Farkında mısın Zaman Elimizden Kayıp Gidiyor…Üç aylar akıp giden zamanın içerisinde bir “dur” çağrısıdır; durup düşünmeye, yavaşlamaya, yön tayin etmeye davet eden manevî bir iklimdir. Bak, şimdi tam da böylesi bir zamanın içindesin. Fakat ne var ki günlerimiz parmak uçlarımızın altında akıp gidiyor. Bildirimler, mesajlar, videolar, başlıklar… dijital dünyanın baş döndüren hızlı akışı içinde zihin hiç durmuyor, kalp hiç dinlenemiyor. Bil ki, her şeye yetişmek zorunda değilsin; ama kendine ve Rabbine dönmek zorundasın. İşte içinde bulunduğumuz bu manevi iklim, ekranlardan bir parça ayrılıp kalbe yaklaşma mevsimidir. Bir aralar camilere asılan şu yazının ifadesiyle, Rabbinizle iletişimi koparmamak için bildirimlerinizi kapatma zamanlarıdır…Biz bu sayımızda, dijital hayatın bize ettiklerini konuşmak istedik. Fazlalıkları ayıklamak, dikkati toparlamak, kalbi asıl muhatabıyla yeniden buluşturmak niyetine girdik.Evet, artık uzun yazıları okuyamıyor oluşumuz, derinliğe değil hıza alıştırılmış zihinlerin doğal sonucudur. Binaenaleyh sürekli bölünen dikkat, ibadeti de zorlaştırıyor; tefekkürü de. Dijital hafıza güçlendikçe insan hafızası tembelleşiyor, sabır kısaldıkça kulluk yüzeyselleşiyor. “Hemen oluversin” kültürü, manevî yolculuğun tabiatına aykırı bir acelecilik üretiyor.Duygusal dünyamızda da benzer bir dağınıklık var. Sosyal medyada sergilenen hayatlar, insana kendi hayatını eksik hissettiriyor. Kaygı artıyor, yalnızlık derinleşiyor. Sanal çok bağlantı var ama gerçek bağlar zayıflıyor. Aile hayatında ekranların açtığı mesafe daha da görünür hâle geliyor. Fotoğraf: Aynı evde, aynı masada ama farklı dünyalarda yaşayan insanlar… Çocukların duygusal gelişiminde ekranların belirleyici olması, sadece pedagojik değil, manevî bir meseledir. Kimlik ve benlik algımız da bu dijital iklimde şekilleniyor. Kişilikten çok profil, değerden çok beğeni, emekten çok görünürlük konuşuluyor. Toplum olarak da hakikatin değil, imajın konuşulduğu bir çağdayız. Algılar hızlı, yaralar derin. Dijital linçler, mahremiyetin metalaşması ve yüzeysellik, ortak ruh hâlimizi zedelemiyor, perişan ediyor. Öncelikle şunu söyleyeyim ki bu dosya, bir serzeniş değil; bir davettir. Hem dijital detoks, ekran orucu, bildirim diyeti, zihin hijyeni… bunlar modern dünyanın lüksleri değil, çağımızın zaruretleridir. Ve üç aylar, bu adımlar için en bereketli zamandır. Bu sayıyı, üç ayların ikliminde, ekranlardan biraz uzaklaşıp kalbe yaklaşmak isteyenler için hazırladık. Daha az uyarı, daha çok dikkat. Daha az gösteri, daha çok ihlâs ve samimiyet. Daha az hız, daha çok huzur…Araçlar amacınız olmasın.Üç aylarınız, dikkatinizi toparladığınız, kalbinizi yenilediğiniz, Rabbimizle iletişimin farkında olduğumuz gerçek bir başlangıç olsun.
Tarihten SayfalarÜsküp Mustafa Paşa CamiiMustafa Paşa Camii, 1492 senesinde Üsküp’ te Gazi Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. Gazi Mustafa Paşa’nın babasının adı Abdülkerim olup, günümüzde Yunanistan’a bağlı olan Serez’de dünyaya gelmiştir. Fatih Sultan Mehmed döneminden itibaren çeşitli devlet görevlerinde bulunmuştur. Bunlar arasında Bosna Sancak Beyliği ve sefaret görevleri sayılabilir. İkinci vezirliğe 1517’de atanmış, 1522’de ise Mısır Beylerbeyi olmuştur. Ardından Kanunî’nin kızkardeşi Hafsa Sultan ile evlenmiştir. Viyana Seferi için hazırlık yaparken 1529’da vefat etmiştir. Üsküp’te inşa ettirdiği ve kendi adıyla anılan cami, büyük kubbeli ve revaklıdır. Üç kubbeli son cemaat yerini, tek büyük kubbenin örttüğü kare bir mekân takip etmektedir. Cami, özenle inşa edilmiştir. Bilhassa kapısı, mihrabı ve minberi bakımından dikkat çekmektedir. Kubbesinin çapı 16,3 metredir. Kubbe tromplar üzerine inşa edilmiş olup, caminin inşa edildiği döneme ait motiflerle bezenmiştir. Cami iki sıra tuğla ve kesme taş ile inşa edilmiştir. Giriş kısmında beyaz mermerden yapılmış sundurması vardır. Yarı daire şeklinde kemerlerle bağlı olan dört adet mermer sütun bulunmaktadır. Kireç taşından yapılmış olan minaresi 47 metre yüksekliğindedir. Caminin banisi Mustafa Paşa’nın türbesi hemen bitişiktedir. Mustafa Paşa’nı kızı Ümmi Hatun’un kabri de türbenin yanındadır. Cami, Üsküp’ü etkileyen 1963 yılındaki depremde hasar görmüştür. Tadilatın ardından 1968’te tekrardan ibadete açılmıştır. TİKA tarafından 2006-2011 yılları arasında geniş çaplı bir restorasyon çalışmasına tabi tutulmuştur. Caminin alt tarafında Üsküp’ün tarihî çarşısı yer almaktadır.24 Ocak 661 Ali bin Abdullah bin Abbas (ra) doğduPeygamber Efendimiz’in (asm) amcası Hz. Abbas’ın (ra) torunu olan Ali bin Abdullah (ra), Hz. Ali’nin (ra) şehid edildiği gün olan 24 Ocak 661’de dünyaya gelmiştir. Sikāye ve rifâde vazifelerini babasından sonra o yürüttü. Emevî Halifesi Abdülmelik devrinde Şam’a gitti ve Halife tarafından iyi karşılandı. Ancak Halife Velîd onu 713 yılında Şam’dan uzaklaştırdı. Ali bin Abdullah (ra), Suriye hac yolu üzerindeki Humeyme’ye yerleşti ve orada vefat etti. Abbâsî halifelerinin atası olan oğlu Muhammed, Abbâsî hareketini bu şehirde başlatmıştır. Babası Abdullah bin Abbas’tan (ra) başka Ebû Hüreyre (ra), Ebû Saîd el-Hudrî (ra), Abdullah bin Ömer (ra) gibi Sahâbîlerden hadis rivayet etmiştir.21 Ocak 1774Sultan 1. Abdülhamid tahta çıktıSultan 3. Ahmed’in oğlu olarak 20 Mart 1725’te İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Büyük kardeşi Sultan 3. Mustafa’nın vefatı üzerine 21 Ocak 1774’te tahta çıkmıştır. Tahta çıktığında Osmanlı Devleti, Rusya ile savaş halindeydi. Bu savaş sonunda Kırım elimizden çıktı ve bağımsız bir devlet haline geldi. Bu sebeple Osmanlı Devleti için zor bir dönem olmuştur. Devrinde Mühendishane-i Bahrî-i Hümayun 1775’te, Tersane Mühendishanesi 1776’da ve İstihkâm Okulu 1784’te açılmıştır. İbrâhim Müteferrika Matbaası yeniden faaliyete geçirilmiştir. Sultan 1. Abdülhamid, çok merhametli bir padişahtı. Özü Kalesi’nin Ruslar tarafından işgalini bildiren sadrazam kâimesi okunurken üzüntüden felç geçirerek, 7 Nisan 1789’da vefat etti. Naaşı İstanbul Bahçekapı’da, bugünkü 4. Vakıf Hanı karşısında kendi yaptırdığı türbeye defnedildi. 24 Ocak 627İslam ordusu, Benî Müstalik Gazvesi’nden sonra Medine’ye döndüKureyş, bütün müttefiklerini harekete geçirerek Hendek Gazvesi için hazırlıklara giriştiğinde Benî Müstalik reisi Hâris bin Ebû Dırâr, Müreysî‘ suyu başında karargâh kurup Müslümanlara karşı çevredeki kabileleri de kışkırtarak asker toplamaya başlamıştı. Bu faaliyeti haber alan Peygamber Efendimiz (asm), 27 Aralık 626 tarihinde 30’u süvari olmak üzere 700 kişilik bir orduyla yola çıktı. İslâm ordusu Müreysî‘ suyuna vardığında müşriklerin Müslüman olmayı reddetmesi üzerine savaş başladı ve Müslümanların zaferiyle neticelendi. Peygamber Efendimiz (asm), zaferden sonra Ebû Neml et-Tâî’yi (ra) müjde vermesi için Medine’ye gönderdi ve kendisi de Ramazan’ın ilk gününe denk gelen 24 Ocak 627’de Medine’ye döndü.
İnternet Ortamında MahremiyetGerçek âlemde kadın erkek ilişkilerinin hükmü neyse sanal âlemde, internet ortamında da aynıdır. Bu sebeple mahremiyet sınırlarına aynı şekilde riayet etmek gerekmektedir. Konuyla ilgili şu hususlara dikkat etmek lazımdır:,İslamiyet büyük bir günah olan zina ile birlikte zinaya götüren bütün yolları da haram kılar. Nitekim Yüce Rabbimiz,(وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً) “Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, hayâsızlıktır, çok kötü ve çirkin bir yoldur."1 buyurmaktadır. Dolayısıyla ister gerçek hayatta, ister sanal âlemde, isterse yazılı ve görsel medyada kişiyi zinaya götüren söz, tutum ve davranışların tamamı haramdır. Allah’ın insana bir emanet olarak verdiği bedenin teşhir edilmesi, tesettüre uygun olmayan elbiselerin giyilmesi haramdır. Aralarında dinen evlenme engeli olmayan bir erkek ve bir kadının baş başa kalması haramdır.Peygamber Efendimizin (sav) mübarek sözleri gibi fiilleri, halleri, tavır ve hareketleri de dinî hükümlerin ve şeriatın kaynağıdır. Dinin bu hükümlerinden bir kısmına sahabeler şâhid olup bize aktardıkları gibi Hazret-i Peygamberin (asm) şahsî ve ailevî hayatıyla ilgili kısımlarını da Ezvâc-ı Tâhirât olan peygamber hanımları aktarmışlardır. Mesela, Hazret-i Aişe’nin (ra) genç yaşta Sevgili Peygamberimizle (asm) evlenip müminlerin annesi olması; Müslüman hanımların Kur’ân ve sünnet çerçevesinde eğitimi, Peygamberimize (asm) yakınlığı ile en çok hadis rivayet eden hanım sahabi olması gibi birçok hikmetlere sahiptir.Bir hanımın tedavi amaçlı erkek doktorla görüşmesi gibi mecburiyet durumları hâriç yabancı bir erkekle, ancak evlilik amaçlı görüşmesi söz konusu olabilir. Böyle bir durumda erkeğin evlenmek istediği kızı bizzat görmesi, yakınları yanında görüşmesi câiz olur. Fakat günümüzde sanal ortamlarda sırf gönül eğlendirmek, hoşça vakit geçirmek için yapılan, özellikle görüntülü internet görüşmeleri çoğu zaman taraflara zarar vermekte, ahlâkî aşınmalara yol açmaktadır. Hususen evli olan bir erkek veya kadının böyle bir görüşme yapması, kısa sürede ailevî sarsıntılar geçirmesine ve boşanmaya kadar giden anlaşmazlıklara sebep olmaktadır.Yabancı erkek ve kadınların birbirleriyle gerek dinî meseleleri gerekse şahsî meselelerini internet ortamında baş başa görüşüp konuşmaları her ne kadar masum gibi görünse de kesinlikle câiz değildir ve uzak durulmalıdır. Peygamber Efendimiz (sav)’in şu ikazını hatırımızdan asla çıkarmayalım: “...Hiçbir erkek, mahremi olmayan bir kadınla yalnız başına kalmasın; zira yanlarındaki üçüncü kişi şeytan olur...”2 Sanal âlemde de bu hususa azamî derecede dikkat etmek gerekir. Hatta internet ortamında kişilerin maalesef çok daha rahat davrandığı düşünüldüğünde, çok daha büyük ve feci yanlışlara kapı aralayacağı unutulmamalıdır. İşlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe kalp ve ruhumuza mütemadiyen (sürekli olarak) yaralar açıyor. Bizim bu manevi yaralarımız, pek uzun olan ebedî ahiret hayatımızı tehdit ediyor. Ayrıca günahlarımızdan gelen yaralar ve bu manevî yaralardan hâsıl olan vesveseler ve şüpheler, neûzübillâh mahall-i iman olan bâtın-ı kalbimize ilişip imanımızı zedeliyorlar ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i rûhânîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.3Kötülüğün işlenmesi kadar onun yaygınlaşmasına zemin hazırlamak da büyük bir günah, ağır bir vebaldir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, “Müminler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere dünyada ve ahirette can yakıcı bir azap vardır…”4 buyurarak bu hususa dikkatlerimizi çekmektedir.Sonuç olarak, hayatın lezzetini ve zevkini istiyorsak, hayatımızı iman ile hayatlandıralım! Ve ferâizle (farz ibadetleri yerine getirmekle) ziynetlendirelim! Ve günahlardan çekinmekle muhafaza edelim.5 Gerçek hayattaki emir ve yasaklara internet ortamında da aynen riayet edelim. Kur’ân’ın ve sünnetin ortaya koyduğu tedbirleri yerine getirelim. Bu vesileyle dünyada ve ahirette hakikî saadete mazhar olalım inşallah.1- İsrâ, 17/32.2- Tirmizî, Fiten, 7.3- Lem’alar, s. 4.4- Nûr, 24/19.5- Gençlik Rehberi, s. 17.
Beğenilme Arzusunun Öldürücü CazibesiSene 2021’di. Dilimize yeni yeni yerleşen bir kelimeyle “youtuber” olarak anılan genç bir kişi, verdiği söz üzere, bir videosunun beğeni sayısı belirlenen rakama ulaştığında canlı canlı mezara girdi. Bunun için hazırlanan ekipmanlar, yapılan masraflar, özel ambulansın hazır bekletilmesi ve bütün bunlara rağmen böyle bir şeye nasıl izin verildiği, başlı başına ayrıca konuşulması gereken bir mesele. Benim burada dikkat çekmek istediğim husus ise, sadece bu hadise ile sınırlı kalmamak kaydıyla, beğenilme arzusu meselesidir.Elbette her insan beğenilmek ister. Takdir edilmek ister. Onaylanmak, fark edilmek ve dikkate alınmak ister. Bu, insanın fıtratında olan bir duygudur. Ancak her şeyde olduğu gibi bunun da bir sınırı var. her şeyde olduğu gibi bunun da aşırısı ve haddini aşanı zarardır. Bu noktada ortaya çıkan tablo, insanın gerçek manada kendisini tanımadığını da gösterir.Facebook hayatımıza girdiğinde, beraberinde “beğen” tuşunu da bir hediye gibi sundu. İnsan için en çok aranan duygulardan birini, sunulan şeyin yanına eklemek elbette o platformu cazip kılan önemli bir unsurdu ve öyle de oldu. Gerçek hayatta, belki yanlış beklentiler içine girerek aradığı beğenilmeyi bulamayan yahut kendince hak ettiği takdiri görmediğini düşünen insanlar, bütün enerjilerini sosyal medya araçlarına yöneltmeye başladılar. Yediden yetmişe herkes, içten içe yanıp tutuştuğu beğenilme ihtiyacını karşılamak için bu mecralara akın etti.Burada zihnimde oluşan bir benzetmeyi paylaşmak isterim. Beğen tuşunun ikonu, filmlerde gördüğümüz kadarıyla Roma İmparatorluğu döneminde Kolezyum’da yapılan gladyatör dövüşlerini, daha doğrusu dövüşün sonunda yenik düşenin yaşayıp yaşamamasına karar verilen işareti andırmaktadır. Yumruk yapılmış elin tek açık parmağı olan başparmak aşağı döndüğünde bu, “öldür” yahut “yaşamasın” anlamına gelirdi. Beğen tuşunun ikonunda ise parmak yukarıya dönüktür ve bu, beğenildiğinizi gösterir.Bu durum, sizi ilk etapta memnun edebilir. Aldığınız haz, yaptığınız paylaşımın beğenilip beğenilmediğini tekrar tekrar kontrol etmenize yol açar. Hatta zamanla öyle bir noktaya gelirsiniz ki, beğenilme arzusunun öldürücü cazibesine kapılır, canlı canlı mezara girmeyi bile göze alırsınız. Beğeni arttıkça mutlu olur, azaldığında üzülürsünüz. Ya da sizden daha fazla beğeni alanların oluşturduğu görünmez baskı altında ezilirsiniz.Beğen tuşu ilk bakışta masum ve güzel görünse de beğenilmemenin insanda oluşturduğu acı, ızdırap ve sosyal sonuçların da ciddiyetle görülmesi gerekir. Bunun insan üzerinde nasıl bir tahribat meydana getirdiğinin anlaşılması ve buna dair tedbirlerin konuşulması son derece önemlidir. Kolezyum’da aşağı dönen başparmağın verdiği sonucun, beğenilmeme ile karşılaşan bir insanda da neredeyse aynı etkiyi ortaya çıkardığını fark etmek mühimdir. Zira zaman zaman haberlerde bu tür vakalara rastlamak mümkündür. Sosyal medyanın “insanlığın en büyük varoluşsal tehdidi” olduğunu ifade eden Social Dilemma (Sosyal İkilem) adlı belgesel de bu meseleyi anlatması bakımından izlenmeye değerdir. Zamanla beğen tuşu çeşitlendirildi; duygu durumuna göre ikonlar eklendi. Bazı sosyal medya platformlarında ise bu işaret kalp sembolüne dönüştü. İçi boş bir kalp… Siz bastığınızda kanla dolan bir ikon.Şimdi sadede gelelim.İnternetin ve sosyal medya araçlarının hayatımıza bu denli girdiği ve artarak devam ettiği bir dönemde, başta kendimizi, sonra aile efradımızı, çoluk çocuğumuzu nasıl koruyacağız? Bunun tamamen dışında kalmak mümkün görünmüyorsa —ki öyle görünüyor— o hâlde zararlarından nasıl korunacağız yahut bu zararları nasıl en aza indireceğiz?Bu konuda çok şey söylendi, çok yazılıp çizildi. Ancak Covid-19 süreciyle birlikte internet girmeyen evlere bile internetin girmesi, eğitim çağındaki çocukların neredeyse tamamına telefon alınmasıyla, bu araçlar ve onların yazılım dünyaları hayatlarımıza yeniden ve daha güçlü bir şekilde taşındı. Taşınmaya da devam ediyor. Daha önce söylenen pek çok söz unutuldu, oysa yeniden hatırlatılmayı hak ediyor.Bu problemlerin temel çözümünün aile olduğunu düşünüyorum. Ailemizle konuşabildiğimiz ölçüde bu zararları azaltabiliriz. Sosyal mecraların hem zararlarını hem de faydalı yönlerini konuşarak; dahası buralarda geçirilen vaktin bir kısmını başka güzel ve anlamlı uğraşlara yönlendirerek, yani birlikte vakit geçirerek bu süreci daha sağlıklı hâle getirebiliriz.Okullarda konulan derslerin, farklı platformlarda yapılan yayınların elbette faydası olacaktır. Bu alanlarda doğru ve nitelikli içerikler üretmek de önemli bir katkıdır. Fakat asıl çözüm fikirdedir. Anne ve babanın ailesiyle, çocuklarıyla konuşması; doğru, sağlam ve iyi fikirleri onlara aktarması son derece hayatidir.Kalbin, dokununca kan kırmızısı olan bir beğen ikonu gibi değil; imanî hakikatlerle beslenmesi olmazsa olmazdır. “Mehazdeki kudsiyet imtisale sevk eder.” Yani kaynaktaki kudsiyet, söylenen söze uymaya yönlendirir. Aksi hâlde, alıcıları her zaman açık olan insan —özellikle de çocuklar— dışarıdan gelen uyarıcıların sesine kulak verir ve zamanla kalpleri kırmızı noktalarla dolmaya, beğenilme arzusunu dışarıdaki insanların ya da makinelerin insafına bırakmaya başlar.Bu arzunun, evet, her şeyden önce aile içinde karşılanması hayati bir ihtiyaçtır.Son olarak bir rivayetle bitireyim. Rivayet olunur ki, bir adam evinin önüne bir kabir kazar. Her sabah onun içine girer ve kendine şöyle der: “Ey kişi, dün ne yaptın? Hesabını ver bakalım.” Kendini ince ince hesaba çektikten sonra tekrar sorar: “Peki, sana bir gün daha verilse ne yaparsın?” Günün planını yaptıktan sonra kabirden çıkar ve hayatına devam edermiş.Beğenilmeye değil de Rabbimizi razı etmeye çalışmak; bizi dünyada da ahirette de her durumda mutlu edecek, aynı zamanda pek çok arızadan ve sıkıntıdan koruyacaktır.Allah’tan razı olmamız ve Allah’ın razı olduğu kullardan olmamız duasıyla…
Sanal Alem mi, Manevi Alem mi?İnsana verilen en kıymetli hazine ve en büyük sermaye zamandır. Ve maalesef insan, çoğu zaman anbean tükenen şeyin ömür olduğunu fark etmez. Harcanan para, mal vs. telafi edilebilir; kaçırılan fırsatlar bazen geri dönebilir. Fakat zayi edilen zaman, bir daha ele geçmez. Ve yine maalesef şu içinde bulunduğumuz zamanda asıl kuşatma, insanın vaktine yöneliktir; dikkatine, zihnine ve kalbine uzanan sessiz ama derin bir işgal söz konusudur.Bu hâl, fark ettirmeden ya da arzu ve isteklerine hitap ederek insanı tercih yapamaz duruma getiriyor. Mesela “Bu akşam film mi izlesek, Kur’an mı okusak?” sorusu artık basit bir boş zaman değerlendirme arayışı değildir. Bu soru, insanın zamanını -hele üç ayların girdiği şu günlerde- neye yatırdığını, sermayesini hangi istikamete akıttığını gösteren ciddi bir muhasebe çağrısıdır. Çünkü mesele yalnızca bir saatin nasıl geçirildiği değil; o saatin neyle geçirildiği, o saatte kalbin neyle meşgul olduğu, zihnin neyle beslendiği ve istikametin hangi yöne döndüğüdür.Modern hayat, insanı durmadan oyalama peşinde ve bu süreçte insana düşünme imkânı tanımaz. Zaman, parçalanır; dikkat dağınıktır; kalp yüzeyselleşir. İnsan, yaşadığı ânın içinde duramaz hâle gelir. Hâlbuki tefekkür, zamanın içini dolduran bir şuur halidir. İbadet, vakti tüketen bir yük değil; dağılmış zamanı toplayan bir rahmettir. Zamanını neye verdiğini fark eden insan, aslında kendisini nereye verdiğini de fark eder. Bu farkındalık kaybolduğunda, insan sadece vaktini değil; yönünü de kaybeder.Modern çağ, “anın kıymetini bil” sloganını çokça kullanıyor; fakat gerçekte yaptığı şey anı değersizleştirmek oluyor. Sürekli akış, bitmeyen bildirimler, durmadan yenilenen içerikler insanı ânın içinde ve odağında tutmuyor; aksine onu parçalıyor. Zihin, durmaya değil sürüklenmeye alıştırılıyor. Böyle bir ruh hâlinde insan, ne okuduğunu tam anlayabiliyor ne de yöneldiği ibadetin farkında kalabiliyor. İbadetin ruhu ise tam aksine durmayı, yönelmeyi ve şuurlu bir huzuru gerektirir.Zihin gürültüsü arttıkça ibadet daha da zorlaşıyor; ibadet azaldıkça zihin daha da gürültülü hâle geliyor. Bu kısır döngüde yorgun ruh, sükûneti yanlış adreslerde aramaya başlıyor. Oysa gerçek dinlenme, ekran karşısında değil; kalbin yükünü bıraktığı yerde başlar. Kur’an’la temas eden bir kalp, yalnız bilgi edinmez; istikamet kazanır. İbadet, insanı zamandan çalmaz; dağılmış zamanı toplar.İşte üç aylar, bu savrulmuşluk içinde gelen manevî bahar aylarıdır. Aynı zamanda ilâhî bir ikazdır. İçine barındırdığı mübarek geceler ve toplamında ahiret birikimi adına en kazançlı vakitlerdir. Bu ahiret adına kazançlı zaman dilimleri “boşluk bulursak değerlendirelim” denilecek zamanlar değildir. Bilakis hayatın akışını yeniden tanzim etmek için gelir. Kur’an okumak başta olmak üzere ibadetlere ağırlık verilmesi, zamanı dijital mecralarda tüketmemek bu yüzden bir tercih değil; bir zarurettir. Rivayet odur ki; bir gün Cebrail Aleyhisselam, Resulullah’a (sav) gelmişti. Henüz birlikte bulundukları sırada Ebu Zer (ra) yanlarına girdi. Cebrail Aleyhisselam onu görünce, “Ebu Zer” diye hitap etti. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) hayretle sordu: “Ey Allah’ın Emîni! Siz Ebu Zer’i tanıyor musunuz?”Cebrail Aleyhisselam şöyle cevap verdi: “Evet. O, göklerde yerdekinden daha meşhurdur. Semâ ehli arasında onu tanımayan yoktur. Bu dereceyle anılması ise, her gün istikrarla yaptığı iki dua sebebiyledir. Melekler ona hayranlık duymaktadır. İstersen çağır da kendisine o duayı soruver.” Resulullah (sav) Ebu Zer’i (ra) yanına çağırdı ve şöyle sordu: “Ey Ebu Zer! Her gün devam ettiğin özel bir duan var mıdır?”Ebu Zer (ra) edep ve teslimiyetle şöyle cevap verdi: “Evet, anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Resulü! Bu duayı herhangi bir kimseden işitmedim. Rabbimin kalbime ilham ettiği on cümledir. Her gün iki defa onu okurum.”O dua şudur: “Allah’ım! Senden daimî bir iman dilerim. Allah’ım! Senden Sana karşı huşû duyan bir kalp isterim. Allah’ım! Senden faydalı bir ilim talep ederim. Allah’ım! Senden sahih bir yakîn, derin ve sarsılmaz bir iman isterim. Allah’ım! Senden afiyetin tamamını ve devamını dilerim. Allah’ım! Bana verdiğin afiyetin gereği gibi şükretmeye beni muvaffak kıl. Ve beni, Sen’den başka hiçbir kimseye muhtaç etme.”Ebu Zer yalnız gezmiş, yalnız yaşamış ve yalnız vefat etmişti. Fakat tanıdıkları gök ehliydi. Bugün danışmanlar bile takipçi sayısına göre atanıyor. Görünür olmak isteyen herkes -bazen rezillikler de olarak- sosyal medyada ne kılıklara giriyor. Belki de insan en çok yalnızlıktan korkuyor. Ve bu yalnızlığı kolay erişebildiği ve her şeyini kolayca dökebildiği sanal mecralarda arıyor. Banka müşterisi kolaylığında kendini ortamlarda buluveriyor…Peki, sonra? Evet, zaman denilen en kıymetli şeyimiz elimizden ç/alınıyor. Aslında bizler bile isteye, gönül rızasıyla, kendi elimizle hoyratça veriyoruz. Dijital dünyanın gönüllü işçileri, donörleri, köleleri olarak iyi vakit geçirdiğimiz yanlış algısıyla ömür sermayemizi vur patlasın, çal oynasın harcıyoruz…Hululüyle müşerref olduğumuz şuhur-u selase yani üç ayların içinde ve farkında olarak, her bir saniyesi çok kıymetli olan şu zaman diliminde haydi, geliniz yüzümüzü sanal alemden manevi alemlere çevirelim. Zaman geçirmeyelim, zamanı değerlendirelim, kıymetlendirelim, birimizi bin yapalım, ahiret akçemizi çoğaltalım.
Benim Ailem Dijital DeğilDijital dünyanın ve sosyal medya araçlarının aile üzerindeki yıkıcı etkileri, artık soyut tartışmaların konusu olmaktan çıkmış; mahkeme salonlarına, haber bültenlerine ve gündelik hayatın acı tecrübelerine yansımış somut bir gerçek hâline gelmiştir. Bugün aile yapısında yaşanan birçok çözülmenin arka planında, kontrolsüz dijital maruziyetin ve sosyal medya bağımlılığının izlerini görmek mümkündür.Medya haberlerine bakıldığında bu tablo açıkça görülür. Evliliklerin dağılma sebepleri arasında “sosyal medya kaynaklı güven sorunları”, “dijital aldatma”, “sanal ilişkiler” artık istisna değil, sıradan başlıklar hâline gelmiştir. Eşler aynı evde yaşayıp farklı ekranlarda hayat sürmekte; aynı sofraya oturup farklı dünyalara dalmaktadır. Birbirine ayrılan bakışlar, zamanla ayrılan kalplere dönüşmektedir. Medya, çoğu zaman bu meseleleri sansasyonel bir dille sunar; fakat haberlerin satır aralarında çok daha derin bir gerçek vardır: Aile içi bağlar sessizce zayıflamaktadır.Mahkeme kayıtları da bu gerçeği teyit eder niteliktedir. Boşanma davalarında “ilgisizlik”, “iletişimsizlik” ve “duygusal ihmal” gibi gerekçelerin artışı dikkat çekicidir. Bu gerekçelerin önemli bir kısmı, doğrudan ya da dolaylı biçimde dijital alışkanlıklarla ilişkilidir. Sürekli telefonda olan bir ebeveyn, çocuğunun dünyasına temas edememekte; sürekli çevrimiçi olan bir eş, evin içinde fiilen ama ruhen yok hâle gelmektedir. Mahkeme dosyalarının her biri, dağılmış bir evin, susmuş bir çocuğun ve kopmuş bir ilişkinin hikâyesini taşır.Topluma yansıyan haberler ise meselenin yalnızca yetişkinlerle sınırlı olmadığını göstermektedir. Dijital bağımlılık sebebiyle içine kapanan çocuklar, akran zorbalığını sanal mecralarda yaşayan gençler, gerçek hayatta konuşamayıp sanal kimlikler ardına saklanan bireyler giderek artmaktadır. Anne-baba ile çocuk arasındaki bağ, birlikte geçirilen zamanla değil, aynı odada ayrı ekranlara bakılan saatlerle şekillenmektedir. Bu durum, sadece fertler değil, nesiller arası bir kırılmaya da işaret eder.Problemin en tehlikeli tarafı ise bu halin normalleşmesidir. Ekranların aile hayatını işgal etmesi, çoğu zaman “çağın gereği” ya da “kaçınılmaz” olarak görülmektedir. Oysa kaçınılmaz olan teknoloji değil, tercihlerdir. Dijital araçlar, ancak doğru kullanıldığında faydalı olabilir. Değilse, aile hayatının merkezine yerleşir ve insanî ilişkilerin yerini alır. Paylaşımın yerini gösteri, muhabbetin yerini mesajlaşma, mahremiyetin yerini teşhir alır.“Benim ailem dijital değil” derken, elbette teknolojiyi tamamen reddetmiyoruz. Bu cümle, önceliklerin yeniden belirlenmesi gerektiğine dair bir itiraz olarak anlaşılmalıdır. Bizimkisi ailenin, ekranların değil; yüz yüze bakışların, konuşmanın, dinlemenin ve birlikte geçirilen gerçek zamanın etrafında kurulması gerektiğini hatırlatma çabasıdır. Ev, bir bağlantı merkezi değil; bir sığınak olmalıdır. Aile, takipçi sayısıyla değil; güven, merhamet ve sorumluluk duygusuyla ayakta kalır.Bugün medya haberleri, mahkeme kararları ve toplumdan yansıyan tecrübeler bize aynı şeyi söylüyor: Dijital dünya kontrol edilmediğinde, aileyi dönüştürmüyor; aşındırıyor. Bu yüzden mesele teknolojiyle savaşmak değil, insanı merkeze alan bir hayatı yeniden kurmaktır.
Ekran Bağımlılığının Ekonomik Üretkenliğe Etkileri: Dünya ve Türkiye PerspektifiEkran bağımlılığı, modern ekonomiler için gizli ve sinsi bir tehdittir. Dünya ölçeğinde ve Türkiye özelinde, işgücü verimliliğini düşüren, sağlık maliyetlerini artıran ve insan sermayesinin geleceğini tehlikeye atan bu durum, yalnızca şahsi yaşam tarzı problemi olmaktan çıkıp, milli ekonomilerin rekabet gücünü doğrudan etkileyen bir makroekonomik zorluk haline gelmiştir. Dijital araçların sunduğu fırsatlardan tam olarak yararlanabilmek, ancak ve ancak teknoloji kullanımının sorumlu ve dengeli bir şekilde yönetilmesiyle mümkün olacaktır. Aksi takdirde, dijital çağın sunduğu potansiyel refah artışı, bağımlılığın getirdiği üretkenlik kayıplarının gölgesinde kalmaya devam edecektir.Dijital Çağın İkilemiDijital teknolojilerin yükselişi, küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir dönüşümü tetiklemiştir. Akıllı telefonlar, bilgisayarlar ve tabletler, iş yapış biçimlerimizi, iletişimimizi ve bilgiye erişimimizi kökten değiştirerek üretkenliği artırma potansiyeli taşımıştır. Ancak teknolojideki bu ilerleme, madalyonun diğer yüzünde, kişilerin ekran karşısında geçirdiği sürenin kontrolden çıkmasıyla ortaya çıkan ekran bağımlılığı gibi yeni ve ciddi bir sosyal-ekonomik sorunu beraberinde getirmiştir. Ekran bağımlılığı, sadece şahsi sağlık ve sosyal ilişkileri değil, aynı zamanda işgücünün verimliliğini, eğitim kalitesini ve nihayetinde milli ekonomilerin genel üretim kapasitesini de olumsuz yönde etkilemektedir. Bu yazı, ekran bağımlılığının ekonomik üretkenlik üzerindeki yıkıcı etkilerini, küresel eğilimler ve Türkiye özelindeki yansımaları çerçevesinde inceleyecektir.Küresel Üretkenlik KayıplarıDünya genelinde, ekran bağımlılığının ekonomik üretkenliğe olan etkisi çok boyutludur ve maliyeti ciddi boyutlara ulaşmıştır.1. İşyeri Verimliliğinde DüşüşEkran bağımlılığının en belirgin ekonomik etkisi, çalışanların iş yerindeki verimliliklerinin düşmesidir. Sürekli sosyal medya bildirimleri, şahsi e-postalara veya oyunlara ayrılan dikkat dağınıklığı, çalışanların iş görevlerine odaklanmasını engeller. Yapılan araştırmalar, iş gününün önemli bir kısmının işle ilgili olmayan ekran aktiviteleriyle geçirildiğini göstermektedir. Bu siber aylaklık (cyberloafing) durumu, tamamlanması gereken işlerin gecikmesine, kalitenin düşmesine ve genel iş akışının aksamasına sebep olur. Gelişmiş ekonomilerde dahi, dikkat eksikliği ve görev geçişlerinin maliyeti, milyarlarca dolarlık işgücü kaybına tekabül etmektedir.2. Sağlık Maliyetlerinin ArtmasıEkran bağımlılığı, uzun süre hareketsiz kalmaya bağlı sağlık problemlerini (obezite, kalp hastalıkları, kas-iskelet sistemi rahatsızlıkları) ve psikolojik sorunları (depresyon, anksiyete, uyku bozuklukları) tetikler. Bağımlılığın neden olduğu bu sağlık problemleri, çalışanların işe devamsızlık oranlarını ve iş yerinde verimsiz geçirdikleri süreyi artırır. Bu durum, hem çalışanların tedavi maliyetlerini yükseltir hem de şirketler için sağlık sigortası ve işgücü ikamesi maliyetlerini artırarak makroekonomik düzeyde bir yük oluşturur.3. İnsan Sermayesi Kalitesinin BozulmasıÖzellikle öğrenciler arasında yaygınlaşan ekran bağımlılığı, eğitim seviyesini, düşünme ve öğrenme yeteneklerini olumsuz etkileyerek gelecekteki insan sermayesinin kalitesini düşürmektedir. Dikkat süresinin kısalması, derin öğrenme becerisinin azalması ve akademik başarısızlık, genç işgücünün ekonomiye katacağı potansiyel değeri azaltır. Bu etki, uzun vadede küresel rekabet gücünü zayıflatan temel bir problem teşkil eder.Türkiye PerspektifiTürkiye, genç ve dinamik nüfusu ile dijital teknolojilere hızlı uyum sağlayan ülkelerden biridir. Ancak bu hızlı uyum, ekran bağımlılığı riskini de beraberinde getirmiştir.1. İşgücü Verimliliği ve Sektörel EtkilerTürkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri, hanelerde internet erişim oranının yüksek olduğunu gösterse de, bu erişimin kullanım amacı ve süresi üretkenlik açısından kritik öneme sahiptir. Özellikle hizmet sektörü, beyaz yakalı çalışanlar ve uzaktan çalışma modelini benimseyen sektörlerde, ekran bağımlılığından kaynaklanan dikkat dağınıklığı yüksek seviyededir. Kamu ve özel sektörde mesai saatlerinde sosyal medya kullanımı, iş sürekliliğini ve hizmet kalitesini düşürmektedir. Bu durum, Türkiye’nin zaten yüksek olması gereken Toplam Faktör Verimliliği (TFY) artış hızını olumsuz etkilemektedir.2. Genç Nüfus ve Eğitim Sistemi Üzerindeki BaskıTürkiye’nin kalkınma gücü olan genç nüfus, ekran bağımlılığının en fazla tehdit ettiği kesimlerin başında gelmektedir. Akademik çalışmalara göre, yüksek teknoloji bağımlılığına sahip gençlerin akademik başarıları düşmekte ve sanal dünyaya yönelme eğilimleri artmaktadır. Bu, Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) gibi kritik noktalarda başarısızlığa ve işgücü piyasasına düşük nitelikli bireylerin katılmasına sebep olmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin eğitim-üretim ilişkisini zayıflatan ve nitelikli işgücü açığını derinleştiren önemli bir faktördür.3. Sosyal ve Psikolojik Maliyetlerin YüküTürkiye’de de ekran bağımlılığının yol açtığı depresyon, anksiyete ve uyku bozuklukları gibi psikolojik rahatsızlıklar, sağlık sistemine ek bir yük getirmektedir. Bağımlılıkla mücadele eden şahısların rehabilitasyonu ve tedavisi, kamu sağlık harcamalarını artırmakta ve ekonomik kaynakların verimsiz kullanılmasına yol açmaktadır. Ailevi ve mesleki fonksiyonlardaki bozulmalar ise toplumsal dayanışmayı ve iş-hayat dengesini zedeleyerek dolaylı ekonomik kayıplara sebep olmaktadır.Çözüm Teklifleri ve Gelecek PerspektifiEkran bağımlılığının ekonomik üretkenlik üzerindeki olumsuz tesirini azaltmak için hem dünya hem de milli seviyede kapsamlı stratejilere ihtiyaç vardır. Bunlardan önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:Kurumsal Farkındalık ve Politika Geliştirme: İş ortamlarında dijital araçlardan programlı uzaklaşma saatleri, dikkat dağıtıcı uygulamaların kısıtlanması ve verimlilik temelli dijital kullanım esaslarının oluşturulması elzemdir.Eğitim ve Önleme Programları: Eğitim sistemine, dijital okuryazarlık ve sorumlu teknoloji kullanımını konu alan derslerin entegre edilmesi, erken yaşta farkındalık oluşturulması hayati önem taşır.Sağlık ve Rehabilitasyon Hizmetleri: Ekran bağımlılığını bir halk sağlığı meselesi olarak ele alarak, bu alanda uzmanlaşmış tedavi ve destek merkezlerinin sayısının artırılması gerekmektedir.Teknolojinin Üretken Kullanımına Odaklanma: Kişileri, sosyal medya tüketimi yerine, kodlama, uzaktan eğitim ve mesleki gelişim gibi üretken dijital aktivitelere yönlendirecek teşvik mekanizmalarının oluşturulması.Eğer önlem alınmazsa…Ekran bağımlılığı, modern ekonomiler için gizli ve sinsi bir tehdittir. Dünya ölçeğinde ve Türkiye özelinde, işgücü verimliliğini düşüren, sağlık maliyetlerini artıran ve insan sermayesinin geleceğini tehlikeye atan bu durum, yalnızca şahsi yaşam tarzı problemi olmaktan çıkıp, milli ekonomilerin rekabet gücünü doğrudan etkileyen bir makroekonomik zorluk haline gelmiştir. Dijital araçların sunduğu fırsatlardan tam olarak yararlanabilmek, ancak ve ancak teknoloji kullanımının sorumlu ve dengeli bir şekilde yönetilmesiyle mümkün olacaktır. Aksi takdirde, dijital çağın sunduğu potansiyel refah artışı, bağımlılığın getirdiği üretkenlik kayıplarının gölgesinde kalmaya devam edecektir.
Medya OkuryazarlığıBugün medya okuryazarlığı denildiğinde çoğu zaman akla teknik bir beceri alanı gelir: Görüntüyü çözümlemek, mesajı ayıklamak, doğru bilgiyle yanlışı ayırt edebilmek, hatta içerik üretebilmek… Oysa medya meselesi, bundan çok daha derin bir yere temas eder. Asıl mesele, medyanın hayatımızda ne söylediği değil, nerede durduğudur. Hayatın merkezine mi yerleştiği, yoksa yerinde duran bir araç olarak mı kaldığı sorusu, her geçen gün daha hayati hale gelmektedir.Medyanın çocukların ve gençlerin hayatındaki yeri, zamanla sınırlı bir etki alanı olmaktan çıkmış durumdadır maalesef. Günün büyük bir kısmını kuşatan, mekanla kayıtlı olmayan, sürekli akan bir dünyadan bahsediyoruz. Bu durum, yalnızca dikkat dağınıklığı ya da bilgi kirliliği üretmiyor; aynı zamanda insanın öncelik haritasını da yeniden çiziyor. Hangi mesele önemli, hangisi tali; neye üzülmeli, neye sevinmeli; ne için çaba harcamalı, neye bigâne kalmalı… Bu soruların cevapları, fark edilmeden medya eliyle şekilleniyor.Bediüzzaman Said Nursî’nin bir asır önce, Asa-yı Musa Dördüncü Mesele’de o dönemin gençlerine cevaben yaptığı tahlil, bugünü anlamak için de şaşırtıcı derecede berrak bir çerçeve sunar. Orada insan hayatını iç içe geçmiş daireler olarak tarif eder: Kalp ve vicdan dairesi, beden ve hane dairesi, mahalle ve şehir dairesi, vatan ve insanlık dairesi… Her dairenin bir vazifesi vardır; fakat en küçük dairedeki vazife, en büyük dairedekinden daha sürekli, daha zorunlu ve daha ehemmiyetlidir. Buna karşılık büyük daireler, cazibeleri sebebiyle insanı kolayca kendine çeker; gürültüsüyle, heyecanıyla ve merak uyandıran yönleriyle küçük dairelerdeki asli sorumlulukları unutturur.Bediüzzaman’ın yaşadığı dönemde bu cazibenin adı radyo idi. İnsanlar, küre-i arzı ilgilendiren hadiseleri takip etmek için en önemli ve hayati vazifelerini ihmal edebiliyorlardı. Bugün ise aynı cazibe, çok daha güçlü ve çok daha kuşatıcı bir hal almıştır. Televizyon, sosyal medya ve dijital platformlar, özellikle çocukları henüz daire bilinci oluşmadan küresel gündemin içine çekmektedir. Böylece kalp, aile, ahlak ve şahsiyet inşası gibi küçük ama belirleyici daireler, büyük ve afakî gündemlerin gölgesinde kalmaktadır.Medya okuryazarlığı tam da bu noktada, yalnızca eleştirel düşünme becerisi olmanın ötesine geçmek zorundadır. Çocuğa sadece “Bu doğru mu?” sorusunu değil, “Bu benim hayatımda nerede durmalı?” sorusunu da sordurabilmelidir. İzlenen içerik doğru bile olsa, insanı asli vazifelerinden koparıyor, hayat sermayesini tüketiyor ve sürekli bir oyalanma hali üretiyorsa, burada ciddi bir mesele var demektir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, insanın sermaye-i hayatı, malayani işlerde imha edilmektedir.Daha da önemlisi, medya yalnızca vakti zayi etmez, kalbi de yönlendirir. Sürekli takip edilen haberler, tartışmalar ve kriz anlatıları, insanı farkında olmadan tarafgirliğe sürükler. Tekrar eden zulüm dili, nefret söylemi veya haksızlık, kulaklarda alışkanlık haline geldiğinde kalplerde de normalleşir. Bediüzzaman’ın “zulmüne şerik olur” uyarısı, bugün medya üzerinden üretilen algılar açısından son derece çarpıcıdır. Medya okuryazarlığı, bu sebeple ahlaki bir hassasiyet de kazandırmak zorundadır.Bediüzzaman’ın “bu cihan harbinden daha büyük bir dava” diye ifade ettiği iman ve anlam meselesi, modern dünyada en fazla medya dili üzerinden aşındırılmaktadır. Maddiyunluk taunu olarak tarif ettiği kapitalist ve madde-perest zihniyet, bugün ekranlar aracılığıyla sıradanlaştırılmakta; hayat, tüketim, haz ve gösteri ekseninde yeniden tanımlanmaktadır. Çocuklar ve gençler, bu anlatının içine doğmakta ve çoğu zaman gerçek bir hayat tasavvuruyla tanışamadan büyümektedir.Bu sebeple medya okuryazarlığı eğitimi, sürekli güncellenmesi gereken teknik bir program olmanın yanında, sabit bir anlam ve değer merkezine oturtulmalıdır. Medya değişir, platformlar dönüşür, dil yenilenir; fakat insanın asli vazifesi değişmez. Bu da: Kalbi korumak, aklı selimle yaşamak, hayat sermayesini ebedî neticeler doğuracak alanlarda değerlendirmek olarak özetlenebilir. Medyayla kurulan ilişki de evet, bu ölçüyle yeniden düşünülmelidir.Bediüzzaman’ın radyoya mesafeli duruşu, dünyadan kaçış değil; öncelikleri muhafaza etme çabasıydı. Bugün ihtiyaç duyulan medya okuryazarlığı da tam olarak budur: Medyayı bütünüyle reddetmeden, fakat onu yerli yerine koyarak kullanabilmek. Büyük dairelerin cazibesine kapılıp küçük ama hayati vazifeleri unutmamak. Çocuklara kazandırılması gereken en temel okuryazarlık, belki de ekranla kurulan ilişkiyi değil; hayatla kurulan dengeyi doğru okuyabilme becerisidir.
Yeni Dünya Düzeninin Sessiz Savaşı: Sınırlar Yerinde, İnsan DeğişiyorDünya bugün yalnızca yeni siyasi denge arayışında değil; aynı zamanda yeni bir insan tasavvuru inşa etmeye çalışıyor. Bu tasavvur, neyin doğru, neyin değerli, neyin vazgeçilmez olduğuna dair köklü kabulleri yeniden tanımlıyor. Yeni dünya düzeni denilen süreç, büyük ölçüde bu tanım üzerinden ilerliyor. Dijitalleşme ise bu dönüşümün en güçlü ve en görünmez taşıyıcısı hâline gelmiş durumda.Geçmişte medeniyetler, şehirler ve kurumlar üzerinden inşa edilirdi. Bugün ise zihinler ve duygular üzerinden kuruluyor. İnsan artık sadece ekonomik ya da siyasi bir varlık olarak değil; yönlendirilebilir, şekillendirilebilir ve yeniden programlanabilir bir unsur olarak ele alınıyor. Dijital çağın sunduğu imkânlar, bu yaklaşımı hem mümkün hem de hızlı kılıyor. Böylece siyaset, yalnızca yönetme sanatı olmaktan çıkıp, anlam üretme ve anlamı dönüştürme faaliyetine dönüşüyor.Bu noktada yapılan küresel müdahalelerin mahiyetini anlamak için şu tespit yol göstericidir:“Yeni küresel güç kompozisyonu ile bazı geleneksel milli ve yerel yapılar değişecektir. Bu değişimin hiç de arzu etmediğimiz savaşlar ile keskin bir şekilde gerçekleşeceğini öngörmek mümkündür. Sadece bizim merkezimizde bir değerlendirme yaparsak, fiziki sınırları hiç değiştirmeden Ortadoğu’da İslamsız Ortadoğu, Orta Asya’da Türklüğün olmadığı bir Türk Cumhuriyetleri dünyası inşası süreci devam ettirilmektedir. Bunu daha açıklayıcı olması açısından şöyle yorumlayabilirim. Şu veya bu coğrafyada yaşayan nüfus aynı kalacak, ancak bu nüfusun kültürel ve duygusal kodları, değerleri değişecek. Yani bilgisayarın donanımları küçük değişikliklerle kalacak, ancak işletim sistemi tamamen değişecek. T. Barrack’ın ifade ettiği Hazardan Akdeniz’e kadar oluşacak refah bölgesi elbette bize ait bir refah bölgesi olarak tasarlanmamaktadır. Keza ABD’nin liderlik ettiği “C5 + 1 Görüşmeleri” Orta Asya’nın başka bir istikamette sosyal değişiminin de yolunu açacaktır. Yalnız burada tekrar vurgulamalıyım ki, okurlarımız bunun sıradan bir fiziki sınırlar değişimi olduğunu düşünmemelidirler. Gerçekleşen topyekûn beşerî haritanın değişimidir.1Bu ifadeler, meselenin sadece siyasal ya da stratejik olmadığını; medeniyet çapında bir dönüşümü işaret ettiğini gösteriyor. Burada hedeflenen şey, toprak değil; insandır. Daha doğrusu insanın neye inandığı, neyi anlamlı bulduğu ve ne uğruna yaşadığıdır. Unutmayalım ki bir medeniyet, sınırlarını kaybettiğinde değil; anlamını kaybettiğinde çöker.Dijitalleşme bu noktada kesinlikle tarafsız bir araç değildir. Hangi değerlerin görünür olacağına, hangi kavramların itibarsızlaştırılacağına, hangi hayat tarzlarının cazip sunulacağına karar veren bir mekanizma hâline getirilmiştir. Sürekli tekrar edilen imgeler, söylemler ve anlatılar; zamanla insanın zihninde yeni normaller inşa eder. Sosyal psikoloji açısından bakıldığında bu süreç, açık bir zorlamadan çok sessiz bir ikna sürecidir. Tam da bu noktada Kur’ân’ın uyarısı bütün açıklığıyla karşımıza çıkar: “Onlar dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler.” Allah muhafaza, dijital çağın sunduğu cazibelerle bu tercihin içine farkında olmadan dâhil olmak, bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük ve en sinsi tehlikelerden biri olarak önümüzde durmaktadır.İnsan kalbi ve zihni, anlamla ayakta durur. Bu anlam iman ve ahlâk ile tahkim edilmediğinde, oluşan boşluk kaçınılmaz olarak başka ideolojiler ve yönlendirmeler tarafından işgal edilir. Bugün küresel düzenin yaptığı tam olarak budur. Dini hayattan, hayatı da kutsallıktan ayıran bir dünya görüşü, dijital mecralarda sürekli yeniden üretilmektedir. İnanç kamusal alandan tasfiye edilir, ahlâk bağlayıcılığını yitirerek göreceli bir zemine çekilir; medeniyet iddiası ise çağın dışında kalmış bir geçmiş özlemi olarak etiketlenir. Oysa bizim medeniyetimiz, insanı yalnızca tüketen ya da üreten bir varlık olarak görmez. İnsanı, yeryüzünde emanet taşıyan; iradesiyle sorumluluk alan ve hayatını anlamla inşa etmekle mükellef bir varlık olarak tanımlar. Bu bakış açısı zayıfladığında, dijitalleşme insanın kemaline hizmet etmez; aksine onu doğrudan kendi işleyişinin muhatabı hâline getirir. Anlamdan ve maneviyattan beslenmeyen bir zihin, dijital araçların karşısında direnç göstermekten çok, onların sunduğu yönlendirmelere açık bir zemine dönüşür. Böyle bir insan tipi, baskı altına alındığını fark etmeden yönlendirilir; çünkü artık karşı karşıya olduğu şey bir tehdit değil, hayatın doğal ve kaçınılmaz akışı gibi sunulmaktadır.Bu yüzden bugün asıl mesele, dijital dünyaya karşı sadece teknik savunma geliştirmek değil; millî, manevî ve zihnî direnci diri tutmaktır. Toplumun kendi değerlerine olan güveni sarsıldığında, en gelişmiş altyapılar bile bir mana ifade etmez. Sosyal psikoloji bize açık bir hakikati hatırlatır ki: İnsan, kendisini büyük, köklü ve anlamlı bir hikâyenin parçası olarak gördüğünde güçlüdür. Bu hikâye ona kim olduğunu, nereden geldiğini ve nereye yürüdüğünü söyler. Anlam duygusu bu şekilde inşa edilir. Fakat bu ortak hikâye zayıfladığında ya da bilinçli olarak unutturulduğunda, ortaya çıkan boşluk uzun süre boş kalmaz. İnsan, farkına varmadan başkalarının yazdığı senaryoların içine çekilir; kendisini ait hissetmediği hâlde içinde yaşadığı başka bir hikâyenin figüranına dönüşür.Bu yüzden ayakta kalmak, sadece itiraz etmek ya da karşı durmak değildir. Ayakta kalmak, neye neden itiraz edildiğini bilerek durabilmektir. Ayakta kalmak, kendi değerlerini savunurken onları asrın diliyle ifade edebilmeyi; inancı hayattan koparmadan, medeniyet fikrini güncel hayatın içine taşıyabilmeyi gerektirir. Çünkü değerler hayattan çekildiğinde, hayat başka değerlerle doldurulur.Dijitalleşme karşısında yapılması gereken şey, ne teslimiyet ne de kör bir reddiyedir. Asıl ihtiyaç duyulan, hikmetle kuşanmış bir şuurdur. Bu şuur, teknolojiyi reddetmeden ama ona teslim de olmadan; dijital imkânları, insanı anlamdan koparan bir araç değil, insanı hakikatle buluşturan bir vasıta hâline getirebilen bir duruştur. Böyle bir şuur, insanı edilgen bir muhatap olmaktan çıkarır; onu kendi hikâyesinin öznesi kılar.Bilmiş olalım ki yeni dünya düzeni, bir medeniyet imtihanıdır. Bu imtihanda kaybedenler, zayıf olanlar değil; neye inandığını unutanlar olacaktır. Kazananlar ise, teknolojiyi kullanan ama ona teslim olmayan; dünyayı okuyan ama değerlerinden vazgeçmeyenlerdir. Çünkü maneviyatını kaybetmeyen bir toplum, şartlar ne kadar değişirse değişsin, ayakta kalmayı bilir.1- https://www.haber7.com/yazarlar/mehmet-ali-bal/3588012-yalta-2025-konferansi-nasil-sonuclanacak
Kendimi Kaybettim, wi-fi Çekiyor mu?Atina sokaklarında gündüz vakti elinde fenerle dolaşan Diyojen, kendisine ne aradığı sorulduğunda “Adam arıyorum, adam” demişti. Aradığı şey karanlıkta kaybolmuş bir nesne değil; kalabalıklar içinde yitirilmiş bir insanlık hâliydi. Asırlar sonra Nasreddin Hoca, gecenin bir vaktinde sokak lambasının altında bir şeyler ararken görülür. Anahtarını kaybettiğini söyler. “Burada mı kaybettin?” denildiğinde “Hayır” der. “O hâlde niye burada arıyorsun?” sorusuna verdiği cevap ise manidardır: “Burası aydınlık.”İki hikâye de gülümsetir ama aynı zamanda içimizi yoklar. Çünkü biri, aydınlıkta bile insan bulamamanın trajedisini anlatır; diğeri, kaybolanı yanlış yerde aramanın ironisini. Bugün ise bu iki hikâyenin ortasında duruyoruz. Aradığımız hemen her şeyi dijital dünyanın aydınlatılmış sokaklarında arıyoruz. Bilgiyi, anlamı, huzuru, hatta kendimizi… Ekranlar parlak, cevaplar hızlı, yönlendirmeler net. Ama gerçekten aradığımız şey orada mı?Sosyal medya bize “aydınlık” alanlar sunuyor: Beğeniler, yorumlar, algoritmalar, hazır cümleler… Kaybolduğumuzu fark ettiğimizde ilk refleksimiz, biraz daha kaydırmak, biraz daha bakmak oluyor. Oysa çoğu zaman kaybettiğimiz şey, ekranın ışığında değil; kalbin karanlık köşelerinde. Dikkatimizi, derinliğimizi, sabrımızı, yüz yüze bakabilme cesaretimizi yitirmiş olabiliriz. Fakat biz, Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki gibi, “aydınlık” olduğu için orada aramaya devam ediyoruz.Diyojen’in feneri de bugüne tutulmuş bir aynadır. Gündüz vakti yakılan o fener, ışık yokluğunu değil, anlam yokluğunu işaret eder. Bugün ışık var, hatta fazlasıyla var; ama insan var mı? Kendisiyle yüzleşebilen, susabilen, düşünmeye tahammül edebilen, başkasını gerçekten duyabilen insan… Yoksa biz de kalabalıklar içinde aranan “adam” mıyız?Dijital dünyanın sunduğu kolaylıkları inkâr etmeden, şunu sormak zorundayız: Her şey orada aranır mı? Anahtarın düştüğü yer karanlıksa, cesaret edip karanlığa bakmak gerekmez mi?Şimdi dönüp kendimize bakma zamanı. Diyojen ironisinde olduğu gibi kalabalıkta aranan ama bulunamayan insan mı olacağız, yoksa Nasreddin Hoca hikayesindeki gibi kaybettiğini aydınlıkta aramanın rahatlığına mı sığınacağız? Gözlerimizi cazibedar ışıkların cafcaflı parıltısından ayırıp kendi kalp ışığımıza dönme zamanı gelmiş demek ki. Üç ayları da fırsat bilip kendimizi ve organik etrafımızı fark edelim. Kendimize gelelim. Aksi hâlde, farkında olmadan “kendimi kaybettim, bulamıyorum” fıkrasının başrolü oluruz.
İstikbal Asya’nındır ve İslamiyet’indirOsmanlı Devleti siyasi, fikrî ve ictimai bakımdan büyük bir sarsıntı içindeydi. Devletin çözülüşü hızlanmış, İslâm dünyası sömürge baskılarıyla parça parça edilmişti. Aydınların bir kısmı kurtuluşu Batı’yı taklit etmekte görürken, “Biz geri kaldık; artık Avrupa daima üstün kalacak” düşüncesi de yaygınlaşıyordu. Diğer bir kısım ise ümitsizlik içinde, “Artık hiçbir şey düzelmez” diyerek her türlü diriliş ihtimalini kapatıyordu.İşte Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Muhâkemât’ı 1911 yılında tam da bu karanlık ruh hâline karşı kaleme alır. Ümitsizliğin gölgesini dağıtmak, zihinlerde berraklık, kalplerde yeniden diriliş ufku açmak ister. Bu eserinde dünya dengelerini, medeniyetlerin yükseliş ve çöküş kanunlarını, İslâm’ın iç dinamiklerini ve Asya’nın gelecekte oynayacağı rolü tarihî tecrübeye ve sosyolojik bir kavrayışa dayanarak analiz eder. Maksadı şudur: durumun düşündükleri gibi olmadığını göstermek. Müslümanlara kendilerini hatırlatmak. Ümitsizliğin karanlığını dağıtmak. Zihinleri esaretten, kalpleri ataletten kurtarmak. Ona göre mesele; fikir, ruh, kimlik ve medeniyet meselesidir. Ve o gün söylediği şu cümle sadece bir teselli değil, değişmeyecek bir hakikatin izahı ve ilanıdır: “İstikbal Asya’nındır ve İslamiyet’indir.”Aşağıda gelen metin, bu iddianın delillerini ortaya koyan Muhakemat eserinin Dokuzuncu Mukaddemesinden istifadeyle hazırlanmıştır.Asya Nasıl Hâkim Olacak?İslâm dünyasının geleceğine dair konuşmak, bugün birçok kişi için ya acı bir hatırayı kurcalamak ya da erişilmez bir idealden bahsetmek gibi görülüyor. Oysa meseleyi doğru yerden okumayı başarabilirsek, tablo hiç de karanlık değil. Çünkü Asya coğrafyasında yüzyıllar boyunca devletler kuran, toplumları şekillendiren, medeniyetler inşa eden esas maya, bugün de yerli yerinde durmaktadır: Din.İslâmiyet’in tarih sahnesindeki rolü tesadüfî değil; fıtrî, tabii ve süreklidir. Dolayısıyla Asya’nın ve İslâm âleminin ileride yeniden söz sahibi olmasını mümkün kılan, birbirini destekleyen çok önemli dinamikler var.Her şeyden önce İslâmiyet, ilim, adalet, denge ve medeniyet kurma iradesi taşıyan bir hayat nizamıdır. Onun özünde bulunan hakikat, telahuk-ı efkarla bugüne taşınan ilimle birleştiğinde toplumları ayağa kaldıracak kadar canlı ve kavidir.Bunun yanında ihtiyaç, insanı da toplumları da harekete zorlayan en güçlü sebeptir. Bugün İslâm dünyası, bu ihtiyacı ve zorunluluğu geçmiş hiçbir dönemde olmadığı kadar yakıcı biçimde hissetmektedir. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz şartlar, yeni bir hamleyi artık tercih değil, mecburiyet hâline getirmiştir. Bu mecburiyet ise, doğrudan doğruya yeniden toparlanma ve ayağa kalkma iradesini beslemektedir.Ayrıca uzun süren geri kalmışlık hâli ile dünyanın başka bölgelerindeki refah manzarası arasındaki keskin fark, Asya toplumlarında uyanış, dikkat, gıpta ve rekabet duygusunu harekete geçirmiştir. Bütün bunların yanında, bu coğrafyanın insanı fıtri olarak aşırılıklardan uzak, dengeli bir mizaca sahiptir. Hayatı bir merkezde toplayan tevhid anlayışı onun ruhunu birleştirir; temiz ve kolay bozulmayan vicdanı ise davranışlarına yön verir. Bugün iletişimin hızlanması, düşüncelerin serbestçe dolaşması ve “yapabiliriz” duygusunun yeniden canlanmasıyla birleştiğinde, bu fıtri kabiliyet büyük bir imkâna dönüşmektedir.Ve nihayet, ümit yeniden dirilmiştir. Fakrın zorlaması, tarihin akışı ve dinin emri, bugün medenileşme arzusunu ve yenilenme iradesini beslemektedir. Bir dönem İslâm dünyasını felç eden ümitsizlik artık eski ağırlığını taşımıyor; yerini uyanışa eşlik eden güçlü bir umut alıyor.Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde, Bediüzzaman’a göre, İslâm âleminin parlak istikbalinin gelmesi yalnızca mümkün değil; aynı zamanda muhtemel, hatta yaklaşmakta olduğu görülüyordu. Bu tespit 1911’de bir ufuk cümlesiydi. O gün, birçoklarının gözüne uzak bir ihtimal gibi görünse de hakikatin yönü buna işaret ediyordu.Bugünden baktığımızda ise, o yaklaşanın artık yalnız bir ihtimal değil, fiilî bir hakikat olduğunu görmekteyiz. İslâm coğrafyasının yeniden şuur kazandığı; kimlik, ilim, dayanışma ve özgüven duygularının yeniden doğduğu açıkça görülüyor.Dahası, umut yalnızca geçmişten taşınan bir hayal değil, bugünün gerçekliğinden kuvvet alan bir hareket hâline gelmiştir. İslâm dünyası artık eski konumunu hatırlamakla kalmıyor; geleceğe dair yeni bir söz söylemeye hazırlanmaktadır.Başka bir ifadeyle: 1911’de “yaklaşmakta” olan, bugün kapımıza gelmiş; yarın ise daha ileriye taşınacak bir doğuşun eşiğindeyiz. Bu diriliş, ne romantik bir teselli ne de kuru bir iddiadır; tarihin, fıtratın ve toplum dinamiklerinin gösterdiği kaçınılmaz bir yöneliştir.Avrupa Eski Avrupa DeğilYukarıda saydığımız imkân ve diriliş sebeplerinin yanında, bu sürece dışarıdan destek veren bir gelişme daha var: Avrupa medeniyetinin iç yapısında bir süredir çeşitli çözülmeler başlamıştır. Bir zamanlar onların yükselişine hizmet eden çalışma disiplini, üretim ahlâkı ve toplumsal dayanışma ruhu; rahatlık, tüketim, haz ve konforun yaygınlaşmasıyla zayıflamıştır. Emek artık sefahatin ve nefsin arzu ettiği hızlı tüketime yetişememekte, insanın çalışmasını ve üretmesini teşvik eden anlam ve ideal duygusu giderek kaybolmaktadır.Bu bozulmanın iki sebebi var. 1. Medeniyeti kurarken din ve fazileti ölçü edinmemek ve böylece sefahate kapı açmak. 2. Şehvet düşkünlüğü ve dinsizliğin doğurduğu merhametsizlik sebebiyle sosyal hayatta meydana gelen büyük eşitsizlik.Evet, işte bu dinsizlik ve manevî temellerin çözülmesi, Avrupa medeniyetinin iç yapısını öylesine sarstı ki, ardı ardına pek çok yıkıcı akım ve toplumsal çalkantı ortaya çıktı. İnanç ve ahlâkın toplum hayatından çekilmesi, insanın varoluşunu anlamlandıracağı merkezleri dağıttı. Bu boşluğu önce nihilizm, yani hayatın bir anlamı olmadığı düşüncesi doldurdu. Ardından komünizm, faşizm ve ırkçı siyasetler gibi insanı ya devlete ya ırka ya da güce feda eden ideolojiler hâkim oldu. Bunlar, insanı yücelten değerleri törpüledi; merhamet yerine güç, adalet yerine çıkar geçer akçe oldu.Bu kırılma yalnızca fikir düzeyinde de kalmadı; toplum hayatında derin yaralar açtı. Aile kurumu zayıfladı; cinsiyetsizleşme, kimlik karmaşası ve mahremiyetin olmaması sıradanlaştı. Manevî boşluğu doldurma iddiasıyla tüketim, haz ve anlık zevkler kutsallaştırıldı.Netice olarak ahlâkî çözülme, uyuşturucu ve bağımlılık salgınları, yalnızlık, ruhi çöküntü ve anlam kaybı, Avrupa şehirlerini sessiz fakat derin bir bunalımın içine itti. İnsan kendine tutunacak bir kök bulamayınca, hayat hızlı fakat içi boş bir akış hâline geldi. Bu yüzden bugün, görünüşte parlak modern şehirlerin içinde, ruhu yorulmuş bir insanlık sessizce tükenmektedir.Bu çalkantılı tablo, aslında bize çok açık bir gerçeği gösteriyor: Bir medeniyet, temelini ahlâka, merhamete ve ilahî ölçüye dayandırmadıkça ayakta kalamaz. Manevî bağ koparıldığında, düzen dağılır, toplumun ahengi bozulur, insan insana yük ve tehdide dönüşür. Eğer İslâm’ın sağlam ipine tutunulmaz, yani hayatın kalbine yeniden tevhid, adalet ve fıtrata uygun ölçü yerleştirilmezse, bugün görünmez gibi duran bu yıkıcı akımlar, yarın medeniyetin bütün damarlarını çökertecektir. Nitekim işaretleri şimdiden ortadadır: aile çözülmekte, toplumlar kutuplaşmakta, zihinler yorulmakta, gençlik yönsüzlüğe sürüklenmekte, şehirler ruhsuzlaşmakta, insan yalnızlaşmaktadır.Oysa İslâm’ın sunduğu çözümler, dışarıdan dayatılan idealler değil; insanın yaratılışına uygun, hayatın gerçek ihtiyaçlarına cevap veren köklü prensiplerdir. Meselâ İslâmiyet’ in binlerce esasından yalnızca zekât ibadeti bile, ekonomik uçurumları kapatacak, servetin belli ellerde toplanmasını engelleyecek, zenginin malı üzerinden fakirin hakkını görünür kılacak bir adalet ve yardımlaşma kanunudur. Bu kanun uygulandığında, geçim sahasındaki korkunç eşitsizlik yumuşar, toplumdaki gerilim azalır, kin ve kıskançlığın yerini dayanışma ve güven alır.Avrupa’yı Şimdiye Kadar Galip Eden Sebepler, Bundan Sonra Neden Galip Etmesin?Bediüzzaman tam bu noktada akla gelebilecek bir itiraza da dikkat çeker ve şöyle der: Eğer şöyle denilirse: “Avrupa’yı bugüne kadar galip eden sebepler, bundan sonra neden yine galip olmasın?” Yani, “Onlar ilerledi ve üstün oldular. Bu üstünlük neden devam etmesin?” Bu soruya şu şekilde cevap verir:Avrupa’nın tarih boyunca gösterdiği yükseliş, tesadüfî değil; toplumun karakteri ve coğrafî şartlardan doğan bazı sebepler vardı. Her şeyden önce Avrupa halkları, genel olarak aceleci olmayan, ağırbaşlı ve temkinli bir mizaca sahipti. Yeni bir fikri veya sistemi hemen benimsemiyor; önce uzun uzun tartıyor, deniyor, ölçüyor ve ancak emin olduktan sonra kabul ediyorlardı. Bu sayede, bir defa kabul ettikleri şeyden de kolay kolay vazgeçmiyor; istikrar ve sebat onlar için temel bir hayat disiplini hâline geliyordu. İşte bu soğukkanlılık, düşünce hayatında da, siyaset ve hukuk düzeninde de, sanayi ve bilim sahalarında da sağlam ve kalıcı adımlar atmalarına imkân verdi.Buna ek olarak, Avrupa’nın coğrafî yapısı, geniş ve verimli topraklardan çok, dar yaşam alanlarına ve kalabalık toplumlara sahipti. Toprak ve imkânların sınırlı olması, insanları çalışmaya, üretmeye ve yeni yollar bulmaya mecbur bıraktı. İhtiyaç mecburiyet doğurdu; mecburiyet ise gayreti ve araştırmayı güçlendirdi. Rahatlık değil, mücadele büyüttü onları. Bu durum, hem şahıs düzeyinde girişim ruhunu besledi, hem de toplum genelinde çalışkanlık ve disiplin kültürü doğurdu.Ayrıca Avrupa, tarih boyunca denizler ve ticaret yollarıyla iç içe yaşadı. Deniz, sadece geçim kaynağı değil; dış dünyaya açılan kapı demekti. Bu durum, uzak beldelerle temas kurmayı, farklı kültürlerden etkilenmeyi ve bilgi alışverişini kolaylaştırdı. Maden yatakları ve endüstriyel hammaddeler ise üretimi, üretim de işbirliğini ve organizasyonu mecbur kıldı. Böylece toplum içinde meslekler, kurumlar ve dayanışma ağları gelişti. İnsanlar yalnız başına değil; birlikte iş yapma kültürüyle ilerlediler. Bütün bu unsurlar birleşince, Avrupa’nın yükselişi kaçınılmaz bir sonuç hâline geldi: Sabır + ihtiyaç + işbirliği = terakki (ilerleme).Bediüzzaman Hazretlerinin işaret ettiği asıl mesele tam da burada başlar. Zira bugün manzara büyük ölçüde değişmiştir. Eskiden sadece belli merkezlerin elinde bulunan ilim, teknoloji ve üretim imkânları artık bütün dünyaya yayılmıştır. Ulaşım vasıtalarının gelişmesiyle dünya adeta tek bir şehir, ülkeler ise bu şehrin mahalleleri hâline gelmiştir. Bilgi, matbuat, iletişim ve dijital ağlar sayesinde artık hiçbir fikir sadece bir coğrafyaya hapsedilememekte; düşünce ve teknik olabildiğince hızlı dolaşmaktadır. Bir zamanlar Avrupa’ya terakki kazandıran “öğrenme ve yenilik üretme imtiyazı”, bugün genel bir insanlık sermayesi hâline gelmiştir. Dolayısıyla Avrupa’nın elinde bulunan üstünlük, artık bir ayrıcalık değildir.Ayrıca tarih boyunca onları güçlü kılan sabırlı, tutarlı ve üretime dayalı çalışma düzeni, refahın getirdiği rehavetle zayıflamaya başlamıştır. Konfor arttıkça mücadele ruhu, üretim azaldıkça da dayanışma ve istikrar kırılmaya yüz tutmuştur. Buna karşılık, İslâm dünyasında uzun yıllar boyunca hissedilen geri kalmışlık duygusu, bugün yerini uyanış, yeniden öğrenme ve var olma kararlılığına bırakmaktadır. İhtiyaç, yeniden gayreti doğurmuş; gayret ise harekete geçme iradesini beslemiştir.Bir de işin ruh tarafı var. Avrupa medeniyetinin iç yapısında iman ve ahlâkın yerini tüketim, haz ve bencillik aldıkça insanın manası zayıflamış, toplum birbirinden kopmuş, aile ve aidiyet çözülmüş, değerler dağılmıştır. Oysa İslâmiyet’in özü, tam da bu noktada insanı merkeze alan bir anlam ve denge teklif eder. Kökleri sağlam olan, insanı eşya ve hayat karşısında konumlandıran, kalbi ve aklı birlikte besleyen bir hayat nizamı…İşte bu yüzden bugün, dün Avrupa’da görünen terakki sebepleri zayıflarken, İslâm coğrafyasında dirilişin zemini her geçen gün daha da güçlenmektedir.Güç Dengesinde Yön DeğişimiBu yeni şartlarda, Avrupa medeniyetinin taşıdığı yük giderek ağırlaşmış, hareket kabiliyeti azalmıştır. Çünkü batı medeniyeti artık büyük şehirlerin masraflarını, küresel sistemlerin karmaşıklığını, tüketim alışkanlıklarının doğurduğu bağımlılıkları ve toplumdaki anlam kaybının yol açtığı huzursuzluğu taşıyamamaktadır. Kendi içinden çıkan fikir çatışmaları, sınıf uçurumları, aile çözülmeleri ve ahlâkî erimeler, Batı medeniyetini ayakta durması zor bir yapı hâline getirmiştir. Güç büyüdükçe sorumluluk artmış, yapı genişledikçe denge bozulmuştur. Bu yüzden Avrupa medeniyeti, artık eskisi kadar çevik ve üretken hareket edememektedir.Buna karşılık, İslâm dünyasının yükü daha hafiftir. Bu, yalnızca ekonomik veya siyasi yük değildir. Burada kastedilen; İslâm dünyasının yeniden inşa etmek için geniş bir alanının, güçlü bir inanç temelinin ve bozulmamış bir toplum mayasının bulunmasıdır. Yani:Bizim kökümüz sağlamdır.İtikadımız yaşayan güçtür.Toplumun fıtrî değerleri henüz bütünüyle yıpranmış değildir.Aile, dayanışma ve merhamet gibi temel bağlar hâlâ canlıdır.İhtiyaç, gayreti doğurmakta; gayret ise ilerleme iradesini beslemektedir.Başka bir ifadeyle; Avrupa büyük bir yapıyı korumak zorunda, biz ise yeni bir yapıyı kurma imkânına sahibiz. İşte bu yüzden Bediüzzaman, karamsarlığın hâkim olduğu bir dönemde dahi büyük bir ümit ufku açarak şöyle der: “Velhasıl, onların yükü ağır, bizimki hafiftir. Yetişiriz, hatta geçeriz — eğer Allah’ın yardımı yanımızda olursa.”Hutbe-i Şamiyede de mealen şöyle seslenir Arap dünyasına ve Müslümanlara: Ey hamiyetli kardeşler! İsraf, gayrimeşru lezzetler ve din dışı davranışlarla o eski çürümüş hâli yeniden diriltmeyin. Çünkü şimdiye kadar âdeta bir mezarda gibiydik; hem de çürümeye yüz tutmuş bir mezarda… Fakat bugün, milletin birliği ve meşrutiyetin adaletli yapısıyla yeniden bir rahme girdik; artık gelişme zamanımızdır. Uzun yıllardır geri kaldığımız medeniyet yolunda, Allah’ ın izni ve Peygamberimizin (asm) mucizesi hükmündeki manevî desteğiyle hızla ilerleyeceğiz.Zira biz, kanunların adaletine uyarak şeriatın rayları üzerinde giden bir tren gibi güçlenecek; şer’î meşveretin burakı gibi fikir yolculuğuna çıkacağız. Bu uçsuz bucaksız, insanı ürküten geri kalmışlık çölünü kısa zamanda aşacağız. Ve medenî milletlerle omuz omuza yürüyüp onlarla yarışacağız. Çünkü onlar asırlarca öküz arabası misali yavaş ve ağır hareket etmişlerdi. Biz ise bir anda tren ve balon gibi hızlı vasıtalara bineceğiz; onların geçtiği yolları çok daha kısa zamanda aşacağız. Hatta güzel ahlâkı kendinde toplayan İslâm hakikatinin gücüyle, fıtratımızdaki kabiliyetle, imanımızın bereketiyle ve fakirliğin bize kazandırdığı azimle onları fersah fersah geçeceğiz. Nitekim tarihte bunu başarmıştık; yine başarabiliriz.Şimdi mesele, bu yürüyüşün farkında olmak ve adım atmaktır.Haydi Bismillah…
Her Vakit Bir Es Fani Dünyada Baki Bir NefesNamaz, insanın en temel görevi ve kulluğun özüdür. Kalbe huzur, ruha rahat veren ilâhî bir davettir. Bütün ibadetleri içinde toplayan nurani bir özettir. Şükür ve hamdin en güzel ifadesidir. Beş vakit namazın her biri büyük bir dönüşüme işaret eder. Her bir namaz başka bir uyanışın alametidir. Her bir vakit, Rabbimizin ayrı ayrı nimetlerini hatırlatan bir kudret ve rahmet eseridir. Her namaz vakti, bir nimetin başlangıcı bir ihsanın tecellisi bir ikramın yansımasıdır.Sabah Namazıİnsan yaratılış itibarıyla gayet zayıf, aciz ve fakirdir. İhtiyacı sonsuz, korkuları sınırsız, ümid ve arzuları nihayetsizdir. Her şeyle bir bağı her şeyle bir alakası vardır. Her daim canını acıtan bir ayrılık her vakit ruhunu yakan bir firak vardır. Hâlbuki insanın eli kısa, ömrü az, iktidarı zayıftır.Elbette böyle bir insan sabah kalkıp güzelce abdest alıp sonsuz kudret sahibi, nihayetsiz hazinelerin maliki her şey elinde ve her şey emrinde olan Allah Teâlâ’nın ilahi dergâhına kapanmalıdır. Bütün samimiyetiyle alnını secdeye koymalı halini rahmana arz etmeli, derdini Rabbine açmalıdır. Namaz ile Allah’tan yardım istemeli. Namaz ile Allah’a sığınmalıdır.Gün içinde başına gelecek büyük küçük, önemli önemsiz her türlü musibetlere belalara karşı sabah namazıyla bir dayanak noktası aramalıdır. Omzuna yüklenecek ağır yüklere karşı sabah namazıyla bir kuvvet bulmalıdır. Evet, sabah namazı; ruhu boğan, kalbi dağlayan, insanı inciten hadiselere karşı bir rahmet ve bir nimettir.Öğle NamazıDünyevi meşguliyetlerin insanı sardığı, gündelik işlerin ruhu sarstığı öğle vaktinde insanın ruhu nefes alacak bir pencereye ihtiyaç duyar. Fani dünya işlerinin verdiği gaflet uykusundan uyanmayı arzu eder. İşte hayatın ağır yükü altında ezilmek derecesine gelen insan, öğle namazıyla sultan-ı kâinatın huzuruna varıp dergâhına diz çöküp huşu ile ona yalvarmalı tazarru ve niyazda bulunmalıdır. Evet, öğle namazı, Rabbimizin celal ve azameti karşısında hürmetle rükû edip aczimizi itiraf etmektir. Öğle namazı, bizi besleyen, büyüten, Rabbimiz olan Hazret-i Allah’a inkıyat edip boyun eğerek hayret, muhabbet ve mahviyetle secde etmektir.İkindi Namazı İkindi vakti, gündelik işlerin artık yavaş yavaş sona erdiği insanın üstüne hazinâne bir halin çöktüğü bir vakittir. Bu vakit insan ömrünün ihtiyarlığına benzer. İnsana gençliğin elbet bir gün gideceği hakikatini hatırlatır. Bu hazin hal karşısında insan büyük bir teselli arar. Evet, ikindi namazı; göçüp giden güneşin verdiği dersle şu dünya hanında bir misafir olduğumuzu fark edip ilan etmektir. Bu vakit, Allah’ın verdiği ve hususan bugün mazhar olduğumuz sıhhat, selamet ve hayırlı hizmetlere karşı bir şükürdür. Rabbimizin hesapsız nimetlerine ve nihayetsiz rahmetine karşı el pençe divan durmak, hürmetle rükûa varmak, mahviyetle secde etmektir.Akşam NamazıAkşam vakti yaz ve güz iklimlerinin sona erip kış mevsiminin gelmesini anımsatır. Akşam vakti, bir veda vaktidir. Nazenin mahlûkların vefatıyla beraber insanın dünya yolculuğunun bir gün biteceği hakikatini hatırlatır. İşte akşam namazıyla mümin “Allahu Ekber” diyerek tekbir alır, fani âlemin yüzüne “Baki olan ancak Allah’tır” diye haykırır. (اِ يَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِ يَّاكَ نَسْتَعٖينُ) ilahi biz ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz diyerek yalnızca ona yönelir yalnızca ondan yardım ister.Evet, akşam namazı; ebedi ve sermedi olan Rabbimizin her türlü kusurdan nihayetsiz derece uzak olduğunu, her türlü noksanlıktan pak ve münezzeh olduğunu ilan etmektir. Akşam namazı, hürmet ve muhabbetle dergâh-ı ilahide diz çöküp “Ettehiyyâtu” duasını okuyarak bütün mahlûkatın yaptıkları ibadetleri Cenab-ı Hakk’a arz etmektir. Onun sevgili habibi olan Resûl-i Ekrem (sav) Efendimize selâm edip tecdid-i biat etmektir. İşte namaz böyle latîf bir vazife, böyle azîz bir hizmet, böyle güzel bir ubudiyet, böyle ciddî bir hakikattir. Bu fâni misafirhanede bâkî bir sohbet ve daimi bir saadettir.Yatsı Namazı Yatsı vakti gündüze ait her şeyin kaybolup, gece âleminin kâinatı kapladığı bir andır. Bu vakit insana fani dünyadan göç eden kimselerin artık eserlerinin dahi silindiği hakikatini ders verir. Yüzleri fani dünyadan baki âleme çevirmeye davet eder. Yatsı namazı gece ve gündüzü, kış ve yazı, dünya ve ahireti bir kitabın sayfaları gibi kolaylıkla çeviren Rabbimize karşı bir ibadettir.Karanlıkları aydınlığa çeviren bir nurdur. Ayrılık yaralarını tedavi eden bir ilaçtır. Kabir âlemini cennet bahçesine çeviren bir siraçtır. Bizi unutan dünyayı unutup, dertlerimizi Rabb-i Rahime dökmektir. Kalbin gözyaşlarını secdede Rahman ile silmektir. Ölümün kardeşi olan uykuya dalmadan önce günün son ibadet vazifesini eda etmektir. Günlük amel defterine ve kader satırlarına bir hüsn-i hatime bir hitâmuhû misktir. Bitkilerin ve hayvanların yattığı, güneşin gizlendiği, yıldızların uyanık olduğu yatsı vaktinde Cenab-ı Hakk’ın kudretini düşünüp “Allahu Ekber” diyerek kıyam etmektir.Sonbaharda mahlûkatı ölümüyle secdeye gönderen, ilkbaharda diriltip rükûa kaldıran Kadîr-i zü’l-Celale, zikir arkadaşlarımız olan mahlûkatla beraber rükû ve secde etmektir.***Evet, Rabbimizle bir nevi sohbet olan namaz, ruhumuzun huzuru, kalbimizin süruru, boynumuzun borcu, gözümüzün nuru, latifelerimizin cilasıdır. İşte bu manalarla kılınan bir namazın ne kadar hoş bir hizmet, ne kadar güzel bir ubûdiyet, ne kadar şirin bir vazife olduğunu herkes anlar.Ya İlahena! Namazlarımızı, kıyamlarımızı, kıraatimizi, rüku’muzu, sücudumuzu, kuudumuzu, teşehhüdümüzü, tesbihatımızı, tehlilimizi, tazarru ve niyazımızı bizden kabul buyur. Eksiklerimizi lütfundan, fazlından, kereminden sen tamamla! Âmin!
Gerçeği Değil, Zahiri Tartışan Sığ Toplumİşin perde arkasına odaklanmayan, dıştan gördüğünü, duyduğunu gerçek kabul eden toplum, sosyal medya aracılığıyla çok çabuk manipüle edilebilmektedir. Halbuki iyice araştırmadan olumlu ya da olumsuz hiçbir şeyin doğrudan kabul edilmemesi gereken bir çağa adım atmış bulunuyoruz. Halk arasında; insan, kıyafetiyle karşılanır, ilmiyle ağırlanır ve konuşmasıyla veya ahlakıyla uğurlanır diye bir söz dolaşır. Önemli bir hakikatin tek cümleyle ifadesidir bu söz aslında. Bir manada, ağzımızdan çıkan kelimelerin ve konuştuğumuz mevzuların da bizi biz yapan değerlerin arasında olduğunu anlatır. Çünkü dünya meylü’r-rahat, lezzet ve zevk alma yeri değildir. Nefse hoş gelen muhabbetler, boş konuşmalar, gıybet, insanları arkadan çekiştirmeler ve istihza kokan mükâlemelerle vakit harcanacak bir yer hiç değildir. Bu olumsuz ve boş konuşmaların yanında bir de faydasız meselelerin mevzubahis edilmesi hususu var. Bu da dıştan bakınca içi dolu konuşmalar gibi görünen ancak şu kısa ömürde yine işe yaramayan, gereksiz vakit harcatan ve en kıymetli varlıklarımızdan birisi olan boş vakitlerimizin heder olmasına sebep olan bir faaliyettir.Kimi zaman televizyon kanallarındaki programlarda, kimi zaman bir gazete ya da dergi makalesinde ve bazen de sohbet meclislerinde, sonunda kimseye bir şey kazandırmayan ve neticede bir yere varılamayan meselelerin konuşulduğunu veya yazıldığını görürüz, şahid oluruz. Aslında bu insanlar işin hakikatini değil, zahirini yani kabuğunu tartışmaktadırlar. İşin özüyle ilgilenmezler. Sebebi ya da niçini üzerinde durmazlar. Mana-yı harfî ile değil mana-yı ismî ile uğraşırlar. Bu şekilde işin arka planı veya sebebi ile ilgilenilmeyince, bu dünyaya geliş amacımız tam olarak anlaşılamıyor. Mesela, bu dünyaya nasıl geldiğimizi farklı kaynaklardan okuduğumuzu düşünelim. İşin aslında Hz. Âdem’in (as), Hz. Havva ile birlikte Cenâb-ı Hak tarafından cennetten çıkarılarak dünyaya gelmeleri ve insan neslinin bu şekilde dünyada yayılması ve çoğalması vardır. Bu bir gerçektir. Ama mesele sadece bu anlatımla kaldığında, işin hakikati ortaya çıkmıyor. Hz. Âdem (as) niçin dünyaya gönderildi? Asıl konuşmamız gereken konu budur. Risâle-i Nûr’da Bedîüzzaman Hazretleri, Peygamber kıssalarını anlatırken olayların ana hatları üzerinde durur. Daha sonra bu kıssalardan çıkarmamız gereken dersleri sayfalarca ayrıntılı bir şekilde anlatır, açıklar. Yani işin zahirini hızlıca geçerek, işin gerçeği üzerinde kafa yorar. 1. Lem’a’da Hz. Yunus’un (as) başından geçenleri birkaç satırda özetler. Üç sayfa boyunca işin hakikatini anlatır. Üstâd Hazretleri 2. Lem’a’da, Hz. Eyyub’un (as) başından geçenlerin hulâsasını birkaç satırda ifade eder. Daha sonra işin arka planını, hikmetlerini ve çıkarmamız gereken dersleri altı sayfada ince ince ortaya koyar. Bu durumun en güzel örneği ise Miraç’tır. Miraç mucizesi, hep o gece yaşananlar üzerinden anlatılmıştır. Ama Miraç nedir, diye 31. Söz okunduğunda kabukla değil, özle ilgilenilmesi gerektiği çok güzel anlaşılır. O gece yaşananlar, elbette ki bilinecek, okunacak, anlatılacak. Bununla birlikte daha sonra işin arka planına geçilecek, zahir değil gerçeklerin üzerinde durulacak. Miraç Risalesi’nde, Miraç hadisesinin lüzumunun sırrı, hakikati, hikmeti ve faydaları ile getirileri anlatılmıştır. Böylece niçin Miraç gibi bir seyahate ihtiyaç duyuldu, sorusunun cevabı verilmiş olur ve asıl almamız gereken dersleri öğrenmiş oluruz. Bunun bir benzeri Uhud Savaşı için de geçerlidir. Uhud Savaşı, yıllarca Okçular Tepesi’nin terk edilmesi üzerinden anlatılıyordu. Ama 7. Lem’a’da Uhud Savaşı’na farklı bir bakış açısıyla bakılır, buradaki zahirî yenilginin, gelecekteki daha büyük fetihlere vesile olduğu ifade edilir. Dıştan bakıldığında sıradan bir savaş gibi görülebilecek bir olayın arkasında nice hikmetlerin olduğu anlaşılır. Bu savaşta mevcut Sahâbeler ile geleceğin Sahâbeleri muharebe etmişlerdir. Müslümanların yenilmesine yol açan Halid bin Velid, birkaç sene sonra İslam ile şereflenmiş ve o kadar fethe vesile olmuştur ki; “Seyfullah” lakabını almıştır. Üstelik devamlı Okçular Tepesi üzerinden yapılan tartışmalar Sahâbeleri eleştirme yanlışına katkı sağlamaktan başka bir fayda vermemektedir. Bazen yenilgi de gerekebilir. Bu yenilginin ileride çok daha büyük bir fethe kapı aralayabileceğini bilmek lazım. İzzetleri kırılmayan geleceğin Sahâbeleri, kılıç zoruyla değil, İslâm’ın güzelliklerini görerek iman etmişlerdir.Zahire aldanmak, sadece zahir üzerinden meselelere yaklaşmak, insanları zahire bakarak değerlendirmek ve kıssaların yalnızca zahirî yönleriyle ilgilenmek, suret-perest ahir zaman insanının hastalıkları arasındadır. Hep dış görünüşle ilgilenmek, yatırımı hep kabuğa yapıp içe dönük bir eylemde bulunmamak, dışı parlak ama içi kof meyveler veya kuruyemişler gibi zararlı insanların yetişmesine sebep oluyor. Dıştan bakınca gayet parlak ve iyi yetişmiş gibi görünen bir kuruyemişi ağzımıza attığımızda bazen acı bir tatla karşılaşabiliyoruz. Ya da dıştan parlak görünen meyvelerin içine kurt girmiş ve kemirerek içini çürütmüş olabiliyor. Aynen bu örneklerde olduğu gibi, yatırım sadece dışa yapılmamalı. Asıl yatırım içe yapılmalı. Ya da sadece dışa bakarak tutum belirlenmemeli, bir karara varılacaksa içte olanlar da hesaba katılmalıdır. İşin perde arkasına odaklanmayan, dıştan gördüğünü, duyduğunu gerçek kabul eden toplum, sosyal medya aracılığıyla çok çabuk manipüle edilebilmektedir. Halbuki iyice araştırmadan olumlu ya da olumsuz hiçbir şeyin doğrudan kabul edilmemesi gereken bir çağa adım atmış bulunuyoruz. Gerçeğin bire bir aynısı ama aslında sahte olan videolar çekilebilen, sosyal medya görüntüleri hazırlanabilen bir teknolojik seviyeye geldik. Artık herkesin ehl-i tahkik olması gerekiyor. Risâle-i Nûr’da niçin her şeyin aslının ve perde arkasının araştırılması şeklinde sistematize edilen yöntemlerin tercih edildiğini daha iyi anlayabiliyoruz. Aksi takdirde bu asır düzenbazlıklarıyla başka türlü mücadele edilemezdi.
Ahlaklı Bir Neslin İnşasında Ders Halkalarının EtkisiAile, bir çocuk için ilk medresedir; anne baba ise bu medresenin muallimidir. Derslere ve manevî sohbetlere devam eden, iman hizmetinde gayretli olan anne babalar, yalnız kendi imanlarını değil, nesillerinin kaderini de güzelleştirirler. Evini imanla nurlandıran aileler, dünyada huzurun, ahirette ise saadetin kapısını aralamış olurlar. Rabbimiz, yuvalarımızı iman, ihlâs, huzur ve muhabbetle mamur eylesin.Allah’a iman eden, Resulünü tasdik eden ve İslâm’ı hayatının merkezine alan her anne baba, huzurlu bir yuva kurmayı, güzel ahlâklı evlatlar yetiştirmeyi ve cennete lâyık bir aile olmayı arzu eder. Bu ideal, her mümin aile için ortak bir hayaldir. Ancak bu hayal, kendiliğinden gerçekleşmez. Emek, gayret ve çaba ister. Nasıl ki bir bahçe sürülmeden, temizlenmeden, gübrelenmeden ve düzenli olarak bakılmadan ürün vermezse; aile de iman, ilim, sohbet ve hizmetle beslenmeden kemale ermez. Aile hayatındaki huzur ve saadet, imanın derecesiyle doğru orantılıdır.Aile, içinde yaşadığı toplumun değerlerini hem yaşar hem de sonraki nesillere aktarır. Toplumun inançları, ahlâk anlayışı, gelenekleri ve kültürü en güçlü şekilde aile ortamında şekillenir. Bu sebeple anne babalar, çocuklarının yalnızca maddî ihtiyaçlarına değil, manevî ve ahlâkî gelişimlerine de aynı hassasiyetle yaklaşmalıdır. Helâl ve haram bilinci, dinî ölçüler, dünya ve ahiret dengesi, doğru konuşma adabı, insanlarla sağlıklı iletişim kurma becerisi ve hayata dair temel ölçüler çocuklara ilk olarak ailede kazandırılır.Çocuklar, ilk sosyal çevreleri olan ailede gördüklerini model alarak öğrenirler. Taklit, özdeşleşme ve gözlem yoluyla değer kazanır; daha sonra okul ve çevreyle bu birikim gelişir. Bu yönüyle aile, çocuğun hayata hazırlanmasında en etkili ve en belirleyici kurumdur. Anne babanın duruşu, davranışı ve tercihleri, evladın istikametini doğrudan etkiler.Kur’ân-ı Kerîm’de, müminlere kendilerini ve ailelerini ateşten koruma sorumluluğu yüklenmiştir. Bu sorumluluk yalnızca maddî tedbirlerle sınırlı değildir; iman, ahlâk, dua ve manevî eğitim de bu korumanın asli unsurlarıdır. Peygamber Efendimizin (asm) “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz” hadisi, anne babanın evlatları üzerindeki mesuliyetini açıkça ortaya koyar. Anne babanın hâli, evladın hâline aynadır. İman hizmetine yönelen, manevî hayatını canlı tutan ebeveynler, yalnız kendileri için değil, çocuklarının istikbali için de büyük bir yatırım yapmış olurlar.Ders ve sohbetlere devam eden ailelerde ahlâkî olgunluk zamanla belirginleşir. Baba nefsini ve öfkesini terbiye etmeyi öğrenir, anne merhamet ve şefkatini derinleştirir. Evde Kur’ân okunması, imanî derslerin yapılması, dua ve zikrin hayatın bir parçası hâline gelmesi, çocukların kalbinde ve ruhunda manevî bir atmosfer oluşturur. Bu ortamda yetişen çocuk, farkında olmadan imanla yoğrulur, ahlâkla beslenir.Dünyevî mal ve mülk sınırlı ve geçicidir. Buna karşılık iman, ilim ve güzel ahlâk nesilden nesile aktarılan, ahirette de karşılığı olan en kıymetli mirastır. Anne babanın evladına bırakabileceği en büyük servet budur. Hizmetten ve sohbetten uzaklaşılan ailelerde ise zamanla huzursuzluk artar, sabır azalır, küçük meseleler büyür ve çocuk rehbersiz kalır. Manevî boşluk, insanı fark ettirmeden yanlış yönlendirmelere açık hâle getirir.Bu hakikati anlatan aşağıya aldığımız ibretli bir misalde, şuurlu ve fedakâr bir annenin ders ve sohbetlere çocuklarıyla birlikte devam ettiği, öğrendiklerini onlara sade bir dille anlattığı görülür. Başlangıçta çevresinden eleştiri alsa da bu annenin çocukları yıllar içinde edepli, sorumluluk sahibi, hedefi Allah rızası olan bireyler olarak yetişir. Aynı çevrede manevî eğitimi ihmal edilen bazı çocuklar ise yanlış tercihlerle savrulup hayatın anlamını kaybederler. Bu tablo, anne babanın bugünkü tercihinin, evladın yarınını nasıl şekillendirdiğini açıkça gösterir.Neticede aile, bir çocuk için ilk medresedir; anne baba ise bu medresenin muallimidir. Derslere ve manevî sohbetlere devam eden, iman hizmetinde gayretli olan anne babalar, yalnız kendi imanlarını değil, nesillerinin kaderini de güzelleştirirler. Evini imanla nurlandıran aileler, dünyada huzurun, ahirette ise saadetin kapısını aralamış olurlar.Rabbimiz, yuvalarımızı iman, ihlâs, huzur ve muhabbetle mamur eylesin.ŞUURLU ANNE VE FEDAKÂRLIĞININ MEYVESİAnadolu’nun bir şehrinde, şuurlu, basiretli, gayretli ve şefkatli genç bir anne yaşardı. Bu anne, bulunduğu bölgede yapılan ders ve sohbetleri mümkün mertebe kaçırmaz, düzenli olarak katılırdı. Dersleri dikkatle dinler, kısa notlar alır; yanında götürdüğü çocuklarına ise eve dönerken, yaşlarına uygun bir dille anlatırdı. Anlattıklarını gerçekten anlayıp anlamadıklarını görmek için onlara de tekrar ettirir, böylece öğrendiklerinin zihinlerinde ve kalplerinde yer etmesine gayret ederdi.Mahalledeki bazı tanıdıkları, onu çocuklarıyla birlikte derslere giderken gördüklerinde, her defasında güya acıma ve koruma duygusuyla şu sözleri söylerlerdi: “Evinde otursan, ibadetlerini ve okumalarını evde yapsan olmaz mı? Bu çocuklar daha çok küçük. Onlarla bu kadar derslere gitmene ne gerek var? Büyüyünce gidersin.”O ise ciddiyetini ve vakarını bozmadan şöyle cevap verirdi: “Ben bu imanî derslere küçük çocuklarımla birlikte gidince, hatta bize tavsiye edilen günlük ve haftalık evrâd, ezkâr ve dua halkalarına katılınca, yalnız kendim için değil, evlatlarımın geleceği için de yatırım yapıyorum. Onları daha şimdiden hazırlıyorum. Keşke sizler de gelseniz; bu nimetlerden nasiplenseniz, istifade etseniz, hem dünyanızı hem ahiretinizi nurlandırsanız.”Aradan yıllar geçti. Bu genç annenin çocukları; edepli, saygılı, okul hayatlarında başarılı, hedeflerini Allah’ın rızasına bağlayan; vatana, millete ve devlete hayırlı, ahlâklı çocuklar olarak yetiştiler.Aynı mahallenin bazı çocukları ise anne babalarının ilgisizliği ve şuursuzluğu sebebiyle, yalnızca dünya hayatına ait başarıları merkeze aldılar. Yediklerine, içtiklerine, izlediklerine, arkadaş çevrelerine, namaz ve oruçlarına yeterince dikkat etmediler. Zamanla kötü çevrelerin tesirine girdiler, yaratılış gayelerini unuttular, dünyayı asıl gaye hâline getirdiler ve birçok yanlışın içine sürüklendiler.Bir gün, bir vesileyle bu aileler bir araya geldi. İnsaflı kadınlardan biri, gözleri dolarak o anneye şöyle dedi: “Ey muhterem komşum! Sen ne mübarek bir anne, ne güzel bir eş ve ne güzel bir annesin. Meğer sen sadece ders dinlemeye değil, çocuklarının istikbaldeki kaderine yatırım yapmaya gidiyormuşsun.”Ardından kendi hatalarını hüzünle dile getirmeye başladı. Sözleri, pek çok anne babaya ibret ve nasihat olacak cinstendi: “Biz rüzgâr ektik, kasırga biçtik. Çocuklarımızı ihmal ettik, kendimizi düşündük, keyfimizden taviz vermedik. Fakat bize emanet edilen evlatlarımızı kaybettik.”Sonra gözyaşları içinde devam etti: “Dünyalık için koştum, hata ettiğimi çok geç anladım evladım. İhmal ettiğim her nasihat, şimdi içimde koca bir taş gibi duruyor. Sana öğretemediğim her iyilik, bugün bana ağır bir sorumluluk yüklüyor. Gözüm dünyada kaldı, gönlüm sende… En büyük kaybım sensin evladım. Seni iman derslerinden, dinin önemini öğrenmekten ne kadar uzak bıraktığımı şimdi fark ediyorum. Dünyamı toparlayayım derken seni dağıttım. Sana zaman ayırmadım; şimdi zaman beni senden ayırdı. Kırılan oyuncakları tamir ettim ama ihmal edilen aklını, duygularını, kalbini göremedim. Sana ahiret yolunu gösteremedim; dünya yollarında birlikte kaybolduk. Ders programlarını düzenledim ama kalbinin ihtiyaçlarını ihmal ettim. Sen büyüdün, ben geç kaldım… Yapamadığım anneliğime, ihmallerime ağlıyorum.”
Dijital Hızın An’î Yarasına İlaç: Tefekkür “Değer”iBazen bir saat tefekkür, bir sene ibâdetten daha hayırlı olur. (Hadis-i Şerif)Anlatılır ki:Hazret-i Mevlânâ, saatçi dükkânının önünden geçerken, yolun ortasında şöyle bir an durur: “Tik, tak; tik tak…” Saat sesleri bir musiki edasıyla baş ve gönül kulaklarında hoşça terennüm etmektedir. Zaman ve mekân bütünleşmiştir. İntizam ve ahenk ile adeta savtsız bir musikide deveran eden, makro plandaki semanın sabit ve seyyarlarından ta mikro âlemlere kadar koca kâinat… Ve “tefekkürî” tesiri. İlâhi neşeyle açılan elleriyle koca kâinatı kavrarcasına semaa durur. Küçük kâinat olan insan kâinatın coşku ve cezbesine iştirak etmektedir.Saatçi kayıtsız kalır mı? Fırsatı kaçırır mı? Ardın sıra…. Bu ilk, katıksız, safi, kavlen değil halen ve manen Yaradıcının zikr/“fikredildiği” tedriste Yusuf Aleyhisselam’ın meslektaşının da nasibi var.Gez dünyayı gör Konya’yı…Demiş, diyen.Demiş de bu güzel beldeyi görmek afaki bir surette olmuyor, enfüse nüfuz edilmek gerek. Hazret’teki şu zikrettiğimiz “tefekkür” hasleti bilinse, anlaşılsa, görülse, yaşansa; o zaman eller ve gönüller, bak nasıl açılacak Yaradıcıya … Her fırsatta yeşil kubbeyi ziyaretimizde, özellikle uzak doğudan huzura kadar gelenler dikkatimizi çekmiştir. Oradan ta buralara. Gezerken de olsa bu geliş büyük bir nasib. Hele Belh’den bu menzile varıp Anadolu insanını hak ve hakikat mesleğiyle irşad eden Mürşid’in, tekrar oralara dönmesinde mekân ve zaman kaydı olduğu düşünüldüğünde… İş daha da acib bir hâl alıyor.Ne ise… Şu var ki bu insanlar eli boş dönmemelidir. Mesnevi-i Şerif müellifinin kabr-i şerifi başında nuranî üslupla, Kur’ân ve sünnet emanetinin asrımızda ihsan-ı İlahi ile omuzda taşınmasının verdiği ağırlıkla, herkesin gözleri önünde, yüksek âvâz ile edilen 45 dakikalık bir dua… Uzakların ziyaretçileri bu duanın “âmin!”lerine kendi şiveleriyle iştirakle nasıl nasiplerini aldılarsa, Kur’ân’ın ve imanın hakikatlerini tanımaya da “tefekkür” yoluyla ihtiyaçları var.Memleketlerinde icad ve imarında başını çektikleri teknolojinin tesiriyle baş döndüren bir hızda hayat yaşıyor, kelebek etkisiyle aynı esintiyi diğer iklimlerde de meydana getiriyorlar. Bir geçişte sayısı 2000’leri aşan yaya kaldırımının müdavimi olan bir insanın varlık ve hayatın hakiki manasını anlamasını sağlayacak, kelebek etkisini aksi yöne çevirecek başka bir yol “tefekkür”den başka nasıl bulunabilir ki?Aslında…İnsan-ı kâmil yolunda huzurdaki kulun bir nev’i kalibresi diyebileceğimiz “tefekkür”, şu zamanda esas/metot olarak hükmünü icra etmektedir. Zamanın Bedi’i (ra), kendi ifadesiyle “üstadlarından” olan Mevlânâ Hazretlerinin de aralarında bulunduğu silsilenin son ucunda, iman ihtiyacına binaen artık “tefekkür”ü bir meslek haline getirmiştir. “Tefekkürî” manzaralar şöyle dursun, hayatın her merhalesinden ve koşuşturmacalarından huzur’a menfezler açmıştır. Bir noktada kesişen binler nazarla kalplerden tevhid balları derlemiştir. “Bir adım” ile başlayan Hakk’a müteveccih kıpırdanışlardaki “fikrî kıvılcımlar”, gönül tutuşmasını netice vermiştir. Bu ümmette de böyledir, mühtedide de böyledir. Mühtedi mi?Nazarlarımızı hidayet kaynağı olan mucizeler üzerinde gezdirdiğimizde bir hususiyet hemen dikkatimizi çekecektir: Zamanında ne revaçta ise o cihetten mucizenin vuku bulması. Musa Aleyhisselam zamanında sihir revaçta, sihirbazların yılanlarını yutan bir asa-yı Musa (as) var. İsa Aleyhisselam vaktinde tıp ilmi revaçtadır. İşte Allah'ın izniyle anadan doğma körü ve teni alacalıyı nasıl iyi ediyor, ölüleri de nasıl diriltiyor?Ya Hatemü’l-Enbiya Aleyhissalatü Vesselam?İşte en büyük mucizesi Kur’ân-ı Kerîm! Edebiyat ve söz söyleme sanatında ilerilere gitmiş asrın ediblerini ölüm sessizliği bürümüş. Yutkunmaktalar. Kur’ân meydan okuyor, Kâbe’nin duvarına asılı şiirler yere iniyor.Hisse: Evet Kur’ân her asırda daha da gençleşen, tazelenen hakikatleriyle bir mucizedir. Ahir zamanın bu ucunda hız sebebiyle hırpalanan vakitler, Kur’ânî ve imanî hakikatlerin tefekkürüyle tedavi edilebilir. Netice; ümmette kemalat, gayri müslimde ihtida.Bir küçük nokta:“Meşrebimizde sûrî ve muvakkat sohbet esas değil, manevi ve daimî sohbet yeter.” diyerek uhuvvet diyarının sakinlerini “Nûrlar”a yönlendiren Badiüzzaman Hazretlerinin eseri, “Üstadlarım!” hitabında bulunduğu ve ayrı bir kıymet verdiği zatlar başta olmak üzere ehl-i Sünnet ulemanın kalemî meyvelerini, “tefekkürî bir pencere”den anlamaya ve değerlendirmeye de vesile olacaktır. Müsaade nisbetinde. “Tefekkürî edeb”le…Hepsinde bir mana bulunan dünyanın nice dilIeri anlaşılmayı bekliyor. İlim ve fenlerin İlahi feyizden nakıs olarak sıkıştırıldığı testi tefekkürle kırılınca o diller anlaşılacak; su nasıl da yürüyor, vahdete nasıl ulaşılıyor görülecektir. Lütufları ve ihsanları ile bizleri murada erdiren Allah’ım! Sen dururken, başkasını yâd etmek, ondan yardım istemek doğru olmaz. İlahi, ezelde bize bağışladığın bir damlacık ilmi, kendi deryalarına ulaştır. Sen, bu ilmi, nefsani isteklerden, topraktan yaratılmış olan şu tenin süflî arzularından kurtar. Allah’ım, bu topraklar, o ilim damlasını örtmeden, şu rüzgârlar kurutmadan onu koru! (Mevlânâ’nın diliyle) O ilme refik olan tefekkürle vaktî marazlarımızı tedavi eyle ya Rabbi.
Barbarlıklar Çağında “İnsan Hakları Günü”mü Dediniz10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü. Bundan 77 yıl önce, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi kabul edildi. İçi doldurulamamış klişe, standart ifadelerle bildirge her bireyin özgür, eşit ve onurlu bir şekilde yaşamasının ancak devletlerin uluslararası bir belge etrafında bir araya gelmesiyle mümkün olacağı fikri üzerine inşa edilmişti. Buna bağlı olarak da yine içi doldurulmamış standart, klişe, kalıp ifadelerle ırk, renk, din, cinsiyet, dil, siyasi veya diğer görüşler, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğum gibi sebeplerle ayrım gözetilmeksizin her insanın doğal insan haklarına sahip olduğunu vurgulamaktadır. Tam da İnsan hakları gününün ilan edildiği 1948 yılında, 10 Aralık’tan aylar önce İsrail’in kurulduğu günün üzerinden 24 saat geçmeden 15 Mayıs 1948’de Büyük Felaket (Nakba) olarak nitelendirilen külli bir insan hakları ihlali yaşatılarak, bir milyona yakın Filistinli yerlerinden yurtlarından çıkarılmıştır. Evlerini terk eden Filistinliler, geri dönmek umuduyla giderken anahtarlarını da yanlarına almışlardır. Ancak 10 Aralık 1948 bildirgesi ne o yıl ne de sonraki on yıllar boyunca Filistin’deki insan hak ihlallerini engelleyememiştir. Hatta artık soykırım sürecine girilmiştir.İnsan Hakları Bildirgesinin kabul edildiği 1948 yılında bir başka ülke için bir başka dönüm noktası daha olmuştur. Batılı Beyazlar tarafından yüzyıllardır zaten sömürülen Güney Afrika’da 26 Mayıs 1948’de iktidara gelen ve yine beyazlardan oluşan yönetimle, apartheid olarak adlandırılan ayrımcı, ırkçı politikalar dönemi başlamış ve 1994 yılına kadar siyahlara ve ülkenin asıl sahiplerine yönelik insanlık dışı ayrımcı politikalar artarak devam etmiştir. Bütün bu insan hak ihlalleri yıllar boyunca her 10 Aralık İnsan Hakları günü olarak anılmıştır. Tesadüf olarak nitelendiremeyeceğimiz, bütün bu yaşanmışlıklar sonucunda ve sürecinde ne anlamlı bir hadisedir ki “İnsan Hakları” gününün bulunduğu ay olan Aralık ayında, 29 Aralık 2023 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı’na başvurarak Soykırım Sözleşmesi’nin İsrail tarafından ihlal edildiği gerekçesiyle İsrail’i Mahkemeye vermiştir. Yıllar boyunca İnsan Hak ihlallerine maruz kalan bir ülke bir başka ülkeye yapılan İnsan Hak ihlallerinin tescili ve cezalandırılması sürecini başlatmıştır. Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin de İnsan Hakları bildirgesinin yayınlandığı günden bir gün önce 9 Aralık 1948’de kabul edilmiş olması da yine önemli bir ayrıntıdır. 10 Aralık İnsan hakları gününe günler kala, İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın 9 Aralık 2023’teki “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket edeceğiz” sözlerinden hemen sonra pek çok Avrupa ülkesi liderinin de İnsan hakları gününe günler kala bizzat İsrail’e giderek “İsrail’e şartsız desteklerini” açıklamaları da “İnsan hakları tarihi” kayıtlarına geçmiştir. Hatta Hollandalı aşırı sağcı siyasetçi Geert Wilders İsrail’e 9 Aralık 2024’te gitmiştir. Yani BM’nin soykırım sözleşmesini kabul ettiği günün yıl dönümünde.İnsan Hakları Gününün bulunduğu bir başka yılın aralık ayında, 21 Aralık 1963’te tarihe “Kanlı Noel” olarak gerçekleşen hadiselerde 364 Kıbrıs Türk’ü terör örgütü EOKA militanları tarafından şehit edilmiş, 103 Türk köyü boşaltılmıştır. 24 Aralık 1963’te Lefkoşe’nin Kumsal bölgesindeki saldırılarına devam eden Rumlar, Kıbrıs’taki Türk Alayı’nda doktor olarak görev yapan Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ile 3 çocuğunu da sığınmış oldukları evlerinin banyosundaki küvette vahşice katletmişlerdir. 10 Aralık gününü İnsan Hakları günü ilan eden BM’nin askerleri 1964 yılında Kıbrıs’a gelmişler ancak sonraki 10 yıl boyunca Rumların İnsan Hakları İhlallerini durduramamışlardır. Ta ki 1974’te Türkiye tarafından Barış Harekâtı gerçekleştirene kadar Rumların bu ihlalleri devam etmiştir. 1963-1974 arasında Kıbrıslı Türkler adanın %3’üne sıkıştırılmış halde varlıklarını koruma mücadelesi vermiştir. Bu dönemde takvimler 10 Aralık İnsan Hakları günlerini göstermeye devam etmiştir.1992-1995 yılları arasında, takvimlerin tam 3 tane 10 Aralık İnsan Hakları Gününden geçtiği dönemde İnsan Hakları Bildirgesine ilave olarak 1993 yılında kabul edilmiş olan Kopenhag Kriterlerinin de cari kabul edildiği Avrupa’nın Ortasında Bosna’da da soykırım uygulanmıştır. Üstelik bu soykırım sürecinde İnsan Hakları Bildirgesini – Soykırım Sözleşmesini yayınlayan BM’nin askerleri ve aynı zamanda Kopenhag Kriterlerini kabul etmiş olan Avrupalı askerler tarafından Boşnaklar, öldürülecekleri bilindiği halde, kadehler tokuşturularak Sırplara teslim edilmişlerdir. Srebrenitsa soykırımından önce kameralar karşısına geçen soykırımcı Sırp komutan Sırp televizyonuna "Bu bölgede Türklerden intikam almanın zamanı nihayet geldi.” demiştir. Avrupa, 2. Dünya Savaşından sonra gerçekleşen en büyük soykırımın hem tanığı, hem Boşnakları teslim ederek işbirlikçisi, hem de sessiz kalarak faili olmuştur. Hem de İnsan Hakları Günü anmaları düzenlemişlerdir.Bosna’da soykırımın devam ettiği 1994 yılında bir başka soykırım da Afrika’da yaşanmaktaydı. Ruanda’da Hutu kabilesinin Tutsi kabilesine yönelik başlattığı ve 100 gün süren soykırım sürecinde 800 bin kişi satırlarla, palalarla vahşice katledildi. Milenyum çağına bir adım kala yaşanan bu soykırıma başta BM olmak üzere Dünya göz yummuştur. Hatta Fransa gibi Avrupalı ülkeler bu katliamları yapanlara yönelik destekleriyle soykırıma yol vermişlerdir.Bu arada son bir not olarak yine BM tarafından 20 Kasım 1989’da 20 Kasım günü Dünya Çocuk Hakları günü ilan edilmiştir. 1989 yılında Filistin’de yükün büyük kısmını çocukların üstlendiği Birinci İntifada devam etmekteydi ve çocuklar kendi haklarının mücadelesini İsrail askerlerine her gün taş atarak vermekteydiler. 20 Kasım’ın Filistinli çocuklar için bir anlam ifade etmediği Dünyada, Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat tarafından 1995 yılında 5 Nisan’ı Filistinli Çocuklar Günü ilan etmiştir.Barbarlıklar Çağında bir İnsan Hakları(msı) günümüz bulunmaktadır.
İmtihan Dünyasında Kader ve İradeGenel bir kural vardır, “Şerlerin yaratılması şer değildir.Şerri işlemek ve şerre bulaşmak şerdir” diye.Mesela yağmurun yağmasında, yeryüzündeki canlılar sayısınca fayda olduğu herkesin malumudur. Sen dünya malı hırsıyla evini dere yatağına yapmışsın; yağmur o gün biraz fazla yağınca sel meydana gelmiş ve evin yıkılmış. Veya bahçeye serdiğin çamaşırları toplamamışsın; o gün yağmur yağdırıldığı için çamaşırlar toz ve çamura batmış. Senin dere yatağına yaptığın bu ev yıkıldı diye veya ihmalinden dolayı çamaşırların kirlendi diye, “Yağmur rahmet değildir, şerdir!” diyemezsin. Senin hatan yüzünden diğer bütün canlılar muhtaç oldukları sudan mahrum mu bırakılsın?Ateşin de sayamayacağımız kadar çok faydası vardır. Sen dikkat etmedin, elini ateşte yaktın diye “Ateşin yaratılması şerdir!” denilebilir mi?Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati, “Bir şerr-i cüz’î için hayr-ı kesiri terk etmek, şerr-i kesir olur.” sözüyle açıklar. Birlikte düşünelim: Yeni yıkayıp serdiğin çamaşırlar zarar görmesin diye yağmur yağdırılmasa ne olur? Milyarlarca insan ve sayısız canlı susuz kalır. Bu durumda yağmurun yağmaması, milyarlarca canlıya zarar verdiği için asıl şer o zaman şer olur. Milyarlarca can mı önemlidir/mühimdir, yoksa senin elbiselerin mi?Hatta yağmurun yağmaması, diğer canlıların helâk olmasıyla birlikte senin de helâkine sebep olur. Demek ki Allah’ın yaratmasında bazen küçük şerler görünse bile, neticede büyük hayırlar vardır. Mesela bazı maddeler güneş doğunca kokuşur. Bu maddeler kokmasın diye güneş doğmasın mı? Bazı insanlar rahatsız olmasın diye yağmur ve çamur olmasın, bahar gelmesin mi? Biraz zahmete katlanmazsak, neler olmaz, neler… Bunun için kaderde, büyük hayırların meydana gelmesi adına bazı cüz’î şerlere izin verilmiştir.Sonuçta hayırları gördüğümüzde anlıyoruz ki kader-i İlâhîde şerlere izin verilmesi, neticeleri itibarıyla şerlerden ve çirkinliklerden münezzehtir. Çünkü her şey ya “bizzat hayırdır” ya da “sonuçları itibarıyla hayırdır”. Mesela: kar ve kış. Soğuk ve zahmetli etkisi, baharın yaratılması için devreye sokulmuş ön çalışmadır. İnsanların aklına geliyor: Bazen masum insanlar suçsuz yere hapse atılıyor. Bu bir şer değil midir? Allah buna neden müsaade ediyor?Evet, kaderde hapse atılanın hakiki suçu yazılmıştır. Çünkü Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.1 Hâkimler ise eldeki bilgi ve belgelere göre hüküm verirler. Bu durumda kader, tecil edilen gizli suçundan dolayı adalet ederken; hâkim eksik araştırma ile hüküm verdiği için zulmetmiş olur. Böylece bir olayda hem kaderin adaleti hem insanın zulmü birlikte görünüyor.Malumdur ki her hâl ve durumda bizi gözeten ilahi bir nazar var. Her insanda görevlendirilen Kirâmen Kâtibîn melekleri bütün amellerimizi kaydeder. Mesela bir hâkim seni hırsızlıktan mahkûm etti. Gerçekte o hırsızlığı yapan sen değilsin; fakat kimsenin bilmediği, tövbe etmen veya helallik dilemen gereken gizli suçundan dolayı kaderde, bunun için sana mühlet verilmiştir. Sen bu fırsatı değerlendirmezsen, cezanı ihmal etmez; bulaştığın başka basit bir meseleyle hükmünü icra eder. Dış görünüşte alakasız bir suçtan ceza verilmiş gibi görünse de hakikatte kader o gizli günahın cezasını adaletle vermiştir.Buradan şunu da öğreniriz: Başımıza gelen olumsuzluklarda kendi kusurumuzu görmekle kaderin hikmetini anlamamız mümkün olur. Bazılarımızın aklına: “Her şeyi Allah biliyorsa, önceden bilinen şeylerden dolayı bizim suçumuz ne?” diye geliyor.Mesela bilim adamları aylar, hatta yıllar öncesinden ay tutulmasının vaktini hesaplayıp ilan edebiliyorlar. Ay tutulması, bilim adamları dedi diye gerçekleşmez; olacağının bilinmesinden dolayı takvimlere yazılır. Aynı şekilde insanın işleyeceği günah ve sevaplar kaderde yazılı olduğu için gerçekleşmez; yapacağımız bilindiği için kaderde yazılır. Bir insan alkol alıyorsa, kaderde yazılı olduğu için olmaz; alkol içeceği bilindiği için yazılır. İnsan iyi veya kötü seçimlerinde bulunmakta hürdür. Diğer günah ve sevapları da buna kıyas edilebilir. “Kader, ilim nev’indendir. İlim, malûma tâbidir.” Evet, kader ezelden her şeyi bilir. Ezel; geçmişi, geleceği ve şimdiyi birlikte kuşatan yüksekten bakan bir ayna gibidir. “Ezel aynası” o kadar mükemmel işler ki hiçbir insanın parmak izi diğerine karışmaz, çünkü yaratılışları farklı kılınmıştır. Âdem Aleyhisselâm’dan kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün insanlar bu ilmin içindedir. Her insana, kendine mahsus bir kimlik, bir düzen, bir sistem verilmiştir. Bu hakikat, geçmişi ve geleceği bilen bir ilim, bir irade ve kaderle izah edilebilir.Bazılarımızın aklına da “Madem Allah eceli/ölümü biliyor, o hâlde birini öldüren kişinin suçu ne? Ateş etmeseydi de ölmeyecek miydi?” diye geliyor.Risale-i Nur’dan istifade ile verilen cevap şudur: Kader, ölümü o silahın ateşlenmesiyle takdir etmiştir. Allah, sebepleri Azrail (as)’a; Azrail (as)’ı da kudretine perde yapmıştır. Eğer “ateş etmeseydi yine ölecekti” dersen, kaderin bu hadiseyi bilmediğini varsaymış olursun. Biz Ehl-i Sünnet olarak deriz ki: “Ateş etmeseydi ölmesi bizce meçhuldür.” Çünkü kader, sebep ile neticeyi birlikte bilir.Cebriye, “Ateş etmeseydi de ölürdü” der; Mutezile ise “Ateş etmeseydi ölmezdi” der. Eceli gelen her halükârda ölür, sebep ne olur, Allah bilir. Eceli gelmeyen ise, ne olsa ölmez. Kur’ân’da ise “Öldüren de dirilten de ancak O’dur” buyrulur.1- Bakara Suresi 149. Ayet
Şefâat Vesilesi, Su Kasidesi (4)Yâ Habîballah yâ Hayre’l-beşer müştakunamEyle kim leb-teşneler yanub diler hemvâre su[Yâ Habîballah, yâ Hayre’l beşer, yâ, yâ, yâ, yâ, yâ (asm.)… Tâ esmâ-i Nebi’ce. Öyle sana iştiyakım var ki hani susamışlar yanıp kurumuş dudaklarıyla daima su dilerler ya: Su, su, suuu… İşte öyle! وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ sırrınca.]Sultan Süleyman, sultanlığın şiarını ne güzel idrak etmiş:“Gitmesün nâm-ı şerîfün bu dilümden bir nefes Derdlü gönlüme devâdur cân bulur andan safâUmaram her bir adun başka şefaat iyleyeAhmed ü Mahmûd u Ebû’l-Kâsım Muhammed Mustafâ” Öyle ya!Ubudiyetiyle her bir abd-i zaif, Rabbinin saltanatının genişliğine şahid olur. Huzura âmâde tefekkürî seyahatlerinde esmâ-i hüsnadan bir bir ve cümlesi birden kalbine iman kaynağı hikmet pencereleri açar. Hayat mektebinde mukteza-yı hale riayet ederek, bu isimler perdesinden azametli zatına yol bulur, rahmetine sığınır.Bu sığınmanın anahtarı ise…Yaver-i Ekrem’inin (asm) elinde.Nasıl oluyor ki, insan Rabbimizin ekser esmâ ve sıfatlarına ayine bir zatın eteklerine sarılmıyor, ellerinden tutmuyor? “Cemali müşahede”ye giden yolda “Kab-ı Kavseyn” güzergâhı misali birlikte yol almıyor?“Künuz-ı Esmâ-i İlahiyenin Keşşafı, Göstericisi (asm)” olduğuna, beraberince getirilen salavat-ı şerifeleriyle esmâ-yı Nebi şahidlerdir.Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi'râc’daŞebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su(Bütün evliyanın kerametlerinin menbaı olan deniz sen değil misin? Ki bunu Miraç gecesine bir nazar etsen anlarsın. Zira o gece deniz bir kenara feyzinin çiy tanesiyle yıldızlar hem nur, hem kuvvet bulmuştur. Arzımızın tavanında ışıl ışıl, kendi yörüngelerinde top güllesinden yetmiş defa süratli…) Arasın dursun aklını kafa feneri yapanlar, kemâlâtın kaynağını… Onlar nasıl ki aklı kafa feneri derekesine düşürdüler, o vakit ahsen-i takvim üzere halk edilen insanın yaratılışını “insan doğası” tabirine indirgediler. Üstelik ellerinde avuçlarında var-oluşa çalıştırdıkları bir ton, kem-âlât. Ahhh, levlake sırrı!Bu sır anlaşılsa… Elbette, insanı yaratmayı dileyen İlahi iradenin, imtihan sahası olan dünya mezrasında insanın ulaşacağı en mükemmel noktayı da yine Maden-i kemalât (asm) ile takdir ettiği derk edilecektir. Her şeye verilen en güzel kıvamla Onun (asm) kurbiyeti arasındaki maddi-manevi bağlar kavranacaktır. Sadece ashab değil, öncesi ve sonrasıyla tüm zamanlardaki yakınlıkların, edeble gelişlerin “Mukteda-yı Kül” (asm) vesilesiyle rahmet hazinesinden sunulan keremden, lütuftan, feyizden nasibi var. Cemadatın göz kırpan yıldızlarının dahi!..Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz inerHâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su(Yarın uyuyacakları kabirlerini önden gönderdikleriyle hâl-i hazırdan tecdid eden maneviyat mimarları (ra) ne zaman hayat suyuna ihtiyaç duysa… Şems-i Hidayet’ten aralıksız kalblerine akıp gelen manevi ilim ve irfanın tatlılığına meyletmezler mi? Yumurta akı misali…)İki Dünya Serveri (asm) rüyada bir güzide menzili işaret buyurur. O da belki en kıymet verdiği eseri olan Süleymaniye’yi üzerine kondurur. Ve daha yaşarken bir köşesine inşa ettiği mütevazı türbesiyle adeta altına imzasını atar: El Fakiru’l-Hakir Ser Mimaranı Hassa.Evet, daha yaşarken.Hani küçük büyük kâinat akışta demetlenmiş ya! O misal. Dünya vü ukba girift.Hay ismi tecellisinde manevi azıklarla yarın uyunacak yerlerini tenvir eden, daha ötede “Cennet köşkleri” inşa eden Maneviyat Mimarlarından alınan hisse ile.“Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmaya geldim” sözüne zarf olan.Kur’ânî ve imanî kalb mimarisinin mimarlarına rehber: “Mürşid-i Mutlak” (asm)Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânumaVar ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su(Yanıcı gönlüme, Cehennem korkusu -senden uzaklaştırmak endişesi salmakla- gam ateşleri yağdırır. Lakin ümidvârım! Senin ihsan bulutun imdadıma yetişip de o ateşleri rahmete kandırarak söndürecektir.)Yûnus’cası:“Eğer beni öldürelerKülüm göğe savuralarToprağım anda çağıraBana seni gerek seni”Birlikte olmak, ayrı düşmemek: Bir’den olan ayrı bir tecelli. Rabbimizle huzur-ı daimide kalbimizi zabt u rabt altına alan rıza-yı İlahidir. Malum… Melek, cin ve beşerin Seyyidi olan Resullah’la olan bağ, onunla birliktelik ise elbette ona tabi olmakla mümkündür. Hiçbir cihetten ayrı kalmayacak nisbette… Her bir inci-misal sözüne ve filine ve haline intisabla, hayat semasında toplanan rahmet bulutları var.Şefaati intaç eden. Elbette kevser sahibi “O Zat-ı Kerim” (asm) “Rahmeten lil-Âlemîn” olup Cenab-ı Hakkın rahmetine yetişmek için vesilemizdir. Sünnet-i seniyyesine temessük eden Ashab-ı Güzin sadık şahidler…Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleriEbr-i nîsândan dönen tek lü’lü-i şeh-vâra su(İki çenem arasından alelade sözlerim, senin na’tinin bereketiyle nasıl da cevhere dönüştü. Tıpkı sadefin iki kabuğu arasındaki nisan yağmurunun; şahlara yaraşır, şah-âne inciye dönüşmesi gibi …)Dürr-i Yetim!Efrenci hesabıyla bir 20 Nisan günü dünyayı teşrif eyledi. Yer ve gök iki kabuğu arasına düşen dünya istiridyesinde benzer bir inci ne öncesinde ne de sonrasında hiç görülmedi. Nisan yağmurları bereket vasfını onun kutlu gelişinden aldı.Tıpkı onunla münasebet peyda eden her şey gibi;Zaman: Asr-ı saadet, Mekân: Medine, Arkadaş: Ashab-ı Güzin vs.… Ne ki temas etti, en güzel biçimde tavsif olundu.Bir pay da kelam-ı Fuzuli’ye… Barekallâh! Kelam denizindeki söz incileri ne güzel tesbit edilmiş. Ene, na’t söyleme kabiliyetiyle beşere ihsan edilen nübüvvet nimetinin kıymetini ölçmüş.O “Zât-ı Mübarek” (asm) ki; duâsıyla yağmurun sür’atle indiği, bir kapla yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından suyun üç defa Kevser gibi aktığı Allah’ın Vahyinin Emini’dir. … teberrüken!Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşrEşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra suUmduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayamÇeşme-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su(Gaflet uykusunda olan kimse Mahşer günü uyandığında ve -yüreğindeki- hasret yaşlarını akıtıp da göz pınarlarında dondurduğunda … benim gibi çehresi kurumuşun yanaklarına, senin vuslat çeşmenden -sürur- suyu boşalsın. O çetin günde bundan -bu beniz açıcı ve gönle su yürütücü dirilişten- mahrum olmamayı umarım.)O şefaat arzusu ki,Mümin gönüllerde solmaz bir renk…“Bir” olarak “Bir” diye vuran kalbde değişmez ahenktir.Kevseri henüz dünya imtihanı esnasında kana kana içmiş Hazret-i Ebubekir es-Sıddık Radiyallahü Anh dilinde: “Cehennemde vücudum büyüsün, ta ehl-i imana yer kalmasın!” duası olarak arşa yükselir…Üstad Hazretlerinde iman-Kur’ân hizmetinin şiarı olarak manevi mücahede çırpınışına kalb olunur:“Ben, cemiyetin iman selameti yolunda ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistan olur.Himmet yurduna vize, “Şefi-i Ruz-i Ceza”da (asm). Dünya-Ahiret… Bir Salavât: مَوْلاَیَ صَلِّ وَسَلِّمْ دَٓائِماً أَبَدًا عَلٰى حَبٖيبِكَ خَيْرِ الْخَلْقِ كُلِّهِمِ هُوَالْحَبٖیبُ الَّذٖی تُرْجیٰ شَفَاعَتُهُ لِكُلِّ هَوْلٍ مِنَ الْاَهْوَالِ مُقْتَحِمِEy Mevla’m! Bütün mahlûkâtın en hayırlısı olan Habib’ine daimî ve ebedî olarak salât ve selâm eyle. O öyle bir Habîbdir ki, gelip çatan bütün şiddetli korkulara karşı onun şefaati umulur.
Bir Hadis-i Şerifin DüşündürdükleriMüslim’de geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:“Her kim ilim tahsili için bir yola girerse, bu sebeple Allah Teâlâ ona Cennete götüren yolu kolaylaştırır.”(Tirmizî, İlim, 19)İnsan, varmak istediği bir mekâna giden yolları iyi bilirse; en kısa, en rahat ve en güvenli yolu seçerek asgari zahmet ve yorgunlukla hedefine ulaşabilir. Aksi hâlde zahmet, yorgunluk ve sıkıntı artar; hatta hedefe ulaşamama riski ortaya çıkar. Bunun gibi, ilim yoluna girip İslâm’ın hidayetini yeterince tanıyan kimse, Cennete ve Cemâlullah’a götüren en kısa, en kolay ve en selâmetli yolları bilir; mümkün olan en uygun yol ve yöntemlerle bu hedefe namzet olabilir. Bu hakikati bazı misallerle tavzih edelim/açalım.Şehitlik, çok yüksek manevî bir makamdır; âhirette günahların peşinen affına vesile olan büyük bir mazhariyettir. Bu derece yüksek bir sevap ve mertebeye erişmenin yolları her zaman herkese açıktır. Zira dinimizin dikkat çeken özelliklerinden biri de şudur: Manevî ve uhrevî bir müjdeye dikkat çektiğinde, isteyen herkesin kendi şartları içinde o müjdeye ulaşabileceği farklı kapılar açar ve birçok yola irşad eder.Şehitlik de bunlardan biridir. Meşhur manasıyla şehit olmak az kişiye nasip olan bir şereftir; ancak Yüce Dinimiz, o yüksek mertebeye ulaştıran pek çok yol açmıştır. İsteyen herkes bu şerefe nâil olabilir. Bu yolları -malumu ilâm kabilinden de olsa- hatırlatmak istedik. Şu söz ne kadar anlamlıdır: Bilmek önemlidir; fakat bildiğini farklı vesilelerle hatırlamak daha da önemlidir.Yanarak, boğularak, enkaz altında kalarak ölmek; malını, canını, ırz ve namusunu koruma yolunda vefat etmek; tedavisi mümkün olmayan bir hastalık sebebiyle ölmek gibi hâller de şehitlik müjdesine vesiledir. Ancak bunlar kişinin iradesi dışında gerçekleştiğinden, biz burada iradî olarak isteyen herkesin bu şerefle buluşabileceği faziletlere dikkat çekiyoruz.Resûlullah (sav) buyurmuştur: “Her kim samimi bir niyetle Allah’tan şehit olarak ölmeyi isterse, yatağında ölse bile Allah onu şehitler menzilesine ulaştırır.” (Müslim, İmâre 157)Bu yol, girmek isteyen herkese açıktır. Ancak şurası da bir gerçektir: Emeksiz yemek olmaz; altyapı olmadan üstyapı kurulmaz. İlimden yoksun bir zihin ve irfandan nasip almamış bir gönülle şehitliği istemek mümkün değildir. Kişi, din-i mübin hakkında bilgi sahibi oldukça ve İslâm’ın güzelliklerini tanıdıkça kalbinde şehitlik arzusu uyanır; bilgisi ve görgüsü arttıkça bu arzu kuvvetlenir ve -inşallah- sahibini şehitlik mertebesine taşıyacak seviyelere ulaşır. Rabbim müyesser eylesin. Âmin.Yine bir hadis-i şerifte buyrulmuştur: “Kim sabaha ulaştığında üç defa ‘Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm’ der, ardından besmele çekerek Haşr sûresinin son üç âyetini okursa (veya dinlerse), Allah Teâlâ o kimse için yetmiş bin meleği vekil kılar. Onlar akşama kadar o kimse için ‘Allah’ım, bu kuluna merhamet et’ diye dua ederler. Kişi o gün vefat ederse şehit olarak vefat eder. Akşam okursa, sabaha kadar aynı şekilde olur.” (Tirmizî, Fedailu’l-Kur’an, 22; Müsned, V, 26) Başka bir hadiste: “Kim her gece Yâsîn sûresini okumaya devam ederse, şehit olarak vefat eder.” (Tabaranî) Yine: “Bid‘at ve dalâletlerin her tarafı istila ettiği bir zamanda sünnetime sarılan kimse, yüz şehit sevabı kazanır.” (el-Müfredat, s. 469)Bilhasa unutulan sünnetleri ve şeâir kabilinden olan sünnetleri itina ile yerine getirip devam ettirenler -inşallah- bu hadis-i şerifin müjdesine nâil olurlar. Sünnet-i Seniyyenin teferruatı ciltlere sığmaz; ancak çok kısa bir tasvirle şunlar zikredilebilir: Namazları sünnetlerine riayet ederek kılmak; beş vakit namazı sünnetleriyle eda etmek; Ramazan dışındaki nâfile oruçları tutmak, seher vakitlerini teheccüd ve sair ibadetlerle ihya etmek; misvak kullanmak, ezan ve kameti yerine getirmek; namazları cemaatle kılmaya özen göstermek, selâmı yaymak, tanıdık şartı aramaksızın ehline selâm vermek; uygun hâllerde çocuklara da selâm vermek, sarık sarmak.Resûlullah (sav) buyurmuştur: “Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan namazdan yetmiş derece daha faziletlidir.” (Deylemi, Taç, I/169)Ev işlerinde ailesine yardımcı olmak; isteyeni imkân nispetinde boş çevirmemek —varsa vermek, yoksa teminine gayret etmek; insanların, bilhassa ehl-i İslâm’ın derdiyle dertlenmek; bütün varlıkları kuşatan bir merhamete sahip olmak; daima mütebessim olmak; şahsına yapılan yanlışlarda mümkün mertebe affedici davranmak; uyarmak gerektiğinde kırıp dökmeden, incitmeden yapmak; istisnaî hâller dışında sağ eli kullanmak ve sağdan başlamak düsturunu uygulamak; hoşgörülü, lütufkâr ve sabırlı olmak… Bunların hepsi sünnet dairesinde büyük faziletlerdir.Bir başka hadis-i şerifte: “(Âhiret adına faydalı neticeler verecek şekilde) günde yirmi defa ölümü hatırlayan şehit olur.” (Gazzali, İhya -Tahricü Iraki ile beraber- Beyrut, 1971, 4/353) Kişi her kötülüğe meylettiğinde ölümü hatırlayıp kötülükten vazgeçerse; hayır ve ibadet yolunda tembellik ettiğinde ölümü ve sonrasını hatırlayıp gayrete gelirse, ölümü anmak âhiret adına meyve verir. Bu şekilde, neticeleri olan bir tefekkürle günde yirmi defa ölümü hatırlamak, kişiyi nezih bir hayata; bu da- inşallah- şehitlik mertebesine kanatlandırır. Aksi hâlde kuru bir hatırlayış kazanç sağlamaz. Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “Allah’tan korkunuz. Beş vakit namazınızı kılınız. Ramazan orucunuzu tutunuz. Mallarınızın zekâtını veriniz. Yöneticilerinize itaat ediniz! (Bu takdirde doğruca) Rabbinizin cennetine girersiniz.” (Tirmizî, Cuma 80)Bu hadis-i şeriften de namazı ikame edenlere -yani emredildiği gibi dosdoğru kılanlara- Yüce Allah’ın büyük bir müjde verdiği anlaşılmaktadır.Hâsılı; hadis-i şeriflerde bildirilen bu müjdeli âhiret yatırımlarını yerine getirmek, ebedî saadeti elde etme yolunda büyük bir kolaylık ve mühim bir avantajdır. Bu kolaylıklar ilimle elde edildiği için “İlim yoluna giren kimseye Cennetin yolu kolaylaştırılır” buyrulmuştur. Korku ile ümit arasında bulunma esasını muhafaza ederek bu müjdelerden birini dahi hayata geçirebilsek, âhiret adına büyük kazanımlar elde edeceğimiz şüphesizdir.
Hünkâr MahfiliCamilerde devlet erkânının, halifelerin, padişahların, maiyetleriyle birlikte namaz kılmasına tahsis edilen bölüme mahfil denmiştir. Hz. Ömer'in camide şehit edilmesi sonraları devlet başkanlarının etrafı çevrili, yerden yüksek, korunaklı alanlarda namaz kılma adetinin başlamasına sebep olmuştur. Mahfil, Emevi ve Abbasi camilerinde görülmekteyse de Selçuklularla birlikte yeni bir hüviyet kazanarak “Hünkâr Mahfili” halini alır.Anadolu’da Selçuklu döneminde inşa edilen camilerde görülmeye başlanan hünkâr mahfilleri, Osmanlı döneminde Sultanlar tarafından yaptırılan camilerin tamamında yer bulan önemli mimari öğeler halini almışlar ve asıl gelişimlerini de Osmanlı mimarlığında göstermişlerdir.Özellikle 11. ve 12. yüzyıllarda yaygınlık kazanan bu mekânlar idareci sınıfa bir imtiyaz olarak değil, devleti yönetmekle görevli kişilerin suikast tehlikesine karşı can güvenliklerinin sağlanması ve namaz ibadetlerini sorunsuz bir şekilde gerçekleştirebilmeleri amacıyla bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmış; bilhassa sultanlar tarafından yaptırılan camilerde yaygın bir uygulama alanı bulmuştur.Hünkâr mahfillerinin tezyin ve süslemelerinde sanatlı işçiliğin yanında tören girişi, mihrabiye ve kavukluk gibi sembolik öğelerle de donatılarak Sultanın şanına yaraşır birimler olarak öne çıkarılmışlardırOsmanlı mimarisi terminolojisinde “Hünkâr Mahfili” veya “Mahfil-i Hümâyûn” olarak adlandırılan bu birimler padişahların cuma ve bayram namazlarını, ayrıca kandil gecelerinde yatsı namazlarını bulundukları şehirde selâtin camilerinden birinde edâ etmeleri söz konusu olduğundan daha ziyade Osmanlı başşehirlerindeki camilerde görülmekte, özellikle Edirne ve İstanbul’daki cami mimarisinin ve tasarım anlayışını en iyi şekilde yansıtmaktadır. Payitahtların yanında Amasya, Konya ve Manisa gibi Şehzâde Sancağı olan şehirlerdeki bazı camilerde de hünkâr mahfilleri inşa edilmiştir.Osmanlı camileri içinde hünkâr mahfiline sahip olduğu kesin olarak bilinen en eski tarihli yapı Bursa’da Çelebi Sultan Mehmed’in yaptırdığı Yeşil Cami’dir (1419). Yoğun çini bezemesiyle dikkati çeken hünkâr mahfili, yapının kuzeyinde üst katın ekseninde yer almakta, zemin kattaki giriş eyvanının üstüne oturan ve loca görünümü arz eden bu mekân bir Bursa kemeriyle harime açılmaktadır. Bu özelliklerin gözlendiği hünkâr mahfillerini barındıran camileri inşa tarihlerine göre şu şekilde sıralayarak mahfillerin konumlarını ve taşıyıcı sistemlerini belirtmek mümkündür: Ayasofya Camii (537), Arap Camii (1325), Sultan Selim Camii’nde (1522) mihrabın solunda, Şehzade Camii (1548), Süleymaniye Camii (1557), Edirne Selimiye Camii (1574-75), Sultan Ahmed Camii (1616), Yenicamii (1663), Yeni Vâlide Camii (1710), NuruOsmaniye Camii (1755), Üsküdar Ayazma Camii (1760-61), Fâtih Camii’nde (1771) mihrabın solunda ve kemerli; Eyüp Sultan Camii’nde (1800) mihrabın sağında ve kemerli, Nusretiye Camii (1826), Yıldız Camii (1886). Bu arada özgün hünkâr mahfili içeren nâdir vezir yapılarından olan Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde (1734) bu birim, yarım kubbeyle örtülü mihrap girintisinin solundaki duvarda barok üslûbunda küçük bir ahşap çıkma şeklinde tasarlanmıştır.







