Yabancı dil
PergelHakkında iyi kötü en çok konuşulan konuların başında eğitim gelmiştir desek, yanlış olmaz zannederim. Günümüzde de yine en çok tartışılan, konuşulan mevzuların başında eğitim gelmektedir. Neden demeye bile gerek duymayız çoğu zaman. Memleketimizde son yüz yılda 76 bakanın değiştiği eğitimin neresinden, neyinden bahsedeceğiz konusu da ayrı bir meseledir. 2002’den bu tarafa eğitim modeli 16 defa değişmiş denilse ne deriz? Omuz silker geçeriz yine çoğu zaman… Tamam, eğitimde iyi olduğu söylenen, PİSA verilerinde üst sıralara taşınan ülkelerde de, eğitimden geçen insanlar hayatlarında pek çok sıkıntılar çekiyorlar. Ahlaksızlık, intihar, madde kullanımı var. Var da bunlar bizi ve eğitim sistemimizi konuşmayacağız manasına gelmez, değil mi? Bununla beraber, “Bir ülkenin geleceği, o ülke insanlarının göreceği eğitime bağlıdır” diyor Albert Einstein. Ve Nelson Mandela da, “Dünyayı değiştirmek için kullanabileceğiniz en güçlü silah eğitimdir” cümleleriyle ifade ediyor düşüncesini. Eğitimi, insan ve toplumun en temel hakkı ve bir beraber olabilmenin teminatı gösteriyorlar. “Eğitim eğitimcilerin eline bırakılmayacak kadar önemlidir” ironisinden bahisle, bir hakikatin varlığını şöyle çiziyorlar. “Eğitimin ilk ve en iyi merkezi evdir” derken Samuel Smiles, “Eğitim ana dizinden başlar. Her söylenilen kelime çocuğun kişiliğine konan bir tuğladır” diye ekler, Hosea Bacon. Bediüzzaman Hazretleri de bu meseleyi, “Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve manevi derslerdir” sözleriyle ifade etmektedir. Eğitimin insan açısından değerine, “İnsan kuvvetsiz, mukavemetsiz ve istinatsız doğar; onu kuvvetli, mukavemetli bir insan yapacak olan terbiyedir” der, Jean J. Rousseau. Çıktısı açısından bakıldığında ise Terry, “Bilgi cesaret verir, cehalet küstahlık” diye ilave eder. Usul de önemli elbette, belki de en can alıcı noktası burasıdır. Bunu bir parça Sokrates’in cümleleriyle ifade edersek: “Eğitim kıvılcımla ateş yakmaktır. Boş bir kabı doldurmak değildir.” Milli Eğitim Bakanımız, “Pergel (isimli köpek) barınaktan geldi. Okullarımızın da alabilmesi için bir çalışma başlattık. ‘Bir bu mu kaldı?’ dediler. Emin olun, müfredata hayvan sevgisine dair bir yazı koymakla, okul bahçesine çocuğun seveceği, günaydın diyeceği bir can koymak arasında, ‘sevgi’ kadar büyük bir fark var” demişti sosyal medya diliyle yakın zamanda. Bakan Beye Sokrates’in ifadesi çerçevesinde ve olması gerekenle değerlendirildiğinde, eğitim sürecini “bilgiye maruz kalarak değil de süreci yaşayarak gerçekleştirme” kısmına katılmamak mümkün değil elbette. Fakat bunun sadece köpekle simgeleştirilmesi yetmez, eğitimi kuşatan köklü ve artık sözden çıkmış fiile dönmüş şekline ihtiyaç var. Yani pergeli okula getirmek yeterli değil, pergelin sabit ayağını, gerçekten eğitimin temeline koymak elzem. Memleketimiz açısından son iki yüz yıldır fen ve felsefeden gelen dalalet fikirlerinin bütün müfredatı kuşattığı böyle bir zamanda talim ve terbiye meselesi çok daha ehemmiyet arz etmektedir. Bu manada durduğumuz yer ve söylediğimiz söz son derece önemlidir. Her kim olursa olsun! Son sözü Hz. Ali (kv)’ye bırakalım: “Bilgiyle dirilenler ölmez.”
Tarihten SayfalarBâb-ı Seraskerî Serasker Kapısı olarak da anılan bu makama, önce, eskiden yeniçeri ağalarının ikametgâhı olan Ağa Kapısı, 1836’da da Eski Saray tahsis edilmiştir. Seraskerlik ikametgâhı için ilk müstakil yapı Sultan Abdülaziz zamanında yaptırılmış olup bugün İstanbul Üniversitesi merkez binası olarak kullanılmaktadır. Bâb-ı Seraskerî’nin kurulup teşkilâtlandırılmasından sonra sadrazamlar artık “serdâr-ı ekrem” unvanıyla askere kumanda etmeyi terk etmişlerdir. Gerek barış gerekse savaş zamanlarında bütün askerî işler bu dairece yürütülmüş, serasker de Osmanlı kara kuvvetlerinin en büyük kumandanı olmuştur. 1835 yılından sonra rütbece şeyhülislâmlıkla, hatta zaman zaman sadrazamlıkla aynı seviyede tutulan seraskerliğin sadrazamlıkla birlikte aynı şahısta birleştiği de olmuştur. Seraskerlik Binasının Kapısı Günümüzde İstanbul Üniversitesi merkez binasının giriş kapısı olan bu âbidevî kapı, güney (dış) tarafındaki yazıda belirtildiği üzere Dâire-i Umûr-ı Askeriyye girişi idi. Kesme küfeki taşı kaplamalı ve iki tarafından dendanlı kulelerle sınırlandırılmış olan üçlü bir giriş takı biçiminde inşa edilmiştir. Ortada geniş ve yüksek, hafif at nalı bir kemer ve iki yanında sütun demetlerine oturtulmuş daha alçak ve dar iki kemer vardır. Yanlardaki kuleler iki katlı olup üst katlara girişler arka taraftaki kapılarla sağlanır. Dış cephede “T.C.” harflerinin bulunduğu oval madalyonda daha önce Sultan Abdülaziz’in tuğrası bulunmaktaydı. Günümüzde ilâve edilmiş “İstanbul Üniversitesi” yazısının altında üçlü bir düzenleme ile Şefik Bey hattı, celîsülüs kitabe bulunur. Ortasında diğerlerine göre daha irice “Dâire-i Umûr-ı Askeriyye” yazısı, bunun sağında Fetih suresinin birinci ayeti (إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا “Şübhesiz ki biz sana, apaçık bir fetih açtık (ihsan ettik)”), solunda ise aynı surenin üçüncü ayeti (وَيَنْصُرَكَ اللَّهُ نَصْرًا عَزِيزًا “Ve Allah, sana şanlı bir zaferle yardım etsin!”) yazılıdır. Altında ise Şefik Bey’in imzası ile 1282 (1865) tarihi yer alır. 3 Eylül 1260 Moğollar, Aynicâlût Savaşında Memlüklere yenilfiler Hülâgû kumandasındaki Moğol orduları 1258 yılında Bağdat’ı işgal edip Abbasî halifeliğine son verdikten sonra Suriye’ye yönelmiş ve birkaç günlük muhasaradan sonra Halep ve Şam’ı da zapt etmişlerdi. Bunun üzerine Eyyubilerin Halep ve Şam hükümdarı el-Melikü’n-Nâsır Selâhaddin Yusuf, meşhur tarihçi İbnü’l-Adîm’i Mısır’a gönderip âcil yardım istedi. Aralarında Ermeni ve Gürcülerin de bulunduğu Moğol ordusu 15 Ağustos 1260 günü Aynicâlût’a geldi. Aynicâlût’da karşı karşıya gelen Moğol ve Memlûk orduları arasında çok çetin bir savaş cereyan etmişti. Savaşı Memlûk ordusu kazandı ve böylece Moğol ordularının ilerleyişi durmuş oldu. Memlûkler, tekrardan Suriye’de hâkimiyet sağladılar. 9 Eylül 1943 Büyük Çarşı yandı Büyük Çarşı 9 Eylül 1943 gecesi büyük bir yangın geçirdi; yangında Yarımtaş ve Ali Paşa hanları yandıktan başka Yeşiltulumba, Mütevelli, Sarı Hasan, Ağa Han ve Cebeci sokaklarındaki dükkânlar da harap oldu. Çarşı bundan on bir yıl sonra tekrar bir yangın felâketine uğradı. 26 Kasım 1954 gecesi saat 22’ye doğru ana cadde yani eski Kalpakçılar yolu üzerinde başlayan yangında Fesçiler, Yorgancılar, Elbiseciler, Yağlıkçılar sokakları bütünüyle, Örücüler, Kavaflar, Parçacılar sokakları kısmen yandı. Duameydanı’ndan bedesten girişine kadar uzanan ateş Halıcılar ve Mobilyacılar sokaklarının bir kısmını kül etti. Yangından sonra yazılan, Eski Eserleri Koruma Encümeni’nin 30 Kasım 1954 tarihli raporuna göre bu yangında Büyük Çarşı’nın beşte ikisi harap olmuştur. Yine bu rapora göre kâgir mimariden yalnız Duameydanı ile Bodrum Hanı dolaylarındaki bir sokakta yıkılmalar olduğu açıklanmış, hasarların ciddi bir ihtimamla çabuk onarılacağı ve büyük masrafı gerektirmeyeceği sonucuna varıldığı bildirilmiştir. Tamir beş yıl sürdü. Çarşı esnafının bir kısmı, İstanbul Üniversitesi merkez binası ile kuzey tarafında bulunan Yanık Ali Paşa Konağı’nın arasında kurulan ahşap barakalara yerleştirildi. 28 Temmuz 1959’da tamiratın bitmesi üzerine çarşı tekrar törenle açıldı. 28 Eylül 1538 Preveze Deniz Zaferi İspanya donanması amirali Andrea Doria’nın Mısır’dan İstanbul’a mal götüren gemileri ele geçirmek için Girit civarında beklediği haberini alan Barbaros Hayreddin Paşa, 7 Haziran 1538’de kırk kadırgalık donanmasıyla İstanbul’dan ayrıldı. Asıl amacı Andrea Doria’ya engel olmak ve Adalar denizini Venediklilerden temizlemek olan bu donanmaya 3000 yeniçeriyle Kocaeli, Teke-ili, Hamid-ili ve Alâiye beyleri de katılmıştı. Barbaros önce Kuzey Sporad adalarından İşkatoz’u ele geçirdi. Bu sırada İstanbul’da hazırlıkları tamamlanan doksan gemilik ilâve donanma ve Salih Reis ile Mısır’dan gelen yirmi gemilik filo Barbaros’a katıldı. Preveze açıklarında karşı karşıya gelen Osmanlı ve Haçlı donanmaları arasında 28 Eylül 1538 günü beş saati bulan bir mücadele gerçekleşti. Osmanlı donanmasının kesin zaferiyle sonuçlanan Preveze Deniz Savaşı ile birlikte Akdeniz’deki Osmanlı üstünlüğü kesinlik kazanmış oldu.
Eğitim Sisteminin Temel Felsefesi DeğişmelidirEğitim; insanlara bir şeyler öğreterek, onların fikir ve davranışlarını değiştirme faaliyetidir. Öğretilen şey, önce fikirleri sonra da davranışları değiştirmeye başlar. Fikir ve davranış değişikliği sağlandığı zaman, eğitim hedefine ulaşmış demektir. Pozitivist Eğitim Felsefesi Günümüz eğitim sisteminde, fen bilimlerinin öğrenciye verilişinde hâkim olan felsefe, pozitivist felsefedir. Pozitivist eğitim felsefesi; varlıkları kendi kendilerine hareket eden varlıklar olarak kabul eder. Varlıkların birbirleriyle olan münasebetlerini detaylı bir şekilde ama maddî bir bakış açısıyla anlatır. Meselâ Coğrafya; yağmurun oluşumunu, havadaki su buharının soğuk hava tabakasına rast geldiğinde yoğunlaşıp yere düşmesi şeklinde anlatır. Rüzgârın oluşumunu, yüksek basınç alanından alçak basınç alanına havanın hareket etmesi şeklinde takdim eder. Dağların oluşumunu, biri sert diğeri yumuşak iki toprak tabakasının çarpışması sonrası oluşmakla tarif eder. Biyoloji; hücrenin dıştan içe, sırasıyla zar, stoplazma ve çekirdekten oluştuğunu söyler. Zarın özellikleri, stoplazmanın vazifeleri, stoplazmadaki organellerin tek tek vazifelerinin ne olduğu, çekirdeğin yapısı ve vazifelerinin neler olduğunu detaylı bir şekilde anlatır. Fizik; güneşin dünya ve diğer gezegenleri çekmesinin sebebinin, ‘kütle çekim yasası’ ile olduğunu detaylı bir şekilde formülize ederek anlatır. Meselâ, yüksekten bırakılan her cisim yere doğru düşer. Öyleyse, birkaç kilometre yukarıdan düşmeye başlayan yağmur damlaları, birer mermi süratinde düşmesi lazım gelirken, başlarımızı okşarcasına süzülerek düşerler. Hakikatte Rabbimizin rahmetinin bir delili olan bu olay, pozitivist bir anlayışla ‘limit hız’ denen bir kanun ile izah edilir ve bir rahmet delilinin üstü örtülür. Fizik, ‘limit hız kanunu’ ile der ki: “Yüksekten bırakılan ve serbest düşmeye başlayan her cismin, her saniye hızı artar. Fakat düşen cismin yüzeyinin havayla sürtünmesi neticesinde hızı belli bir seviyeye gelince sabitlenir ve geri kalan hareketini hızı artmadan sabit hızla tamamlar.” Yani, “Bu olayın öyle rahmetle hikmetle alâkası yoktur. Tamamen limit hız kanunun gereği olarak gerçekleşen bir tabiat olayıdır.” Burada şuna dikkat edilmelidir; ‘limit hız kanunu’, Allah’ın irâdesi ile koyduğu diğer kanunlar gibi bir kanundur. Rabbimiz o kadar merhametlidir ki, yüksekten düşen cisimlerin hızını bir noktaya kadar hızlandırıyor, sonra da sabitliyor. Eğer böyle olmasaydı, her yağmur yağdığında mermi gibi düşen damla bombardımanına maruz kalır, hayatımız yaşanmaz bir hale gelirdi. Yani, ‘limit hız kanunu’ ve bütün kanunlar, kâinatın düzen ve intizamını sağlamak için Allah’ın rahmetli irâdesiyle koyduğu ve kudretiyle de uyguladığı kanunlardır. Netice olarak; pozitivist eğitim felsefesinde, Allah’ın hiç müdahale etmediği, kendi kendine tabiat kanunları gereği işleyen, sebeplerin yaratıcı olduğu bir kâinat anlatılır, resmedilir. Yani, dağlar tabiat kanunları gereği oluşur, hücre kendi kendine işleyen bir fabrika gibidir, balı arı yapar, sütü inek verir, depremi fay hatları oluşturur, ateş yakar, su kaldırır, yer çeker, oksijeni ağaçlar üretir. Yani, sebep-sonuç ilişkisi içinde, sebeplerin etki gücüne sahip bir fâil (fiil yapan) olduğu zihinlere ve bilinçaltına kazınır. Ve bu, objektiflik ve bilimsellik söylemi altında ustaca işlenir. Bütün bunlar olurken (haşa) Allah’ın müdahalesi yoktur. Kendi kendine veya tabiat kanunları veya sebeplerin etkisiyle bu işler olur biter. Telkinin Gücü İyi bir insana, sürekli kötü olduğu telkin edilse, o insan hakikaten kötüleşmeye başlar. Kötü ahlaklı birisine de devamlı iyi olduğuna dair telkin yapılsa, gerçekten o insan iyi şeyler yapmaya başlar. Tekrar tekrar bir fikrin telkin edilmesi, o fikrin zihinde ve bilinçaltında sabit bir şekilde kökleşmesini sağladığı gibi, davranışları da doğrudan etkiler. Telkinin bu etkisini çok iyi bilen siyasetçiler, tarih boyunca kitleleri harekete geçirerek bir tarafa kanalize etmeyi başarmışlardır. DİKKAT! Yukarıdaki örneklerde olduğu gibi 6 yaşından itibaren, ‘eşyanın, kendi kendine oluştuğu’ anlayışıyla varlıkları tanıyan bir öğrencinin 16 senelik ilk, orta, lise ve üniversite öğrenim hayatı boyunca aldığı bu telkin neticesinde; fen bilimlerinin birisinde uzmanlaşsa dahi, Allah’ı tanımayan, sevmeyen, Allah’ın müdahale etmediği bir kâinat anlayışının bilinçaltına yerleştiği, kendi kendine işleyen bir kâinat modeline inanan, imanı zayıf, marifetullahtan yoksun, nefsânî arzularının esiri nesiller ortaya çıkıyor. Eşyanın Hakikati Hâlbuki hakikat bu değildir. Allah kâinata her an müdahildir. Kâinattaki her şey ve her fiil Allah’ın ilmi ve iradesi ile belirlenir, kudreti ile de yaratılır. Her bir fen ilmi, kendi alanında Allah’ın koyduğu düzenin şahidi ve ilâncısıdır aslında. Bediüzzaman Hazretlerinin, öğretmenlerinin hiç Allah’tan bahsetmediklerinden şikâyet eden liseli gençlere dediği gibi; “Her fen, kendi lisân-ı mahsûsuyla, mütemâdiyen Allah’tan bahsediyor. O’nu tanıtıyor. Sizler, muallimleri değil o fenleri dinleyin.”1 Pozitivist Eğitim Felsefesi Bizim Bünyemize Uygun Değildir Pek çok bâtıl âdetimiz gibi, bu pozitivist eğitim sistemi de bize Avrupa’dan ithaldir. Madde ve tabiat felsefesinin hâkim olduğu Avrupa’da gelişim sürecini yaşamış olan fen bilimleri, İslâm dünyasına servis edilirken, maalesef bu zehirli hâliyle servis edilmiştir. Madde ve tabiat tepsisinde sunulan bu fen bilimlerini bu şekliyle almamak, maddeten geri kalmak ve Batı’nın maddî hâkimiyetini kabul etmek anlamına geliyor. Aynen kabul edip almak da ateist, ateist olmasa da Rabbini tanımayan, sevmeyen, aklı şüphelerle karışık, gündeminde Allah ve rızası olmayan nesillerin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bu hal, son iki asırdır İslâm dünyasının en tehlikeli ve en ciddi ve en ontolojik problemidir. Nazar (Bakış Açısı) Eşyanın Mâhiyetini Değiştirir Bediüzzaman Hazretleri, nazarın, yani bakış açısının eşyanın mâhiyetini değiştirdiğini ifade eder.2 Yani, limit hız olayında olduğu gibi, yağmur damlalarının yavaşça düşmesine Allah adına bakılırsa, ortada imanın artmasına vesile olan bir rahmet ve tevhid delili vardır. Ama aynı hadiseye yanlış olarak tabiat ve madde gözüyle bakılırsa, ortada sıradan bir tabiat olayı vardır. Kâinata, eşyaya ve olaylara hangi bakış açısıyla bakmamız lâzım geldiğini Kur’ân ilk nâzil olan âyetiyle ifade eder: “Yaratan Rabbinin ismiyle oku!”3 Yani okumalarımızı yaratan Rabbimizin ismiyle yapmalıyız. Kendimizi, eşyayı, olayları, kâinatı okurken, yani manâsını çözmeye çalışırken Allah adına bakmalıyız, okumalıyız. Olması Gereken Eşyaya (maddeye) ve olaylara kendileri için değil, Allah adına bakmak gerekir. Çünkü eşyayı yaratan ve istihdâm eden İlâhî kudrettir. Meselâ çiçeğe bakıldığında, Allah ile irtibatını keserek, çiçeğin zatına odaklanıp, fizikî özellikleri açısından bakmak yerine; çiçeğin Allah’ın kudretinin bir mucizesi, bir sanat harikası, Allah’ın isim ve sıfatlarını aksettiren bir ayna olması açısından bakmak gerekir. Bu bakış açısının, yani Allah adına bakmanın, çocuklarımıza ve gençlerimize eğitimin ilk zamanlarında öğretilmesi lazımdır. Her bir fen biliminin Allah’ı tanıtan ve anlatan bir ilânnâme olduğunun çok iyi kavratılması mühimdir. Allah Adına Kâinata Bakmak Fen Bilimlerinin Öğrenilmesine Engel Değildir Allah adına kâinata ve eşyaya bakmak, fen bilimlerini öğrenmeye engel değildir. Hattâ tam aksine fen bilimlerini öğrenme azminin ve şevkinin artmasına vesile olur. Çünkü fen bilimlerinin her biri, kendi sahasında madde ve hareketi hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmayı sağlar. Maddenin cansız, sağır, kör ve şuursuz olduğu halde görüyormuşçasına, biliyormuşçasına ve şuuru varmışçasına hareket etmesi, Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin bir eseridir. Dolayısıyla, madde ve hareketinde derinlemesine bilgi sahibi olmak demek, İlâhî kudretin o işi hangi düsturlarla, ne gibi detaylarla, nasıl bir sanatla yaptığını yakinen görmek ve anlamak manâsına gelir. Bu da, marifetullah denilen Allah’ı tanımayı netice verir. Bu netice de o fen bilimini öğrenme arzusunu kamçılar. Özetle, fen bilimlerinin dürbünüyle Allah adına maddeye ve hareketine bakan birisi, Rabbini tanır. Tanıdıkça sever. Sevdikçe de kendini sevdirmenin yollarını aramaya başlar. Yukarıda adı geçen ‘limit hız kanunu’nu, fizik ilmi sayesinde öğrenen birisi, hem bu kanunu bütün incelikleriyle, formülüyle öğrenir; hem de Rabbinin rahmetinin bir delili olarak bu kanunu okuduğundan Allah’a olan marifeti ve sevgisi artar. Bu da iyi insan olmanın yolunu aralar. Bir Teklif “Varlıklar nasıl ortaya çıktı?” sorusunun cevabında, aklen ve mantıken şu dört ihtimalden başka ihtimalin olmadığını söyler Bediüzzaman Hazretleri: Birinci ihtimal: Hava, toprak, su, ateş, element, atom gibi sebepler biraraya gelip varlıkları oluşturur. İkinci ihtimal: Tabiatın gereği olarak varlıklar ortaya çıkar. Üçüncü ihtimal: Kendi kendine tesadüfen varlıklar oluşur. Dördüncü ihtimal: Allah’ın yaratmasıyla varlıklar ortaya çıkar. İlk üç ihtimalin imkânsızlığı ve çürüklüğü, dördüncü ihtimal olan Allah’ın yaratması ihtimalinin de kesinliği, aklî ve mantıkî delillerle hiç bir şüphe kalmayacak şekilde ispat edilmelidir. Pozitivist eğitim sisteminin, üstüne bina edildiği üç ana direğin çökertilip, tevhid esası üzerine oturan bir eğitim sistemi geliştirilmelidir. Bunu geliştirirken, Bediüzzaman Hazretleri’nin şaheseri olan Risâle-i Nur külliyatından ciddi istifade edilmelidir. Hususen din dersi kitapları, asrın Kur’ân tefsiri olan Risâle-i Nur’dan istifade ile günümüz anlayış seviyesine uygun bir formatta hazırlanmalıdır. Fen bilimleri ders kitaplarında, her ünitenin sonunda, o ünitede anlatılan konunun Allah’ın varlık, birlik, isim ve sıfatlarına nasıl işaret ettiğini gösteren bir makale konulmalıdır. Bu sayede, hem o fen biliminin konuları öğrenciye verilir hem de asıl gaye olan Allah’ı tanımak ve sevmek temin edilmiş olur. Bediüzzaman Hazretlerinin şu sözü eğitim sisteminin yeniden yapılandırılmasında temel esas olmalıdır: “Aklın nûru, fünun-u medeniyedir (fen bilimleridir). Vicdanın ziyası (ışığı), ulûm-u diniyedir (din ilimleridir). İkisinin imtizacıyla (kaynaşmasıyla) hakikat tecelli eder.” Kaynaklar: 1- Asâ-yı Mûsa, 6. Mesele2- Mesnevi-i Nûriye, Katre3- Alâk, 1
Risale-i Nur Işığında Bir Müfredat Teklifi“Big Bang-Büyük Patlama” teorisini günümüzdeki bakış açısıyla anlatan ders kitapları olacağı gibi, bu olayı Risale-i Nur’un önerdiği “imani” bakış açısıyla anlatan ders kitapları da olmalıdır. Dolayısıyla bu bakış açısıyla hazırlanmış yeni öğretim programlarına ihtiyaç vardır. Hepimiz Meyve Risâlesi 6. Mesele’de geçen şu ifadeleri defalarca okumuşuzdur: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Halikı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz. Bugüne kadar kimi eğitimcilerin Allah’ı yok sayan, evrim, materyalizm gibi felsefeleri; varlığı ve hayatı anlamlandırmada “yegâne bakış açısı” olarak gösteren yorumlarına önem vermeden, iman ve Kur’an gözlükleriyle kâinata bakmaya çalıştık. Evrim teorisi, tabiatçılık, maddecilik, tesadüfçülük gibi bakış açıları, bilimsel kitapların hakikatleri gösteren en önemli işaretlerini bir örümcek ağı gibi sarmalamış, bir balçık gibi sıvamıştı yıllardır. Biz yine de direndik ve vahyin gösterdiği bakış açısından bakmaya çalıştık varlığa. Hâlbuki eğitim gönüllü ve istekli gerçekleşmesi gereken bir süreçti. Vaktiyle Kur’an öğrenimini belli bir yaş sınırına hapseden zihniyet, Allah, İman, İslam, Kur’an, Peygamber gibi bütün manevi alanları anlamsızlaştıran “materyalist”, “evrimci” bakış açısını ilkokulların 1. sınıflarından itibaren zorunlu kılıyordu tap taze beyinlere… Bu bakışı bize öğreten Risale-i Nur’lara elbette müteşekkiriz. Risale-i Nur’lar bize, varlıkların kendi kendine (Self Organizasyon), tabii olarak (Natural) ya da sebepler yoluyla (Kozalite-Nedensellik) var olamayacağını öğretmişdi. Tabiat Risalesi bu manada onlarca yıldan beri milyonlarca insan tarafından gönüllü olarak uygulanmış, benimsenmiş ve faydaları da ehli tarafından gözlemlenmiş “imanî bakış açısıyla eğitimin” kaynak müfredatı hükmündedir. Belki de Tarihçe-i Hayat’ta geçen şu amaç güdülüyordu bu tek tipçi eğitim modeliyle: “Mekteplerde yaptıracağımız yeni öğretim usûlleriyle yetişecek gençlik, Kur’ân-ı ortadan kaldıracak ve bu suretle milletin İslamiyet’le olan alakası kesilecek.” Avrupa’da ve Rusya gibi devletlerde doğan pozitivist-materyalist-evrimci eğitim sistemlerinden kopyalanmış ülkemizdeki eğitim sistemi de, kendi öz evlatlarının beyinlerini bu bakış açılarına mahkûm etti yıllarca… Tertemiz kalpleri, ruhları ve bütün manevi latifeleri bu felsefelerin bakış açılarıyla aç, susuz, güçsüz bıraktılar acımadan. Güneş hükmündeki iman, İslam, Kur’ân gibi bütün o vahyi değerlere şüpheyle bakan, ancak insanlığı nereye ve nasıl götüreceği bilinmeyen kör, sağır, elsiz, ayaksız felsefe fenerleriyle yetinen bir nesil yetişti maalesef ülkemizde ve dünyada. Risale-i Nur ise, bu tahribatın zararlarını ortadan kaldırmak adına bir Hızır (as) gibi yetişmişti insanlığın imdadına. Çocuklarının inançsız ve maddeci olarak yetişmesini istemeyen kitleler bu eserleri esas alan örgün ve yaygın eğitimlerin rahle-i tedrisine oturdular gönüllü olarak. Hâlbuki eğitim, gönüllü olması gereken bir süreçti. Her ebeveyn kendi evladının nasıl yetişmesini istiyorsa, o eğitim şıkkını seçebilmeliydi özgürce. Bugün Amerika’da yaşayan Yahudiler, Mormonlar, ülkemizde yaşayan Ermeniler ya da Fransızlar, kendi okullarında istedikleri gibi eğitim alabilirlerken, dindar Müslümanlar, evrimci, pozitivist, materyalist bakış açılarıyla kirlenmiş bir eğitime mahkûm ediliyorlar. Aslında ülkemizdeki İmam-Hatipler bile aynı batıl felsefelerin kıskacı altındadır. Zira bu okullarda okutulan “bilim içerikli” ders kitapları bile evrimci, tabiatçı, tesadüfçü bakış açılarıyla yazılmış kitaplardır. Bu açıdan bakıldığında eğitim özgürlüğünün görüldüğü ülkelerde bile gençler, aynı felsefelerin mayasıyla mayalanmaktadırlar farkına varılmadan. “Din eğitimi” alma özgürlüğü olan insanların, nedense bilimi istedikleri bakış açısıyla öğrenme özgürlüğü yoktur dünyada. İşte Risale-i Nurlar, hiç de fark edilmeyen böylesine hayati bir cephede oldukça önemli bir boşluğu doldurmaktadırlar. Bu nedenle Risale-i Nurlar sadece Müslümanlara değil, dünya üzerindeki bütün insanlara alternatif bir “bakış açısı” imkânı sunmaktadır. Sözde özgürlükçü görünüp, global ve tek tipçi bir dünya sistemi kurma tasavvurunda olan kimi güçler, insanlığı tek bakış açısına, evrimci materyalist zihniyete mahkum etme yanılgısına düşmüşlerdir. Hâlbuki bütün bölünmelerin, kavgaların ve fesatların kaynağı bu bakış açılarının tam da kendileridir. İşte Risale-i Nurlar bu “yokçul” yanılgının farkına varan yegâne eserlerdir. Bu nedenle şu yeni geldiğimiz noktada Türkiye elindeki bu hazinelerden istifade edebilmesini bilmeli ve bütün insanlığa hitap edecek yepyeni bir alternatif eğitim programı oluşturmalıdır. Aslında bu istek bize değil, Bediüzzaman Hazretleri’ne aittir. O Emirdağ Lahikasında bu isteğini şöyle dile getirir: “Kalbime geldi ki: Bu vatan ve İslamiyet’in maslahatı, her şeyden evvel dindarların serbestiyeti hakkındaki kanunun hem tâcil, hem tasdik ve hem de çabuk mekteplerde tatbik edilmesi elzemdir.” Bediüzzaman Hazretleri’nin dikkat çektiği “mekteplerdeki serbestiyet” meselesi eğitim ve öğretim müfredatını seçme özgürlüğü anlamına gelmektedir aslında. Bu özgürlüğün gerçekleşeceğine inanan Bediüzzaman Hazretleri, “Risale-i Nurların mekteplerde okutulacağı” gerçeğini pek çok konuşmasında vurgulamıştır. Ülkemizin gerçek münevverlerinden olan Yusuf Kaplan gibi yazarların, “din eğitimine mahkûm edilmiş” bir eğitim sisteminden şikâyetleri de işte sırf bu yüzdendir. Din eğitimi ağzımıza sürülen geçici bir bal hükmündedir. Halbuki diğer derslerde hâkim olan bütün o batıl felsefeler, ruhlarımızı, aklımızı ve kalbimizi “şüphelerle” zehirlemektedir. Bediüzzaman Hazretleri’nin Medresetü’z-Zehra hayalinin ne anlama geldiğini de şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Bu eğitim sisteminde din ilimleriyle fen ilimlerinin bir arada okutulması demek, bu derslerin ayrı ayrı öğretilmesi anlamına gelmiyor. Kur’an-ı Kerim’in kâinata bakış açısı ve varlığı anlamlandırışı ayrışık düzlemlerde gerçekleşmez. Kur’an kâinata “vahdet” nazarıyla bakar. Zira kâinat bir tek vahid-i ehadin eseridir. O “vahid-i ehadin” yaratmalarını anlatan “bilimler” de o “tek olandan” bağımsız anlaşılamazlar. “Bütün ilimlerin üssülesası iman-ı billahtır” diyen Bediüzzaman Hazretleri de, yüzlerce yıldan beri, Kur’an’dan uzaklaşmanın bir sonucu olarak ayrıştırılmış, şaşılaştırılmış, bölünmüş, dağılmış olan o “varlığa bakış” eylemini “vahdet” düzleminde yeniden birleştirmiş ve toparlamıştır. Risale-i Nurların bu “vahdetçi” bakışını elde etmiş bir insan, bu vesileyle fizik, kimya, biyoloji, coğrafya vb. bilimleri okurken, hem yeni konular öğrenir, hem de Allah’ın fiillerini, tecellilerini, sanatlarını marifetullah basamaklarında müşahede ederek ibadet eder. Elbette bu bakış açısını kimseye zorlamaya hakkımız yoktur. İngiltere gibi “liberal” ülkelerdeki örnekleri dikkate almak gibi bir tavsiyemiz de olamaz. Zira biz kendi medeniyetimizin zenginliklerinin, bizi her türlü doğruya götürecek örneklerle dolu olduğunu çok iyi biliyoruz… Medine Şehir Devletine, Endülüs’e, Osmanlı’ya bakmamız bile yeterlidir gerekli eğitim modellerini bulabilmemiz için. Osmanlı’da, kendi seçtikleri eğitim sistemiyle ve müfredatıyla eğitim görme hakkına sahip Hıristiyanları ve Yahudileri bile hatırlamamız yeterlidir. Bütün bu örneklerden yola çıkarak hükümetimizden “özgürlükçü bir eğitim müfredatı” talebinde bulunmamız da vatandaş olarak hakkımızdır. Bu yeni oluşturulacak müfredat, velilere çocuklarını istedikleri bakış açısına göre eğitme imkânını sunmalıdır. Öğretilecek konular aynı olacak ama bu konuların anlatımındaki bakış açısı farklı olacaktır. “Big Bang-Büyük Patlama” teorisini günümüzdeki bakış açısıyla anlatan ders kitapları olacağı gibi, bu olayı Risale-i Nur’ un önerdiği “imani” bakış açısıyla anlatan ders kitapları da olmalıdır. Dolayısıyla bu bakış açısıyla hazırlanmış yeni öğretim programlarına ihtiyaç vardır. Vatandaş uygun gördüğü eğitim müfredatına göre çocuklarının eğitim görmesini sağlayabilmelidir. Yeni eğitim sistemi de bu açıdan oldukça uygundur. Almanların Grund Schule (Temel Okul) olarak adlandırıldığı ilk 4 yıllık bölümden başlayacak böyle bir model, gerçekte istediği gibi eğitim ve öğretim hakkından yoksun olan “inanan” insanların eğitim haklarına kavuşmasının da teminatı olacaktır. Dersin adı: Biyoloji/İlm-i Hayat Sınıf: Medresetüzzehra 1 Ünitenin adı: Genetik Bilgi Taşıyan Moleküller Konu: Proteinlerde çeşitlilik, Protein Sentezinin kontrolü Süre: 1 ders saati Öğretme-Öğrenme Yöntem ve Teknikleri: Anlatım, tartışma, ispat, temsil Öğrenci Kazanımları/Hedef ve Davranışlar: Hedef: Protein sentezinin kavratılması, protein sentezi sırasında tecelli eden esmâ-yı ilâhiyyenin anlaşılması. Davranışlar: 1. Proteinlerin çeşitliliğini açıklama. 2. Proteinlerin çeşitliliğinin İlahi isimlerin çeşitliliği ile ilgisini açıklama 3. Enzimlerin protein yapısında olduğunu açıklama. 4. Şuursuz, cansız proteinlerin tesadüfen ama bilinçlice hayattar birer tiryak oluşturamayacaklarının Tabiat Risalesi ışığında açıklanması. 5. Protein sentezinin, genlerin kontrolünde yapıldığının açıklanması 6. Genlerin gerçekte aciz, kör, sağır, şuursuz varlıklar oldukları, üstelik onların zaten kendileri yapılageldikleri halde bu halleriyle hiçbir şey kontrol edemeyecekleri, genlerin üzerinde tecelli eden “İlim”, “Hikmet”, “Hâkim”, “Hafiz” gibi ilâhi isimler gösterilerek ortaya konması. 7. Kur’an-ı Kerim ve hadislerden konuyu açıklayacak hakikatlerin ortaya konulması.
Osmanlı'da Eğitim Öğretim KurumlarıOsmanlı Devleti büyük bir medeniyeti devralmış ve sürdürmüştür. Kendinden önce kurulmuş olan İslam Devletleri’nin birikim ve tecrübeleri Osmanlı’nın bakiyesine kalmıştır. İhtiyaca ve zamanın şartlarına göre bu yapı zenginleştirilerek yenilenmiştir. Osmanlı’da eğitim öğretim müesseseleri, temelini iki kaynaktan almıştır. Bunlar; Osmanlı devlet adamları tarafından açılan eğitim müesseseleri ve sivil olarak kurulan eğitim müesseseleridir. Büyük bir imparatorluk kurup altı asır ayakta kalan bir devletin eğitim sistemini bir kaç sayfada anlatmak elbette mümkün değildir. Bu yazıda Osmanlı Devleti’nin belli başlı eğitim kurumları hakkında genel tarihi bilgiler vermeyi hedefliyoruz. Sıbyan Mektepleri Osmanlı eğitim sisteminde ilköğretim seviyesindeki okullara genel olarak “Sıbyan Mektebi” veya “Mahalle Mektebi” denilmektedir. İlk Kur’ân eğitimi, Osmanlıca okuma ve yazma, temel dini bilgiler ve temel matematik bu okulların genel müfredatı idi. Her mahallede bulunduğu için “Mahalle Mektepleri”, taş bina olarak inşa edildiği için “Taşmektep” de denilen bu okullar eğitimin ilk basamağını oluştururlardı. Mahalle mektepleri direk devlet tarafından yaptırılmayıp padişahlar, sadrazamlar, vezirler, devletin üst kademesinde yer alan kişiler ve halk arasındaki maddî gücü iyi olanlar tarafından yaptırılırdı. Bu okulların giderleri karşılanmak üzere, okulu yaptıran tarafından veya o mahallenin ileri gelenleri tarafından belirli maddi akar vakfedilmiştir. 5-6 yaşlarında çocuklar bu okullara başlayıp 13-15 yaşlarında bitirirlerdi.1 Çocukların bu okula başlamaları bir törenle olur bu törene yed-i besmele veya âmin alayı denilmiştir. Bu okullarda vazife yapan eğitimciye “muallim” denirdi. Tanzimat’tan sonra bu eğitim kurumları ile ilgili genel düzenlemeler yapılmıştır. Medreseler İslam Devletleri’nin en önemli eğitim merkezi olan medreseler, Osmanlı Devleti için de eğitim sisteminin temel merkezi durumundadır. Peygamber Efendimizin (sav) Ashab-ı Suffa ile başlattığı bu müessese tarihi süreçte farklı yapılar kazanarak Osmanlı’ya kadar gelmiştir. Medreseler Osmanlı’ya gelinceye kadar oturmuş bir eğitim sistemi haline gelmişti. Osmanlı bu yapıyı devralmış ve zenginleştirmeye çalışmıştır. Osmanlılarda ilk medrese Orhan Gazi tarafından İznik’in fethinden sonra 1331 yılında kurulmuştur. Bu medrese İznik Orhaniyesi olarak da adlandırılan İznik Medresesi’dir. Bursa’nın fethi ile burası medreselerin çoklukla açıldığı bir ilim merkezi haline geldi. Orhan Gazi, I. Murad, Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmet, II. Murad ve Osmanlı devlet adamlarından medrese yaptıranlarla birlikte Bursa’da 21 medrese inşa edilmiştir. Edirne’nin fethine kadar Bursa medreseleri Osmanlı ilim dünyasının merkezi durumda idiler. Devletin merkezinin Edirne’ye taşınması ile Edirne’de yapılan medreseler ön plana çıkmıştır. II. Murad döneminde Edirne’ye çok sayıda medrese inşa edilmiştir. İstanbul’un fethinden sonra Fatih’in inşa ettirdiği Sahn-ı Semân medreselerine kadar Osmanlı’nın en önemli bilim merkezi ve medreseleri Edirne medreseleri olmuştur. Özellikle de II. Murad’ın Darü’l-Hadis medresesi dönemin en yüksek Osmanlı medresesi olarak karşımıza çıkmaktadır. İstanbul’un fethi ile Osmanlı ilim hayatı ve medreseleri için yeni bir dönem başlamış oldu. İlk olarak Ayasofya’nın odaları ve Zeyrek’te bazı kiliseler medreseye çevrilerek ilim faaliyetlerini yürüttü. 1459’da Eyüp medresesi 1470’te Fatih Külliyesi içinde Sahn-ı Semân medreseleri eğitim faaliyetlerine başladı. Sahn-ı Semân medreseleri bir asır Osmanlı Medreselerinin merkezi olmuş ve Süleymaniye medreseleri açılıncaya kadar Osmanlı’nın en yüksek medreseleri olarak devam etmiştir. Medrese-i Evvel, Medrese-i Sâni, Medrese-i Sâlis, Darüşşifa, Darü’l-Hadis ve bir tıp medresesinden oluşan Süleymaniye medreseleri Osmanlı eğitimde varılan en üst dereceyi temsil ediyordu.2 İstanbul’da medreseler genelde bugün Fatih Belediyesi sınırları olan sur içinde yoğunluk göstermektedir. Sur içi hariç İstanbul’un farklı yerlerinde de birçok medrese bilim faaliyetlerini yürütmüştür. Anadolu’da birçok merkezde medreseler açıldığı gibi Osmanlı toprakları dâhilinde olan bütün bölgelerde çok sayıda medreseler İslam bilim merkezleri olarak faaliyetlerini yürütmüştür. Ekrem Hakkı Ayverdi “Avrupa’da Osmanlı Mimari Eserleri” adlı eserinde Balkanlar’da; Bulgaristan’da 142 medrese, 273 mektep, Yunanistan’da 182 medrese, 315 mektep, Yugoslavya’da 223 medrese 1134 mektep, Arnavutluk’ta 28 medrese, 121 mektebin yapıldığını belirtmiştir.3 Yeni fethedilen bir bölgede hemen bir medrese inşa etmek bir gelenek haline gelmiştir. Osmanlı’da İslamiyet’i buralara götürmenin en güzel yollarından biri olarak fethedilen bölgeye medrese ve mektepler inşa edip eğitim faaliyetlerini başlatmak olmuştur. Medreselerin kendi arasında farklı dereceleri vardı. Bursa medreseleri Fatih ve Süleymaniye medreselerine göre ibtidai kalmıştır. İstanbul’da Fatih ve Süleymaniye medreseleri dönemlerinin padişahları tarafından farklı kategori ve isimlerle derecelendirilmiştir. Anadolu ve Avrupa’daki medreselerin durumu bu düzenlemeler ve derecelendirmelere girmemiştir. Padişahların yaptırdığı medreselerdeki müderrisler belli kademeleri atlayarak yükseliyorlardı. Aldıkları maaş ise belli kriterlerle yükseltiliyordu. Osmanlı’nın ilmiye teşkilatının büyük bir kısmını müderrisler oluşturuyordu. Müderrisler aldıkları eğitim ile yargı ve fetva alanında da hizmet verebiliyorlardı. Her bir alanın kendi prosedürleri vardı ve bu prosedürlere göre kadılık ve müftülük gibi vazifeleri de yapabilirlerdi. Bir müderrisin ders vermeye başlaması için “icâzet” alması gerekirdi. Bir diploma hüviyetinde olan icâzet, aslında bir resmi yeterlilik belgesi özelliğini taşırdı. Müderrislerin aldıkları maaş ve tanınan birtakım maddi imkânlar göz önünde bulundurulursa, geçim sıkıntısına düşmeden vazifelerini yapabilmeleri amaçlanmıştır. Eser yazabilecek bir kabiliyette olan, öğrenci ile müderris arasında bir statüsü olan, öğrencilerin derslerini takip edip hazmetmelerini sağlayan müderrisin verdiği dersi tekrar eden kişiye de “muid” ismi verilmiştir. Öğrenci sayısının durumuna göre her müderrise bir ya da iki muid yardımcı oluyordu.4 Medreselerde okutulan kitaplar İslam dünyasının meşhur âlimleri tarafından yazılan kitaplardı. Bununla beraber Molla Fenari, Molla Hüsrev, Molla Gürani, Ebusuud Efendi, İmam Birgivi, İbrahim b. Muhammed el-Halebî gibi Osmanlı âlimlerinin eserleri de medreselerde okutulmuştur. Matematik, Mühendislik, Tıp ve teknik dersler medreselerin önemli dersleri arasında idi. Osmanlı medreselerinde yetişen müderrislerin telif ettiği eserlere bakarsak Tarih, Coğrafya, Fars Edebiyatı ve Arap Edebiyatı alanlarında da ciddi birikimleri olduğunu görüyoruz. Enderun Mektebi Osmanlı Sarayı bir bütün olarak bir eğitim merkezi durumundadır. Sarayın bir bölümü “Enderun” olarak adlandırılmıştır. Osmanlı devleti kısa zamanda sınırlarını genişleterek yeni yönetim sahalarını topraklarına dâhil etmiş, ihtiyaç duyduğu idari ve askeri kadroyu yetiştirdiği bir bürokrat okulu kurmuştur. Enderun olarak adlandırılan bu eğitim merkezi, medrese dışında en önemli resmi eğitim kurumudur. II. Murad döneminde Edirne sarayında temelleri atılan bu eğitim müessesesi, Fatih döneminde tam teşkilatlı olarak açılmıştır.5 Bu müessese, tarihi süreçte farklı yapılar kazanarak 19. yüzyıl başlarına kadar etkisini devam ettirmiştir. Enderun’da yetişecek çocuklar devşirme yöntemi ile öncelikle Müslüman Türk ailelerin yanında Türkçeyi ve İslami esasları öğrenip belirli bir adâp verildikten sonra Edirne’de ve İstanbul’da farklı saraylarda eğitim sürecine başlarlardı. Enderun’a seçilecek adaylar Osmanlı’nın özel bir eğitimci kadrosu tarafından, belirli kriterler gözetilerek seçilirdi. Enderun eğitiminde adaylar bir süre eğitimden geçtikten sonra özel olanlar eğitime devam ederdi. Bunlar genelde zekâsı ve becerisi hemen göze çarpan ve idari kabiliyetleri ortaya çıkmış kişiler olurdu. Diğerleri bu okuldan ayrılıp Osmanlı’nın askeri kadrolarına katılırdı. Enderun’da yetişen gençler sarayın içinde olduklarından, Osmanlı yönetim mekanizmasını direkt olarak görebiliyorlardı. Topkapı Sarayı asırlar boyunca dünyanın büyük bir kısmının yönetildiği bir merkez olarak devam etti. Devlet sınırları içinden beylerbeyleri, sancak beyleri, kadılar, Müslüman ve gayri Müslim devletlerden gelen diplomatlar, heyetler, elçiler, Divan-ı Hümayun üyeleri, sadrazamlar, vezirler bu sarayda yoğun çalışmalar yürütülüyorlardı.. Enderun’da yetişen öğrenciler uzun yıllar bu yapının içinde ciddi bir disiplinle eğitimden geçip Osmanlı’nın merkez ve taşra teşkilatlarında önemli görevler almışlardır. Beylerbeyleri, sancak beyleri ve diğer idari görevliler genellikle bu kurumdan çıkmıştır. Kaynaklar: 1- Zülfü Demirtaş, Osmanlı’da Sıbyan Mektepleri ve İlköğretim Örgütlenmesi, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Elazığ 2007, C. 17, S. 1 s. 173-183,2- Mehmet ipşirli, “Medrese”, DİA, XXVIII, Ankara 2003,s. 327-3333- Ekrem Hakkı Ayverdi, Avrupa’da Osmanlı Mimari Eserleri, İstanbul 1977,I-IV4- Mefahil Hızlı, Osmanlı Klasik Döneminde Medrese, Türkler, XI, s. 4265- Mehmet İpşirli, “Enderun”, DİA, istanbul 1995, C.XI, s. 185-187
Çocuğunuzun Üstün Zekâlı Olmasını İster misiniz?Eğer isterseniz çocuğunuza çokça “kelime” öğretin. Üstün zekâlı çocukları, diğer çocuklardan ayıran en mühim özellik, onların akranlarından daha fazla kelime bilmeleridir. Hatta bazı uzmanlar bunu üstün zekâlı çocukları, diğer çocuklardan ayıran “tek fark” olarak kabul ederler. Bir araştırmacı şöyle der: “Sözcük hazinelerinin zenginliği ve sözcüklerin tam anlamlarıyla kullanılışı, lisan yeteneği, birçok uzman tarafından, parlak zekânın hemen hemen tek göstergesi olarak kabul görür.” (Norma E. Cutts, Nicolas Mosheley Üstün Zekâlı ve Yetenekli Çocukların Eğitimi, Özgür Yayıncılık, 2001, S, 63.) Bazı eğitimciler, çocukta dil gelişimini, bir bakıma zekâ (zihin) gelişimi olarak değerlendirmişlerdir. Çünkü algılama, anlamlandırma, hâfıza, düşünme gibi zihnî özellikler gelişmeden, dil de gelişemez. Somut (müşahhas) algılamalardan, soyut (mücerred) kelimelere yükselmek ve bu kelimeler arasında ilişki kurarak bir düşünce/fikir ortaya koymak, ancak zekânın yardımıyla mümkündür. Bu yönden zekâ ve dil birbiriyle paralel gelişme gösterirler. Veya “Dildeki gelişme zekâyı, zekâdaki gelişme, dildeki gelişmeyi etkiler” diyebiliriz. Zekâ ve dil arasındaki bu bağdan dolayı Prof. Dr. Ayhan Songar şöyle der: “Bir dil ne kadar fazla kelime ihtiva ederse o dili konuşan millet o derece ‘akıllı’, bir insan ne kadar fazla kelime bilir ve kullanırsa o nispette ‘zeki’ olur. Zira bildiği kelime kadar mesajı idrak edebilmekte, karşısındakine nakledebilmektedir. Bizler kelimelerle düşünürüz. Düşünce bir ‘iç konuşma’ ile beraberdir ve bir eşyanın veya duyumun bizde kelime hayali mevcut değilse, onu anlayabilmemiz, idrak edebilmemiz mümkün değildir”. (Ayhan Songar, Beynimiz ve Sinirlerimiz, s. 84) Zekâ ve kelime bilgisi arasındaki bağın ehemmiyeti hakkında yabancı bazı uzmanların görüşü ise şöyle: Thomas Sheriden, “Fikirle kelime arasında öyle yakın bir alaka vardır ki, birindeki eksiklik veya hata, diğerinde kendisini derhal belli eder” der. Dil âlimi Dr. Wilfred Funk şöyle der: “Matematiksel bir katiyetle söyleyebiliriz ki kelime bilgisi arttıkça insanın düşünme melekesi de kuvvetlenir”. Başka bir dil bilgini Norman Lewis ise şöyle der: “Kelime bilginizin hududu, zekânızın hududunu tesbit eder. Kelime bilginiz arttıkça, zekânız da artacaktır.” Amerikan liselerinden birinde iki sınıf üzerinde bir araştırma yapıldı. Bu iki sınıfa devam eden talebelerin yaşları ve muhitleri birbirinin aynı idi. Sınıflardan biri o okulda öğretilen normal dersler alıyor. Öteki sınıfa ilave olarak kelime öğretimi yapan hususi bir kurs görüyordu. Belli bir zaman sonra ikinci sınıfın yalnızca İngilizce dersi değil, matematik ve fen dersleri de dâhil, bütün derslerde öteki öğrencilerden daha yüksek notlar aldığı görüldü. İlinois Üniversitesi İngilizce Profesörlerinden Dr. William D. Templeman da bir üniversitede yapılan hayret verici bir keşiften bahseder: Üniversitedeki bütün birinci sınıf talebeleri çeşitli kabiliyet ve zekâ testlerine tâbi tutuldular. Bunlardan bir tanesi de 29 kelimelik bir vokabüler (kelime hazinesini ölçme) testiydi. Bir yıl sonra üniversite idaresi, bu testlerden herhangi birinin, talebelerin istikbaldeki ders durumları hakkında bir fikir verip vermediğini anlamak istedi. Hayret edilecek kadar kısa olan 29 kelimelik vokabüler testinin talebelerin bütün derslerindeki yıllık not ortalamalarını önceden en iyi haber veren bir ölçü olduğu ortaya çıktı. Bu neticeye bakarak Dr. Dempleman şöyle diyor: Anneler, babalar, hocalar, mektep müdürleri, çocuklarınızın üniversitede muvaffak olmasını istiyorsanız, kelime bilgilerine dikkat ediniz! *** İnsanın kelime hazinesi arttıkça zekâsı gelişiyorsa, bizim eğitimimizin de öğrencilere çokça kelime öğreterek, onların zekâsını geliştirmesi gerekmez mi? Yazar ve şair Yavuz Bülent Bakiler şöyle diyor: “İngiltere ve ABD’de ilköğretimden geçen çocukların ders kitaplarında 71.000 kelime vardır. Bu rakam İtalya’da 33.000, Suudi Arabistan’da 12.500, Türkiye’de ise 7.000’dir. Çocuklarımız da bu 7.000 kelimenin 3.500 kadarıyla düşünüp konuşmakta ve yazmaktadırlar.” (Türkçenin, Dünü Bugünü Yarını, Kültür Bakanlığı yayınları (Sempozyum), 2002, Ankara, s, 277). Bunların sonucunda gençlerimizin zekâ seviyesi hakkında ne diyebiliriz? *** Çocuklarının zekâsını geliştirmek için dil öğretmenin ehemmiyetini kavrayanların aklına ilk gelecek şey muhtemelen çocuklarına “İngilizce” öğretme olacaktır. Son zamanlarda nedense İngilizceye olan sempati artmış durumda. Aklı başında olan her vatandaş da bu sempatiye karşı çıkacak cesareti göstermeyecektir şüphesiz. Dil öğrenmek, kelime öğrenmek isteyenler önce kendi dillerini öğrenmelidirler. Çünkü kendi dilini bilmeyen yabancı dili öğrenemez. Dil öğrenmeye kendi dilimizden başlamalıyız. En güzeli, Osmanlıcayı yani atalarımızın yani kendimizin dilini öğrenmektir. Türk milleti yeniden ayakları üzerinde duracaksa, bu kendi özüne, kendi kimliğine, kendi tarihine, kendi diline, kendi kültürüne sâhip çıkmakla olacaktır.
Yeni Nesillerde Merakı Nasıl Oluşturabiliriz?Akla kapı açmak ve iradeyi elden almamaktan söz eder, Bediüzzaman Hazretleri. Bu ifadeye destek olarak “merak ilmin hocası” ve “ ihtiyaç terakkinin üstadıdır” der. Çok doğru ve yerinde bir söz… Merakınız yoksa bir şey öğrenemezsiniz. Öğrendiklerimize dikkat edelim: Hemen hepsi bir meraktan sonra elde edilen bilgi ve beceriler değil midir? Merak, bir bilgiye açlık duymak demektir. Kişinin kafasında bir bilgi boşluğu oluştuğunda, kişi o boşluğu dolduracak bilgiye açlık duyar. Boşluk oluşturulmazsa, kişi yeni bilgiye ihtiyaç duymayacaktır. Dolayısıyla merak da oluşmayacaktır. Bugün eğitim dünyamızda, “merak ilmin hocası ve ihtiyaç terakkinin üstadı” hakikati maalesef henüz anlaşılamadığından, dehalar uyanmamakta, mucitler ve düşünceler de kendini gösterememektedir. Teknolojide ve metodolojide, hatta Batıya ve dışarıya olan bağımlılıktan, terör problemine kadar büyük problemlerin çözümünde yetkililerin genellikle acz içinde kalmaları ve teslimiyetçi yapı göstermelerinin sebebi budur. Talep oluşturmayan, seçme ve inisiyatif vermeyen eğitim yapısı, yüksek karakterli ve hür iradeli kişilikler oluşturamamaktadır. Akla kapı açmak ve iradeyi elden almamaktan söz eder, Bediüzzaman Hazretleri. Bu ifadeye destek olarak “merak ilmin hocası” ve “ ihtiyaç terakkinin üstadıdır” der. Çok doğru ve yerinde bir söz… Merakınız yoksa bir şey öğrenemezsiniz. Öğrendiklerimize dikkat edelim: Hemen hepsi bir meraktan sonra elde edilen bilgi ve beceriler değil midir? Bu sözler, günümüz eğitim sisteminde ve günlük hayatımızda bir kurtuluş reçetesidir ve her okulun bir kaç yerine asılması gereken altın sözlerdir. Bu gün eğitimde görülemeyen asıl eksik yön, akla kapı açmayarak, düşünmeye-araştırmaya fırsat vermemektir. Bunun diğer manası, insanın hür iradesinin elinden alınmasıdır. Çünkü ülkemizde uygulanan eğitim, adeta “Bu böyledir, böyle olduğu için öğrenmeniz gerekir, niye öğrendiğinizi sormayın!” anlayışı ve yaklaşımı ile sürdürülmektedir. Çünkü her şeyin cevabının öğretildiği bu eğitim sisteminde size neyi, nasıl ve ne zaman yapacağınız “aşılanmakta” ya da “dayatılmaktadır”. O zaman da “deha” kendini göstermemektedir. Deha, alışılmışın dışında yeni bir tarz geliştiren ve yeni bir görüş üreten yetenek demektir. Onun içindir ki, bütün yenilikleri ve buluşları dâhilere borçluyuz. Merak duygularımızı ölçebilecek bir cihazın olup olmadığını bilmiyoruz; ancak hayalî bir senaryo ile merak duygumuzun ne durumda olduğunu öğrenebiliriz. İşte senaryomuz: Okulumuzda çalışan iki öğretmen var. Öğrencileri de her açıdan birbirine benziyor. Zamanla takip ettiğimizde bir öğretmenin öğrencileri merakla sorular sorarken, diğer öğretmenin öğrencileri öğrenme meraklarını kaybediyor. Bu iki öğretmen neyi farklı yapıyor ki öğrencilerin merakları farklı düzeyde? Konuyu teyid eden Özgür Bolat’a ait bir araştırma yazısını okuduğumda şu güzel tesbitleri gördüm. Konuyla bütünlük arz ettiği için burada paylaşmak istiyorum. Carnegie Mellon Üniversitesi’nden Prof. George Loewenstein, bir grup üniversite öğrencisine fMRI makinesinin içinde sorular soruyor ve daha sonra cevaplarını veriyor. İkinci gruba aynı soruları soruyor ama bir farkla. Cevaplarını vermeden önce, öğrencilerden cevapları tahmin etmesini istiyor. Bu sırada öğrencilerin beyin aktivasyonlarına bakılıyor. Ortaya büyük bir fark çıkıyor. Merak Etmek İnsana Zevk Verir Birinci grup soruların cevaplarını öğrendiği an, beyinlerin “striatal” bölgesinde çok hareketlilik olmazken, ikinci grupta büyük bir hareketlilik oluyor. Yani cevapları öğrenmek birinci gruba keyif vermezken, ikinci gruba inanılmaz keyif veriyor. Peki, neden? Bunun merakla ilgisi olabilir mi? Peki, Merak Ne Demektir? Merak, bir bilgiye açlık duymak demektir. Kişinin kafasında bir bilgi boşluğu oluştuğunda, kişi o boşluğu dolduracak bilgiye açlık duyar. Boşluk oluşturulmazsa, kişi yeni bilgiye ihtiyaç duymayacaktır. Dolayısıyla merak da oluşmayacaktır. Bu yüzdendir ki bir hoca, ilk önce kişinin kafasında bir “bilgi boşluğu” oluşturmalı. Ama nasıl? Merak Nasıl Oluşur? İnsanlar deneyimlerini “bir bütün olarak” bir çerçeveye, yani bir şemaya oturtur. Şemalar yoluyla hayatı anlamlandırır. Her yeni deneyim bir şemaya eklenir ya da yeni bir şema oluşur. Buraya kadar problem yok. Ama öğretici, kişinin kafasında şema (bütünlük) oluşturmazsa ne olacak? Muhatap, hangi çerçevede “ne bildiğini” ve “ne bilmesi gerektiğini” bilemeyecek. Yani, bütünlük yoksa boşluk da oluşmayacak. Bu durumda yeni bilgiye ihtiyaç duymayacak ve merak da etmeyecek. Mesela, size 10 farklı yapboz oyunundan onar parça versem, elinizde birbiriyle alakası olmayan 100 parça olur. Hangi parçalar eksik merak etmezsiniz. Ama yüz parçalık bir yapboz için 90 parça versem, hangi 10 parça eksik merak edersiniz. Eksik olanları talep edersiniz. Kısacası, merakın oluşması için ilk önce bir bütünlük (şema) oluşmalı, sonra da şahıs eksik kalan yerlerin farkında olup, bunu tamamlama sürecine girmelidir. Kişileri Tahmin Etmeye Sevk Etmek Merak Uyandırır İşte araştırmacılar bu deneyde öğrencilere tahmin ettirerek, tam olarak bunu yapmıştır. Öğrenciler ilk önce tahmin ederek kafalarında bir fikir oluşturmuşlardır. Yani var olan bir şemayı etkin hale getirmişlerdir. Cevaplar, bu şemayı tamamlayacak mı tamamlamayacak mı merak etmişlerdir. Ama diğer grupta herhangi bir şema aktif hale getirilmemiştir. Dolayısıyla “şema boşluğunu” tamamlama ihtiyacı doğmamıştır. Onun için o bilgiyi öğrenmek çok da keyif vermemiştir. Peki, bu süreç neden keyiflidir? Eğer, bu süreç keyifli olmasaydı, medeniyet terakki etmez, gelişmezdi. Beyin, Allah’ın koyduğu bir kanunla, insanları keşfetmeye ve öğrenmeye özendirmek için bu etkinliğe zevk yüklüyor. Farklı Pedagoji Merakın ilk adımı bütünlük oluşturmaktır, peki bu bütünlük nasıl oluşturulur? İşte iki öğretmen arasındaki fark, tam olarak da budur. Öğretmen veya hocanın bir tanesi “Bugünkü konumuz bu” diyerek derse başlıyor. Bütünlükten uzak bilgileri anlatıyor. Çocuklar sıkılıyor. Fakat diğer öğretmen veya hoca, sınıfında tartışma ve aktif öğrenme ortamı hazırlıyor. Mesela, çocuklar matematik sorularını çözmüyor. Onlar formülleri “açıklıyor”. Bütünsel bir çerçeveye oturtmadığımız bir şeyi açıklayamayacağımız için, çocuklar “açıklama” yaparken kafalarında şemalar oluşturuyor. Hür İradeli ve Kimlik Sahibi İnsan Yetiştirmenin Yolu Tekrar merak ilmin hocası ve ihtiyaç terakkinin üstadı tespitlerine dönelim. Öğrenmenin başında öğrenmeye olan talebin ve ihtiyacın oluşturulması; yani “Neden öğreneyim ki?” sorusuna imkân ve fırsat verilmesi meselesine. Öğrenci öğrenmek istemiyorsa, belki öğrenmek istememesini saygı ile karşılamak ve öğrenmeye kapalılığının ardındaki sebeplerini bir bir araştırıp ortaya çıkarmak gerekir. Bu hassas nokta, eğitim dünyamızda dikkate alınmadığından, eğitim bir bilim ziyafeti olmaktan çıkmakta (hâlbuki insan aklı için bilim enfes bir ziyafettir), iştahı olmayan bir hastaya zorla yemek yedirmek halini almaktadır. “Merak” devreye girmeyince “öğrenme” ve “ürünleri” elde edilememektedir. Hulasa olarak bir insan merak etmeli ve demeli: “Ben neyim, nereden geliyorum, bu âlem neyin nesi? Buradan nereye gideceğiz...” Bu dünyada yemek, içmek, uyumak vb. çoğu canlı ile ortak özelliklerimizdir. Bizi insan kategorisine dâhil eden, tüm canlılar üzerinde tasarruf yetkisi veren, onları kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda kullanmamızı sağlayan sadece akıldır. İnsan bu akıl ile merak etmeli ve bulunduğu eşsiz konumu anlamaya çalışmalıdır. Yoksa aklımızın dışındaki diğer ortak özelliklerimizle maalesef diğer canlılardan bir farkımız olmayacaktır.
Üniversiteyi Kazanan Gençleri Neler Bekliyor?Üniversiteyi kazanmış olmakla her şey bitmiyor, belki çok şeyler yeni başlıyor. Her ne kadar eğitim ve öğretim ailede başlıyorsa da, gençlerin ufuk ve vizyon belirledikleri zaman dilimi üniversite hayatı oluyor. Elbette lise döneminde kafalarda bazı şeyler şekillenmektedir, fakat gençlerimiz istediği üniversitelere isteğine göre değil de aldığı puana göre; ve tercih ettiği okul ve branşlara, sıralamaya göre girdiğinden dolayı vizyonunu, gelecek resmini bu dönemde, biraz da mecburî olarak belirlemiş oluyorlar. Eğitim konusu eskiye nispetle daha önem verilen bir konu olduğundan beri, gençler gidecekleri üniversiteler ve karşılaşacakları meseleler hakkında illa bir fikre sâhip olmaktadırlar. Belki şehrin sosyal yapısı, yaşantısı ve diğer mevzular hakkında; hem üniversite ve işleyişleri hakkında az-çok bir bilgiye sâhip olabilirler. Fakat -bütün bunlarla beraber- aktaracağımız mevzular hakkında hemen hemen hiçbir genç -anne ve baba dâhil- detaylı bilgi sâhibi değildir. Biz de bundan dolayı, Milli Türk Talebe Birliği’nin Nisan 2010 tarihli ve “Türkiye’deki Üniversite Gençliğinin Profili” isimli araştırmasından bazı bilgileri size aktarmak istedik. Her ne kadar tarihi eski gibi gözükse de, 29 üniversite ve 2.603 öğrenci üzerinden yapılan bu çalışmadan aktaracaklarımız, ümit ediyoruz ki hem gençlerimize hem de anne-babalara büyük fayda sağlayacaktır. Üniversiteyi kazanmış olmakla her şey bitmiyor, belki çok şeyler yeni başlıyor. Üniversiteli Gençler Nerelerde Kalıyorlar? Öğrencilerin 1/3’ü aileleriyle, 1/3’ü yurtlarda, diğer kısmı ise, gerek arkadaşlarıyla tuttukları evler ve cemâat evlerinde kalmaktadırlar. Gençlerin ancak % 27’si devlet kredisi ve karşılıksız burs almaktadır. Bu durumda bize göre gözüken o ki, gerek devlet, gerekse özel girişimciler öğrencilere daha çok sâhip çıkmak ve eğitim süreçlerinde yanlarında olabilmek durumundadırlar. Son dönemde STK temsilcileri ile yapılan istişarelerde görülmüştür ki, gençler artık en fazla iki sene yurtlarda kalıyor, sonrasında ise kendilerince daha hür ve serbest takılacakları ev ortamlarına çıkıyorlar. Kötü Alışkanlıklar ve Arkadaşlıklar Üniversite dönemi gençlerin kendilerini en özgür ve rahat hissettikleri dönemdir. Anne-baba denetiminden uzak, biraz daha ‘kendisine göre’lerin arttığı bir dönemdir. Bununla beraber aynı zamanda çok çeşitli yerlerden insanlar ve onların alışkanlıklarıyla tanıştıkları dönemdir. Kendisine dikkat etmeyen bir öğrenci ve yeni üniversiteli genci bu mânâda birçok tehlikeler beklemektedir. Üniversiteli gençleri % 26’sı kendisini sigara tiryakisi olarak tanımlamaktadır. (2018 araştırmasında % 31,13) % 18’lik bir kesim de arada sırada içtiklerini söylemişlerdir. Esrar kullananlar ise % 10 gibi bir rakama tekâbül etmektedir. (Bu rakam yine 2018 verilerine göre, %4,1’i bir kez, %1,2’si ara sıra, %1,1’i ise sık kullandığını söylemiştir. Bunlar yapıyoruz diye söyleyenlerdir. Her şey bir çevre ile oluşur ve kullandığını söyleyemeyenlerle birlikte bakıldığında rakamlar yükselecektir.) Fakat maalesef, fikri sorulan öğrencilerin % 48 gibi yüksek bir oranı alkol almaktadırlar.1 Diğer sıkıntılı bir konu da kız-erkek arkadaşlığıdır. Üniversite ortamının sağladığı rehavet, bu arkadaşlığa ciddi zemin hazırlamaktadır. Bu konuda ciddi bir altyapısı ve değer-kontrol mekanizması olmayan gençler, kendilerini bu tarz arkadaşlıklara, flört tabir edilen bir kızla çıkma havasına çabucak kaptırabilmektedir. Bahsi geçen gençlerin % 85’i bir kız arkadaşa sâhiptir. Daha da kötü olanı, araştırmaya katılan gençlerden % 27’si kız erkek ilişkilerinde cinsellik de dâhil aile ve dinî kurallar gibi herhangi bir kısıtlamanın olmaması gerektiğini söylemektedir. Öğrencilerin 1/3’ü evlenmeden yaşama fikrinde herhangi bir sıkıntı duymamaktadır. Bekâretin korunması fikrine katılmayanların oranı % 37’ler olmakla beraber, bâkire olmayan bir kızla evlenebileceğini söyleyen erkeklerin oranı da % 29 olarak belirlenmiştir. Ayrıca, 2006’da yapılan araştırma sonuçlarıyla 2010 kıyaslandığında bekâretin zarurî olmadığı, evlilik olmadan da birlikte yaşanabileceği fikrinde artış olduğu gözlemlenmiştir. İnanç ve İbadetler Üniversite gençlerinden araştırmaya katılanların büyük bir kısmı kendine göre bir ilah inancına sâhiptir. % 4 gibi bir kısım ise kendini ateist olarak tanımlamaktadır. Gençlerin % 30,5’i ellerinden geldiğince ibâdetlerini yapmaya çalışmaktadırlar. % 72 ile en çok oruç ibâdeti yapılırken, % 19 gibi bir rakam, kutsal kitaplardan çokça istifade edilmediğini göstermektedir. 2018 TGSP araştırmasında bir dine inandığı ve tüm ibadetleri düzenli yaptığını söyleyen genç yüzdesi ise, 15,2’dir. Başörtüsü ülkemizde yüksek trend yapmış bir konudur malumunuz. Gençlerin % 53’ü yasağın kalkması, % 36’sı ise devam etmesi fikrindedir. Erkeklerin % 59 gibi bir rakamı başörtülü eş tercihinde olmakla beraber, % 27’si tam aksi fikirde olduklarını beyan etmişlerdir. Günümüzde ise, başörtüsü kazanılmış, fakat tesettür kaybedilmiştir düşüncesi yaygın hale gelmiştir maalesef. Bu ayrıca incelenmesi gereken bir mevzudur. Gençlerin evlilik tercihlerinde farklı din veya mezhepten olması konusunda ılımlı oldukları görülmüştür. Fakat birçoğu ailesinden çok kendi tercihini –anne-baba karşı bile çıksa- istemektedir. Evlenecekleri eşte aradıkları özellikler genel itibariyle sağlam karakter, sadâkat ve kültürel uyumluk olarak tespit edilmiştir. Kültür Yapısı Gençlerin okuma tarafı maalesef zayıftır. İdeoloji ve fikir ağırlıklı gazeteleri okuyan gençlerin oranı % 11 iken, boyalı basın tabir edilen gazeteleri tercih edenlerin nispeti % 25 civarındadır. Gençlerin % 56’sının hiçbir dergiyi okumadıkları görülmüştür. Düzenli kitap okuyan genç sayısı maalesef azdır. Muhtemelen gençler vakitlerinin büyük bir kısmını bilgisayar ve internet başında geçirmektedirler. Gençlerin TV, sinema izleme oranları yüksek çıkmıştır. Yerli sanatçılara ve yapımlara ilgi olduğu kadar, yabancı sanatçı ve yapımlara da ilgi yüksektir. Gençlik Ve Siyaset Gençlerin % 43’ünün siyasette kariyer edinme, siyasî olay ve yayın takibi ve partilere üye olmak şekillerinde siyasetle bağları olduğu anlaşılmaktadır. Kendisini sol siyasette gören gençlerin ekserisinin soldaki partilerin yerine yenilerine ihtiyaç duyulduğu kanaatinde oldukları görülmüştür. Bu oran kendisini sağda tanımlayanlar için daha düşüktür. % 68’lik bir oran yargının bağımsızlığına inanmamaktadır. Anayasa değişikliği konusunda üzerinde araştırma yapılan gençlerin mütehayyir olduğu görünmüştür. Gençlerin % 28’i hiçbir siyasetçiyi beğenmemektedir. Nisan ayı itibariyle gençlerin en çok güven duydukları kurum genelkurmaydır. Ülkenin Geleceği Politikacıları değerlendirdiklerinden ve o pencereden baktıklarından dolayı gençlerin % 60’ı ülkenin geleceğini karamsar görmektedir. Türkiye’nin çözülmesi gereken öncelikli işlerini ise, işsizlik ve terör olarak tanımlamaktadırlar. 2018 araştırmasında ise memleketin ilk üç problemi ekonomi, işsizlik ve terör olarak belirtilirken; gençlerin ilk üç problemi iş sahası eksikliği, eğitim problemleri ve madde bağımlılığı olarak tanımlanmıştır, yine gençler tarafından. AB üyeliği konusunda yarı yarıya görüş beyan eden gençlere göre Türkiye’nin en büyük dış düşmanı ABD iken, en büyük iç tehdit de terör gözükmektedir. Sonuç Olarak Sevgili anne-babalar, devlet büyükleri ve sivil inisiyatifler, üniversite gençliği, bu ülkenin bir adım sonrasındaki lider kadrosu demektir ve ülkeler, insanlara ve onların fikirlerine, davranışlarına, ahlâklarına göre şekillenir. Her tarafta üniversiteler açma gayretinde olan irade, elbette gençlerin millet olmanın gereğine göre biçimlenmesinde de öncülük etmeli ve gençlerin bu konuda önünü açmalıdır. Sivil inisiyatifler de gençlere öncülük etmeli ve onların ellerinden tutmalıdırlar. Her ne kadar gençler artık olgunlaştık, piştik deseler de herkesin her zaman bir çocuk ve acemilik yönü vardır. Milleti ve vatanı şekillendirecek gençlerimizi kendi hallerine lütfen bırakmayalım. Yoksa başkaları ilgilenecektir. Kıymeti gençler, özgür ortam, demokrasi, genç olmak, hürriyet içi doldurulmayan kavramlar olarak lügat hâfızamızda yer edecek olursa, emin olun bizleri başka sıkıntılı hallere sokacaktır. Hiçbir zaman nefsin köleliğine götürecek kolaycılığa kaçmayalım. Söylemlerimizi geliştirirken de bunu göz ardı etmeyelim. Millet demek, dinî, dili, ahlâkı, millet şuuru bütün insanların oluşturduğu yapı demektir. Onları buluşturan mekân ise, işte o da vatandır. Yapılan bu araştırmanın pek çok kurum ve insana inşâallah faydası olur. Biz kendi çerçevemizden baktığımızda görünen nedir? Görünen o ki, üniversiteyi kazanmakla her şey bitmiyor. Yukarıda da söylediğimiz gibi belki her şey yeni başlıyor. Verileri lütfen dikkatlice okuyunuz ve kendinizi karşılaşacağınız durumlara hazırlayınız. Maddî ve manevi anlamda iyi bir istikbal için, iyi bir üniversite eğitimi temennisiyle Allah’a emanet olunuz. Kaynaklar: 1- Bu ve benzeri konularla ilgili olarak Türkiye Gençlik STK’ları Platformu (TGSP)’nin 2018 yılında yaptırmış olduğu “Türkiye’nin Gençleri” araştırmasına bakmak daha geniş bilgi sahibi olmaya vesile olacaktır. İlgili araştırmaya linkten ulaşılabilir: http://tgsp.org.tr/Uploads/Document/TGSP%20Türkiye’nin%20Gençleri%20Araştırması.pdf Ayrıca SETA’nın 2012 yılında yayımladığı “Türkiye’nin Gençlik Profili”, SEKAM’ın 2016’da yayımladığı “Türkiye Gençlik Raporu” ve Diyanet İşleri Başkanlığının 2014’te yayımladığı “Türkiye’de Dini Hayat” araştırmalarına da bakılabilir.
Ben Öğretmen Olarak Gönderildim“Ben öğretmen olarak gönderildim” diyen bir Peygamberin ümmetiyiz. Vazifemiz ağır, sorumluluğumuzun bilincinde olarak çalışmalı, bizler bugünden yarınları inşa edenleriz. Ümitsizlik hayatımızdan çıkmalı, herkesi istenen seviyede eğitemeyebiliriz, fakat verimli eğitimi alanlar bir toplumu kurtaracaktır. Yeni bir eğitim öğretim yılı gelirken ebeveynlerde, öğrencilerde, öğretmenlerde dolayısıyla eğitim öğretim işiyle alâkalı her kesimde tatlı bir heyecan ve hareketlilik görmekteyiz. Çarşı pazar bayram coşkusunun ardından okulların açıldığı bu günlerde tekrar hareketlenmiş durumda. Aile büyükleri, çocuklarının iyi bir eğitim öğretim alıp yüksek mevkilerde onları görebilmenin hayali içindeler. Ülkeleri yönetenler de kendi insanına uygun, geçmişine ve medeniyet değerlerine uygun eğitim politikalarını geliştirerek geleceklerini teminat altına alabilmenin gayreti içindeler. Bunun yanında eğitim faaliyetlerinin uzun soluklu uğraşlar olması eğitimden beklenen faydaların ve dönüşlerin hemen alınamamasına sebep olmaktadır. Peşin ücrete alışmış günümüz insanı aradığını bulamayınca heyecanından ve ideallerinden vazgeçmektedir. Öğrenciler ilk başarısızlıklarında hemen ümitsizliğe kapılmakta, aileler sabırsız davranışlarıyla bilinçsizce çocuklarını hata yapmaya zorlamaktadırlar. Belki de en vahimi bu gençlikten bir şey olmaz deyip öğretmen odalarında malayani işlerle uğraşan eğitimcilerin hâlidir. Konuyla ilgili olarak rahmetli Cemil Meriç’in Mağaradakiler adlı eserindeki şu tespitleri önem arz etmektedir. Sosyolog Erol Güngör’ün, “Yeni nesiller sâdece bedenî çalışmadan değil, zihnî çalışmadan da kaçıyorlar; eğitim yerine diploma, teori yerine reçete, kitap yerine broşür istiyorlar” hükmüne Cemil Meriç karşı çıkar ve şu tespitlerde bulunur: “Sayın Güngör’e, bir an için hak versek bile içimizden birtakım sualler yükseliyor; bu zavallı nesiller meçhul bir diyardan ülkemize sürülen yabancılar mıdır? Onları kim yetiştirdi? Hilmi Ziyalar ve şakirtleri değil mi? Henüz hiçbir ciddi imtihandan geçmeyen bu zavallı nesil, neden her türlü tefekkür kabiliyetinden mahrum olsun? Ağabeylerinden devraldıkları miras ne? Müdahane-i âliman değil mi? Onlara, ecdatlarını hor görmeyi öğrettik, mukaddeslerini yıktık birer birer. Sığınacakları kale kalmadı. Tefekkürlere değil ukalalığa düşmanlar. Düşünce, heyecandır evvela, bulanıktır, coşkundur, serseridir. Setler çöktü, insiyaklar köpürerek akacak elbette. Evet, yeni nesiller şuursuz, bağnaz, barbar. Ama samimî, ama dürüst, ama fedakâr. Bu haşin, bu serazat tabiat kuvvetini kemâle ve fazilete kanatlandırmak, sizin gibi genç ve imanlı terbiyecilerin eseri olacak, aziz Güngör. Ben, dumanları hâlâ tüten o bedbaht yangınları, mesut bir fecrin pırıltıları olarak görmek istiyorum”1 Bu tespitler bana göre eğitimdeki başarısızlığımızın bir resmidir. Ne ekerseniz onu biçersiniz kaidesince, gençliğe ne verildi ki ne isteniyor? Sözde modern dünyanın aldatıcı fantezilerine karşı hakikatin güzellikleri basitleştirilip alay edildi. Hak ve hakikat çekirdekleri neşv ü nüma bulmaması için elden gelen yapıldı. Soğuk savaş dönemlerinde bile, gençliğin hâlâ idealleri mevcut iken günümüzde “Gâye-yi hayal olmazsa ezhan enelere dönerler” sözü içine dâhil olan kendi zevklerinin, egosunun peşinde koşan bir gençliği görüyoruz. Son dönemin fikir adamları bu tartışmaları yapa dursun Bedîüzzaman çok önce problemleri tespit etmiş ve çözmek için Van’dan İstanbul’a gelerek eğitimle ilgili projelerini padişaha sunmak istemiştir. O, mektep ve medreselerin birbirinden bağımsız hareket etmelerini yanlış görmüştür. Her iki eğitim kurumunun birlik içersinde olmasını savunmuştur. Din ilimleriyle pozitif ilimlerin birliğini savunmuştur. Şu tespiti konun kavranması açısından önemlidir. “Vicdan dinî ilimlerle, akıl fen ilimleriyle nurlanır. Hakikat bu ikisinin imtizacıyla tecelli eder ve talebe bu iki cenah ile kemâle ulaşır. Sâdece dinî ilimler öğretilirse taassup oluşur; yalnız fen ilimleri okutulursa inkâr fikri doğar.” Özetleyecek olursak, uygulamada karşılaşılan problemler muhakkak olacaktır. Bu problemler gerekli mercilere ivedilikle iletilip çözümün takipçisi olunmalıdır. Unutulmamalı ki eğitim uzun vâdeli bir yatırımdır. Fakat doğrunun takipçisi olmak son derece önemlidir. Sabırlı olmalıyız, bazı şeyler akşamdan sabaha netice vermeyebilir. Eğitim süreçleri bir bütün olarak ele alınmalı, yeni metotlar geliştirilerek amaçlara ulaşılmaya çalışılmalıdır. Öğretmenlere ise en büyük görev düşmektedir. “Ben öğretmen olarak gönderildim”2 diyen bir Peygamberin ümmetiyiz. Vazifemiz ağır, sorumluluğumuzun bilincinde olarak çalışmalı, bizler bugünden yarınları inşa edenleriz. Ümitsizlik hayatımızdan çıkmalı, herkesi istenen seviyede eğitemeyebiliriz, fakat verimli eğitimi alanlar bir toplumu kurtaracaktır. Her iki dünyamızı mamur kılmak için eğitime gereken değeri vermeliyiz. Bu temenniyle yeni eğitim öğretim yılımızın hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ederim. Kaynaklar: 1- Cemil Meriç, “Mağaradakiler”, 2552- İbn Mâce, Mukaddime, 17
Preveze Deniz Savaşı ve İslam HarfleriBir milletin inkişâfı, ilerlemesi ve dünya devletleri arasında mümtaz bir yer edinebilmesi, eğitim sisteminin kalitesinden geçer. Ancak eğitim sistemi tek başına devlet idarecilerinin düzeltebileceği bir vakıa değildir. Birçok bileşeni olan bütüncül bir çözüm gerekir. Bu bileşenlerden birisi de yazı meselesidir. Eğitimin temeli olan okuma-yazmanın talebelere, olması gereken kabiliyetleri verebilmesi için dört başı mamur bir alfabeye ihtiyaç vardır. Bir millet için kullandığı alfabenin özellikleri, birçok hususu etkilemektedir. Meselâ alfabenin zor olması o milletin ferdlerini daha mücadeleci ve çalışkan yapabilmektedir. Bu duruma en güzel örnek Japonlardır. Günümüzde geldikleri gelişmişlik seviyesi göz önüne alındığında, Çinlileri ve Güney Korelileri de bu mevzuda örnek olarak verebiliriz. Ayrıca günümüzde dünyanın en yaygın dili olarak kabul edilen İngilizce, okunduğu gibi yazılmamaktadır ya da yazıldığı gibi okunmamaktadır. Her bir kelimenin yazımı ve okunması ayrı ayrı olarak ezberlenmek zorundadır. Hatta İngilizce kelimelerin harflerinin doğru bir şekilde sayılması üzerine İngiliz okullarında yarışmalar dahi düzenlenmektedir.1 Hal böyleyken kullanılan alfabenin kolay olması tercih edilebilir bir durum olarak görünmemektedir. Daha farklı bir ifadeyle bir dilin yazıldığı gibi okunması, bir avantaj değildir. Ya da alfabenin zor olması dezavantaj değildir. Alfabenin zorluğu ya da kolaylığı dışında bir diğer önemli özelliği ise, taşıdığı dinî ve kültürel temsil boyutudur. Dünyada hangi alfabeyi, hangi milletin kullandığı incelendiğinde bu gerçeklik çok daha bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Meselâ Ortodoks Hristiyan olan milletler daha ziyade Kiril alfabesini kullanırken, Katolik Hristiyanların yoğun yaşadığı ülkelerde Latin alfabesinin tercih edildiği görülmektedir. Onun dışında farklı milletlerden birçok İslâm ülkesi Kur’an alfabesini kullanmaktadır. Ecdadımızın 1000 yılı aşkın bir süre İslâm harflerini kullanmasının altında yatan tek sebep, bu harflerin Kur’ân’ın harfleri olmasıdır. Bu harflerin zor ya da kolay okunması ya da yazılması, kullanımı için bir kıstas değildir. Üstelik hat sanatıyla çok da estetik bir hale dönüşen bu harfler, İslâm medeniyetinin en önemli sembolleri arasında yer almaktadır.2 Tarihimizde İslâm harflerine verilen önemin birçok örnekleri bulunmaktadır. Ayrıca İslâm harflerinin medeniyetimiz açısından taşıdığı değeri ortaya çıkaran birçok hadise vukua gelmiştir. Bunlardan belki de en önemlilerinden birisi Preveze Deniz Savaşıdır. Preveze Deniz Savaşı, tarihimizdeki en önemli deniz muharebelerinden birisidir desek yanlış olmaz. Bu savaştan sonra Osmanlıların Akdeniz hâkimiyeti kesinlik kazanmıştır. Savaş esas itibariyle Narda Körfezinin batısındaki Preveze Kasabasının açıklarında meydana gelmiştir. Savaşın sebebi, Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki ilerlemesiydi. İspanya, bu ilerlemeyi durdurmak istiyordu. Bunun için papalığın koordinasyonunda bir haçlı ittifakı kuruldu. Bu ittifakta İspanya’nın yanı sıra Portekiz, Avusturya, Venedik, Ceneviz ve Malta da yer almıştı. İttifaka katılan ülkelerin donanmaları İyon Denizinde Preveze’nin kuzeyindeki Korfu Adasında toplanmaya başladılar. İttifaka Andrea Doria kumanda edecekti. Hristiyan donanması 7 Eylül 1538 günü Preveze Kalesini kuşattı. Osmanlıların durumdan haberdar olması üzerine Barbaros Hayrettin Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması Preveze’ye gelecekti. Osmanlı donanmasının geldiğini haber alan Andrea Doria, gemilerini Korfu Adasına geri çekti. İki farklı donanmayı kıyasladığımızda arada ciddî bir güç farkı olduğu da gözlemlenmekteydi. Hristiyan donanması, 140 kalyon, 168 kadırga ve çok sayıda nakliye gemisiyle birlikte 55.000 askerden meydana gelmekteydi. Buna karşılık Osmanlı donanmasında 122 kadırga ve 20.000 asker bulunuyordu. Hristiyan donanması, Osmanlı donanmasının üç katı bir güce sahipti. Bu güç dengesizliği karşısında Osmanlı donanması savaşı nasıl kazanacaktı? Sebepler dairesinde gerekli planlama yapıldı ve stratejiler belirlendi. Buna göre Osmanlı donanması Narda Körfezinde bekleyecek ve gerektikçe, gereken kadar gemi körfez dışına çıkacaktı. Çünkü her bir gemi bile önemliydi ve kaybedilmemeleri gerekiyordu. Muharebelerin ilk günlerinde Osmanlı gemileri ilk taarruzları savuşturmayı başardılar. Savaşın asıl muharebeleri ise 28 Eylül 1538 günü gerçekleşecekti. Korfu Adasının önünde bekleyen Hristiyan donanması, Preveze önünde bekleyen Osmanlı donanmasına karşı hücuma geçti. Barbaros Hayrettin Paşa, donanmayı hilal şeklinde düzenledi ve kendi gemisiyle merkezdeki yerini aldı. Hristiyan donanması ise üç sıra halinde dizilmişti. İlk sırada kalyonlar, ikinci sırada kadırgalar ve üçüncü sırada küçük gemiler vardı. Andrea Doria, gemisiyle ikinci sıranın başında bulunuyordu. Bu sırada esen rüzgâr, Hristiyan donanmasının lehine esiyordu. Kuvvet olarak üçte bir güce sahip olan Barbaros Hayrettin Paşa, elinden geleni yapmış ve savaş stratejisini belirlemişti. Artık vakit dua vaktiydi. Rüzgârın yönünün Osmanlı donanması lehine dönmesi için dua etti. Ardından bir kâğıda Kur’ân harfleriyle Şûrâ Suresi 33. ayeti “Eğer (Allah) dilerse, (onlara hareket veren) rüzgârı durdurur da, (o gemiler denizin) sathı üstünde hareketsiz şeyler olarak kalıverirler.” yazdı ve bu kâğıdı geminin bir tarafından denize attı. Daha sonra başka bir kâğıda yine Kur’ân harfleriyle Ahzâb Suresi 9. ayeti “Ey îmân edenler! Allah’ın size olan ni‘metini hatırlayın; o vakit (Hendek Harbinde) size ordular gelmişti de, onların üzerine bir rüzgâr ve kendilerini görmediğiniz ordular göndermiştik.” yazdı ve bu kâğıdı da geminin diğer tarafından denize attı. Cenâb-ı Hakk’ın izniyle rüzgâr kesildi.3 Osmanlı donanmasının aleyhine olan bir durum bu şekilde bertaraf oluyordu. Rüzgârın kesilmesinin ardından Andrea Doria, top atışı için talimat verdi fakat atılan toplar Osmanlı donanmasına isabet edemeden deniz düştüler. Ancak karşılığında Osmanlı donanmasından ateşlenen toplar, Hristiyan donanmasını isabetli atışlarla vurdu. Saatler süren karşılıklı mücadeleler sonucunda savaş, Osmanlı donanmasının kesin zaferiyle nihayete erdi. Hristiyan donanmasına ait 128 kalyon Akdeniz’in dibini boylayacaktı. Bu savaş sayesinde Akdeniz, artık bir Türk Gölü haline gelmişti. Osmanlıların izni olmadan Akdeniz’de kimse hareket edemiyordu. Bu hadise gösteriyor ki; Kur’ ân’ın harfleri bir millete has değildir. Bu harfler bütün Müslümanların ortak alfabesidir. Bu harfler, doğrudan doğruya İslâmiyet’in sembolleri arasında mümtaz bir yere sahiptirler. Onlarla Türkçe’nin yazılması gayet makul, mantıklı ve yerindedir. İslâm harflerinin maddî boyutu kadar, manevî boyutu da önemlidir ve unutulmamalıdır. Onlar medeniyetimizin en önemli ve vazgeçilmez unsurları arasındadırlar. Unutulmaya değil, her daim öğrenilmeye ve üzerlerinde çalışılmaya layıktırlar. Kaynaklar: 1- Mesela, Akeelah And The Bee (Sözcüklerin Gücü), 2006 ABD2- “Benim resimde vermek istediğim son noktayı İslam yazısı çoktan bulmuş.” Picasso3- İdris Bostan, Preveze Deniz Muharebesi, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 34, s. 343-345, İstanbul, 2007
Eğitim Sevgiden İbarettirMutlu çocuklar, anne baba tarafından sevgi ile doyurulan çocuklardır. Çocukluğunda anne sevgisini yeterince alamamış çocukların ileri yaşlarında “sevgi açlığı” çektiklerini söylersem şaşırmayın. Objektif gözlemler bunu gösteriyor. Anne sevgisi ile yeterince beslenmeyen çocukların, yetişkin yaşlarında hangi sevgilerin peşinde koşacakları son derece ürkütücüdür. Bir zaman hâli vakti yerinde olan bir adam evine akvaryum satın almış. Akvaryumu evinin bir köşesine koymuş. Hani bilirsiniz, evlerde akvaryum huzur verir insana, saatlerce izlemek ne kadar da hoştur... Bu ev halkı da böyle yapıyormuş. Akvaryumu pek sevmişler ve her gün doyasıya akvaryuma bakıyorlarmış. Bakmasalar da onun evdeki varlığı ve su sesi insana zaten bir rahatlama hissi veriyormuş. Bu hoş sada aylarca, yıllarca devam etmiş. Sonra bir gün evin hanımı akvaryumda bir gariplikler olduğunu fark etmiş. Balıklar cansızlaşmışlar, eskisi gibi çevik yüzemiyorlarmış. Akvaryum içine atılan besinleri de iştahla yiyemez olmuşlar. Ve evin reisi, balıkları bir kavanoza koyup balık hastanesine götürmüş. Hastanede balıkların röntgen filmleri çekilmiş, kan tahlili vs. yapılmış. Ama hiçbir bulguya rastlanamamış. Hastane başhekimi, balıkların sahibi olan beyefendiye şöyle bir rapor sunmuş: “Bu balıkların hiçbir şeyi yok. Suyunu değiştirmeniz yeterli olacaktır.” Bu hikâyede de belirtildiği gibi, evlerimiz birer akvaryumdur. Bu ev akvaryumunda yaşayan anne, baba ve çocuklar da bu akvaryumun balıklarıdır. Burada yaşayan sakinlerin mutluluğu, başarısı, sağlığı vs. tüm durumları, bu akvaryum suyunun kalitesine bağlıdır. Bu suyun kalitesi demek; evdeki ortam, evdeki iletişim kalitesi, samimiyet kalitesi, kültür kalitesi, özveri kalitesi, empati/duygudaşlık kalitesi gibi daha birçok insani hâlleri kapsar. Tıp dilinde “patofizyoloji” diye bir tabir vardır. Patofizyoloji, hastalanma sürecidir. Öyle ya, her bir hastalığın bir varoluş süreci vardır. Her hastalığın bir ortaya çıkma serüveni vardır. Bir hastalık bir günde oluşmaz. Bir ayda oluşan hastalıklar olduğu gibi, bir ömürde oluşan hastalıklar da vardır. Kimi hastalığın ortaya çıkma süreci iki aydır, kimilerinin de üç beş yıl olabilmektedir. Hatta otuz senede oluşan hastalıklar bile olabilmektedir. Hayat Düz Mantıkla Anlaşılamaz Sevgili okurlarım, karşılaştığım sorunlarda hiçbir zaman için sonuçlarla uğraşmadım. Hemen sürece yöneldim. Çünkü ancak problemin ana kaynağına inerek o problemi kökten çözebilirim. Süreçle değil de sonuçlarla uğraşan insanlar ne yazık ki problemi hiçbir zaman çözemezler. Zihin düzeyi düz mantık bir bakış seviyesinde olan milyonlarca insan her zaman sonuçlar üzerinden hareket eder. Bir sonucun sürecini göremezler. Hayatları da vaveyla ile geçer gider ne yazık ki. Midenizde ülser hastalığı oluştuysa bu bir sonuçtur. Bunun belki 1-10 yıllık süreci de yoğun stres altında kalmak, dengesiz ve yanlış beslenmek, aşırı acı yiyecek tüketmek vs. gibi nedenlerdir. Tıp biliminin babası olarak bilinen, adına yeminler edilen Hipokrat, bakın tıp doktorlarına nasıl bir tavsiyede bulunuyor: “Hastalıklarla değil, sebepleri ile ilgilenin.” Çocuk Eğitiminde Süreç-Sonuç Sevgili okurlarım, eğitimden kaynaklı problemleri çözmek, pişmiş yemekten tuz ayıklamak gibidir. En güzeli, en zahmetsizi, en doğrusu; yemek henüz pişerken tuzunu yeteri kadar eklemektir. Yemek pişerken tuzuna suyuna dikkat etmezseniz, sonradan ya su katacaksınız ya da tuzunu ayıklamak zorunda kalacaksınız. Bu ise kimyasal olarak neredeyse imkânsızdır. Ayrıca zor, zahmetli ve masraflıdır. Sokrates; “Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız, cehaletin faturasının farkında değilsiniz demektir” diyor. Mutlu çocuklar, anne baba tarafından sevgi ile doyurulan çocuklardır. Çocukluğunda anne sevgisini yeterince alamamış çocukların ileri yaşlarında “sevgi açlığı” çektiklerini söylersem şaşırmayın. Objektif gözlemler bunu gösteriyor. Anne sevgisi ile yeterince beslenmeyen çocukların, yetişkin yaşlarında hangi sevgilerin peşinde koşacakları son derece ürkütücüdür. Yine çocukluğunda babasından yeterince “güven duygusu” alamamış çocuklara, hiçbir “yaşam koçu” yardımcı olamıyor. Baba tarafından yüreklendirilmeyen çocuklar pasif kişilikli ve özgüven yoksunu olmaktadır. Hele hele aşağılanan ve hata yaptığında yargılanan çocuklar, hayatları boyunca asla özgür olamıyorlar ve girişimci ruhu kazanamıyorlar. Nice yetişkinin hayatları incelendiğinde, çocukluk yıllarına ait böylesi duygusal yaraların olduğu ortaya çıkacaktır. Selam ve dua ile…
İlim Ahlâkıİlim; bilmek manasında olup, Mücadele Suresi 11’de “Allah içinizden iman edenleri yüceltir, bunlardan kendilerine ilim verilmiş olanları ise, kat kat derecelerle yükseltir” ayeti ve “Allah u Teâlâ kime iyilik dilerse, onu, din âlimi yapar ve dinine zarar verecek şeyleri ona bildirir, doğruyu gösterir” hadis-i şerifiyle ve daha nice ayet ve hadislerle kıymeti bildirilmiş ve insanoğlu ilme teşvik edilmiştir. Dinimizin ilme verdiği kıymet ve ehemmiyet, daha ilk nazil olan ayetlerde kendisini göstermektedir. Resul-i Ekrem (asm)’a “Oku!” emredilmiş ve bununla beraber neyi okuyacağı da yine Allah (cc) tarafından bildirilmiştir. Resûl-i Ekrem (asm)’ın hayatına bakıldığında görülecektir ki; O zat, Kur’ân’ın medeniyetiyle harikulade bir inkılâp gerçekleştirmiş ve insanlığa hakiki insaniyeti öğretmesiyle; bütün kalplerin sevgilisi, akılların öğreticisi, nefislerin terbiye edicisi ve ruhların sultanı olmuştur. Hâl böyle olunca ahlâktan bahseden kişi, her ne ile alakalı olursa olsun, ahlâkı O’nun hayatında arayacaktır. Çünkü O’nu terbiye eden, Rabbi’dir. Biz bu yazımızı ilimle alakaları cihetiyle talebe, muallim (öğretmen) ve âlimlerin ilim ahlâkı adıyla, üç başlık altında inceleyeceğiz. Talebe ve İlim Ahlâkı Talebe; ilme talip olanlar, ilmi isteyenler manasında bir kelimedir. Ecdadımız ilmin ahlâk yapısını daha kelimeleri seçerken kelimelerin içerisine yerleştirmiş gibidirler. Zira öğrenci için ilk adım, istemekle alâkalıdır. İlme bir değer verip, kendisinde ona karşı ihtiyaç hissetmek ve bütün zorluklarıyla beraber, zahiren bir şey elde edilmeyen ilme talip olmak, talebelik edebinin ilk ve ehemmiyetli bir adımı olsa gerektir. İlim, Gazali Hazretleri’nin İhya’sında, “Kalbin ibadeti, sırrın namazı ve ruhu Allah’a yaklaştıran bir sıfat” olarak tarif edilmiştir. Bu noktada talebenin, nefsini kötülüklerden temizleme niyeti ve çalışması içerisinde olması gerekmektedir. Bir işe niyet ise, o işin ruhu, temeli, esasıdır. Talebe kendisine şu soruyu sormalıdır: Benim beklentim ne? Hedefim nedir? Neticede nereye ulaşmak istiyorum? Eğer bunları tanımlayabilirse, kaleme daha sıkı sarılacaktır. Daha da önemlisi hocasını ve kitabını akıllıca seçecektir. Seçici olacaktır. Bu seçimden sonra talebe, gerek hocasına karşı gerekse okuduğu derslere karşı, öncelikle olabildiğince mütevazı olmalıdır. Hocasını velinimeti bilmeli, onda olan iyileri alabildiğince almalıdır. Bilmelidir ki, muhatap olduğu ilmin kapısı, hocasıdır. Bu meseleyi Fahreddin Razi Hazretleri, Kehf Suresindeki Hızır (as) ve Musa (as) arasında geçen hadiseyi tefsir ederken genişçe izah etmiştir. Talebe okuduğu dersleri için “Bu benim dersimdir, ben kendi nefsimin ıslahı için okuyorum” demelidir. Her talim ettiği dersi özümsemeli, öğrenmeden geçmemelidir. Veyahut sırf başkalarına taşıyıcılık yapmak, kendini biliyor göstermek için de okumamalıdır. Bununla beraber hakikat ilmi tahsil eden bir talebe, okuduğu hakikat derslerini kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıkmalı ve hayatının en mühim vazifesini, onun neşir ve hizmeti bilmelidir. İlmin bu hizmetini üstlenenler, “Talebe-i Ulûm” denilen özel bir tanımlama içerisinde değerlendirilmişlerdir. İmam Şafii Hazretleri gibi zatlar, “Talebe-i ulûmun hatta uykusu dahi ibâdet sayılır” demekle, onların kıymetine ayrıca vurgu yapmışlardır. Talebenin bir özelliği de, kafasını ilim haricinde işlerle meşgul etmemektir. Zaman, ileri bakıldığında çok uzun görünebilir. Fakat geriye dönüp bakıldığında ise, ne kadar hızla akıp gittiği bilinecektir. Talebe, zamanı bulunduğu an bilmeli ve sadece dersiyle meşgul olmalıdır. Yaşadığımız asırda eğitimin kalitesinin bu derece düşmüş olmasını, talebelerin okuduğu fenlere karşı bu derece lakaytlığını izah etmek, çok güç olmasa gerektir. Ne var ki doğruyu bilen çok, lakin uygulayan neredeyse yok! İlim talebesinin, “Talebe-i Ulûm”un şehid olduklarını da hatırından çıkarmaması elzemdir. Hedefinde rıza-yı İlâhi olan bir talebe, ilimle meşgul olduğu zamanlarını kayıp değil, belki bu uğurda ölse şehidlik gibi ulvi bir makam kazanacağı ideali ile azmini ortaya koyabilmelidir. Bedîüzzaman Hazretleri, ilim talebelerinin şehid olduklarını söyledikten sonra şöyle bir hâdise nakleder: “Ehl-i keşf-el kuburun (kabir halini görebilen) müşahedesiyle, müteaddit vakıatla (çok defa), tahsil-i ulûm (ilim öğrenme) anında vefat eden bazı müştak ve ciddî bir talebe-i ulûm, şehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor. Hatta meşhur bir ehl-i keşf-el kubur, vefat eden ve ilm-i sarf ve nahiv okuyan bir talebenin kabrinde, Münker Nekir’e nasıl cevap verecek diye murakabe etmiş ve müşahede edip (şahit olup) işitmiş ki: Melek-i sual ondan sordu: مَنْ رَبُّكَ ‘Senin rabbin kimdir?’ dediği zaman o nahiv dersiyle iştigal ederken (uğraşırken) vefat eden talebe, o meleğin cevabında demiş: مَنْ mübtedadır, رَبُّكَ onun haberidir.’ Nahiv ilmince cevap vermiş, kendini medresede zannetmiş.” Muallim (Öğretmen) ve İlim Ahlâkı Öğretmenlik, bildiğini birilerine aktarabilmek ve sahip olduğunuz değerlerin hayatının devamının değeri hakkında hangi kelimeyi kullansak az gelir kanaatindeyim. Fakat şuna hepimiz kaniiz ki; âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir. Öğretmenlik denilince sadece bilgi aktarmak anlaşılmamalıdır. Çünkü insan, bir şeyi anlatırken sadece dili kullanmaz. Belki bunlardan daha tesirli olan hâl lisanı, niyet, siret (iç güzelliği, ahlâk) gibi çok unsurlar vardır ki, eğer bunlar bilgi aktarımında bir öğretmende aktif halde değillerse, o öğretmen bir papağandan farksızdır. Büyüklerimiz, “İnsan kıyafetiyle karşılanır, konuşmasıyla uğurlanır” demekle, bu konuyu gayet veciz bir şekilde ifade etmişlerdir. Ceset, ruhun evi olmakla beraber, cesedi ayakta tutan da ruhtur. Bedenin ihtiyaçları olduğu gibi, ruhun bedenden daha fazla ihtiyaçları olduğu kesindir. Ruhun ihtiyaçları elbette ki maddi değildir. Başta “Marifetullah” Allah’ı tanıma bilgisi olmakla beraber, hem dünyada hem ahirette kendisine lüzumlu olan her türlü bilgidir. Bunlar da muallimler, öğretmenler vasıtasıyla bizlere ulaşmaktadır. Aldığı ürünün ambalajına dikkat eden bir insan, elbette ki ilim tahsil ettiği kişinin ambalajına yani ilimdeki ve ilmi vermedeki ahlâkına dikkat edecektir ve etmelidir. Muallim, öncelikle Alîm-i Mutlak olan Allah’a mümin olmalıdır. Zira bilginin kaynağı orasıdır. Bu bilgi ise, ancak peygamberler aracılığıyla bizlere ulaşmaktadır. Demek muallimler peygamberlere de mümin olmalıdırlar. Yani onların getirdikleri bilgiye, yani onların şeraitlerine ve diğer iman edilecek bütün bilgiye de. Muallim talebesine karşı sevgi ile yaklaşmalı ve talebesini kendisine bırakılan bir emanet gibi görmelidir. Kâinattaki en kıymettar varlığın insan olduğu bilinciyle hareket etmeli ve yetiştirilmesi en zor varlık olmakla beraber, Hazret-i Ali (kv)’nin, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözündeki inceliğe göre hareket etmelidir. Bir doğruyu anlatmanın sadece bir yönü olmadığını bilmemiz gerekmektedir. Meşhurdur, içinde yarıya kadar su bulunan bir bardak hakkında iki şekilde söz varit olur. Birincisi, bardağın yarısı boştur. Diğeri, bardağın yarısı doludur. Aynen bunu gibi; muhatabı tahkirden kaçınmak, bilakis teşvikçi olmak lazım geldiğini muallimler katiyetle unutmamalıdırlar. Bedîüzzaman Hazretleri’nin, “Âlim-i mürşit, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay (hazım olmamış gıda) verir” dediği gibi; muallim anlatacağı konuyu kendisinde özümsemiş ve anlamış olmalı ki, karşıya zarar vermesin. Temelden sağlam olmayan bir ev kısa zamanda yıkılacağı gibi, temel bilgileri eksik olan talebenin ileride hem kendisine hem başkalarına zararlı olabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir. Muallim öğrettiği ilmi ve ameli öncelikle kendi hayatında tatbik etmelidir. Bu suretle hem daha tesirli olacaktır hem de “Kendinizi unutur da başkalarına mı emredersiniz?” ayet-i kerimesine muhalif hareket etmemiş olacaktır. Hazret-i Aişe (rah) den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz, “Biz peygamberler, herkese seviyesine göre muamele yapmak ve anlayabileceği şekilde hitap etmekle emr olunduk.” buyurmakla, muallimlerin de dikkatlerini bu noktaya çekmektedir. Âlim ve İlim Ahlâkı Âlim, bilen kişi manasına gelmektedir. Öğrenme ve öğretmenin bir adabı olduğu gibi, bilmenin de adabı, haysiyeti, izzeti vardır. Peygamberimiz, “Kıyamet gününde en ağır azabı görecek olan, Allah u Teala’nın ilminden kendisini faydalandırmadığı âlimlerdir.” buyurmuştur. Toplumun çoğunluğu az sayıda kalan âlimlerin yönlendirmeleriyle hareket etmektedirler. Bu âlimlerin çoğunluğunu da din âlimleri teşkil etmektedir. Âlimler toplumda örnek alınan şahıslar olmaları hasebiyle, yaptıklarıyla mesul oldukları gibi, yapmadıklarından da mesuldürler. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav), “Ümmetimin helaki, fena âlimler ve cahil âbidlerdendir. Fenaların en fenası fena âlimler, iyilerin en iyisi iyi âlimlerdir” buyurmaktadır. Tespihteki imame nasıl ki, doksan dokuz taneyi bir arada tutuyor, âlimler de toplumun bilgisi ve değer yargıları cihetiyle insanları bir arada tutan zatlardır. Eğer bir toplumda ilim ve âlim haysiyeti kaybolmuşsa, o toplum daha felah bulamaz. Bunun içindir ki, bir yer fethedilmeden veya işgal edilmeden önce ilim adamları, dili, kültürü ihya veya gasp edilmektedir. Âlim, ilmiyle amil olmadıkça gerçek bir âlim sayılmaz. İnsanlara anlattıklarından ziyade, hayatında yaşadıklarıyla rehber olacaktır. Toplum dile değil, ele bakar. Anlattığı şeyler batıl bile olsa, anlattığı şeyi yaşamaya çalışanların toplum üzerindeki tesiri tarih sayfalarında çoklukla mevcuttur. Âlim için en kötü olan ise, ilmi ile dalalete düşmesidir. Tarihin değişik zamanlarında ilmiyle dalalete düşen insanlar boy göstermiş, diğer âlimleri de ağına düşürüp, toplumda zehir hükmüne geçmişlerdir. Hâlbuki âlim, bir mum gibidir. Kendisi eriyip kaybolmaya bedel, yüzlerce binlerce nur saçan talebeler yetiştirmek durumundadır. Akıl insana Allah’ı tanımak için verilmiştir. Haddinden tecavüz ederse, hakkı batıl batılı hak gösterecek derecede bozulacaktır. Bundan dolayıdır ki, istikamet en büyük keramettir, denilmiştir. Âlim, hiçbir zaman ümera (idareciler) kapısında maaş dilencisi konumuna düşmemelidir. Kendisi sıkıntıya girse bile, ilmin izzetine zarar gelmemelidir. Sahip olduğu bilgiyi, ilmi, dini alınıp-satılan bir meta gibi asla görmemelidir. Âlimin ücreti Allah’tandır. En mühim mal varlığı ise, iktisadıdır. Ve ey din âlimleri! “Ücretim az, ilmime rağbet yok, diye mahzun olma. Çünkü mükâfat-ı dünyeviye (dünya mükâfatı) ihtiyaca bakar, kıymet-i zâtiyeye (kıymetin kendisine) bakmaz. Meziyet-i zâtiye (meziyet) ise mükâfat-ı uhreviyeye (ahiret mükâfatına) nâzırdır (bakar). Öyle ise, zâtî (kendi zatında) olan meziyetini mükâfat-ı uhreviyeye sakla, birkaç kuruşluk dünya metaına satma.” “Allah’ı hatırlatan ve Allah’a yaklaştıran cihetleriyle, öğreten ve öğrenenden başka, dünyada her ne varsa melundur.” hadis-i şerifi konuyu bütün cihetleriyle hulasa etmeye kâfidir. “Bilen, öğrenen, dinleyen veya ilmi sevenlerden biri ol. Beşincisi olma, helak olursun.”
Bu Zamanda İhsanlar Çok Pahalıya SatılıyorNur talebeleri, her amelinde yalnız Cenab-ı Hakkın rızasını gözetir. Amelini sadece Allah için yapar/yapmalıdır. Hayır hasenatının Allah’ın kendisine bir ikramı olduğunu bilir. Onu kendisi yapmış gibi insanlara karşı övünmeye vesile yapmaz. Ölçü: Risale-i Nur talebeleri, ihlası esas almalı riya, sum’a ve ucubdan kaçınmalıdır. Nur talebeleri, her amelinde yalnız Cenab-ı Hakkın rızasını gözetir. Amelini sadece Allah için yapar/yapmalıdır. Hayır hasenatının Allah’ın kendisine bir ikramı olduğunu bilir. Onu kendisi yapmış gibi insanlara karşı övünmeye vesile yapmaz. Hasenatta halkın rızasını aramak ihlası kırdığı gibi Hakkın rızasını da kaybettirir. Amelin içine riya, sum’a ve ucub gibi manevi hastalıkların bulaşmasına sebebiyet verir. Amelin tamamen veya kısmen iptaline sebep olur. Ölçü: Risale-i Nur talebeleri, yapılan iyiliğin karşılığını yalnız Cenab-ı Haktan beklemelidir. İhlas, ameli yalnız Allah için yapmayı ifade eder. Dünyevi ve uhrevi bir beklenti amelin yapılmasına bir sebep olursa ihlas kırılır, amelin iptaline sebep olabilir. Halktan bir beklenti içine girmek de ihlasın ruhuna zıt bir harekettir. İyiliğe mazhar olan kişilerin iyiliği yapana karşı içten, can-ı gönülden duaları makbuldür. Lakin iyiliği yapanın bunu karşı taraftan istemesi ve beklenti içine girmesi de muhatabı minnet altına almak olur. Baskı altına girilmiş hissini verir. Bu şartlarda yapılan duanın makbuliyeti de şüphelidir. İzzetli insanları rencide etmekle makbul dualarından mahrumiyeti netice verir. Ölçü: Risale-i Nura hizmet edenlere yardım etmek de bir hizmettir. Hazret-i Üstad, Risale-i Nurların hizmetine hayatını ve vaktini hasredenlere çok ehemmiyet vermiş onları desteklemeyi önemsemiştir. Bu vasfı taşıyan insanlara sahip çıkmayı, hayatın zor dönemeçlerinde yardımlarına koşmayı tavsiye etmiştir. Fakat bu yardımları beklemeyi hırs ile arzu etmeyi uygun görmemektedir. Hem de ehl-i dünya bunu bahane ederek dine hizmet edenleri dinden geçinmek ile suçlar. Buna sebebiyet vermemek için hayrı yapan Allah için yapmalı, hayır yaptığı kişileri maddi manevi minnet altında bırakmamalıdır. Kendisine yardım edilen de bu yardımları kalben dahi beklememeli, hırs ile istememelidir. Cenab-ı Hak cümlemizi istikametten ayırmasın. Hayır ve hasenatımızı makbul eylesin. Bizleri riyadan, ucubtan, sum’adan muhafaza buyursun inşaallah.
MinareNamaz vaktinin geldiğini bildirmek için, câmilerde, müezzinin ezan okuduğu bir veya birkaç şerefesi olan yüksek ve ince yapıya minare denmektedir. Lügatte, “nur saçan yer, ezan yeri, çerağ” mânâlarına gelmektedir. Minare, Arapça olan “Menâra” kelimesinin değişikliğe uğramış hâlidir. Minare, genellikle taştan inşâ olunduğu gibi tuğladan ve ahşaptan da yapılır. Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde Mescid-i Nebevî’nin kıble tarafında Bilâl-i Habeşî’nin ezan okumak için üzerine iple tırmanarak çıktığı özel bir yer bulunmaktaydı. Minarenin ilk şekli olarak düşünülebilecek bu yerin dışında mescidin çevresindeki bazı yüksek yerler de kullanılıyordu. Camiye ilk minareyi ekleyen kişi Emevî Halifesi I. Muâviye’nin Mısır valisi Mesleme b. Muhalled’dir. Mesleme, Mısır fâtihi Amr b. Âs’ın Fustat’ta yaptırmaya başladığı, fakat bitiremediği Amr b. Âs Camii’ni tamamlatırken binanın köşelerine birer minare koydurmuştur (M.673). İlk zamanlarda özel bir mimarî forma sokulmadan yapılan minareler, değişik bölge ve kültürlerde birbirinden farklı biçimlerde, genellikle taş, tuğla ve ahşaptan inşa edilmiştir. Meselâ İspanya ve Mısır’da taş, Irak, İran ve Afganistan ve Kuzey Afrika’da tuğla, Hindistan, Arabistan, Suriye ve Anadolu’da taş ve tuğla, gibi malzemelerin kullanıldığı görülmektedir. Genellikle gövdeleri yuvarlak veya dört köşe, sade yahut bezemeli olan minareler İslâm dünyasının doğusunda ve batısında farklı özellikler kazanmıştır. Kuzey Afrika ve Endülüs’ten Suriye’ye kadar uzanan bölgedeki minareler, birkaç katlı yapılan ve kat araları kornişlerle belirtilip iç mekânları pencerelerle aydınlatılan dört köşe kuleler biçimindedir; doğudakiler ise daha çok yuvarlak ve ince gövdelidir. Zamanla dinî mimarînin en önemli unsurlarından biri hâline gelen minare klâsik Osmanlı döneminde (XVI-XVII. yüzyıllar) en olgun seviyesine ulaşmıştır. ; Türklerde minare, Selçuklularla başlar. Zamanla şehirleri süsleyen ve ülkenin müslüman varlığını ispatlayan narin ve nazik yapılar hâlini almıştır. Minare, en âhenkli ve en güzel şekline, Osmanlı devrinde, mimari sanatının zirveye ulaştığı on altıncı asırda Mimar Sinan zamanında ulaşmıştır. Minarelerin içinde ekseriyetle tek bir merdiven olup buradan “Şerefe” veya şerefelere çıkılır. Edirne’deki Selimiye Camiinde aynı gövde içine üç merdiven inşa olunmuştur ki, bunların aşağıda ayrı ayrı kapıları olup, her şerefeye ayrı merdivenle çıkılır ve bu merdivenlerden çıkanların herbiri birbirini görmezler. Bu husus, Mimar Sinan’ın mimarî dehâ ve kabiliyetinin hayranlık veren misâllerinden birisidir. Ana hatlarıyla bir minare kürsü, pabuç, gövde, şerefe, petek, külâh ve alem bölümlerinden meydana gelir. Kürsü minarenin toprak üstündeki tabanıdır ve camiye bitişik yahut ayrı, kübik, silindirik ve çokgen prizma şeklinde olabilir; kapı genellikle buradan açılır. Pabuç kürsüyle gövde, gövde pabuçla şerefe arasındaki bölüm, şerefe ise müezzinin minare etrafında dolaşarak ezan okumak için kullandığı balkondur. Adı “çıkıntılı yer, burç” anlamındaki “şürfe” kelimesinden gelen şerefenin başlıca kısımları üstünde yürünen taban, tabanı taşıyan çıkmalar ve kenarlarındaki korkuluklardır. Yapıldıkları dönemin mimari özelliklerini yansıtmaları bakımından ayrı bir önem taşıyan şerefeler minare üzerinde birkaç âdet olabilmektedir. Osmanlı geleneğinde birden fazla minare ve şerefe sadece hânedan mensupları tarafından yaptırılan selâtin camilerine mahsustu. Gövdenin üstündeki konik çatıyı (külâh) taşıyan petek bölümünün kıble yönünde şerefeye açılan kapı yer alır. Osmanlılar’da genellikle ahşap iskeletli ve kurşun kaplamalı olan külâhların bazıları İslâm dünyasının diğer bölgelerinden etkilenilerek geç devirlerde taştan ve değişik biçimlerde yapılmıştır. Minarenin en üst kısmında bulunan alem gövdenin zarif biçimde sona ermesini sağlar. Türkler’in etkili olduğu yerlerden özellikle İran, Afganistan ve Türkistan bölgelerindeki minareler genelde yukarıya doğru tedrîcen daralan ince uzun konik gövdelidir. Anadolu’da minareler Suriye ve Orta Asya Türk geleneklerinin etkisinde şekillenmiştir. Suriye’ye has dört köşeli olanlara Diyarbakır Ulucami (XI. yüzyıl) gibi bazı Güneydoğu Anadolu camilerinde, İstanbul’da ise Arap camide rastlanır. Erken Osmanlı dönemi minare yapımında kullanılan tuğla özellikle İstanbul’un fethinin ardından yerini taşa bırakmıştır. Silindirik veya çok köşeli ve ince uzun gövdeli olan minarelerin şerefe altları devrine göre mukarnas dolgulu veya oval geçişlidir. Petek kısmı genellikle uzun değildir; ancak Edirne’de Selimiye Camii’nin minareleri 12 m. uzunluğundaki petekleriyle istisnaî bir durum gösterir. Uzun külâhlar XVI. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmıştır. Osmanlılar, plan ve tasarımlarıyla Selçuklular’dan farklı bir tarzda inşa etmişlerdir. Mimar Sinan zamanında daha olgun ve ince bir görünüme kavuşan klâsik dönem minarelerinin pabuçlarında baklava motifi yerine yalın piramit biçimi geçiş öğeleri ve külâhla peteğin birleştiği yerde genellikle bir sıra mavi çini görülür.
Efendimizin (sav) Eti Yeme ŞekliPeygamberimiz (sav), etin pişirilmek için bıçakla kesilip parçalanmasına izin vermiştir. Fakat pişmiş etin yenilirken bıçak kullanılmasına izin vermemiştir. Efendimiz Müslüman olmayan kimselere benzemememiz konusunda ümmetini sürekli uyarmıştır. Dolayısıyla etin bıçakla kesilip yenmesini de bu anlamda ele almış: “Eti bıçakla kesmeyin. Çünkü bu, yabancıların işidir. Dişlerinizle keserek yiyin. Çünkü bu sıhhat ve afiyet için daha iyidir.”1 Diğer bir tavsiyesinde ise, “Eti dişlerinizle ısıra ısıra yiyiniz, çünkü bu şekil yemek daha lezzetli ve daha hoştur” demiştir.2 Bugün lokanta ve evlerde masa düzeni genelde bıçak ve kaşık kişinin sağına, çatal ise soluna denk gelecek şekilde konumlandırılır. Aksi durum ‘görgüsüzlük’ olarak nitelendirilir. İnsanın hayatını, beslendiği kaynaklar şekillendirir. Efendimizin “Kim bir kavme benzemeye çalışırsa ondandır”3 ikazına kulak vermek gerekir. Yemek Kapları Nasıldı? Günümüz Müslümanlarında sıkça görülen dünyevileşme hali, Allah Resulünün nehy ettiği bir durumdur. Efendimizin hiçbir eşyası lüks ve gereksiz değildi. Hz. Peygamber, kıyafet ve eşyalarda bazı maddelerin kullanılmasını yasaklamıştır. Huzeyfe (ra)’dan gelen rivayette Efendimiz (sav) şöyle buyurur: “İpek ve ibrişim (dibac denilen ipekten örülmüş kalın iplik) elbise giymeyin. Altın ve gümüş kaplardan su içmeyin, onlarda yemek yemeyin. Zira bu iki şey ahirette sizin içindir, dünyada ise kâfirler içindir.”4 Ümmü Seleme (ra)’dan gelen rivayette ise, “Gümüş kaptan su içen karnına cehennem ateşi dolduruyor demektir”5 buyrulur. Yemekleri Yediği Sıcaklık Ebu Said el-Hudri’den (ra) gelen rivayete göre Allah Resulü bardağın kırık yerinden su içmeyi ve içilecek şeyin içerisine üflemeyi yasaklar. Sıcak yemeğe üflenmemelidir. Çünkü böyle yapmak, yasaklanmıştır. Sıcak yemek, ılık olarak yenebilecek ısıya gelene kadar sabretmeli veya sofraya aşırı sıcak veya aşırı soğuk yiyecek konulmamalıdır. Doktorlar yiyecek ve içeceklerin çok sıcak ya da soğuk olmasının mide sıvısına zarar verdiğini, hazım, mide ve gırtlak sorunlarına sebep olduğunu belirtiyorlar. İçtiği Suyun Miktarı ve İçme Şekli Cenab-ı Hak “Diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi?” (Enbiya, 30) ve “Allah canlıları sudan yarattı.” (Nur, 45) buyurur. Yemenin ölçü ve adabı olduğu gibi içmenin de ölçü ve adabı vardır. Peygamberimiz (sav), “Suyu deve gibi bir solukta içmeyin. İki-üç solukta –dinlene dinlene– için. Su içerken besmele çekin. Bitirince de Allah’a hamd edin!”6 buyurur. Diğer bir rivayette ise suyu üç solukta içmenin daha doyurucu, -hastalıklara karşı- daha koruyucu ve daha sağlıklı olduğu naklediliyor. Peygamberimizin (sav) suyu ayakta içmeyi yasakladığına dair çok sayıda hadis olmakla beraber, zemzemi ayakta içtiğine dair hadisler de vardır. Ayakta su içildiğinde su direk bağırsaklara geçer. Oturarak içildiğinde ise mideye gelir; burada mide asiti sayesinde içindeki zararlı maddeler zararsız hale gelir, daha sonra bağırsaklara geçerek buradan temiz olarak kana karışır. Oturarak içmenin hikmeti bu olsa gerektir. Zemzem için yapılan araştırmalar göstermiştir ki, zemzem, dünyada steril olan tek sudur. Ayakta yeme içme konusunda Hz. Enes (ra) şöyle rivayet eder: “Resûlullah (sav) ayakta içmeyi yasakladı. Kendisine ‘Ya yemek?’ diye soruldu. ‘Bu daha şiddetle yasaktır!’ dedi ve şöyle buyurdu: ‘Bu daha şerli, daha kötü!” Ebu Hureyre’den nakledildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyuruyor: “Sizden kimse sakın ayakta içmesin.” Günümüzdeki fast-food alışkanlığının insanların sokaklarda ayaküstü yürüyerek yemeye ve içmeye sevk ettiğini düşünürsek bu hadislerle ters düştüğünü görebiliriz. Oysa bu konuda Taberani, İbrahim en Nehai’nin “Çarşıda yürüyerek bir şey yemek adi bir harekettir” dediğini naklediyor. Tekrar hatırlatmak gerekirse, insan midesi ayakta ve oturur vaziyette farklı pozisyonlardadır. İnsan suyu ya da herhangi bir sıvı gıdayı ayakta içerse, bu sıvı gıda midedeki ‘mide caddesi’ denen oluktan transit geçerek doğrudan on iki parmak bağırsağına ulaşır. Eğer oturarak içerse, sıvı gıda önce midede birikir, asitle karışarak mikropları ölür ve sonra 12 parmak bağırsağına geçer. Bu durumda su içme usulüne uyan kimseler -kolera dâhil- birçok bozulma ve kokuşma hastalıklarından korunmuş olur. Meşrubat türü sağlıksız ürünleri alıp ayaküstü ve hareket halinde içenlerin benzeri tehlikelere daha fazla maruz kalması beklenecektir. Alınan sıvının midede bir süre beklemesinin diğer bir faydası ise, sıvının ısısının vücut ısısı seviyesine yaklaşmasıdır. Böylece vücut ısısına göre soğuk ya da sıcak içecekler şok etkisi oluşturup zarar vermez. Tıp dünyası, ayakta yeme içme halinde tat duygusunun aktif hale gelmediğini ve beynin doyma sinyallerini göndermediği ve bunun da obezite başta olmak üzere birçok sağlık sorununa neden olduğunu ispatlamıştır. Bu ispat, Efendimizin (sav) ikazındaki hikmete işaret etmektedir. Resûlullah (sav), “Zemzem suyu ne maksatla içilirse o maksatla faydalıdır”7 buyurur. Zemzem yeryüzünün en sağlıklı, en besleyici, en temiz üstelik kaynağından ilk çıktığı haliyle en uygun ısıdaki suyudur. Dolayısıyla midede işlem görmesine gerek olmayabilir. Bu durum Resûlullah’ın zemzemi neden ayakta içtiğini de açıklar. Muhammed İbn-i Abdurrahman İbn-i Ebubekr (ra) anlatıyor: “Ben İbn-i Abbas’ın yanında oturuyordum. Bir adam geldi ve o, adama ‘Nereden geliyorsun?’ diye sordu. Adam ‘Zemzem’den!’ dedi. İbn-i Abbas, ‘Ondan gerektiği şekilde içtin mi?’ diye sordu. Adam, ‘Nasıl?’ deyince şöyle dedi: ‘Zemzem içerken kıbleye döneceksin. Besmele çekeceksin. Üç kere nefes alıp kana kana içeceksin. İçip bitirince aziz ve celil olan Allah’a hamd edeceksin. Zira Resûlullah (sav) şöyle buyurdular: ‘Münafıklarla bizim aramızdaki fark, onların zemzemi kana kana içmemeleridir.” Rabbim hepsinden razı olsun… Kaynaklar: 1- Ebu Davud, Et’ime 21, (3778)2- Bununla birlikte, bu hadisi açıklayan âlimler, etin bıçakla kesilmesini kibirlenme ve büyüklük taslama özelliği olan bazı İranlıların yaptığını, dolayısıyla bıçakla kesmede kibirlenme bulunduğunu belirtirler. Ayrıca pişmemiş eti bıçakla parçalamanın mekruh olmadığını da belirtirler. Buna göre kibir, gurur, büyüklenme gibi bir maksat ve gayrimüslimlere benzemek gibi bir niyet olmazsa, pişmiş eti bıçakla kesmenin de (Allahu alem) bir sakıncası olmaz, denilebilir.3- Ebû Dâvûd, Libâs, 4/40314- Buhârî, Et'ime 28; Müslim, Libas 45- Buhârî, Eşribe 28; Müslim, Libas 16- Tirmizî, Eşribe, 13;7- Müsned, III, 357; İbn Mâce, “Menâsik”, 78
Kaybetmeyi Öğrenmesini Öğret Ona!






