniyor (Islamic Relief)”, “Gazze’de çadırların arasında Ramazan bereketi (İlkha)”, “Gazze’de Ramazan davulcusu geleneği sürüyor (TRT Haber)”, “Gazze’de Ramazan: Yıkım ve Umut (Haberler)”, “Gazze’de Ramazan’da açlık: ‘Zaten aylardır oruç tutuyoruz’ (BBC)”, “Gazze’de İsrail ablukası gölgesinde Ramazan: Yüzlerce Filistinliden birlik iftarı (Yeni Şafak)” manşetleri ve başlıklarında onlarca haber yer almaktadır. Bu haberler ve manşetler öncelikle; yıkımın ve ölümün en yoğun olduğu bir ortamda Ramazan’ın hayata olan tesirini, emr-i İlahiye riayet etme itaatini, Efendimizin (sav) oruçlunun iki sevinci vardır müjdesine mazhar olma niyeti ve gayretinin tezahürüdür. Bu haberler ve manşetler Gazze dışındaki Müslümanların, kendi ferdi ve enfüsi âlemlerinde yaşadıkları, yaşamaya çalışacakları Ramazanlarının manevi iklimine Gazze’yi de dâhil etme mükellefiyetlerini de göstermektedir. Bir Sonraki Ramazan Bayramı “Bayram” OlsunSezai Karakoç; Ramazan ve orucun etkisini “Oruç, ruhu diriltirken, onun bütün kuvvetlerini de diriltmiştir. Ölüme doğru koştuğu bu son çağlarda İslam toplumu tam ölmemişse ve hala yaşıyorsa, bunu, gelip gelip dirilten Ramazanlara borçludur geniş ölçüde. Ve bir gün tam dirilecekse, bu da, yine bir Ramazan’da başlayacaktır, Ramazanlarla başlayacaktır” olarak ifade etmektedir. Şu an yeniden dirilişe vesile olma imkânı olan yine bir Ramazan ayında ve iklimindeyiz. Bu Ramazan’da da Gazzeliler hala yaşadıklarını tüm küresel sisteme ilan ediyorlar ve meydan okuyorlar. Gazze dışındaki Müslümanlar da tam ölmediklerini ve hala yaşadıklarını, Ramazan’la dirildiklerini enfüsi ve afaki olarak izhar etmeliler. Bir sonraki Ramazan Bayramının “bayram” olması, Bir sonraki Ramazan Bayramının Gazze’nin Bayramı olması, Gazze’yle beraber tüm İslam Dünyasının gerçek bir bayrama erişmesi için, Gazze’yle beraber gerçek bir bayramdan nasibimize bir bayram hissesi düşmesi, bunun tahakkuk etmesinin bu Ramazan’dan başlamasını Cenab-ı Allah’tan ızdırar lisanı ile niyaz edelim.Ramazan Bayramınız Mübarek olsun…Bayramsa…
Gıybet ve OruçHadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Oruç, ateşe karşı (sağlam) bir perdedir. Yeter ki kişi, yalan veya gıybetle onu yaralamamış olsun.”1Miladî 1824 yılında vefat eden Hindistan’ın meşhur evliyasından Abdullah Dehlevî (ra) hakkında şu menkıbe nakledilir: Hazretin bulunduğu bir mecliste, zamanın padişahı aleyhinde sözler söylenmişti. O gün kendisi oruçluydu. Birden, “Eyvah! Orucumuz gitti.” buyurdu.“Efendim, siz kimseyi kötülemediniz ki” denildiğinde ise şöyle cevap verdi: “Evet, biz gıybet etmedik ama dinledik. Gıybet hususunda söyleyen ile dinleyen günahta ortaktırlar.”Yalan, gıybet ve benzeri kötülükler, cumhura (müctehid âlimlerin çoğunluğuna) göre orucu bozmaz; ancak sevabını azaltır. Sevabını azaltması bile bu tür davranışlardan uzak durmak için yeterli bir sebeptir. Bununla birlikte, İmam Evzaî gibi bazı büyük müctehidler, başta zikredilen hadis-i şeriften hareketle gıybetin orucu bozacağı hükmünü istinbat etmişlerdir.Bu sebeple, orucumuzu korumak istiyorsak dilimizi korumaya da ciddi bir dikkat ve gayret göstermemiz gerekir.Gıybeti terk etme hususunda şu ölçüyü merkeze almak bize yardımcı olacaktır: Hakkında konuştuğumuz kişinin kapının dışında bizi dinlediğini varsayalım. Konuşmalarımızdan dolayı kırılacağını, üzüleceğini veya bize darılıp kızacağını düşünüyorsak gıybet alanına girmiş olduğumuzu anlamalı, derhal geri durmalı ve dilimizi tutmalıyız.Bu ölçüye göre öncelikle tecrübelerimizden hareketle gıybet ortamlarına girmemeye çalışmalıyız. Eğer böyle bir ortama girmişsek dikkatli olmalı, gıybete geçit vermemek için tedbir almalıyız. Buna rağmen gıybet başlamışsa konuyu başka bir meseleye taşımak, hakkında konuşulan kişiyi savunmak yahut o ortamı terk etmek en doğru davranış olacaktır.Gıybet ortamında bulunurken bahane üretmek yerine şu rivayetleri hatırlayarak kendimizi bundan uzaklaştırmalıyız: “Bana göre gıybeti terk etmek, altından bir dağı sadaka olarak vermekten daha kıymetlidir.”“Gıybeti terk etmenin faziletine bakın ki ondan uzak durabilenler çok azdır.”“Gıybet, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi güzel amellerin sevabını yer bitirir.”“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın” hadis-i şerifine muhalefet etmekten Allah’a sığınırız. Bununla birlikte şu tavsiyeyi de ifade etmek isteriz: Nafile oruç tutma imkânı olan kardeşlerimiz, nafileye niyet etmek yerine, daha önce yalan ve gıybetle yaralanmış oruçlarını telafi etme niyetiyle, kaza orucuna niyet edip gıybetten uzak bir oruç tutmayı tercih ederlerse daha kazançlı bir yol izlemiş olurlar. Zira borç varsa bu şekilde ödenmiş olur; borç yoksa da tutulan oruç yine nafile olarak sevap hanesine yazılır inşallah.Böyle bir hassasiyetle hareket etmenin, oruçla ilgili müjdelerden daha fazla istifade etmeye vesile olacağı ümit edilir. Nitekim başta zikredilen hadis-i şerif bu mesaja işaret etmektedir.Ramazan-ı Şerif ayımızın ülkemiz ve âlem-i İslâm için azamî hayırlara ve bereketlere vesile olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederiz. Herkes Sadaka VerebilirBehlül Dâne Hazretleri, ağabeyi Halife Harun Reşid’e sormuş: “Yer altında en çok ne vardır?”Harun Reşid, “Ne olacak, cenaze vardır, mevta vardır.” diye cevap vermiş.Behlül ise, “Hayır.” demiş ve sözünü şöyle tamamlamış: “Pişmanlık vardır.”Bu söz, şu hadis-i şerifi hatırlatır: “Ahirette herkes pişmanlık yaşayacaktır. Sorumlu varlık olarak kulluk vazifesini yapmayanlar yapmadıklarına, Müslüman olarak vazifesini yerine getirmeye çalışanlar da daha fazla yapmadıklarına pişman olacaklar.”Gerçek anlamda akıllı olmak isteyen herkes, ahirette yaşayacağı pişmanlığı en aza indirme gayreti içinde olmalıdır. Selef-i Sâlihînden bazı zatlar için şöyle denilmiştir: O (rahmetullahi aleyh), “Yarın kıyamet kopacak.” dense, hâlihazırda yaptığı hayır ve ibadetlerin üzerine ilave edecek bir şey bulamazdı. Yani hayatını milimi milimine doldurmuş, her anını değerlendirmişti. Biz de o yüksek hedeflerin takipçisi olmalıyız. O seviyeye ulaşamasak bile, o yolda attığımız her adım kazançtır. Nitekim şu söz ne kadar anlamlıdır: “Yıldızlara çıkmayı hedefleyenin ağaca çıkması çok kolay olur.”Hayatı hayır ve hasenatla, ibadet ve faziletle doldurabilmek için önce hayır yollarının çokluğunu bilmek gerekir. Ardından da kişi, kendi şartlarına göre akıllıca bir plan yaparak ömrünü değerlendirmeye çalışmalıdır. Hayır yollarının genişliğiyle ilgili ayet ve hadisler Riyâzü’s-Sâlihîn’in birinci cildinde topluca yer almaktadır. Biz burada sadece birkaçını nakletmekle yetinelim.Buhârî ve Müslim’de geçen bir hadis-i şerif şöyledir: “Allahu Teâlâ iyiliklerin ve kötülüklerin yazılmasını emretti; sonra bunları açıkladı. Bir kimse bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapamazsa, Allahu Teâlâ kendi nezdinde bunu tam bir iyilik sevabı olarak yazar. Eğer hem niyetlenir hem de o iyiliği yaparsa 10 iyilik sevabı yazar ve bu sevabı 700’e ve daha fazlasına kadar çıkarır. Eğer fenalık yapmaya niyetlenir de sonra vazgeçerse Allah (cc) onun için yine tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer kötü işe hem niyetlenir hem de o kötü işi yaparsa, Allah (cc) bu kimseye bir günah yazar.”Dikkat edilirse hadiste sevaplar “tam bir” ibaresiyle vurgulanırken, günahlar sadece “bir” ifadesiyle zikredilmiştir. Bu da sevapların sağlam şekilde yazıldığını, günahların ise tövbe ile silinmeye açık olarak kaydedildiğini gösterir. Nitekim samimi tövbe ile günahların dahi kazanca dönüştüğü bilinen bir hakikattir. Zira Allahu Teâlâ, “Şüphesiz Allah çok tevbe edenleri sever.” buyurmuştur. Böylece tövbe, kul için yeni bir başlangıç kapısı olur.Yine Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “İnsanın her mafsalı için güneşin doğduğu her günde birer sadaka borcu vardır: İki kişi arasında doğrulukla hükmetmek sadakadır. Atına (veya merkebine) binmesi için yahut yükünü yüklemesi için bir kişiye yardım etmek sadakadır. İnsanların istifade edeceği güzel, hoş ve tatlı söz söylemek sadakadır. Namaza giderken attığın her adım sadakadır. İnsana eziyet veren şeyleri yoldan kaldırmak da sadakadır.”Müslim’in Hz. Âişe (radıyallahu anha) validemizden naklettiği hadis-i şerifte ise şöyle buyrulmaktadır: “Her insan 360 mafsal üzerine yaratılmıştır. Şu hâlde bir kimse ‘Allahu Ekber’, ‘Sübhanallah’, ‘Elhamdülillah’, ‘Lâ ilâhe illallah’ derse, ‘Estağfirullah’ diyerek Allah’tan bağışlanma isterse; insanların yolları üzerindeki taş, diken, kemik ve benzeri zarar veren şeyleri kaldırır yahut iyiliği emredip kötülükten sakındırırsa ve bunların toplamı 360’ı bulursa; o gün cehennem ateşinden uzaklaşmış olarak akşama girer.”Sadaka kapısı geniştir ve herkes şartlarına göre bu sevaptan pay alabilir. Mesela:Evinizin penceresine kuşlar için su veya yiyecek koyabilir, bunu sürekli bir alışkanlık hâline getirebilirsiniz.Yeni bir elbise alıp bir işçiye ya da dar gelirli bir kimseye hediye edebilirsiniz.Bir kumbara edinip işlediğiniz her günah için içine küçük bir miktar para atabilir, ay sonunda bunu bir ihtiyaç sahibine veya hayır hizmetine verebilirsiniz. Küçük miktarlar birikerek bir garibanı sevindirecek seviyeye ulaşır. Nitekim bir büyüğümüz şöyle demiştir: “Kişi her günah işleyişinde evinin odalarına bir buğday danesi atsa, ömrünün sonuna gelmeden evinin odaları buğday daneleriyle dolar taşardı.”Hadis-i kudsîde verilen müjde de açıktır: “Kulum bana yer dolusu günah ile gelse dahi, samimi bir tevbe ile bana yöneldiğinde, ben onu yer dolusu bağışlama ile karşılarım.”Gelirinizin bir kısmını yetimlere ayırabilirsiniz.“Sadaka vererek hastalarınızı ve hastalıklarınızı tedavi ediniz.” hadis-i şerifini de unutmayalım.Size haksızlık edenleri affetmek, helal etmek ve onlar için dua etmek de bir sadakadır.Camiye birkaç Kur’an-ı Kerim veya Yâ-Sin cüzü bırakabilirsiniz. Okundukça sevabı size ulaşır.Gençlere, hastalara veya ihtiyaç sahiplerine faydalı kitaplar hediye etmek de önemli bir sadaka kapısıdır.İçemediğiniz suyu bir bitkinin köküne dökmek ya da sokak hayvanları için bırakılmış kaplara eklemek de sadakadır.İnsanların kalbinde sevinç oluşturmak; selam vermek, tebessüm etmek, hâl hatır sormak, gönül alıcı sözler söylemek de sadakadır.Borç vermek, ödeme kolaylığı sağlamak, küçük esnafa destek olmak gibi vicdani davranışlar da sevap vesilesidir.Hasılı azdan az, çoktan çok… yeter ki vermek iste…1- Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Cild: 9, Shf: 57
Yûnus Emre’m, Erik Dalına Çıkınca “Zaman Değişmiş, Asır Başkalaşmış…”“Vecizevî”Sarıköy derler,Himmet derler,Tapduk, keramet, irşad…Derler de derler,Anlatırlar da anlatırlar.“Mutasavvıftır, Divan’ı başta olmak üzere mümtaz eser sahibidir” bilirler.Bu minval üzere sarf-ı kelam eylenir.Lakin aslolan bir ârifin irfan mektebinden aldığı dersi şuurlara nakşetmesidir. Sanatından sanat-ı Rabbâniye’nin fehm olunmasıdır. Gönüller yerinde, halife-i zemin olan “insan”ın bulunmasıdır. O vakit meclis pür-nûr! Şathiyesi mi? Ölçü biraz bu taraflara kaçmış olmalı ki sohbetimizde dava “hakikat” üzerine şerh oldu. * * *Nereden Nereye!Her mevcudun lisân-ı hâlindeki Besmele anahtarı olmaksızın, hakikatin bal şerbetinde “Külli şey’in kadir” nasıl görüne ki? “Kâf-Nûn” fabrikasının kapıları nasıl açıla ki? “… meydân-ı istifâdeye vaz‘ edilen eserler mîrî malıdır. Yani Kur’ân-ı Hakîm’in tereşşuhâtıdır. Hiç kimse enesiyle onlara temellük edemez.”Çıkdum erik dalına anda yedim üzümüBostân ıssı kakıyub der ne yersin kozumı(sahibi, azarlayıp, cevizimi)* * *Nûr-ı îmânİnsan: (1) Kâinâta bir misâl-i musağğar (2) Sâni-i Zülcelâl’in masnûu (3) Sâni-i Zülcelâl’in mahlûku (4) Sâni-i Zülcelâl’in rahmet ve keremine mazhar. فَلِلّٰهِ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ Kur’ân’ın i‘câz-ı ma‘nevîsinin feyziyle Risâle-i Nûr mîzânları, dîn-i İslâm’ın ve hakāik-i “Kur’âniyenin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, tarafdâr olmamak kābil değil.”Kerpîc koydum kazgana poyraz ile kaynatdumNedir deyüb sorana bandum virdüm özüni* * *Eyne’l-MeferSırr-ı teshîre koşar: Bir yanda koyun, ağzında ilmin mâyesi… Diğer yanda güneş, tecelliden hissesi… Ya “Ben”? Kanı sermayesi? “Bu zamanda Nûrlarla hizmet-i îmâniye her tarafta i‘lânâtla ve muhtaç olanların nazar-ı dikkatlerini celbetmekle olur.”İpek verdim çulhaya sarub yumak itmemişBecid becid ısmarlar gelsün alsun bezini(dokuyucuya, ciddi ciddi)* * *Beşer HamelesiSeyyiâtta ve tahrîbâtta eli gayet uzun ve hasenâtta eli gayet kısa, şu cüz-i ihtiyariyle, önünde kapanmayacak kabir kapısı varken neyi yüklenmektesin? İyi düşün! Ya aklın yol bulamayacağı söylenen, gümbürtüler mukaddem merhalelerin kaydına bak, nasıldır? İyi hazırlan! “Risâle-i Nûr eczâlarının, bütün mühim hakāik-i îmâniye ve Kur’âniyeyi en muannide karşı dahi parlak bir sûrette isbat etmesi, çok kuvvetli bir işâret-i gaybiyedir ve bir inâyet-i İlâhiyedir.”Bir serçenin kanadın kırk kânlıye yüklendimCeffet dahi çekmedi şöyle kaldı yazılı(tekerleğe/mücrimlerin boğazına geçirdikleri kalın tomruğa, cümle/alayın ve askerin cümbüş ve hareketinden hasıl olan gürültü)* * *Sofî-meşreb KardeşŞu sanata bir bakıver: Küçüldükçe nasıl büyümektedir. Bir tarafta zerrelik payesi diğer tarafta vehmî kürecikler. Hani o üstteki alttaki tepecikler, toz bulutlarında mı çırpıldılar? Rahmet ayinesinden hissince Seradan Süreyya’ya mı yol ararsın? An’dan yedi kubbeli hana pencere açmaksa bu iş, köre ne! Kıssada nükte derç, hisse asrın idrâkine hitâb’da: “Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur’ ân’dan alınmıştır. Fakat tarîkatlerin bazısı bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde kāsır fehmimle Kur’ân’dan istifâde ettiğim acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkîdir.” Bir sinek bir kartalı halledi urdı yereYalân değil gerçekdür ben de gördüm tozunu* * *Hakîkat-i MevtGönlüm, “مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا”işitti. Sessiz olan ile kapıştı. Üftade’nin epsem olmuş kırık çiçeğinden bal coşkusun devşirdi. Gördü mü? Hem de buzdan, bahara işaret eden 12 pencere kurmakla: Hakikat. Farazi ders mi? Yedi makam bir mesken. Adabınca… “Madem ölüm öldürülmüyor. Ve kabir kapısı kapanmıyor. Elbette bu ecel cellâdının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve her şeyin fevkınde bir endişesi, bir meselesidir. Evet, çaresi var. Ve Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın sırrıyla o çareyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘î isbat etmiş.” Bir kütile güreşdim elsiz ayagım aldıGörişüb basamadum göyündürdi özümi(yaktırdı)* * *Dikkatle Bak!Kâf çekdük aşıru Tapduk’un elin tutdukGeldük eşikde durduk göreyazdı Söz’ümiNûrânî atlas… “O dîvânlar derler ki: ‘Veli ol, gör. Makāmâta çık, bak. Nûrları, feyizleri al.’ Risâle-i Nûr ise der: ‘Her kim olursan ol, bak, gör. Yalnız gözünü aç, hakîkati müşâhede et. Saadet-i ebediyenin anahtarı olan îmânını kurtar.’”Kâf dagından bir taşı şöyle atdılar banaÖylelik yere düşdü bozayazdı yüzümi* * *TemyîzMevlana’nın saz’ında kuyunun sırrından nefes olduğuna şaşılır mı ki? Kışır’ın altındaki lüb isimli devaya nasıl aceb dersin? Bilmez misin ki lümmeler aynı çatı altındadır: Birinde “lak lak” diğerinde, “seslerin en çirkini.” “Risâle-i Nûrla mübâreze edilmez ve Risâle-i Nûr mağlûp olmaz. Delîli ise, otuz senedir îmân hakîkatlerini güneş gibi gösterdiği ve en muannid dinsiz feylosofları da susturduğudur.”Balık kavaga çıkmış zift turşusu yemegeLeylek koduk dogurmuş baka şunun sözini(kara sakız, sıpa)* * *Tevâfuk“Hık!” der de başka bir şey demez, odununu beraber taşır. Orada görecek ya, bir istek bir arzu! Sağır anlasa ne fayda, anlatmaya dil gerek. O da ancak kızılca kıyamet kopunca konuşur. Aklı gözüne inmiş asrın pür-melâli. Okumak gerek: Hazır hâl’de bak ne var! “Ehl-i dünyânın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa, Kur’ân’ın feyziyle hâdiminde de şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır. Yanılmaz kalbi, sönmez nûru vardır.”Gözsüze çuval dedim sagır sözüm anladıDilsiz çagırub söyler dilümdeki sözümi* * *Hazîne-i EsrârBu teslimiyet de nedir? B’nin bereketinden anladım. Sadece maddesinden değil manasından aldım. O çarşu içinde ben; Allah nâmına verdim, Allah nâmına aldım. Allah nâmına başladım, Allah nâmına işledim. “İnşâallâh azîz kardeşim, size hücum eden nefsiniz ve emrâz-ı kalbiniz değil, belki mücâhedenin devamı için beşeriyet i‘tibâriyle a‘sâba intikāl eden ve terakkıyât-ı dâimeye sebebiyet veren dediğimiz gibi bir hâlettir.”Bir öküz bogazladum kakladum sere kodumÖküz issi geldi eydür bogazladun kāzımı (kuruttum, başa, sahiplendi, (mec.) eblehimi)* * *Livechillâh“Dünyalık muhabbet kuşu” konmayadursun, göz mü kalırmış. Yoksa kulak mı? Selametle menzilleri arşınlamak mı? Üç nazarın ikisinde: diğeri çok çirkin yüzde. Öyle ya, göz mü kalırmış? Uyanık olunsa...Tuba ağacından sır ala, nübüvvet tohumunu göre.“Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı ithâm etmem. Risâle-i Nûr’un verdiği te’sîre binâen i‘timâd ediyorum. Fakat nefis ve hevâ ve his ve vehim, bazen aldatıyorlar. Onun için, bazen şiddetli îkāz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve hevâ ve his ve vehme bakıyor; ihtiyâtlı davranınız!”Anda da kurtulmadum nidesimi bilmedümBir çerçi de geldi eydür kanı aldın gözimi* * *Ümidvâr Olunuz…Himmeti kadar! Başka ne olsun! “Bu asrın Kur’ân’a şiddet-i ihtiyâcını hissetmekte İsveç, Norveç, Finlandiya’dan geri kalmamak size elzemdir. Belki onlara ve onlar gibilere rehber olmak vazîfenizdir.”Manevi ticaret!Gördüm kablubagayı yanun segirdüb giderSordum kande gidersün Kayseriye ‘azim mi?* * *“Henîen leküm!!!”Yûnus bir söz söylemiş hiçbir söze benzemezErenler meclisinde bulur ma’nâ yüziniBir Salavât: اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰٓى شَمْسِ سَمَآءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِفَلَكِ النُّبُوَّةِ وَعَلٰٓى اٰلِه۪ وَصَحْبِهٖ نُجُومِ الْهُدٰی لِمَنِ اهْتَدٰی Me’hazDivan-ı Yunus Emre, Milli Kütüphane, Yazmalar, No: 5360/2 (v. 207A)https://oku.risale.online/https://imla.kabikavseyn.com/
MalakârîKubbe, tavan ve duvarların bezenmesinde mala gibi küçük âletler kullanılarak alçı ile yapılan renkli nakış tezyinatına, Malakârî denilmektedir. Malakârî, alçı kabartmayla kalemişi tekniğinin birlikte kullanılmasıyla oluşan bir bezeme çeşididir. Bu tarz işlere malakârî denilmesi, yapımında mala benzeri küçük aletlerin kullanılması sebebiyledir (kârî, Farsça’da: “iş, çalışma; tarz” anlamlarına gelir.).Fırça ile yapılan kabartma olmayan tezyinata ise kalemkâri denir. Telkârî, Kündekârî, Kalemkârî vs. gibi -kârî eki alarak Malakârî adını almıştır.Genellikle kapalı mekânlarda, kubbe, tavan ve duvarların iç yüzlerinde kullanılmaktadır. Sıva tam kurumadan uygulanan bu bezeme yapılırken önce harcın üzerine ince bir alçı tabaka sürülüp kurumaya bırakılır. Sonra yapılacak şekle göre sirke ile karıştırılmış alçı bu yüzeye mala ile vurularak istenen kabarık motif şekilleri verilir ve kabartılan kısımlar daha sonra çeşitli renklerle boyanarak (kalemişi) süslemeye son hâli verilir. Genellikle alçak kısımlar aşı ve mercan kırmızısı çivit mavisi, turkuaz ve yeşil gibi koyu renklerle boyanır. Kabarık kısımlar bazen altın varakla kaplanır. Sıva üstüne yapılacak tezyinatın şekline göre, küçük çiviler mıhlanarak, bu çivilere tutturmak suretiyle alçıdan kabartma olarak yapılır. Bu tarz alçı tezyinat umumiyetle kiremitî veya ateşî renkte bir zemin üstüne beyaz olarak bırakılır ve araları boyanır. Bazı malakârî tezyinatın aralarına değerli taşlar ve çini parçaları da konulmuştur. Birçok büyük camii ve türbenin kubbesi bu tarzda kabartma nakışlarla süslenmiştir, uzaktan bakıldığında coğu zaman kabartma oldukları görülmez ve kalemkâri sanılır. Çünkü kabartmaların yüksekliği genellikle bir santimi geçmez. Malakârî Çeşitleri:a. Normal MalakârîHorasan harçlı zemin üzerine; 1-2 mm inceliğinde alçı sıvanır. Kuruduktan sonra üzerine kullanılacak renkler, desenlerin taksimatına göre o alanlara sürülür. Daha sonra 3-4 mm kalınlığında sirke ile çürütülmüş alçı sıvanır ve hemen desenler tozlanıp özel hazırlanmış bıçaklar ille eğimli kesilerek desenler kabartmalı olarak ortaya çıkartılmış olur.b. Müzeyyen MalakârîBu teknikle motiflerin iç bünyeleri oyularak desende detaylar sağlanmış olur.c. Hendesi MalakârîGeometrik şekillerden oluşan tarzdır.d. Rölyef MalakârîMermer oyma işçiliğinde olduğu gibi detaylar belirlenerek zeminle desenin yanlarından kaynaşması sağlanarak kesilme işlemi yapılır. En son olarak kullanılacak renkler ince kıllı fırçalar ile boyanır.Osmanlıda motiflerin alçı kabartma olarak işlendiği bu teknik, XV. XVI. ve XVII. yüzyıllarda yaygın bir şekilde kullanılmıştır. XVIII. yüzyılda da örneklerine rastlanılmaktadır. XIX. yüzyılda ise alçı süslemeler, kalıp yöntemiyle yapılmıştır. İstanbul’da Mimar Sinan eseri olan Kadırga’daki Sokullu Mehmed Paşa Camii, Kılıç Ali Paşa Camii, Zal Mahmud Paşa Camii, Kanuni Sultan Süleyman Türbesi ile Topkapı Sarayı gayet güzel uygulanmiş incelikli ve titiz malakârî tezyinat örnekleri olan eserler arasında sayılmaktadır.







