152. Sayı: "Allah İçin Doğru Sözlü Ol"Bu Sayıyı Satın Al
Konu resmiDosdoğru Ol!
İnsan

Bir gün Sahabeden bir zat Peygamberimize (sav) gelerek: “Ya Rasulallah! Bana Müslümanlığı öyle tarif et ki, onu artık bir başkasına sorma ihtiyacını duymayayım” diye sual etmişti. Peygamberimiz de ona: “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol” buyurmuşlardı. Sahabeye söylediği sözün geçtiği sure hakkında da Efendimiz (sav), “Beni Hûd Suresi ihtiyarlattı…” demiştir.1 Peki, ayet-i kerime nasıl beyan ediyordu bu hususu: “O hâlde, emr olunduğun gibi dosdoğru ol! Beraberindeki tevbe edenler de! Ve (Allah’ın koyduğu) hududu aşmayın! Çünkü O, ne yaparsanız hakkıyla görendir.”2 *** “İslam’ın şartı 5’tir, altıncısı haddini bilmektir” diye bir söz var, malumunuz. Esas olan emredilene itaattir. Peygamberimiz hakkında –onu yalanlamak üzere- haber getirenlere Ebubekir Sıddık (ra)’ın cevabını hatırlayınız. Ne diyordu: “Bunu O (sav) mu söyledi?” Müşriklerin “Evet” cevabı üzerine de, “O zaman doğrudur!” diye mukabele etmişti. Neden? Çünkü ayet-i kerimede Rabbimiz, “Ve (o, nefsinin) arzu(sun)dan konuşmuyor! O (söyledikleri) bildirilen vahiyden başka bir şey değildir”3 buyurmuştu. Günümüzde maalesef herkesin bir doğrusu var. Herkesin kendine ait bir dünya görüşü, yaklaşımı var. Gerçeği bulmuş, reele savrulmuş4 kitleler artık hakikatten uzak haldeler maalesef. Doğruluk, hele dosdoğru olmak… bu ayetin/cümlenin ağırlığı altında ihtiyarlamak alanının çok dışına savrulmuş haldeyiz. İstikametin dışına çıkarak doğruyu bulmak mümkün mü? İstikameti bulmak neyle olacak o zaman? Herkes aklını -sözüm ona- “birilerinin” cebinden çıkararak kendi istikametini çizerek ya da istikamet zannettiği o yolda nice dâll yollara saparak mı?! Akıl, doğruyu/en doğruyu bulana kadardır; sonrasında itaat gelir. O zaman şu suali soralım burada kendimize/hepimize: Allah’ın sözünden, Peygamberinin izinden başka doğru var mıdır bizler için? Öyle ise geliniz, sözümüzü her gün (inşallah) 5 vakit namazda okuduğumuz Fatiha Suresindeki şu ayet/dua ile bitirelim. “Bizi dosdoğru yola hidayet eyle! Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna; gazap edilmiş olanların ve dalâlete düşenlerin (yoluna) değil!” (Âmin!) Kaynaklar: 1- Tirmizî, Tefsîr, 56/3297; Kurtubî, IX, 1072- Hûd, 1123- Necm, 3-44- Tarık Buğra'ya sormuşlar: Hakikat yerine gerçek desek ne kaybederiz? Cevap manidar: Hakikati kaybederiz, hakikati!

Metin UÇAR 01 Temmuz
Konu resmiTarihten Sayfalar
Kültür ve Medeniyet

Anadoluhisarı İstanbul’u fethetme azminde olan Sultan Yıldırım Bayezid (1389-1402), bu hisarı İstanbul Boğazı’nın en dar yerinde ve artık Osmanlı Beyliği’nin kontrolü altında olan Anadolu tarafında bir “köprübaşı” olarak yaptırtmıştır. Bu kalenin yapımı için bir taraftan Göksu deresi ağzı, bir taraftan ise Boğaz ile sınırlanan kayalık bir topuk seçilmişti. Burada önceleri bir Bizans hisarı olduğu yolundaki iddianın bir temeli olmadığı anlaşılmıştır. Anadoluhisarı, Karadeniz boğazından geçişi kontrol altına alabildiği gibi, karşıya Rumeli yakasına yapılması tasarlanan çıkarmanın da destekleneceği bir yerdi. Fakat aynı zamanda Boğaz’ın Anadolu kıyılarına kadar inmiş olan Türklere karşı Bizanslıların Göksu deresi vadisinden yapacakları bir akını da engelleyecekti. Hisar’ın Külahları Anadoluhisarı’nın esas görevi İstanbul’un fethi ile sona ermiş bulunuyordu. 17. ve 18. yüzyıllarda Karadeniz’den gelen Kazak akınlarının durdurulmasında biraz faydalı olmuş, fakat XVIII. yüzyılda Boğaziçi’nin yukarı kısımlarında yeni tahkimatın yapılması ile fonksiyonunu tamamen kaybetmiştir. Bu sebeple hisar, kalebendliğe mahkûm edilen suçlular için hapishane olarak kullanılmıştır. Anadoluhisarı, 19. yüzyılın ilk yarısı ortalarına kadar mimarî bütünlüğünü korumuştu. 1825’e kadar hisarın bütün kulelerinin üstlerinde külâhlar bulunuyor ve çevresi boş olarak duruyordu. Sadece hisarpeçenin çevirdiği avluda, içlerinde muhafızların yaşadıkları evler vardı. 1830’lardan itibaren Anadoluhisarı terkedilmiş, hisar duvarları ile gerek Göksu deresi gerekse deniz arasında kalan ince kıyı daha da dolarak buralarda ahşap evler inşa edilmiştir. Daha sonraları hisarpeçenin dışa açılan iki kapısı yıkılıp genişletilerek bu iki gedik arasından avludan geçen yol, Anadolu yakasının ana sahil caddesi haline getirilmiştir. 15 Temmuz 1501 Sultan 2. Bayezid Külliyesi’nin inşaatına başlandı Bayezid Camii ve Külliyesi, İstanbul’un merkezî bir yerinde, şehrin Bizans devrindeki en büyük meydanı olan Forum Theodosiacum veya Forum Tauri’nin bir köşesinde Sultan 2. Bayezid tarafından inşa ettirilmiştir. Külliye; bir cami, türbe, aşhâne-imaret, sıbyan mektebi, tabhâneler, medrese, hamam ve kervansaraydan ibarettir. Bütün bu yapılar Fatih Camii ve Külliyesi’nden farklı olarak onun gibi tamamen simetrik bir esasa göre değil, fakat şehrin ortasındaki bu araziye dağınık bir biçimde yerleştirilmiştir. Külliyenin inşası, 13 Ekim 1505 günü tamamlanmıştır. Sultan 2. Bayezid tarafından ilk namaz, Cemâziyelevvelin ilk yarısında kılınmıştı. Külliyenin mimarının Yakub Şâh bin Sultan Şâh adında bir usta olduğu bilinmektedir. 22 Temmuz 1711 Osmanlılar, Prut Savaşında Rusları mağlup ettiler Rusya-İsveç Savaşı sırasında İsveç kralı Demirbaş Şarl, Rus çarı karşısında Poltava’da yenilip yaralı bir halde Osmanlı topraklarına sığınmıştı. O sıralarda henüz yirmi bir yaşında olan Demirbaş Şarl, güvenli bir şekilde memleketine gönderildi fakat bu olay Osmanlı-Rus ilişkilerinin bozulmasına sebep oldu. Nihayet 20 Kasım 1710 günü Rusya’ya savaş ilan edilmesine karar verildi. Osmanlı ve Rus orduları arasında Prut Nehri civarında gerçekleşen savaş, Osmanlı Devleti’nin zaferiyle sonuçlandı. 21 Temmuz 1711 günü antlaşma imzalandı ancak Osmanlı Devleti, kazandığı zafere göre Rusya’dan çok az şey alabildi. Bunlardan en önemlisi Azak Kalesi’nin tekrar Osmanlı hakimiyetine geçmesiydi. Ayrıca Taygan, Kamenka ve Samara suyu kenarındaki Yenikale yıkılacak, Kamenka içindeki top ve mühimmat teslim edilecek ve buralarda her iki tarafça başka bir kale yapılmayacaktı. 16 Temmuz 622 Hicrî Takvimin başlangıcı Hicrî takvim İslâm âleminin dinî takvimidir ve Kur’ân-ı Kerîm’in Tevbe Suresinin 36-37. ayetleriyle Peygamber Efendimizin (asm) hadislerine dayandırılmıştır. Aya bağlı takvimde teorik olarak bir ayın uzunluğu 29,53 gündür. Bir takvimde ayların gün sayısı kesirli olamayacağı için kamerî ayların bazıları 29 gün, bazıları ise 30 gün olarak kabul edilmiştir; dolayısıyla bu takvimde ay süreleri sıra ile 30 ve 29 gün alınmıştır. Bu durumda on iki ayın süresi 354 gün eder ve ayrıca her yıldan 0,367068 gün artakalır ki bu miktar da otuz yılda 11,01304 güne ulaşır. Bu farkı ortadan kaldırmak için otuz yıllık periyot içinde on bir yılın gün sayısı 355’e çıkarılıp fazla gün zilhicce ayına eklenerek gün sayısı 30 yapılmıştır.

Ahmed Said GÜNDÜZ 01 Temmuz
Konu resmiTemsiliyet Davamız
İtikad

 “Bize bir insan mektebi lazım. Bir mektep ki, bizi kendi ruhumuza kavuştursun; her hareketimizin ahlaki değeri olduğunu tanıtsın; hayâya hayran gönüller, insanlığı seven temiz yürekler yetiştirsin; her ferdimizi milletimizin tarihi içinde aratsın; vicdanlarımıza her an Allah’ın huzurunda yaşamayı öğretsin...Nurettin TOPÇU “Karnı aç olandan ziyade kalbi aç olana acırım.” diyor Cenap Şahabettin. İnsan maddeden te­şekkül etmiş bir et yığını olma­dığı için kalbini doyuracak bir kalbe, susuzluğunu giderecek bir çeşmeye, her dem elemle dolup boşalan gönlünü sükûna erdirecek bir rıhtıma ihtiyaç duyar. Ülkemde ekonomik “kriz” var diyorlar. Doğru… Yalnız bu kriz domates, biber krizi değil. İnsan krizi… Adam enflasyonu yaşanıyor ülkemde. Arz ve talep meselesi… Onu bulmak saman içerisinde iğne aramak kadar zor! Sefahat ve inanç zayıflığı ile boğuşanların arayıp da bulamadığı insanlardan bahsediyorum. Bir çivi bir nalı, bir nal bir tırnağı, bir tırnak bir ayağı, bir ayak bir atı, bir at bir kumandanı, bir kumandan bir orduyu bir ordu bir milleti mahveder Ruh ve mana köküne sıkı sıkıya sahip olan insanları bulmak hakikaten ne de güç bir mesele. Zira tahrip fırtınasının talan et­ti­­ği tarlada maneviyatın neşv ü nema bulmasını beklemek eş­ya­nın tabiatına aykırı bir durum. Mumla aradığımız bu insan­ları bulduğumuz vakit bize düşen, hiç tereddüt göstermeden onların eteğine yapışmak, yanlarından bir an olsun ayrılmamaktır. Zira onlar temsiliyet davamızın şahıslarında temerküz ettiği nadide fertlerdir. Gölge hadiselerin peşine takılan, özü kaçırmış biz Müslümanların en ehemmiyetli vazifesi haddizatında temsiliyet davası olmalıdır. Yalnız bu bahse geçmeden önce daha önemli bir meselemiz vardır ki, o da temsiliyet gibi bir derdimizin olmayışı. Bu hâl üzerinde olan İslam ümmetinin vaziyeti bizi yiyip bitiriyor. Şairin tasvir ettiği bir manzara-i umumiyeyi yaşıyoruz. Hayatı boş vermişlik hali, esasen temsiliyet derdimizin olmayışının temelini teşkil eder. Modern çağın en belirgin özelliklerinden birisidir umursamazlık. Kapitalist bir dünyanın kölesi olmak, bireyselciliğin tavan yapması, kimseye ihtiyaç duymama, bulunduğu ortamı zamanla kabullenme gibi birçok sebep umursamazlığı intaç eder ve bu hâl zamanla toplum nezdinde bir marifetmiş gibi algılanmaya başlanır. “Boş ver gitsin, dünyayı sen mi düzelteceksin, takma kafana, hayatını yaşa, keyfine bak…” Modern dünyanın bize dayattığı görünüşte tatlı fakat hakikatte zehirli, cazip, efsunkâr kelimeleri kalın duvarlar örer hayatımıza. Oysa hadiselere karşı duyarlı olma bir insanî vasıf değil de nedir? Boğazlanan bir koyunun yanındaki diğer koyunların iştahla otlamaya devam etmesi gibi, bizler de yaşananlara karşı duyarsızlaştık. Sözü uzatmaya gerek yok. Orhan Veli’nin bu bakış açısı meselemizi izah etmeye yeter aslında. “Ne atom bombası Ne Londra Konferansı Bir elinde cımbız, Bir elinde ayna; Umurunda mı dünya!” Böyle bir hal, aklî ve kalbî melekelerin sükût etmesinin bir tezahürüdür. Bunları parlatmadan, cilalamadan iptal-i histen kurtulmamız pek mümkün değildir. Nemelazımcılıktan kurtuluşumuzun kurtuluşumuz olduğunu bildikten sonra, aklî ve kalbî hislerimiz kıvamını bulacak ve işte o zaman çırpınıp durduğumuz temsiliyet davasından ancak bahsedebileceğiz. Tebliğle birlikte gelen temsil etme vazifemizin olduğu ile ilgili dinimizin yüzlerce buyruğu var. İşte bir misal: “Sizden hay­ra çağıran, iyiliği emredip kö­tü­lüğü men eden bir topluluk bu­lun­sun.”1 Dünya ve ahiret kurtuluşumuzu netice verecek tüm iyilikleri bu ayet-i kerimenin şemsiyesi altına girdiğini söyle­ye­biliriz. Mesela kalbi kırık bir gönlü tamir etmek, ekmeğini paylaşmak, yoldan bir taşı kaldır­mak, dostlarını sevgiyle kucaklayabilmek, gülümsemek, dininin gereğini yapmak, ya­pan­lara yardımcı olmak ve hakeza… Şimdi sözün burasında can alıcı bir soru -tedai-i efkâr nevinden- akla geliyor. İslam âlemi ister şahsiyet planında, isterse cemiyet planında olsun bu ayetin gereğini yerine getirebiliyor mu? Kızılcık şerbeti içsek de doğruyu söylemekle mükellef olduğumuza göre, başımızı  iki elimizin arasına alıp konuşmamız icap eder. İslam dünyasında yaşanan hadiseler batının eliyle de olsa, iyilik pınarlarımızı çoktan kurutmuş durumda. Nizam köpürmesi gereken çeşmelerimizden yıllardır kan ve gözyaşı akmakta. Maneviyata susamış hangi gönüller böyle bir çeşmeden su içmeye ikna edebilir? Mevzuumuza bahis olan ayetteki iyiliği emretmeyi, kötülük­ten sakındırmayı sadece bir na­sihat/öğreti işi zannetmek de ayrı bir hata olsa gerek. İslamiyet, öncelikle yaşama ve yaşatma işidir. Müslümanlığı kendi üzerimizde temsil ettiğimiz tak­dirde İslam dünyası yani hepi­miz terakki edeceğiz. Bu bir hamaset ya da farazi bir söylem değildir. Geçmişte yaşanan Asr-ı Saadet ve en son temsiliyeti kavi olan Devlet-i Aliyye-i Osmaniyeyi buna örnek olarak gösterebiliriz. Tarihi gerçekliğini teste tabi tutmadım ama kıssadan hisse alabileceğimiz bir olayı sizlerle paylaşmak isterim:2 İstanbul’u fethettiğinde hapishaneleri tahliye ettiren Fatih Sul­tan Mehmet’e demişler ki: “Efendim, hapishanede üç tane filozof var. Görüşmek ister misiniz?” Padişah, “olur” demiş, “Gelsinler görüşeyim.” Üç filozof getirilmiş huzura. Pa­dişah sormuş: “Sizi neden hap­settiler?” Filozoflar cevap vermişler: “Biz, İmparator Konstantin’e devletin yıkılacağı yönünde fikir beyanında bulunduk onun için hapsedildik.” Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmed: “Öyleyse bizim devletimiz hakkında ne dersiniz? Bu husustaki kanaatinizi bilmek isterim.” demiş. Filozoflar uzun süredir hapishanede olduklarını, bu yüzden çarşı-pazarı yeterince tanımadıklarını, bir kanaate varabilmeleri için belirli bir süre gerektiğini söylemişler. Padişah bu teklifi uygun görmüş. Üç filozof, sultanın bu sorusuna cevap bulmak üzere, ülkeyi gezmeye çıkmışlar. İlk uğradıkları mekân çarşı olmuş. Filozofların birisi dükkânın birisinden bir alış veriş yapmış. Daha sonra ikinci filozof aynı dükkândan alış veriş yapmaya teşebbüs etmişken dükkân sahibi demiş ki: “Efendim, yanımdaki dükkân sa­­hibi siftah yapmadı. Alış ve­ri­­şi on­dan yapmanızı arzu ederim.” Daha sonra üç filozof bir mahkemeye uğramışlar. Davacı: “Ben bir at satın aldım. Fakat atı aldıktan sonra fark et­tim ki, at daha önce zehirlen­miş. Aldıktan hemen sonra öl­dü. Satıcıdan davacıyım. Atın tazminatını istiyorum” demiş. Hâkim, “Niye bu şikâyetini alış veriş yaptıktan hemen sonra değil de birkaç gün sonra mahkemeye intikal ettirdin?” diye sormuş. Şikâyetçi: “Efendim, ben şikâ­yetimi iletmek üzere geldim. Ancak siz yoktunuz” deyince hâkim, “Haklısın” demiş, “O gün babam vefat etmişti. Gelememiştim. Senin atının tazminatını ben üstleniyorum.” Filozoflar bir mahkemeye daha uğramışlar. Burada davacı satın almış olduğu bir arazide bulduğu definenin kendisine ait olmadığını söylüyor ve diyor ki, “Bu araziyi satan kişi, bilseydi definenin burada gömülü olduğunu araziyi satmazdı. Dolayısıyla bu define arazinin eski sahibine aittir.” Satıcı da diyor ki, “Ben bilseydim definenin arazimde gömülü olduğunu elbette satmazdım. Ama artık satmış bulunuyorum. Bu define araziyi alanın hakkıdır.” Dolayısıyla araziyi satan da alan da defineyi almak istemeyince hâkim araştırmış. Taraflardan birisinin oğlu, diğerinin de kızı olduğunu tespit etmiş. Ve kararını şöyle vermiş: “Tarafların birisinin kızıyla, diğerinin oğlu evlendirilsin. Bu define de onlara çeyiz olarak verilsin.” Bu üç hadiseye şahit olan filozoflar padişaha gelerek kanaatlerini bildirmişler. Demişler ki: “Sultanım, sizin devletinizde hak ve adalet yerini bulduğu müddetçe yıkılmaz.” İnceliği, nezaketi ve kemalatı gösteren bir misal daha vererek sonlandıralım. “Âsam isimli veli. Âsam sağır demek. İsmi sağır değil, sonradan sıfatı oluyor, sağırlık… Ona bir kadın gidiyor, huzurunda başlıyor anlatmaya derdini. Dertli kadın bağıra bağıra konuşuyor ve bu arada ihtiyatsızca kadından çirkin bir ses çıkıyor. Eriyor kadın, dünyaya geldiğine pişman, hicabından eriyor. Âsam vakur, hiç bir şey sezmemiş gibi duruyor ve kadına dönüyor diyor ki: Hanım bağıra bağıra konuş ben sağırım! İşitmiyorum.”3 Çirkinliği örtmede ne de güzel bir misal. İslamiyet budur. Gidip de herkesin en mahrem hayatını ifşa edip ortaya dökmek değildir. Ecdadımızın yaşadıklarından na­siplenip nasiplenmediğimizi öğ­renmek için günümüze dönme vakti geldi sanırım. Yüzler­ce yıl önce yaşamış Mimar Sinan’ı geçecek kaç mimarımız, Fuzuli’yi geçecek kaç şairimiz, Ali Kuşçu gibi kaç matematikçimiz vardır? Olanlara da sahip çıktığımız söylenemez. İslam ülkeleri tıpta, astronomide, fizikte, dijital teknolojide neredeler acaba? Ya içtimai meseleler? Bir tavuk için bile birbirini boğazlayanlar, bitip tükenmeyen kan davaları, kadın cinayetleri, şiddet ve madde bağımlılığı, düğünlerde silah patlatan magandalar, trafikte kural tanımayan insanlar, köşe başlarını tutan dolandırıcılar, hırsızlar, bir parça ekmek bile bulamayan fakirler, ucube binalar, kirden, çöpten geçilmeyen caddeler, sokaklar, parçalanmış aileler, sanal âlemlerde gezinen suç örgütleri ve daha buraya yazamadığımız ne kadar olumsuz hadiseler varsa maalesef İslam âleminin yüreğine saplanmış durumda. Yüzyıl önce yaşamış olan Mehmet Akif de benzer şeyleri söylemiyor mu? “Ne gördün, şarkı çok gezdin diyorlar gördüğüm yer yer Harap iller; serilmiş hanümanlar; başsız ümmetler Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar Tagallüpler, esaretler; tahakkümler, mezelletler Riyalar, türlü iğrenç iptilalar; türlü illetler Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar Ekinsiz tarlalar; ot basmış evler; küflü ormanlar Cemaatsiz imamlar; kirli yüzler; secdesiz başlar “Gaza” namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar Ipıssız aşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar Emek mahrumu günler; fikr-i ferda bilmez akşamlar Geçerken ağladım geçtim; dururken ağladım durdum Duyan yok, ses veren yok bin perişan yurda başvurdum Fırka, milliyet, lisan namıyla daim ayrılık En samimi kimseler beyninde en ciddi açık Enseden aslan kesilmek, cepheden yaltak kedi Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi…” Böylesi karamsar bir tablo çizmek benim işim değil ama ne yazık ki gözümüzü kapamak geceyi getirmez. Toplumu oluşturan fertlerdir. Ancak fertler düzeldiğinde o toplum, o devlet payidar olur, aksinde ise dağılmaktan kurtulamaz. Osmanlı’yı da diğer kadim İslam devletlerini de yıkan savaş, ekonomi ya da siyasi istikrarsızlıktan ziyade cemiyetin hastalıklı bünyesidir. Şahsiyetin erimesi, ahlakın yozlaşması, adaletin bozulması, ruhsal çöküntü yaşayan yığınla insanlar koca devletleri tarih sahnesinden el etek çektiren baş müsebbiplerdir. O halde fert planında duygu ve düşüncelerimizi gözden geçirip insan-ı kâmil olmak için ilerleme yollarını aramak gerekir. Ancak karakter kazanmış bir vücutla İslam’ı temsil edebiliriz. “Eğer biz doğru İslamiyet’i ve İslamiyet’e lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan [diğer din mensuplarından] fevc fevc dâhil olacaklardır.”  4 Üstad Bediüzzaman’ın belirtmiş olduğu “doğru İslamiyet” kavramı üzerinde durmak gerekir. Bu öylesine söylenmiş bir söz değildir. Kime göre, neye göre doğru İslamiyet. Mezhep tanımayan, modernist geçinen ilahiyatçılara göre mi, batı seviciliği yapan müsteşriklere göre mi, radikalizmin pençesinden kurtulamayan, İslam’ı kafa-kol kesen, sanata, mimariye, estetiğe düşman gibi pazarlayan örgütlere göre midir doğru İslamiyet? İslam’ı kuru bir meal okumasından ibaret sayan zih­niyetlere göre midir yoksa? Her halde doğru İslamiyet an­layışımızı Efendimizin (sav), “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar, Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.”  5 diyerek billurlaştırdığı bu sözde arayacağız. Ehl-i sünnet velcemaat olarak bizler bu hakikatten ne nokta taviz verme ne de nokta ilave etme makamındayız. “Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef’âlimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.”   6 Hüner, İslamiyet adına bizlere tevarüs eden tüm bilgileri hikmete/davranışa dönüştürebilmektir. Evvela bir Müslüman’ın talim, tatbik ve tebliğ gibi üç önemli vazifesi vardır. İslami bir şuur kazanmak için alınan derslere talim, öğrendiklerini nefsinde uygulamaya tatbik, tüm bu güzellikleri başkalarıyla paylaşmayı da tebliğ diye tesmiye edebiliriz. Dolayısıyla talim tatbiki; tatbik tebliği intaç eder. Üçü bir arada olduğunda maksad hâsıl olur. Aksinde ise temsiliyet davası inkıtaa uğrar. Hal dilinin konuşması çok önemlidir. Müspet ya da menfi davranış değişikliğinde en etkili yöntem, bizatihi olumsuz davranışın yerine doğrusunu ikame ederek göstermektir. Allah aşkına, “Nehir kenarında bile olsanız israf etmeyin.” diyen Peygamberimizin yüzüne nasıl bakacağız? Sahip olduğumuz değerlerle yaptıklarımızı nasıl bağdaştıracağız? İlimsiz, irfansız, hikmetsiz, hamiyetsiz, çilesiz, şevksiz, aşksız, vecdsiz, ihlâssız halimizle İslam’ı nasıl temsil edeceğiz? Cevaplanması gereken sorular tam da bunlardır. Söyledikleriyle yaşadıkları arasında paradokslar yaşayan nasihlerin nasihatleri vicdanlarda nasıl tesir uyandırabilir? Sözün de israfı vardır, zamanın da malın mülkün de… Kanaat sahibi olmak gibi daha birçok değeri şahsımızda içselleştirdiğimiz takdirde göreceksiniz ki bahçelerimizde çiçekler açacaktır. “Yaptığımız küçücük bir davranıştan ülkemiz adına ne çıkar?” diyerek ümitsizliğe kapılanlara “Bir çivi bir nalı, bir nal bir tırnağı, bir tırnak bir ayağı, bir ayak bir atı, bir at bir kumandanı, bir kumandan bir orduyu bir ordu bir milleti mahveder” sözünü hatırlatmak isterim. Bu sözün tersiyle mütenasibi bir çivi bir milleti kurtarır. Ümitsizlik yok, yılgınlık yok, atalet yok sadece tebliğ ve tebliğle gelen temsil var. Allah sonumuzu hayır eyleye… Kaynaklar: 1- (Âl-i İmrân sûresi 3/1042- https://insan ve hayat.com/muessirden-esere-sahsiyet-egitimi/3- Necip Fazıl Kısakürek, İman ve Aksiyon s. 1234- Tarihçe-i Hayat5- Hadis-i Şerif/Tirmizi6- Hutbe-i Şamiye

Necati İLMEN 01 Temmuz
Konu resmiEy Rabbimiz! Eşlerimizi ve Çocuklarımızı Bize Göz Aydınlığı Kıl!
İbadet

Huzurlu ve mutlu bir ailenin temelinde Allah’a ve ahirete iman vardır. İnsan, yaratılış itibariyle tertemiz bir fıtrat üzere en güzel bir biçimde yaratılmış ve varlıkların en şereflisi kılınmıştır. İnsan neslinin devamı, erkek ile kadının evliliği ve aile hayatının kurulmasına bağlıdır. Aile hayatı ise insanın, özellikle Müslümanın sığınağı, bir nevi cenneti ve küçük bir dünyasıdır. Evet, her Müslümanın hanesi onun için küçük bir dünyası, belki küçük bir cennet hükmündedir. Eğer iman çekirdeği o hanede sümbüllenmezse, o aile efradı, elim endişeler ve sıkıntılar çeker. Cenneti, onun için bir cehenneme döner. Şayet iman nuru ile ahiret inancı ile o hane şenlenirse ebedi saadetin ve hakiki mutluluğun yaşandığı yer olur. Hem bu dünyada hem öte âlemde mutlu ve saadetli olmak isteyen bir Müslüman, ebedi arkadaşı olan eşini kaybetmemek için hayırda ve iyilikte onu taklit etmelidir. Huzurlu ve mutlu bir ailenin temelinde Allah’a ve ahirete iman vardır. Böyle bir ailede Allah için sevmek temel düstur ve Allah’ın rızasını esas maksat yapmak en birinci gayedir. Kalbine mukabil bir kalp bulan mümin, sevgide paydaş, kederde dert ortağı olmalıdır. Hayatın ağır yüküne beraber omuz vermeli, dertlerin külfetine birlikte göğüs germelidir. Hayırlı bir mümin, hayatın çilesini ailesiyle birlikte çeken, derdine ortak olan, sevincine eşlik eden ve kadr ü kıymet bilendir. İman, muhabbet, şefkat ve güzel ahlak üzerine bina edilen ailelerde sıkıntılar beraberce aşılan ve birliği arttıran faaliyetler bütününden ibarettir. Hayırlı mümin, ailesine karşı takdir edici bir yoldaş, kusuru örten bir arkadaş olmalıdır. Aile kurmak ebedi bir hayat arkadaşlığına adanmak, günahlardan beraber korunmak, dünya saadetine birlikte ulaşmak demektir. Ahiret arkadaşı olan eşler, hataları birlikte düzeltmeyi amaç edinirler. Sorun odaklı değil çözüm odaklı hareket ederler. Yaşın ilerlemesi, fiziksel özelliklerin muvakkaten yitirilmesi, ehl-i iman bir aile için sevginin azalmasına veya kaybolmasına asla sebep olmaz. Çünkü ehl-i iman bir ailede fertler ebedi hayatın daimî muhabbet fedaileridir. Aile hayatının temelinde Allah’a ve ahirete iman varsa aile­de problemler azalır. Aile hayatında sevgi ve şefkat hâkimse sıkıntılar ehemmiyetsiz kalır. İslam’ın güzel ahlakıyla inşa edilen evlilikler daha da güzelleşir. Nebevi prensiplerle imar edilen aileler mamur olur. Rızâ-yı İlahiye mazhar olur. Dün olduğu gibi bugün de yarın da insanlar Kur’an ve sünnet temeline oturan iman, sevgi ve şefkat esaslı aile modeline muhtaçtır. Allahü Teâlâ, “Sizin için onda ne güzel örnekler vardır”1 dediği Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz, hanelerinde hanımlarına karşı vefalı bir eş, takdir edici bir yoldaş, kusuru örten bir arkadaş idiler. Acıları paylaşıp azaltan, sevinçlere ortak olup çoğaltan Allah Resulü (sav) Efendimiz, hayatın ağır yüküne karşı beraber omuz vermişler, dertlerin külfetine birlikte göğüs germişlerdir. Resul-ü Ekrem (sav) efendimiz, “Sizin hayırlınız, aile fertlerine hayırlı olanınızdır. Ben ehlime, aileme hayırlı olmada sizin en hayırlınızım”2 buyurmuşlardır. Peygamber Efen­dimiz hanımları ile sohbet ederek, hal ve hatırlarını sorup dertleriyle ilgilenmiştir. Hem bunu imanın bir gereği olarak telakki etmiştir. “Müminlerin iman bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır. Hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır”3 buyurmuştur. Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl! Hanelerimizi cennet bahçelerinden bir bahçeye çevir! Rızana uygun ve istikamet üzere hareket eden kullarından eyle! Kaynaklar: 1- Ahzab, 212- İbn Mâce, 1, 6363- İbn Mâce, 1, 636

Ahmed Hüsrev ACAR 01 Temmuz
Konu resmiAllah İçin Doğru Sözlü Ol!
İnsan

Hadis-i Şerifte buyuruluyor: “Hiç şüphe yok ki, doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddık (doğru sözlü) diye yazılır. Yalancılık kötüye götürür. Kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında kezzab (çok yalancı) diye yazılır.”1   Ahirzamanın fitne, batıl, haram dolu zemininde, yalan da doğruluk kılıfına bürünmüş, kişilerin dillerinde yerini almış vaziyette. Bazen şakasına, bazen renk renk masum gösterilerek rahatça söylenen bu büyük günah, sevimli ve normal hale getirilmeye çalışılmıştır. Allah katındaki tek din olan ve sıdkı merkeze alan İslam’a yapılmaya çalışılan tahribat, ne yazık ki her alanda olmuştur. Bu tahribatların temeline dikkatlice baktığımızda ise karşımıza yalanın normalleştirilmesi çıkmaktadır. Önce Müslümanlar kandırılmış, heva ve hevesin baskın olarak hükmettiği gaflet ahvali altında imanları zayıflatılmış, Müslümanların aralarına yalan tohumları serpilmiştir. *** İslam’a en büyük zarar münafıklardan gelmiştir. Zira Müslüman olmayanların hali bilindiği gibi, onlara karşı alınacak tavır da bellidir. Ama kuzu postunda kurt misali, Müslüman gözüküp Müslüman olmayan münafık kimseler ise, içten içe fitne ve fesat zehiriyle zarar vermiştir. Yalan tesirli/öldürücü bir ze­hirdir. Bediüzzaman Hazret­leri İşârâtül-i’caz tefsirinde mü­na­fıklardan bahsettiği bölümde bu konuyu şöyle izah eder: Münafıklar ayetle lanetlenmiş bir topluluktur. Bakara suresi 10. ayette: “Kalplerinde bir hastalık (nifak) vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Ve (imanları hakkında) yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için (pek) elemli bir azap vardır.” diye buyurulmuştur. Münafıkların hadiste bahsedildiği üzere alametlerinden birisi de yalan söylemeleridir. Bu ayet-i kerimede bahsedilen şiddetli azabın sebebi yalan söylemelerinden dolayıdır. Hatta Âl-i İmran 61. ayette yalan söyleyenler, “Artık sa­na ilim geldikten sonra, kim onun (İsa’nın) hakkında seninle tartışırsa, bunun üzerine de ki: “(İddianızda samimi iseniz) gelin, oğullarımızı ve oğulları­nızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden dua edelim de Allah’ın lanetini yalancıların üzerine kılalım!” beyanıyla apaçık şekilde lanetlenmiştir. Hem Hud suresi 18. ayette de yalan söyleyenlerin Cenab-ı Hakka iftira atan zalimler olduğunu ve o zalimlerin de bu yalanlarından dolayı lanetlendiğinden “Hem Allah’a yalan söyleyerek iftira edenden daha zalim kim olabilir? İşte onlar (kıyamet günü) Rablerine arz olunacaklar ve (kendileri aleyhine) şâhidler (olarak melekler, peygamberler ve kendi uzuvları da): “İşte Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır!” diyecek. Dikkat edin! Allah’ın laneti o zalimlerin üzerinedir!” beyanıyla bahseder. Peki, bu kadar azap ve lanete müstahak olan ve büyük günahlardan biri sayılan yalan nedir? *** Yalan, küfrün esasıdır. Zira inkâr edenler Allah’ı, melekleri, peygamberleri yalanlarlar. Yalan, inkâra ait bir davranıştır. Hem ayrılığın ilk alametidir. Yalan, iletişim içerisinde güveni yıkan bir unsurdur. Güveni yıkılan bir iletişimin devamı da dolayısıyla söz konusu olmayabilir. Hem yalan, Allah’ın kudretine iftira atmaktır. Her şeyi yaratan Cenab-ı Haktır. Hiçbir şey O’nun emri haricinde meydana gelmez. Mesela bir kişiye neredesin diye sorulsa, o kişi Üsküdar’da ise karşısındakine Edirne’deyim dese yalan söylemiş olur. Çünkü Cenab-ı Hakkın kudreti onun Üsküdar’da olması emrini vermiş ve öyle yaratmıştır. Kişi yalan söyleyerek haşa Cenab-ı Hak beni başka yerde yarattı diyerek doğrudan Allah’ın kudretine iftira atmaktadır. Hem yalan, Cenab-ı Hakkın hikmetle yaratmasına zıddır. Cenab-ı Hak yarattığı her şeye hikmetler takmıştır. Bizim bulunduğumuz hal o an için en hikmetli haldir, ama başkasına yalan söyleyip başka bir haldeymişiz gibi söylersek bu, Cenab-ı Hakkın hikmetine zıd olur. Yine Cenab-ı Hakkı tenkid etmiş oluruz. Zira bulunduğu hal, hikmet dairesinde yaratılmış ve öyle kılınmıştır. Oysa söylediği hal, olanın dışında ve hikmet dairesinde olandan farklıdır. Hem yalan, yüce ahlakın tahribatıdır. Hadis-i şerifte, “Yazıklar olsun o kimseye ki, konuşur da insanları güldürmek için yalan söyler! Yazıklar olsun ona, yazıklar olsun ona!”2 diye buyurulmuştur. Hem rivayette vardır, Efendimiz’e (sav) bir gün çok günah işleyen bir kimse gelir ve kendisine nasihat verilmesini ister. Efendimiz (sav) o adama “yalan söyleme” diye söyler. Adam kabul eder söz verir ve oradan ayrılır. Zaman geçer adam hırsızlık yapacak olsa düşünür; bu malı nerden aldığını sorsalar yalan söylemesi gerekecektir, hırsızlıktan vaz geçer. Bu şekilde yalan söyleyemeyeceğini, doğru sözlü olması gerektiğini düşünerek kötü huylarını terk eder ve güzel huylara erişir. Dikkat edelim, insan sadece yalan söylemeyi terk etmekle güzel huylara erişir. Hem alem-i İslam’ı zehirleyen yalandır. Tarihte de çok örneklerini görüyoruz ki, Müslümanları birbirinden ayıran, içimize attıkları yalan zehiridir. Bu vesileyle bizi birbirimize düşman gösterip kardeş olduğumuzu unutturmuşlar ve âlem-i İslam’ı paramparça etmişlerdir. İnsanlığı fesada götüren de yalandır. Bugün fertten topluma, aileden devlete kemalatımıza engel, yalanın toplumda revaç bulmasıdır. Zamanımızda yalan ve doğruluk aynı rafta satılır, ayırt edilemez olmuştur. Komşu komşusuna, arkadaş arkadaşa güvenemez hale gelmiştir. *** Yalan bir hastalıktır, kalbi bozar. Bir şeyin esası bozuldu mu tamiri zor olur. Zira fıtrat hakikate programlıdır, yalan söylemez. Fıtrata ters olarak yalana düşen ve yalan söyleme marazına çare arayan kimseler için çare, ya sükûttur (sessiz kalmaktır), çünkü söylenilen her sözün doğru olması gerekir. Ya da doğru sözlü olmaktır. Risale-i Nurun saff-ı evvel talebelerinden Binbaşı Asım Bey’in yaşadığı hadise, bu meseleye çarpıcı bir örnektir. Isparta’da yapılan sorgulamalar esnasında Risale-i Nur Talebelerinin iman hizmetinde ne derece fedakâr olduklarını gösteren hazin bir hâdise vukua gelir. Kahraman bir Nur Talebesi olan emekli Binbaşı Asım Bey, sorgu sırasında “Suallere doğru cevablar verirsem Üstadıma zarar gelir” endişesiyle hulus-u kalb ile “Ya Rabbi canımı al!” diye gönülden yakarmış ve o anda vefat edip ruhunu Rahman’a teslim etmiştir. Burdur’da oturan emekli bir binbaşı olan Asım Bey, Bediüzzamana son derece ihlas ve muhabbetle bağlanmış bir Nur Talebesi’ydi. Bediüzzaman Hazretleri onun şehadetle vefatından şöyle bahseder: “Isparta’da istintak (sorgu) dairesinde, gayet namuslu müstakim bir kardeşimiz olan mütekaid (emekli) Binbaşı Merhum Asım Bey isticvab edildi (sorguya çekildi); eğer doğru dese, Üstad’ına zarar gelir ve eğer yalan dese, kırk senelik namuskârâne ve müstakimâne (dosdoğru) askerliğinin haysiyetine çok ağır gelir diye düşünüp, “Ya Rab, canımı al!” diyerek o dakikada teslim-i ruh eyledi. İstikamet şehidi oldu. Ve dünyada hiçbir kanunun hata diyemeyeceği bir muavenet-i hayriyeyi (hayırda yardımlaş­mayı) ve bir tasdiki, hata tevehhüm edenlerin çirkin hatalarına kurban oldu. Evet; Risale-i Nur’dan tam ders alan, bir su içer gibi kolayca, terhis tezkeresi telâkki ettiği ecel şerbetini içer. Eğer benden sonra dünyada kalan kardeşlerimin teellümlerini (acılarını) düşün­meseydim, ben de âlicenap kardeşim Asım Bey gibi “Ya Rab! Canımı da al” diye dua edecektim.”3 Doğruluk, İslamiyet’in esasıdır. İslam’ın her kaidesinde doğru sözlü olmak, güvenilir olmak vardır. Hatta hadiste de mevcut­tur, “Müslüman, dilinden ve elinden diğer Müslüman­ların emin olduğu kimsedir.”4 Ahzab suresi 24. ayette ise, “Tâ ki Allah, doğru kimseleri sadâkatleriyle mükâfatlandırsın” buyurularak doğru sözlü kimselerin doğrulukları sebebiyle mükafatlandırılacağını müjdelemiştir. Hem doğruluk, imanın özelliğidir. Kişi Allah’ın varlığını, birliğini, melekleri, peygamber­leri, ahireti, haşri doğrulukla onaylar. Bunlar doğru olan şeylerdir. Kişi iman ederek doğru söylemiş, tam bir sıdk örneği olarak teslim olmuştur. Mevzu ile alakalı olarak, “Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz.”5 şeklinde Hadis-i Şerif de vardır. Hatta başka bir Hadis-i Şerifte de “Kul, şakalaşırken yalan söylemeyi ve haklı bile olsa tartışmayı terk etmedikçe tam iman etmiş olamaz.”6 diye buyurulur. Doğruluk kemalata sebeptir, ilerlemenin -tabir caizse- makinesidir. Hadiste vadır ki; “Bana şu altı şey hakkında söz verin, ben de size cennet için kefil olayım: Konuştuğunuz zaman doğru konuşun! Vaadde bulunduğunuz zaman yerine getirin! Emânet hususunda güvenilir olun! İffetinizi koruyun! Gözlerinizi haramdan muhafaza edin! Ellerinizi haramdan uzak tutun!”7 Hem yüce ahlakın temelidir. Efendimiz (sav), “Ben, haklıyken bile çekişmeye girmekten kaçınan kimse için cennetin kenarından, şakadan da olsa yalan söylemeye yanaşmayan kimse için cennetin ortasından, huyunu güzelleştiren kimse için de cennetin en yükseğinden bir köşk (verilmesin)e kefilim.”8 diye müjdeler. Başka bir hadiste de Allah Resulü (sav) şöyle buyurur: İnsan sabahlayınca, bütün azaları dile başvurur ve (adeta yalvararak) şöyle derler; “Bizim haklarımızı koruma hususunda Allah’tan kork. Biz ancak seninle beraberiz ve sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilirsen biz de eğriliriz.”9 Doğruluk alem-i İslam’ın düzenidir. Müslümanları yine bir araya getirecek, ittihat-ı İslam’ı tesis edecek yegâne unsur, sıdktır. İnsanlığın kemalatına sebep, sıdktır. Bunu tesis edecek Efendimiz (sav)’in şu beyanına kulak verelim: “Allah ve Resulü’nü sevmeyi arzu eden veya Allah ve Resulü’nün kendisini sevmesini isteyen kişi; konuştuğunda doğru söylesin, kendisine bir emanet verildiğinde onu en güzel şekilde eda etsin, yani kendisine güvenen insanların bu emniyetini boşa çıkarmasın ve civarındaki insanlara en güzel şekilde komşuluk yapsın!”10 Ashab-ı Kiramı bütün insanlara üstün kılan, sıdktır. Nitekim Hz. Enes (ra) şöyle der: “Vallahi size anlattıklarımızın tamamını, doğrudan Allah Resulünden duymuş değiliz. (Biz Resulüllah’ın Hadis-i Şeriflerini birbirimizden de öğreniyorduk.) Fakat biz birbirimize hiç yalan söylemezdik.” Sahabe Efendilerimiz için yalan ve doğ­ruluk arasındaki fark, iman ve küfür arasındaki fark kadar açıktı. Konuştuklarında da Allah’ın rızasını arıyorlardı. Hz. Ebu Bekir Efendimiz sıddıkların başında yer alır. Doğru sözlü olması onu Efendimize (sav) yakınlaştırmıştır. Allah’ın kendisinden razı olduğu kimse olmasına vesile olmuştur. Efendimizi (sav) insanlığın en üstüne çıkaran, sıdktır. Abdullah bin Selâm (ra): “Allah Resulünün mübarek yüzünü ilk gördüğümde anladım ki onun yüzü, yalancı yüzü olamaz!” demiştir. Müşrikler dahi ona emin sıfatını takmışlardır. Alemler O’nun (sav) hürmetine yaratılmıştır. *** Evet, biz de aleyhimize bile olsa doğru sözlü olmayı terk etmemeliyiz. Zira uğruna yalan söylediğimiz hiçbir kimse, hiçbir olay Allah’ın rızasını kazanmaya kuvvetli bir vesile olan doğruluktan daha değerli değildir. Şeytandan sığındığımız gibi, yalandan da Allah’a sığınmalıyız. Cenab-ı Hak bizleri sadıklardan eylesin. Âmin. Son söz olarak, “Necat yalnız sıdk ile, doğruluk ile olur. ‘Urvetü’l-vüskâ sıdktır. Yani en muhkem ve onunla bağ­lanacak zincir, doğruluktur.”11 Kaynaklar: 1- Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizi, Birr 46; İbni Mâce, Mukaddime 7; Duâ 52- Ebû Dâvûd, Edeb, 80/4990; Tirmizî, Zühd, 10/23153- Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 1, s. 530, Hayrat Neşriyat, İstanbul4- Buhari, Bedu’l-Vahy, 45- Ahmed b. Hanbel, Müsned III, 1986- Ahmed, II, 352, 364; Heysemî, I, 927- Ahmed, V, 3238- Ebu Davud, Edeb 7; Tirmizî, Birr 158; Nesâî, Cihad 19; İbn Mâce, Mukaddime 79- Tirmizi, Zühd, 61/240710- Beyhakî, Şuab, II, 201; Tebrîzî, Mişkât, III, 8111- Mektubat 2, Hutbe-i Şamiye, s. 183

Beranur UYSAL 01 Temmuz
Konu resmiNazar Et!
İnsan

“Allah'ın rahmet eserlerine bir bak! Ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor. Ölüleri de kesinlikle diriltecek O'dur. O, her şeye güç yetirendir.” Her mevsim tefekkür için elverişli olmakla birlikte, belki yaz mevsimi tefekküre en uygun olanıdır. Tabiattaki kıpırdanma ve canlanma, insana da ölümden sonraki dirilişi hatırlatır, hatırlatmalıdır. İnsanı, tabiatta dolaşan ve her biri birbirinden farklı vazifelerle yaratılmış olan diğer canlılardan ayıran da bu tefekkürdür. Nitekim Cenab-ı Hak Furkan-ı Hakim’de bunu nazarlara şöyle veriyor: “Allah’ın rahmet eserlerine bir bak! Ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor. Ölüleri de kesinlikle diriltecek O’dur. O, her şeye güç yetirendir.”  1 NAZAR ET! هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي الْأرَضِ جَمِيعاً ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْ  ءٍ عَلِيمٌ “Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğü (yaratmayı) kastedip onları yedi (kat) semâ olarak tanzîm eden O’dur. Ve O, her şeyi hakkıyla bilendir.”  2 Güneş, bizleri ısıtan, ışıtan bir yıldızdır. Yüce Allah bu muhteşem yıldızı, emir eri gibi bizim hizmetimize sunmuş. Hiç şüphesiz gökyüzünde Güneş dışında sayılarını algılamaktan aciz kaldığımız pek çok yıldız, Allah’ın güzel isimlerinin bir yansıması ve parıltısıdır. Sema denizinde bir gemi gibi seyreden dünyamızın şu şekilde yaratılmasının en büyük hedef ve neticesi, insanın da Allah’ı tanıması ve sevmesidir. Bu geminin kaptanı olma şerefi insanındır. NAZAR ET! وَيَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ فَفَزِعَ مَن فِي السَّمٰوَاتِ وَمَن فِي الْأرَضِ  إِلَّا مَنْ شَا ءَ اللَّهُ وَكُلٌّ أَتَوْهُ دَاخِرِينَ “Hem dağları görürsün de, onları (yerlerinde) sâbit sanırsın; hâlbuki onlar, bulutların yürümesi gibi geçer gider. (Bu,) her şeyi sağlam yapan Allah’ın işidir. Muhakkak ki O, ne yaparsanız hakkıyla haberdârdır.”  3 Cenab-ı Hak dağları bizim için yeryüzünün direkleri olarak bir denge unsuru kılmıştır. Kur’an’ın 14 asır önce bildirdiği bu hakikat, yakın zamanda bilim adamları tarafından da tasdik edilmiştir. Şu da ayrı bir güzelliktir ki, dağlar yeryüzü sultanlarının tahtıdır. Pek çok medeniyet, ilham ve vahiylere mekân olmuştur. Hz. Nuh’a (as) kucak açan Cudi, Hz. Musa’nın (as) yalın ayak yürüdüğü Tur Dağı, Efendimizi (sav) barındıran Hıra ve Sevr dağları insanlık tarihinde mühim vazifeler görmüştür. NAZAR ET! أَفَرَأَيْتُمُ الْمَاء الَّذِي تَشْرَبُونَ أَ  أَنتُمْ أَنزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ الْمُنزِلُونَ لَوْ نَشَاءُ جَعَلْنَاهُ أُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ “Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?”  4 Dağlardan fışkırarak tüm canlılar için hayat olan suyu da ihsan eden Allah’tır (cc). Dünyamızın dörtte üçünün sularla kaplı olduğunu ve vücudumuzun yarısının hatta yeni doğan bebeklerin %75’inin su olduğunu düşünürsek, suyun Allah’ın bize latif bir hediyesi olduğunu görürüz. Kısacası su; insanın Allah’ı bilmesi, sevmesi ve şükretmesi için en açık delillerden ve işaretlerden birisidir. NAZAR ET! وَإِنَّ لَكُمْ فِي الْأَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُّسْقِيكُم مِّمَّا فِي بُطُونِهِ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَّبَنًا خَالِصًا سَآئِغًا لِلشَّارِبِينَ “Muhakkak ki sizin için, sağmal hayvanlarda da gerçekten bir ibret vardır. Size on(lar)ın karınlarındaki fışkı ile kan arasından, içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz.”  5 Süt o kadar harika bir gıdadır ki, bütün ziraat profesörleri toplansa, tüm insanlık toplansa o sütün bir damlasını yapamaz. Rabbimiz yaptırıyor. O sütü bize bizi bilen, tanıyan, seven Rabbimiz; inekle, koyunla, deveyle gönderiyor. Ta ki biz de onu bilelim, tanıyalım ve sevelim.  NAZAR ET! لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ “And olsun ki insanı en iyi biçimde yarattık.” Allah adına yeryüzünü imar ve inşa eden, toprağı işleyen, Allah adına hilafeti üstlenen, kâinatın en şerefli misafiri olan insan kâinat kitabının en mümtaz bir yerindedir. İnsan, kâinat ağacının en son ve mü­kemmel bir meyvesi olarak değerlendirilebilir. İnsanda evrenin haritası, yaratılışın sırrı gizlidir. Kâinatı küçültürsek in­­san, insanı büyütürsek kâinat olur. Şeyh Galip, bir şiirinde insanı şöyle tanımlar: Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen Merdum-u dide-i ekvan olan âdemsin sen (Kendine iyice bak! Alemin özü sensin. Sen varlığın gözbebeği olan âdemsin.) İnsanın anne karnında başlayan yaratılışı tam bir mucizedir. Bir şeyden her şeyi yapan Allah, insanı da hakir bir damla sudan yarattı. Elimizi de, dilimizi de, kalbimizi de ondan yarattı. Anne karnında başlayan ihti­mam, doğumdan sonra da an­ne babaya verilen şefkat ve mer­hamet duygusuyla devam et­mektedir. Bir annenin, çevresindeki tehlikelerden tümüyle habersiz ve savunmasız konumdaki çocuğuna karşı yoğun bir şefkat hissi vardır ve insandaki bu şefkat duygusu da Allah’ın Rahman, Rahim isminin bir tecellisidir. Bütün bu tefekkürden sonra kendimize sormalıyız: Acaba bütün bu ihsan ve ikramları gönderen, her işi hikmetle gören, kâinatın Sultanı olan Allah’ın bundan muradı nedir? “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim” hadis-i kudsisi Cenab-ı Hakkın muradının ne olduğunu bizlere ifade eder. İnsanın yaratılış gayesi yüce yaratanına kulluktur. Kulluk; yaratanını tanıma, bilme ve bu tanımanın gereklerini yerine getirme halidir. İnsanlığın bu gayeyi gerçekleştirmede bir örnek ve öndere ihtiyacı ise kaçınılmazdır. Elbette yapan bilir ve bilen konuşur. Cenab-ı Hak da kâinatı yaratmasındaki muradının ne olduğunu bildirmek için, yaratılmışlar içinde fikir ve şuur sahibi olan insanla konuşmuş ve onu kendisine muhatap almıştır. Bu vazifeyi de yine insanlar içinde muhatap olmaya en layık olan mükemmel insanlara vermiştir. Muradının ne olduğunu peygamberlere bildirmiş, ta ki onlar da insanlara bildirsin. Ebu İshak Hazretlerine gelen bir topluluk diyorlar ki: “Ya Eba İshak! Sen vaazlarında hep ibadet etmekten bahsediyorsun. Acaba ibadet etmesek olmaz mı? Bunun bir başka yolu yok mu?” Ebu İshak Hazretleri de: “Olmaz olur mu? Var! Hem de altı yolu var. Şimdi size o yolları sayacağım; değil bu altı şeyi, bunlardan sadece birini bile yapabilirseniz ibadet etmeyebilirsiniz.” Bunu duyan topluluk seviniyor. “Aman çabuk söyle, nedir onlar?” diyorlar. Ebu İshak Hazretleri de o altı yolu şöyle sıralıyor: Allah’a ibadet etmek istemiyorsanız, Allah’ın mülkünden çıkacaksınız. Eğer ona ibadet etmek istemiyorsanız, O’nun size verdiği rızkı yemeyeceksiniz. O’na karşı günah işlerken, öyle bir yere gideceksiniz ki orada Allah sizi göremeyecek. Azrail gelince, ondan tevbe etmek için, biraz müddet ve müsaade alacaksınız. Kabre konduğunuzda gelecek olan Münker-Nekire cevap vermeyip, onları kovacaksınız. Ve nihayet mahşerde Cenab-ı Hak “Ey günahkârlar! Bugün siz bir tarafa ayrılın.”  6 buyurup seni müminlerin arasından çıkartarak cehenneme atacağı zaman, Allah’a karşı gelip cehenneme değil cennete gireceksiniz. Eğer sizler, bu altı şeyi ya da hiç değilse bunlardan birini yapabilirseniz, o zaman ibadet etmeyebilirsiniz, buyuruyor ve kalkıp yanlarından ayrılıyor. İnsan bir yolcudur, ruhlar aleminde başlayıp ebedi aleme kadar devam eden bu yolculukta kaynağımız iman, rehberimiz Kur’an, kılavuzumuz Hz. Muhammed (sav) olsun. Kaynaklar: 1- Rum,502- Bakara, 293- Neml, 874- Vakıa, 68-705- Nahl, 66;6- Yasin, 59

Tarık ÇELİK 01 Temmuz
Konu resmiAleminde Divit ve Hokka Olan Cami
Kültür ve Medeniyet

Kanunî Sultan Süleyman döneminin baş defterdarlarından olan Nazlı Mahmud Çelebi, İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Mahmud Çelebi, devrinin medreselerinde çok iyi bir eğitim gördü. Meşhur hattat Şeyh Hamdullah Efendi’den sülüs ve nesih hatlarında eğitimini tamamlayarak icazet aldı. Eğitim hayatını tamamladıktan sonra, İstanbul’da mâliye kaleminde işe başladı. Burada gösterdiği başarılı çalışmalar sayesinde kısa zamanda kâtipliğe atandı. Gerek yazısının güzelliği gerekse hesap işlerindeki muvaffakiyetinden dolayı defterdarlık unvanını almaya hak kazandı. Makbul İbrahim Paşa sadrazam iken, baş defterdarlık makamına getirildi. 1536-1542 ve 1544-1546 seneleri arasında toplamda yedi yıldan fazla baş defterdarlık yaptı. Mahmud Çelebi, 1541-1542 seneleri arasında Eyüp Sultan İlçesi sınırları içerisinde yer alan Defterdar semtinde bir cami yaptırmıştı. Bu semte Defterdar ismi verilmesi de Mahmud Çelebi sebebiyledir. Mahmud Çelebi, caminin yanına medrese, sıbyan mektebi, çeşme ve türbe de yaptırmıştır. Bu haliyle küçük bir külliye şekline dönüşmüştü. Cami­nin cümle ka­pı­sı­nın kemeri üze­rinde bu­lu­nan üç sıra halindeki sekiz mısralık Arap­ça man­zum, Mah­mud Çele­binin hattıdır. Ca­minin bahçesinde bulunan ah­şap medrese ve taş sıbyan mek­tebi günümüze ulaşamamıştır. Caminin çeşmesi ise 1973 senesinde yükseltilen yol yüzünden kot altında kalmıştır. Defterdar Mahmud Çelebi, gerek hattının güzelliği, gerekse de hesap bilirliği sebebiyle başarılı bir defterdardı. Fakat her yerde olabileceği gibi, devlet kademelerinde onu istemeyenler ve çekemeyenler vardı. Çünkü her isteyene istediği kadar, hazineden para vermiyordu. Devlet hazinesinin boş yere harcanmasına engel oluyordu. Gereğinden fazla tahsisat yapılmaması için mücadele vermekteydi. Bu yüzden olmalıdır ki; ‘Nazlı’ lakabı verilmiştir. Onun baş defterdarlık makamında kalmasını istemeyenler, arkasından hesap bilmez, yazısı da kötü diye dedikodu çıkarmışlardı. Bu yüzden 1542 yılında aleyhinde bir delil olmamasına rağmen baş defterdarlık görevden alındı. Görevden alındığı sıralarda yaptırdığı caminin inşaatı bitmek üzereydi. Hatta, yazıya ve hesaba verdiği önemi göstermek için inşa ettirdiği caminin minaresinin aleminin üzerine hokka ve divit koydurttu. Hokka ve divitin altında da birbirine geçmiş şekilde üç hilal yaptırtmıştı. Bu adeta kendisine iftira atanlara bir cevabıydı. Hokka ve divit, ilmi temsil ettiği için bu şekilde ilmin önemini de göstermek istiyordu. Nazlı Mahmud Çelebi görevden alındıktan sonra, yerine İbrahim Çelebi atandı. İbrahim Çelebi döneminde hesap defterlerinin incelenmesi gereken bir soruşturma açılmıştı. Defterler incelenince hem Nazlı Mahmud Çelebi’nin ne kadar iyi hesap bilir biri olduğu hem de yazısının ne kadar güzel olduğu ispatlanmış oldu. O devirlerde bilgisayar olmadığı için devletin en önemli hesap defterlerinin güzel el yazısı ile tutulması önemliydi. Üstelik o dönemde bir nevi şifreli bir yazı tarzı olan siyakat yazısı maliye defterlerinde kullanılmaktaydı. Mahmud Çelebi’nin devlet bütçesini ne kadar iyi idare ettiği ve hazinenin boş yere harcanmaması için mücadele ettiği anlaşılınca görevine iade edildi. İki yıl daha başdefterdarlık görevine devam eden Mahmud Çelebi, 1546 senesinde vefat etti. Kendi yaptırdığı Defterdar Camii’nin bahçesindeki kubbeli ve etrafı açık türbeye defnedildi.  Defterdar Camii, 1766 depre­minde zarar gördü. Hatta mi­­nare aleminin üzerindeki hok­ka ve divit yerinden düştü. Deprem sonrası cami tamir gö­­rür­ken hokka ve divit tekrar ye­rine takılmıştı. 1970’li yıllara ka­dar hokka ve divit yerinde du­rurken, sonraki yıllarda bilin­meyen bir sebeple hokka ve divitin düştüğü veya kaybolduğu fark edildi. 2000’li yıllara kadar hokka ve divit yerine takılmadı. 2007 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğünce yapılan restorasyon çalışması sırasında hokka ve divit tekrar eski yerine takılmıştır. Caminin mimarının Mimar Sinan olduğu tahmin edilse de, Mimar Sinan’ın eserlerinin yazıldığı tezkirelerde, bu caminin ismine rastlanılmamaktadır.

Arif Emre GÜNDÜZ 01 Temmuz
Konu resmiŞeair-i İslamiyenin Ecir ve Te'siri
İtikad

Kur’an-ı Kerim’de “şeairillah” yani Allah’ın şeairleri (Allah’ın alametleri) şeklinde geçen şeair, lügatte; alamet, nişan, işaret, iz manasına gelen “şiar” kelimesinin çoğuludur. Bakara suresi 158. ayet-i kerimede, “Muhakkak ki Safa ve Merve Allah’ın alametlerindendir.” ifadesiyle, bu mekanların tevhidi ihtar etmesi, şeairin tevhid inancını hatırlatması hususiyyeti nazara çarpmaktadır. Şeairler, İslam dininin yapısını ve Müslümanların mesuliyetlerini ve hayat tarzlarını göz önüne sererler. Bu kelime, Risale-i Nurda şeair-i İslamiye tabiri ile makes bulmuştur. İslamiyet’i hatırlatan unsurlar kasd edilir. Dinin hükümlerinin sosyal hayattaki işaretleridir. Şeairlerin hatırlatıcı ve öğretici unsurlar olması Ezan, kamet, hatt-ı Kur’an, ti­la­­vet-i Kur’an, Allah’ı anmak, hamd etmek, hac, cemaatle kılınan namazlar, Ramazan oru­cu, İslami kıyafet (çarşaf, sarık) gibi ibadetler ve Kâbe-i Muazzama, minareler, camiler, medreseler, mezar taşları gibi sosyal müessese ve yapılar şeair-i İslamiyedendir. Bunlar İslam dinini ihtar edici ve tevhidi ders verici özelliklerinden dolayı müminler için bir dayanak noktası olur. İslam aleminde yaşayan gayr-ı Müslimler için ise, İslamiyet’i tanıyıp öğrenmelerine ve belki de zamanla İslam’la müşerref olmalarına vesile olacaktır. Şöyle ki, “Her şeairde nur-u İslam’a bir şuur ve iş’ar vardır. (Nurun ilk kapısı, 23) “Her bir şeair, bir hâce-i dânâdır. Ruh-u İslam’ı daim nazara ders veriyor. Güya tecessüm etmiş envar-ı İslamiyet şeair içinde…” (Her bir şeair bir Âlim hocadır. İslam’ın ruhunu nazarlara ders veriyor. Güya İslamiyet nurları şeairler içinde cisimlenmiş.) (Sözler, 354 ) “… Hatta şu memleketin meabid ve medaris-i diniyesinden (mabetler ve medreseler) başka, makberistanın mezar taşları dahi, birer telkin edici, birer muallim hükmündedir ki, o meani-i mukaddeseyi (mukaddes manaları) ehl-i imana ihtar ediyorlar.” (Mektubat, 318) İslam’ın bu ruhunu hac farizasında da görmekteyiz. Şöyle ki, “Öyle de bir hacı ne kadar âmi de olsa, kat’-ı meratib etmiş (bütün mertebeleri geçmiş) bir veli gibi, umum aktar-ı arzın (yeryüzünün her tarafının) Rabb-i azimi unvanıyla Rabbisine müteveccihtir.” “…Hacdan sonra mana-yı ulvi ve külli, muhtelif derecelerde bayram namazlarında, yağmur namazlarında, husuf (ay tutulması) ve küsuf (güneş tutulması) namazlarında, cemaatle kılınan namazlarda bulunur. İşte şeair-i islamiyenin velev sünnet kabilinden olsa ehemmiyeti bu sırdandır.” (Tılsımlar, 30) Nurani büyük kafile Bediüzzaman Hazretleri, Mektubat Mecmuasında Fatiha-i Şe­ri­fe’nin tefsirini yaparken ruh­ları, kalpleri, akılları mana alem­lerinde bir seyahate çıkarıyor. Bizden evvel imanla kabre girip alem-i berzaha gidenleri “nu­rani kafile-i azime” olarak isim­­lendirip o “nurlu büyük ka­­­fileye” dahil olmamanın bü­­­­­­­­­yük bir hasaret olduğunu, şeair-i İslamiye ise bizlerle onlar ara­­­­sında manevi nurani zincirler olacağını ders veriyor. Elbette alem-i berzaha geçtiğimizde bi­zi kafilesine kabul edecek, deh­­­şe­timizi ünsiyete çevirecek sa­lih dostlara çok ihtiyacımız ola­cak! *** Bediüzzaman Hazretleri, bu nu­­rani kafilenin çizgisinden hiç çıkmadığını, manevi zincir­lerin kırıldığı bir zamanda büyük mücadeleler vererek gös­ter­­miştir. Sünnet-i Seniyyeyi, şeair-i İslamiyeyi yaşamak ve yaşatmak noktasında çok hassas davranmıştır. Telif ettiği eserleri Kur’an harfleriyle yazdırmış ve aksine (sınırlı sayıda ve belirli zaman için hariç) müsaade etmemiştir. Sarığını çıkarmasını söyleyen hâkime, “Bu sarık bu başla çıkar!” diyecek kadar cesur davranmıştır. Türlü işkence ve esaretlere, 28 yıl boyunca, sünnet-i seniyyeye, şeaire muhalif hareket etmemek için tahammül etmiştir. Dinin alametleri olan şeaire aza­mi derecede hürmet etmiştir. Nitekim Allah-ü Teâlâ bir ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: “Bu (böyle)dir! Kim Allah’ın şearine (dinin alametlerine) hürmet ederse, artık şübhesiz bu, kalblerin takvasındadır.” (Hac suresi, 32) Bediüzzaman Hazretleri şeairler hususundaki mesuliyetimizi bir eserinde şöyle izah etmektedir: “Mesail-i şer’iyede bir kısım me­sail (şeriatın bazı meseleleri) eş­hasa taalluk eder (şahıslarla alakalıdır); bir kısım umuma (herkese), umumiyyet itibariyle taalluk eder ki (alakalıdır) onlara “Şeair-i İslamiyye” (İslamın alametleri) tabir edilir. Bu şeairin umuma taalluku cihetiyle, umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa, onlara ilişmek umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz’isi (en küçüğü), sünnet kabilinden bir meselesi, en büyük bir mesele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. (Mektubat, 246)  Şeairin izharı Bu hususta İmam-ı Gazali Hazretlerinin açıklamasına Risale-i Nurda şöyle yer verilmektedir: “Şeair-i İslamiye’ye temas eden ibadetlerin izharları (açıkça ortaya konması) ihfasından (gizlenmesinden) çok derece daha sevaplı olduğunu hüccet-ül İslam İmam-ı Gazali gibi zatlar beyan ediyorlar. Sair nevafilin (nafilelerin) ihfası çok sevaplı olduğu halde şeaire temas eden hususen böyle bid’alar zamanında ittiba-ı sünnetin şerafe­tini (yüceliğini) gösteren ve böy­le büyük kebairler (büyük gü­nahlar) içinde haramların terkindeki takvayı izhar etmek (göstermek) değil riya, belki ihfasından çok derece daha sevaplı ve halistir. (Kastamonu Lahikası, 234) Elhasıl Müslümanlar için dini hayat noktasında esas unsurlar nev’ inden olan şeairlerin ebed yolculuğunda karanlığa mukabil bir nur olacak ibadetler içinde mühim rolü olduğundan her Müslümanın bu şeairleri kabul ve muhafaza noktasında üzerine düşeni yapması gerekir. Bizler ise; ahirzamanda yaşayan ümmetin ferdleri olarak kalbimiz, fikrimiz müfsit aletlerle yaralanmış, vicdanlarımız İsla­mi esaslar ve şeairin kırılma­sıyla adeta bozulmaya yüz tutmuş bir vaziyetteyiz. Çare-i yeganemiz, Kur’an medeniyetini yaşamak ve yaşatmak ve yaralarımızı Kur’andan alı­nan ilaçlarla tedavi etmektir.

Hifa ÖZDEMİR 01 Temmuz
Konu resmiSadece Kur’ân Yeter, Sünnete Gerek Yoktur, Diyenler Ne Kadar Samimi?
İtikad

“De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder.” “De ki: Allah’a ve Peygambere itaat edin”. Yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez.”    İngilizler Hindistan’ı işgal et­tik­­ten sonra, kendilerine destek ola­cak bazı şahısları bula­rak on­ları kullanmışlardır. Onların en meşhuru Ahmed Ağa Han’dır. Bu zata, yaptığı çalışmalardan dolayı İngiltere Kra­li­çesi “Sir” unvanı vermiştir. Ayrıca o dönemde kendile­rine “Kur’âniyyun” diyen ve Kur’an’dan başka dini hiçbir delil kabul etmeyen, sünneti inkâr eden bir gurup da çıkmıştı. Benzer bir olayı İngilizlerin Mısır’ı işgalinden sonrada görüyoruz. İngilizler, Mısır’ı işgal ettikten sonra Muhammed Ab­duh’u Mısır müftüsü yaptılar ve onu Ezher Medresesinin ba­şına geçirdiler. Muhammed Ab­duh’un mason teşkilatına gir­diği, artık bugün herkesin bil­diği bir konudur. Yine bu yıl­larda Mısır’da da Kur’ân’ı ön plana çıkarıp, sünneti inkâr edenler ortaya çıktı. Hindistan’da ve Mısır’da başlayan Kur’âncılık cereyanları arasında pek çok ortak noktalar vardır. Bilhassa iki hareketin de İngiliz işgalinden hemen sonra başlaması oldukça manidardır. Son zamanlarda ülkemizde de kendilerine Kur’ancı diyen bir gurup çıkmış ve bunlar da sün­netin dini bir delil olmasına karşı çıkmaya başlamışlardır. Bu şahıslar ya çok akıllı düşmanlardır yahut bilgi ve zekâ seviyesi yüksek olmayan halktan kimselerdir. Bütün İslâm âlimleri mütevatir olan bir hadisin inkârını bile küfür olarak kabul etmişlerdir. Çünkü mütevatir hadisin peygamberimizden geldiği kesindir. Dolayısıyla bu tür hadisleri inkâr peygamberi inkâr etmekle eş değerdedir, demişlerdir. Bu yönüyle sünneti bütünüyle inkâr edenlerin kâfir oldukları evleviyetle kabul edilmelidir. (Mütevatir Hadis: Yalan söylemesi mümkün olmayan kalabalık bir cemaatin, yine kendileri gibi kalabalık bir cemaate bir hadisi aktarması demektir. Bu tür hadislerin Peygamberimize nisbetinde hiçbir şüphe yoktur. Örneğin, beş vakit namaz peygamberimiz döneminden bugüne kadar ara verilmeden uygulanmış bir fiildir. Bu yönüyle beş vakit namazı inkâr eden küfre girer.) Yalnızca Kur’ân deyip sünneti inkâr edenler, bazı ayetlerin manasını tahrif etmekten de çekinmemişlerdir. Onlar şu ayet­leri delil olarak öne sürmüş­lerdir: “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”1 ”Sana her şeyi açıklayan, Müslümanlar için yol gösterici, rahmet ve müjde olan bu kitabı indirdik.”2 Bu ayetler, “Sünnete gerek yoktur” demediği halde, bu zatlar “Bu ayetler Kur’ân’ın her şeyi açıkladığını gösteriyor, dolayısıyla sünnete gerek yoktur” diyebilmişlerdir. Bu zatların -Bektaşi gibi- yalnızca işlerine gelen ayetleri görüp diğer ayetleri görmedikleri anlaşılıyor. Kısaca bu iddiaların çürüklüğü üzerinde duralım: 1- Sünnetin hüccet olduğunun birinci delili Kur’ân’dır Kur’ân’ın her şeyi açıkladığını ifade eden ayetler sünnete gerek yok diye bir şey söylemiyor. Tam tersine Kur’ân’ın birçok yerinde “Peygambere itaat edin!” şeklinde emirler vardır. Bu emirlerde ister istemez sünnetin uyulması gereken dini delillerden olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla her şeyi beyan eden açıklayan Kur’ân bu konuyu da açıklamış, peygambere itaat edin demiştir. Bu konudaki bazı ayetlere bakalım: “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder.” “De ki: Allah’a ve Peygambere itaat edin”. Yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez.”  3 Her Müslüman Allah’ı sever ve Allah’ın da kendisini sevmesini ister. Allah peygamberini sevdiğini açıkça belirtmektedir. Kim peygambere benzemeye çalışırsa (onu örnek alırsa) Allah da onu sever. Bir insanın hem Allah’a iman etmesi, hem Peygamberini tasdik etmesi, hem de peygamberden nefret etmesi ve ona uymayı reddetmesi mümkün değildir. Dolayısıyla Allah’ı, Kur’ân’ı kabul edip de peygamberi reddetmek, insanın imanıyla bağdaşmaz. Ayet açıkça peygambere itaatten yüz çevirenin kâfir olacağına işaret etmektedir. Başka bir ayet de şöyledir: “Ey iman edenler! Allah’ın ve Peygamberinin önüne geçmeyin; Allah’tan sakının, doğrusu Allah işitir ve bilir.”  4 2- Sünnetin hüccet olduğunun ikinci delili tarihtir Ayete yanlış mana vererek, sünnetin dinde delil olmadığını iddia edenler o kadar saçma bir söz söylüyorlar ki, üzerinde bile durmak gereksizdir. Fakat günümüz ortamında insanların kafası o kadar karıştırılmıştır ki bu saçma söze bile taraftarlar çıkabilmiştir. Şöyle ki: Kur’ân 1400 sene önce peygamberimize nazil olmuş, o da etrafındaki insanlara bunu tebliğ etmiştir. Zamanla onun etrafına toplanan sahabeler 124 bin civarına yakınlaşmıştır. Peygamberimiz döneminden bugünlere kadar bütün Müslümanlar Kur’ân’ın dinin ilk kaynağı olduğunda müttefiktir. Kur’ân’dan sonra ise ikinci kaynak sünnettir. Bu konuda da Müslümanlar arasında hiçbir ihtilaf olmamıştır. “Kur’ân’da bizim ihtiyacımız her şey var, dolayısıyla sünnete lüzum yok” iddiası ister istemez başta kendisine Kur’ân’ın indiği Hz. Muhammed’in ve sahabelerinin Kur’ân’ı anlama­dıklarını netice verir. Çünkü Peygamberimiz insanlara Kur’ ân’dan sonra sünnetine tabi olmalarını emretmiştir. Eğer sünnete itaat Kur’ân’a aykırıysa başta Peygamberimiz ve Sahabeler Kur’ân’ı anlamamış ve ek birtakım kurallar getirmişler demektir. Üstelik konu Peygamberimiz ve Sahabelerle de sınırlı değildir. 1400 sene boyunca bütün tefsirciler, hadisçiler, kelamcılar bütün alimlerde Kur’ân’ı anlamamışlar ve sünnete tabi olmuşlar demektir. O zaman şu soruyu sormamız gerekir: Diyelim ki peygamber Kur’ân’ı yanlış anladı, peki niçin Allah peygamberine Kur’ân’ı yanlış anladığını bildirmemiştir? Abese Suresinde olduğu gibi Peygamberimiz yanlış bir içtihatta bulunduğunda, Allah hemen onun yanlışını düzeltme cihetine gitmiştir. Hâlbuki Peygamberimiz ümmetini sünnetine teşvik ettiğinde hiçbir ayet onun yanlış yaptığını söyleyerek onu düzeltme cihetine gitmemiştir. Acaba bu şahıslar biraz daha ileri gidip Allah’ı da itham ederler mi? Ederlerse bu da onların imanının olmadığını göstermez mi? “Kur’ân’ı peygamber bile anlamadı ben anladım” iddiası, tamamen saçma ve üzerinde durulmaması gereken bir hezeyan iken, nedense bu zamanda taraftar bulabilmiştir. Peygamberin bir vazifesi de tebyindir Peygamberimiz kendisine indi­rilen vahiyleri tebliğ etmekle mükellef olduğu gibi, o ayetleri şerh etmek, izah etmekle yani tebyin ile de görevlendirilmiştir. Örneğin bir ayette, “İnsanlara kendilerine indirilmiş olan şeyleri açıklayasın diye Kur’ân’ı sana indirdik. Belki düşünürler.”5 buyrulmuştur. Kur’ân’da, “Namaz kılın zekât verin!   ”6 gibi ayetler vardır. Fakat namaz, zekât, oruç, hac gibi ibadetleri nasıl ve ne zaman yapacağımız Kur’ân’da yer almamıştır. Bu konuları bize Peygamberimiz fiilleriyle veya sözleriyle haber vermiştir. Dolayısıyla sünnete müracaat edilmediği takdirde Kur’ân’ın bizden istediği ibadetleri nasıl yapacağımızı bilmemiz mümkün olmaz. Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Kur’ân şu fani dünyada yaşantımızı düzenlemek için ih­ti­yacımız olan her şeyi beyan etmiş, açıklamıştır. Onun açık­ladığı en önemli konuların başında Allah’a itaatten (yani Kur’ân’ın emirlerine itaatten) sonra onun peygamberine itaat etmek olduğudur. Kur’ân’ı en iyi anlayan Peygamberimiz de Kur’ân’a itaat ederek, ümmetine Kur’ân’dan sonra sünnetine sarılmalarını emretmiştir. Onun sahabeleri ve daha sonra gelen ümmeti de doğru bir şekilde Kur’ân’ı anlayarak ha­yatlarını Kur’ân ve sünnete gö­­re şekillendirmişlerdir. Kur’ân’ı ka­­bul edip sünneti reddetmek, açık­­ça Kur’ân’a muhalefet et­mek­­ten başka bir şey değildir. Bü­­tün İslâm âlimleri bunu küfür olarak nitelendirmişlerdir. Kaynaklar: 1- En’am, 382- Nahl, 893- Âl-i İmrân, 31, 324- Hucurat, 15- Nahl, 446- Bakara, 43

İdris TÜZÜN 01 Temmuz
Konu resmiPeygamber Efendimizin (sav) Yeme Ölçüsü
Sağlık

Asrı Saadette Rasûlüllah (asm) ve Ashabı Kiram zevk için değil, bedenin fıtri ihtiyaçlarını karşılamak için beslenirdi. Müslüman için gıda, hayatın devamı için gerekliydi; bir haz aracı değildi. Beslenme, onların hayatında fıtri ve yaratılış gayesine uygun bir araçtı.  Vücudun ihtiyaçlarını karşılamamak ne kadar sağlıksız ise, aşırı yemek de o kadar sağlıksızdır. Ölçüsüz yemenin nasıl bir sıkıntıya sebep olduğunu herkes bilir. Hz. Peygamber (sav) bu ölçüyü şöyle anlatıyor: “İnsana, yaşaması için birkaç lokma yeter. (Güçlenip daha çok çalışmak için) çok yemek isteyen, karnının yani midesinin üçte birini yemekle doldursun, üçte birini suya ayırsın, üçte birini de rahat nefes alması için boş bıraksın.”1 Asrı Saadette Rasûlüllah (asm) ve Ashabı Kiram zevk için değil, bedenin fıtri ihtiyaçlarını karşılamak için beslenirdi. Müslüman için gıda, hayatın devamı için gerekliydi; bir haz aracı değildi. Beslenme, onların hayatında fıtri ve yaratılış gayesine uygun bir araçtı. Maalesef günümüzde bunun tam tersi bir durum, verilen  mesajlarla, özellikle reklamlarda kullanılan ifadelerde sıkça görülmektedir. Çok yemek insanda netice olarak rehavete, dolayısıyla da tembelliğe sebep olur. Eski hekimler ölçüsüz yemeyi ‘hayvani’ bir haslet olarak tarif etmişlerdir. Bazı hekimler çok yemenin beden, akıl, mizaç ve ibadet düzeninin bozulmasına sebep olduğunu söylerler. Muttakiler mertebe artışını az yemeyle de ilişkilendirirler. Çağımızın hastalığı olan namazsızlığın sebeplerinden biri de “Çok yemek olabilir mi?” sorusunu akıllara getiriyor. Peki, çok yemek ve kötü beslenmekle maneviyat arasın­da­ki ilişki nedir? Az, kaliteli ve he­lal beslenen bir şahıs kendini Allah’a daha yakın hisseder mi? Böyle birinin namazı daha berrak ve duaları daha ihlaslı olur mu? “Az yiyen, her gün yer; çok yiyen, bir gün yer” demişler. Boşuna da dememişler. Çünkü çok veya az yemek, sağlığın korunmasında, kişiliğin şekillenmesinde ve maneviyatta çok etkilidir. Çok yiyen kimse hikmet ve marifetten uzaklaşır. Arapçada ‘kıllet-i taam’ olarak nitelenen az yiyip içme, erdemli insanların hasleti, peygamberlerin ise sıfatı olarak gösterilir. Aşağıda gösterilen riyazet makamlarını aşmada az yemek son derece önemlidir, hatta derecelerden ilkidir. 1- Kıllet-i Taam: Az yemek, az içmek 2- Kıllet-i Kelam: Az konuşup, çok tefekkür etmek 3- Kıllet-i Nevm: Az uyuyup gaflette kalmamak 4- Uzleti’l-Ağyar: Kötü insanlardan uzak olmak Kadim tıp eserleri, çok yiyen kimselerin özelliklerini, “Kendisi ve midesi tembel, hafızası zayıf, uykusu ağır” şeklinde sıralarken; az yiyenleri ise, “Midesi cevval, hafızası güçlü, uykusu hafif” olarak zikreder. İlk saydıklarımız, günümüz insanlarından çokça duyduğumuz şikayetlerden; her şeyi unutuyorum, uyanamıyorum, midem ağrıyor… vb. Çok yiyen kimselerde yemek ve içmek hayatın merkezine oturur. Tüm hayat nerdeyse yemeğe adanır. Yemeğe adeta tapılır! Sırf bir kebabın tadına bakmak için, onca uçak masrafı yapılıp, hafta sonları şehirler arası turlar yapıldığı bile olur! “Hadi hafta sonu Antep’e gidip kebap yiyelim” muhabbeti yapılır; sonra yenilip içilenler sosyal medya hesaplarında paylaşılır vesaire vesaire. Çok yiyen kimsenin rehaveti yani tembellik ve gevşekliği artar. Çok yenildiğinde beden, bütün faaliyetini sindirime yöneltir ve başka şeylerden uzaklaşmak ister. Bu hal üzere olan bir kimse namaz ve şükür gibi hallerden de yavaş yavaş uzaklaşır. Midesi tıka basa dolu olan kimseyi önce rehavet, sonra ise uyku saracaktır. Bu halde namaza kalkması mümkün olsa bile, namazda acele edecek, bu da huşu ve rükünlerin terkine sebebiyet verecektir. Neticede böyle bir namazın sıhhati de bozulacaktır. Düşündüğümüz vakit gerektiğinden fazla yemek içmek, bir yandan israf diğer yandan da zulümdür. Son hesaplamalara göre, fazla yemeden kaynaklanan hastalıkların tedavi giderleriyle 850 milyon insanın beslenme ve barınma ihtiyaçları karşılanabiliyor. Bugün 7 milyar insan yani dünya nüfusu 15 milyar insana yetebilecek miktarda gıdayı tüketmektedir. Hal böyle olunca birileri diğerlerinin hakkını da yemiş oluyor. Ve hakkı yenenler mesela Yemen’deki insanlar açlıktan ölüyor…. Ebu Hureyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdular: “Öyle devir gelecek ki, insanoğlu aldığı şeyin helalden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak. Böylerinin hiçbir duası kabul edilmez.”2 Bu Hadis-i Şerif bize her türlü tüketimin, ibadetlerin kabul edilirliği açısından belirleyici olduğunu gösterir. Yiyip içme de dahil tüm tüketimimiz dünya hayatı kadar, hatta daha fazlası ahiret hayatı için de belirleyicidir. O halde Müslüman kimselerin mutlaka israftan kaçınması, acıkmadan yememesi, ölçülü tüketmesi, paylaşması ve şükretmesi gerekir ki; ruh ve beden sıhhate kavuşsun; ahiret hayatı iyiliklerle dolsun. “Allah’ım! Bize dünyada iyilik, güzellik ve nimet ver, ahirette de iyilik, güzellik ve nimet ver. Bizi ateş azabından koru.”3 Kaynak: Ramazan Diyeti- Kemal Özer (2018) Kaynaklar: 1- İbn Mace, Et’ime, 502- Buhari, Büyü’ 7, 23; Nesai, Büyü’ 2, (7, 243)3- Bakara, 201

Edibe BEKİN 01 Temmuz
Konu resmiSri Lanka Müslümanlarına Duanızda Yer Ayırırmısınız
Kültür ve Medeniyet

Serendib ve Seylan gibi çeşitli isimler ile anılan Sri Lanka ülkesi, resmi adıyla Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti, Güney Asya’da, Hindistan’ın 31 kilometre güneyinde ve Hint Okyanusu’nda bulunan bir ada ülkesidir. Bazı rivayetlere göre Hz. Âdem’in dünya üzerinde ilk ayak bastığı yer burasıdır. Sri Lanka’nın güzelliğine vurgu yapmak isteyenler, Hz. Âdem’in dünyaya yabancı olmaması için Cennetten buraya toprak indirildiğini anlatırlar. Hint Okyanusu’nun incisi olarak da adlandırılan ülkede yaklaşık 21 milyon kişi yaşamaktadır. Bu nüfusun %75’i ülkenin çoğunluğunu oluşturan Budist Sinhaliler, geri kalan %11’lik kısmı Hindu Tamil, %10’luk kısmı ise Müslümanlardan oluşuyor. %4’lük kesim ise, farklı etnik kimliklere mensup Hristiyanlardan oluşmaktadır. 2 milyon Müslüman nüfusun büyük çoğunluğu Tamil kökenlidir. Ancak 7. yüzyılda buraya ulaşan Arap tüccarların ve İngiliz sömürge yıllarında işçi olarak ülkeye getirilen Malayların soyundan gelen Müslüman bir kesim de var ve Şafii mezhebine tabidirler. Bu nüfusun büyük bir çoğunluğu ziraat ile meşgul olmaktadır. Sri Lanka Müslümanları Hin­distan’dan farklı olarak bütün bölgelere yayılmıştır. 2.800 civarında mescit ve her birinin bitişiğinde Kur’an kursları vardır. Müslümanların dili Tamilce olup Kur’an’ın mealini de bu dilde hazırlayıp basmışlardır. Müslüman kadınların isimleri genel olarak Fatıma ve Ayşe, erkeklerin isimleri ise Muhammed ile başlar. Bu gelenek, Peygamber ailesine bir hürmetin göstergesi olarak bugüne kadar yaşatılmıştır. Sri Lankalı Müslümanlar azınlık olmalarından dolayı tarihte birçok sıkıntılar çekmişlerdir. 1983-2009 yılları arasında yaşanan çok çetin ve kanlı bir iç savaş, bu cennetten parça beldeyi tarumar etmiştir. Müslümanlar ise, Hindu Tamillerin başlattıkları bağımsızlık savaşında, ırkdaşları olan gerillalardan yana tavır almayınca hedef haline gelmişler ve yüzlerce Müslüman bu çatışmalarda hayatını kaybetmiştir. 90’lı yıllarda Tamillerin ülkenin kuzeyini etnik ve dini farklılıklardan temizleme sürecinde 95.000 civarında Müslüman buralardan çıkarılmış, barış anlaşmalarından sonra bölgeye dönüş az da olsa başlamış ama Müslümanlar o yılların sarsıntısını hala atlatamamıştır. 2014 yılında Myanmar’daki Budist rahiplerin şiddet içe­rikli eylemlerinin etkileri maa­lesef buralara da ulaşmış, Aluth­ga­ma’­da Budistlerce Müslümanların iş yerlerine yapılan saldırılarda dört Müslüman hayatını kaybederken, birçoğunun da iş yeri zarar görmüştür. Ülkede birdenbire patlak veren olaylar, hükümet değişikliğine kadar varan bir şok yaşatmıştır. Sri Lanka’da her dini grup kendi şer’i kuralları içerisinde hukuki süreçlerini takip edebilmektedir. Ülkede “Müslüman İşleri Bakanlığı” gibi hususi bir bakanlık bulunuyor. Bununla birlikte Müslümanların günlük yaşantılarına dair uygulamalar ve fetvalarla ilgilenen Cemiyet’ül-Ulema isimli özel bir yapı da var. Bu yapı, Müslümanlar arasındaki tüm cemaat ve ekolleri kapsayan bir çatı kuruluş olarak faaliyet göstermektedir. Geçtiğimiz aylarda ülkede yaşanan art arda patlamalar Sri Lanka Müslümanlarını normal olarak tedirgin etmiştir. Paskalya ayinlerinin düzenlendiği Kochchikade, Negombo ve Batticaloa’deki kiliseler ile başkent Colombo’da Shangri La, Cinnamon Grand ve Kingsbury otellerinde meydana gelen altı patlamada en az 310 kişi hayatını kaybetmişti. Yaşanan bu terör saldırısında iki Türk vatandaşı da hayatını kaybetmiştir. Mübarek Ramazan ayında da kuzeydoğu bölgesinde bazı mes­­­cit­lere ve Müslüman iş adam­­larına ait dükkânlara Bu­dist­­ler tarafından saldırı­lar dü­zen­­lenmişti. Bu da Müs­lü­man­­lar ile Budistler arasında ger­gin­liğe sebep olmaktadır. Rab­bim Müslümanları her türlü sı­kıntılardan muhafaza eylesin. *** Sri Lanka Müslümanları başka ülkelerdeki birçok Müslüman azınlıklara kıyasla diğer dinlerin mensuplarıyla gayet iyi bir ilişkiler kurmaktadırlar. İçlerine kapanık bir hal yerine Budistlerin veya Hinduların dillerini öğrenerek beraber yaşama kültürünü ortaya koyuyorlar. Aynı üniversitede eğitim gören çeşitli dinlere mensup insanlar, bir arada birbirileriyle gayet iyi bir iletişim içerisindeler. Hayrat Vakfı genel merkezinde misafir ettiğimiz Sri Lanka Güneydoğu Üniversitesi’nden bir hoca şöyle bir mevzu paylaşmıştı: “Bizim üniversitemiz, ülkede Müslümanların üniversitesi olarak kabul edilir. Ama bir devlet üniversitesidir. Hatta ülkenin tek Müslüman rektörü bizim üniversitenin rektörüdür. Fakat birçok Budist ve diğer dinlere mensup öğrenciler üniversitemizi tercih etmekte ve Müslüman hocalardan ders almaktadırlar. Bizler Sri Lanka Müslümanları olarak, diğer dinlerle birlikte yaşama kültürüne alışkın insanlarız. Fakat âlem-i İslam’ın çeşitli ülkelerinde son yıllarda artan güya İslam adına faaliyet gösteren örgütlerden dolayı asırlardır beraber yaşadığımız diğer dinlere mensup insanlar bizden uzaklaşmaya veya ülkede küçük bir sıkıntı olduğunda biz Müslümanları hedefe koymaya başladılar. Diğer dinlerin radikal grupları toplumu probleme tahrik edince gerginlikler oluşuyor.” Peki, Sri Lanka hükümetinin Müslümanlara karşı tavırları nasıl diye sorunca, şöyle ekledi: “Sri Lanka halkı iyimser ve anlayışlı bir halktır. Budist bile olsa, radikal bir gruba mensup değilse hangi dinden olursa olsun, güzel bir haslet olarak iyi ilişkiler kurmaya çalışır. Bu durum hükümet ricalinde de var. Müslümanlar azınlık olmalarına rağmen milyonlarca Müslüman’ın yaşadığı Avrupa ülkelerinin aksine, Sri Lanka’da ezan sesi cami dışına veriliyor ve ezan her yerden duyulabiliyor. Bundan kimse rahatsız olmuyor. Bir köyde veya bölgede küçük bir Müslüman grubunun varlığı orada cami olması için veya ezan sesinin dışarı verilmesi için gayet yeterli bir sebeptir. Hatta şunu hususen belirtmek isterim; biz Müslümanlar Tamil dilini konuşuyoruz. Budistler ve Hindular ise Sinhali dilini konuşuyorlar. Budistler için kutsal kabul edi­len bir günde, dönemin Müslüman İşleri Bakanımız ve bazı alimlerimiz, Budist Başbakanına Sinhali dilinde Kur’an mealini, resmi bir törende hediye ettiler. Bu hadise bütün Sri Lanka halkının önünde gerçekleşti ve günlerce konuşuldu. İslam dini bu şekilde emretmiyor mu?” Ben hayretle hocayı dinlerken çok enteresan bir noktaya daha temas etti: “Biz bu tarzda birlikte yaşama kültürünü dinimiz İsla­mi­yet’ ten öğrendik. Bununda birlikte Asr-ı Saadette ve Hazret-i Ömer (ra) döneminde çok örnekleri var. Ama en çok istifade ettiğimiz, çeşitli kaynaklardan okuduğumuz, asırlarca çok geniş topraklara hükmeden Osmanlı Devleti de bizim için yakın tarihimizde güzel bir örnektir. Farklı din mensuplarına nasıl muamele edilir? Nasıl birlikte yaşama ortamı oluşturulabilir? Bu tarz sorularımıza, Osmanlı tarihinden çeşitli hadiseleri okuyarak cevaplar bulduk. Fatih bu güzel şehri (İstanbul) fethettikten sonra Hristiyanlara ve azınlıklara verdiği haklar ve asırlarca beraber yaşamaları bizim için çok güzel emsal oluşturuyor. Bunları çeşitli din mensupları ile yaptığımız toplantılarda da dile getiriyoruz.” Aramızda geçen uzun muhaverenin sonunda şunları söyledi: “21. yüzyıl Müslümanları olarak bu asırda İslamiyet’in etkili temsiline ve güzel tebliğine ihtiyacımız var. Bunun için ciddi bir arayış içerisindeydik. En azından Sri Lanka Müslümanları olarak bizim, bir üslup ve tarza ihtiyacımız vardı. Öncelikle nasıl etkili temsil yapacağız, sonra güzel bir lisanla nasıl tebliğ yapacağız? Buralara gelip Risale-i Nurları ve tebliğ metotlarını gördükten sonra, ‘İşte aradığımız budur, bunu ülkemize götürmemiz lazım’ diye kendi aramızda konuşurken, Hayrat Vakfı’nın Sri Lanka Müslümanlarını ihmal etmediğini çeşitli çalışmalar yaptığını, bu kıymetli eserleri Tamilce diline tercüme etmeye başladığını öğrendik. Bizler bu eserleri ve hizmet tarzını ülkemize götürmek arzu ediyoruz. Rabbim bizleri bu vazifede muvaffak eylesin.” Evet, kıymetli okurlarımız, bir Sri Lankalı kardeşimiz whatsapp gruplarında mesaj atarak Sri Lanka Müslümanları için dua talep etti. “Çok duaya ihtiyacımız var” dedi. Ben de sizlerden Sri Lankalı Müslümanlar ve umum Müslümanlar namına dua talep ediyorum. Tüm Müslüman kardeşlerimize ve Sri Lanka Müslümanlarına duanızda yer ayırır mısınız?

Rıdvan ABUD 01 Temmuz
Konu resmiUygulamalı Risale-i Nur Mütalâa Teknikleri
Risale-i Nur

Sonra niyaza başladı. Tâ tılsımın anahtarı ona ilham oldu. Bağırdı ki: “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehâlet edi­yo­­rum. Ve sana hizmetkâ­rım. Ve senin rızanı istiyorum. Ve seni arıyorum.” Ve bu niyazdan sonra birden ku­­­yunun duvarı yarılıp, şa­­­­hane, nezih ve güzel bir bah­çeye bir kapı açıldı. Bel­ki ejderha ağzı o kapıya in­kı­lâp etti. Ve aslan ve ejder­ha iki hizmetkâr suretini giy­diler. Ve onu içeriye davet ediyorlar. Hatta o aslan, ken­disine musahhar bir at şekline girdi. * 8. Söz’de Hazret-i Üstadın şimdiye kadar izahlarından anladık ki aynı olayları yaşayan iki kardeşten güzel ahlâklı olan kardeş, güzel düşünmektedir. Bu kardeşin güzel düşüncesi, tılsım sahibi olan gizli hâkimi tanıma merakını netice vermiştir. Bu merak, tılsım sahibi olan gizli hâkimin sevgisiyle sonuçlanmıştır. Bu sevgi, tılsımı açma arzusunu ve tılsım sahibini razı edecek ve onun hoşuna gidecek bir hale girme isteğini meyve vermiştir. En sonunda da güzel ahlâklı kardeş, gururu bırakıp tılsım sahibi hâkimin rahmetini celp edecek şekilde dua ve niyaza başlamıştır. Bu niyazın sonucunda da tılsım açılmış, aleyhine gibi görünen şeyler lehine dönmüştür. İşte ey tenbel nefsim! Ve ey hayalî arkadaşım! Geliniz. Bu iki kardeşin vaziyetlerini muvazene edelim. Tâ iyilik nasıl iyilik getirir ve fenalık nasıl fenalık getirir, görelim, bilelim. Bakınız. Sol yolun bedbaht yolcusu her vakit ejderhanın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise, meyvedâr ve revnakdâr bir bahçeye da­vet edilir. Hem o bedbaht elîm bir dehşette ve azim bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise leziz bir ibret, tatlı bir havf, mahbûb bir marifet içinde garib şeyleri seyir ve temaşa ediyor. Hem o bedbaht, vahşet ve me’yûsiyet ve kimsesizlik içinde azap çekiyor. Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümit ve iştiyak içinde telezzüz ediyor. Hem o bedbaht, kendini vahşi canavarların hücumu­na ma­ruz bir mahbûs hü­k­mün­de görüyor. Ve şu bahti­yar ise bir aziz misa­fir­dir ki, misafiri olduğu Mih­mândâr-ı Kerîm’in acîp hiz­metkârlarıyla ünsi­yet edip eğleniyor. Hem o bedbaht zahiren leziz, manen zehirli yemişleri yemek­le azabını tacîl ediyor. Zira o meyveler numunelerdir. Tatmaya izin var. Tâ asıllarına talip olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini tehir eder. Ve intizâr ile telezzüz eder. Hem o bedbaht kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakikati ve parlak bir vaziyeti basiretsizliğiyle kendisine muzlim ve zulümâtlı bir evham bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstehaktır. Ve ne de kimseden şekvâya hakkı vardır. * Yukarıdaki paragrafta en önemli olan ve kilit hükmünde olan cümle “Tâ iyilik na­sıl iyilik getirir ve fenalık nasıl fenalık getirir, görelim, bile­lim” cümlesidir. Sekizinci Söz’ün ba­şından buraya kadar Hazret-i Üstad’ın ısrarla ve önemle vurguladığı hakikat budur. Güzel ahlâk (iyilik) zincirleme bir şekilde arkasından diğer iyilikleri de davet etmek­tedir. Meselâ bir adam, güzel bir bahçede, ahbaplarının or­ta­­­­sında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe ka­­nâat etmeyip, kendini pis müskirlerle sarhoş edip, ken­­­disini kış ortasında, ca­na­­­varlar içinde, aç, çıp­lak ta­hayyül edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp tahkir ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir. * Yukarıdaki misalde şahsın bu dehşetli ve çirkin hale düş­­mesinin sebebi, bizzat ken­di­sidir. “Zarara bilerek gi­re­ne şefkat ve merhamet edil­mez” kaidesince, ahlâksız ve serseri olan bu kişinin, ah­lâk­sız­lı­ğın­dan dolayı içine düştüğü ruh hâlinin sonucu olarak bu yaptıklarına karşılık ona mer­hamet ve şefkat edilmez. Çünkü kendi kendine zulmetmektedir ve etrafındaki bütün dostlarını canavar zanne­dip on­ları tahkir etmektedir. Ve şu bahtiyar ise, hakikati görür. Hakikat ise güzeldir. Hakikatin hüsnünü derk et­mek ile, hakikat sâhibinin ke­mâline hürmet eder. Rahmetine müstehak olur. İş­te “Fenâlığı kendinden, iyi­li­ği Allah’dan bil!” olan hükm-ü Kur’anînin sırrı zâ­hir oluyor. Daha bunlar gibi sâir farkları muvâzene etsen, anlayacaksın ki, evvelkisinin nefs-i emmâresi ona bir manevi cehennem ihzâr etmiş. Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsan ve saadete ve parlak bir fazilete ve feyze mazhar etmiş. * “Hakikat ise güzeldir. Ha­kikatin hüsnünü derk etmek ile, hakikat sâhibinin ke­mâ­line hürmet eder, rahmetine müstehak olur” cümlesi, bir hüküm cümlesidir. Yani bir ha­kikattir, bir gerçeği ifade eder. O gerçek de şudur: Güzel ah­lâklı ve bahtiyar olan kardeşe, ne­ticede içinde bulunduğu du­rumun hakikatini görmek na­sip olmuştur. Hakikatler ise gü­zeldir! Hakikatlerin güzelliği ise hakikat sahibinin mükemmel­li­ğine yani kemâline işaret eder. Bu kardeşin, durumun hakikati­nin güzelliğini anlaması, onu hakikat sahibinin kemâline hür­­­met etmeye sevk etmiştir. Bu hürmet de onu hakikat sahi­bi zatın rahmetine kavuşturmuş­tur. * Kur’an’da Nisâ Suresi, 79. ayet-i kerimede Rabbimiz mea­len “Fenâlığı kendinden, iyi­liği Allah’dan bil!” buyurmak­tadır. Sekizinci Söz’ün bize ver­diği en büyük ders-i hakikat de budur. Temsili hikâyenin başından beri anladık ki benzer olayları yaşayan iki kardeşten kötü ahlâklı ve sû-i zan sahibi olan serseri kardeş, bu hayatı kendine cehenneme çevirmiştir. Büyük sıkıntılar yaşamıştır. Ya­ni başına çok fena şeyler gel­miş­tir. Bunun sırrı ve sebebi ise biz­zat bu kardeşin kötü ahlâkı ve sû-i zannıdır. Unutmayalım ki, Rabbimiz hadis-i kudsîde “Ben kulumun zannı üzereyim” buyurmaktadır. Ey nefsim! Ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinle­yen adam! Eğer bedbaht kar­deş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak is­ter­sen, Kur’an’ı dinle ve hük­müne muti ol ve ona yapış ve ahkâmıyla amel et. Şu hi­kâye-i temsiliyede olan hakikatleri eğer fehmettin ise, hakikat-i dini ve dünyayı ve insanı ve imanı ona tatbik edebilirsin. Mühimlerini ben söyleyeceğim, incelerini sen kendin istihrâç et. “Ey nefsim! Ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinle­yen adam!” Bu cümlede de göründüğü gibi, Risale-i Nur müellifi olan Bediüzzaman Hazretleri, hakikatleri kendi nefsine söylemektedir. Çünkü “Nefsini ıslah etmeyen, başkalarını da ıslah edemez!” Bediüzzaman Hazretlerinin hareket tarzı, Kur’an’dan aldığı dersle daima böyle olmuştur. Bunun içindir ki Risale-i Nur’daki hakikatler, büyük denizlerin büyük dalgaları gibi kalpler ve gönüller üzerinde azim bir tesir icra etmektedir. * Artık bu paragrafta Hazret-i Üstad, epey uzun olan temsili hikâyede geçen öznelerin ve nesnelerin, hakikatte neleri temsil ettiğini beyan edeceğini ifade etmektedir. Devam edecek inşaallah. Dehâlet etmek: Sığınmak. Nezih: Pak, temiz. Musahhar: Boyun eğdirilmiş. Muvâzene etmek: Kıyaslama yapmak. Muntazır: Bekleyen, gözleyen. Bedbaht: Bahtsız, talihsiz. Bahtiyar: Bahtı açık, nasipli. Meyvedâr: Meyveli. Revnekdâr: Göz alıcı, parlak, güzellik. Elîm: Çok elem verici. Azim: Büyük. Havf: Korku. Mahbûb: Sevilen, sevgili. Marifet: Bilme. Temâşâ etmek: Seyretmek. Me’yusiyet: Ümitsizlik. Ünsiyet: Yakınlık kurup dostluk etmek. İştiyak: Çok arzulamak. Telezzüz etmek: Lezzet almak. Mahbûs: Hapsedilmiş. Mihmandâr-ı Kerîm: Misafirlerine çokça ikramda bulunarak onları ağırlayan kimse. Acîp: Çok acayip. Zâhiren: Dış görünüşçe. Manen: Manaca, manevi yönden. Tacîl etmek: Acele ettirmek. Tâlip olmak: İstemek. Tehir etmek: Ertelemek. İntizâr: Yolunu bekleme, gözleme. Basiretsizlik: Gerçeği görememe. Muzlim: Karanlık. Zulümâtlı: Karanlıklı. Şekva: Şikayet etme. Ahbap: Sevilen dostlar. Müskir: Sarhoşluk veren içkiler. Tahayyül etmek: Hayal etmek. Tahkir etmek: Hor görüp aşağılamak. Hüsn: Güzellik. Derk etmek: İdrak etmek, anlamak. Kemâl: Mükemmellik, olgunluk. Müstehak olmak: Hak etmek. Hükm-ü Kur’anî: Kur’an’ın hükmü. Zâhir olmak: Görünür ve belirgin olmak. Sâir: Diğer. Muvâzene etmek: Kıyaslama, karşılaştırma yapmak. Nefs-i emmâre: Daima kötülüğü emreden ve pişmanlık duymayan nefis. İhzâr etmek: Hazırlamak. Hüsn-ü niyet: Güzel niyet. Hüsn-ü zan: Güzel zannetmek, iyi gözle bakmak. Hüsn-ü haslet: Güzel ahlâk. Hüsn-ü fikir: Güzel fikir. İhsan: Lütuf, kerem, iyilik. Fazilet: Güzel hasletlerin tamamı, erdem, kıymet. Feyiz: İhsan, bereket, kerem. Muti olmak: İtaatkâr olmak. Ahkâm: Hükümler. Fehmetmek: Anlamak. Hakikat-i din ve dünya ve insan ve iman: Dinin, dünyanın, insanın ve imanın hakikati. İstihrâç etmek: Anlam çıkarmak.

Mustafa TOPÖZ 01 Temmuz
Konu resmiRisâle-i Nur, Her Ateşi ve Her Yangını Söndürür
Risale-i Nur

İrfan MEKTEBİ 01 Temmuz
Konu resmiPeygamber Efendimizden (sav) Dualar 1
İbadet

Resûlüllah (sav) Allah’a (cc) şöyle dua ederdi:  “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden,  katına yükselmeyen (kabul olunmayan)  amelden, huzur bulmayan kalpten ve  kulak verilmeyen duadan  sana sığınırım.” (Taberani) Resûlüllah (sav) Allah’a (cc) şöyle dua ederdi “Allah’ım! Darlıktan ve üzüntüden sana sığınırım. Acizlikten ve tembellikten sana sığınırım. Korkaklıktan ve cimrilikten sa­na sığınırım. Borcun sıkıntısın­dan ve insanların baskısından sana sığınırım.” (Cemu’l-Fevaid) İbn-i Abbas (ra) anlatıyor: “Re­sûlüllah (asm), Kuran’dan bir su­re öğretir gibi şu duayı bize öğretmişti: “Allah’ım! Cehennem azabından, kabir azabından, Me­sih ve Deccal’ın fitnesinden, ha­yat ve ölüm fitnesinden Sana sı­ğı­nırım.” (Kütüb-i Sitte) Uyumadan önce yaptığı dua Resûlüllah (sav) yatağına girince, sağ elini yanağının altına koyar sonra şu duayı okurdu: “Allah’ım! Kullarını yeniden di­rilt­tiğin veya topladı­ğın gün beni azabından ko­ru.” (Kütüb-i Sitte) Hu­zay­fe (ra) şöyle demiştir: “Allah’ın Resûlü (asm): “Yattığı zaman elini yanağının altına koyardı ve: “Allah’ım! Senin (cc) adınla ölür, Senin (cc) adınla dirilirim.” uyandığı zamanda: “Öldürdükten sonra bizi dirilten Allah’a (cc) hamd olsun. Kıyamet gününde yine onun huzurunda haşr olunacağız.” derdi. (Buhari)                                                                                                         Sefer Duası Vasıtaya bindiğinde okuduğu dua “Allah’a hamd olsun! Bunu bizim hizmetimize veren (Rabbimizi) tesbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik. Biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz.” (Zuhruf, 13-14) Gece namazından sonra yaptığı dua Peygamber (sav) gece kalkarak namaz kılıp da namazını bitirince, Allah’a (cc) uygun düşecek şekilde ona hamd ve sena ederdi. Sonra son sözü şu olurdu: “Allah’ım, benim kalbime nur ver, benim kulağıma nur ver, benim gözüme nur ver, sağ tarafıma nur ver, soluma da nur ver, benim önüme de nur ver, arkama da bir nur. Nurumu çoğalt, nurumu çoğalt, nurumu çoğalt.” (Buhari) Evden çıkarken yaptığı dua “Resûlüllah (sav) evinden çıktı­ğı zaman şu duayı okurdu: “Allah’ın adıyla Allah’a tevekkül ettim. Allah’ım! Zillete düşmekten, dalalete düşmekten, zul­me uğramaktan, cahillikten, hak­kımızda cehalete düşülmüş olmasından sana sığınırız.” (Tirmizi) Üzüldüğü zaman yaptığı dua Hz. Peygamber (sav) üzüntü sı­rasında şu duayı okurdu: “Ha­lim ve Azim olan Allah’tan baş­ka ilah yoktur. Büyük Arş’ın Rab­bi olan Allah’tan başka ilah yoktur. Kıymetli Arş’ın Rabbi, arzın Rabbi, semavatın Rabbi olan Allah’tan başka ilah yoktur.” (Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn-i Mace) Yeni elbise giyerken yaptığı dua “Hz. Peygamber (sav) elbiseyi ye­nilediği zaman şu duayı okur­du: “Allah’ım! Hamd sana­dır. Giydiği şey ne ise ismen söy­leyerek, bunu bana sen giydir­din. Bunun hayırlı olmasını, ya­­pılış gayesine uygun olmasını di­liyor, şerrinden ve yapılış ga­ye­sine uygun olmamasından da sana sığınıyorum.” (Ebu Davud, Tirmizi) “Resûlüllah’a (sav) çizgili kare şeklinde küçük ve siyah bir aba getirildi. “Bu abaya en müstahak kimi görüyorsunuz?” diye sordu. Orada bulunan topluluk cevap vermedi. Bunun üzerine: “Bana Ümmü Halid’i getiriniz.” buyurdu. “Ümmü Halid (ra) Hz. Peygamber'in (sav) yanına getirildi ve bu abayı ona giydirdi. Sonra: “Ebli ve ahliki.”, “Eskit ve yerine yenisini al.” diye iki defa dua etti. Elbisenin güzelliğini ifade etmek için Ümmü Halid’e (ra) doğru: “Senahu senahu, ey Ümmü Halid.” diyerek aba üzerindeki sarı ya da kırmızı çizgiye bakmaya başladı. “Senahu, senahu” kelimesi Habeş dilinde “güzel” demektir. (Ebu Davud) Helaya girdiği zaman yaptığı dua Resûlüllah (sav) kazayı hacet için helaya girdiği zaman şu duayı okurdu: “Allah’ım, pislikten ve cin ve şeytan gibi kötü yaratıklardan sana sığınırım.” (Buhari) Hilali görünce yaptığı dua Hz. Peygamber (sav) hilali görünce şu duayı okurdu: “Allah’ ım, Ay’ın hilal devresini bize bereketli, imanlı, selametli ve İslam üzere geçir. Ey hilal be­nim de senin de Rabbin Allah’ tır.” (Tirmizi) Gök gürleyince yaptığı dua Resûlüllah (sav) gök gürleyip, şimşek çakınca şu duayı okurdu: “Allah’ım bizi gazabınla öldürme, azabınla da helak etme, bu azabından önce bize afiyet içinde ölüm ver.” (Tirmizi) Rüzgâr estiği zaman yaptığı dua Resûlüllah (sav) rüzgâr estiği za­­man şu duayı okurdu: “Allah’ım, senden bunun hayrını ve bunda olan menfaatlerin da hayrını ve bunun gönderiliş maksadındaki hayrı da istiyorum. Bunun şerrinden, bunda olanın şerrinden, bununla gön­derilen şeyin şerrinden de sana sığınıyorum.” (Buhari) Evden çıkarken yaptığı dua Hz. Peygamber (sav) evden çı­­kar­ken şöyle dua ederdi: “Allah’ın, ismiyle kapıdan çıkı­yor ve O’na güveniyorum. Kö­tü­lüklerden dönme gücünü de, iyiliklere sarılma gücünü de veren yalnız Allah’tır.” “Allah’ım! Yolumu şaşırmaktan ve savrulmaktan, küçük düş­mekten ve düşürülmekten, hak­sızlığa uğramaktan ve uğratıl­maktan, kaba hareketlerden ve kaba hareketlere itilmekten, is­yan ettirilmekten sana sığınırım.” (Camiü’s-Sağir) İlim ve sohbet meclislerinden ayrılırken okuduğu dua Sevgili Peygamberimiz (sav) katıldığı ilim ve sohbet toplantılarından ayrılırken en az on-on beş defa şu duayı okurdu: “Ulu Allah’a tövbe ediyor, gü­nah­larımın bağışlanmasını O’ndan diliyorum. O tüm var­­lık­­lara hük­metme gücünü elinde tutan ölümsüz diridir.” (Camiü’s-Sağir) Bir milletten endişeye düştüğünde yaptığı dua Hz. Peygamber (sav) bir milletten endişeye düştüğünde şu duayı okurdu: “Allah’ım! Senden o milletin taşlaşmış kalbine korkunu sal­ma­nı diler, yapacağı kötülük­ler­den de sana sığınırız.” (Camiü’s-Sağir) Bir şeye nazar değdirmekten sakındığında okuduğu dua Sevgili Peygamberimiz (sav) bir şeye nazar değdirmekten sa­kın­dığında şu duayı okurdu: “Allah’ım! Neye nazarım değecekse onu benden koru, hiçbir şeye zararım dokunmasın.” (Camiü’s-Sağir) Tuvalete girerken okuduğu dua Enes Bin Malik’ten (ra) rivayet edilmiştir: “Resûlüllah (sav) tu­valete girerken: “Allah’ım! Er­kek ve dişi şeytanların şerrinden sana sığınırım.” buyururdu. “Allah’ım! Kirli pisliklerden, kötü ve kötülüklere iten şeytandan sana sığınırım.” (Camiü’s-Sağir) Camiye girerken yaptığı dua Hz. Peygamber (sav) camiye girerken şöyle dua ederdi: “Lanetlik şeytandan Ulu Allah’a sığınırım. O tüm varlıkları hükmü altında tutar ve sınırsız derecede cömerttir.” “Sevgili Peygamberimiz (sav) camiye girerken bu duayı okuyan müminin günün geri kalan diğer saatlerinde şeytanın şerrinden korunacağını söylemiştir.” (Camiü’s-Sağir) Mezarlığı ziyarete gittiğinde yaptığı dua Sevgili Peygamberimiz (sav) me­zarlığı ziyarete gittiğinde şöy­le dua ederdi: “Ey Allah’a iman üzere bu dünyadan göç eden fani ruhlar, çürümüş vücutlar, dağılmış iskeletler! Selam size! Allah’ım, onlara rahat ve huzur, saadet ve selamet ihsan eyle.” (Camiü’s-Sağir) Hasta ziyaretine gittiğinde hastaya ve yanındakilere   yaptığı dua Sevgili Peygamberimiz (sav) hasta ziyaretine gittiğinde hastaya ve yanındakilere şöyle derdi: “İnşallah geçer. Üzülecek bir durum yok. Çünkü hastalık sahibini günah ve kötülüklerinden temizler.” “Ey insanların Rabbi! Bu hastadan rahatsızlığı gider, şifa sahibi sensin, bunu şifaya kavuştur. Sen şifa verince artık hiç bir hastalık gelemez, çünkü gerçek şifa senin verdiğin şifadır.” (Camiü’s-Sağir) Yeni ayı gördüğünde yaptığı dua Sevgili Peygamberimiz (sav) yeni ayı gördüğünde şöyle dua ederdi: “İşte uğurlu ve aydınlık yolu gösterici bir ay! Allah’ım, senden bu ayın ümmetim adına uğurlu ve hayırlı olmasını dilerim. Hz. Peygamber (sav) bu sözleri üç defa tekrarlardı. Allah’ım, senden bu ayın uğurlu, bu ayki alın yazımın hayırlı olmasını dilerim.” “Allah’ım, yeni ayı bizlere iman ve İslam, güven ve huzur, saadet ve selamet, sağlık ve sağlamlık, rızık ve bolluk yönünden verimli eyle.” (Camiü’s-Sağir) Yeni evlileri tebrik ederken yaptığı dua Sevgili Peygamberimiz (sav) yeni evlileri tebrik ederken şöyle derdi: “Allah evliliğinizi mübarek eylesin, iyi geçimler nasip etsin, aydınlık yolda, ömür boyu aynı yastıkta kocatsın!” (Camiü’s-Sağir) Sevdiği bir şeyle karşılaştığında yaptığı dua Sevgili Peygamberimiz (sav) sev­­diği bir şeyle karşılaştığında şöy­le derdi: “Yaygın lütfuyla iyilikleri tamamlayan Allah’a hamd olsun!” (Camiü’s-Sağir) Sevmediği bir şeyle  karşılaştığında yaptığı dua “Her durumda hamd Allah’a mahsustur. Cehennemliklerin acıklı durumundan sana sığınırım Allah’ım!” diye dua ederdi. (Camiü’s-Sağir) Sıkıntılı anlarında yaptığı dua “Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 2/153) Hz. Peygamber (sav) sıkıntıya düştüğünde Cebrail (as) hemen yardımına koşar ve: “Ey Muhammed! Şu duayı oku” derdi. “Her zaman diri olan Allah’a güvendim hamd ve şükür, Allah’a mahsustur. O evlat edinmemiştir. O’nun varlıklar âleminde benzeri ve ortağı yoktur.” (Camiü’s-Sağir) Sevgili Peygamberimiz (sav) sıkıntılı anlarında şöyle dua ederdi: “Allah’tan başka İlah yoktur. O ulu ve müsamahakârdır. Allah’tan başka Allah yoktur. O ulu Arş’ın sahibidir. Allah’tan başka Allah yoktur. O yerin ve yedi kat göğün biricik sahibidir.” “Ey diri ve tüm varlığı hükmü altında tutan yüce Allah’ım. Yaygın rahmetinden yardım dilerim.” (Camiü’s-Sağir) Üzüntü, hastalık veya felakete düştüğünde: “Allah yegâne Rabbimdir.  O’nun ortağı ve benzeri yoktur.” diyen kimse üzüntü, hastalık ve felaketten kurtulur.” (Camiü’s-Sağir) Bir yerde konakladığında yaptığı dua “İçinizden biri bir yerde konakladığında Kelime-i Şehadet getirip ardından da: “Allah’ım yılan çıyan gibi zararlı yaratıklarının şerrinden sana sığınırım.” derse oradan ayrılana kadar hiç bir zararlı yaratık ona zarar vermez.” (Camiü’s-Sağir) Sefere çıktığı zaman yaptığı dua Resûlüllah (sav) sefere çıktığı zaman şöyle dua ederdi: “Allah’ım, yardımınla düşmanla karşılaşır, düşmanı hezimete uğratırım ve yine senin yardımınla geri dönerim.” (Camiü’s-Sağir) Şu duaları çokça okurdu “Ey kalpleri istediği anda istediği yöne çeviren Allah’ım! Kalbimi aydınlık hak yolundan ayırma.” Orada bulunan Ümmü Seleme (ra): “Ey Allah’ın elçisi! Bu duayı ne kadar da çok okuyorsunuz?” diye sorduğunda Hz. Peygamber (sav) şöyle cevap verir: “Ey sevgili eşim Ümmü Seleme! Bütün insanların kalpleri Allah’ın iki kudret parmağı arasındadır. Dilediğini doğru yolda tutar, dilediğini de saptırır.” “Ey Rabbimiz; bize bu dünyada da, öbür dünyada da iyilik ver. Bizi Cehennem azabından koru.” “Cebrail (as) her geldiğinde bana şu cümlemle dua etmemi tavsiye ederdi: “Allah’ım! Bana helal yemek nasip et, beni iyi amellere hadim eyle.” (Camiü’s-Sağir) Acizlikten, tembellikten, cehennemden, günaha girmekten Allah’a (cc) sığınırdı Peygamber (sav) şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Tembellikten, bunaklık derecesinde ihtiyarlıktan, günahtan, korkaklıktan, kabir sorgusundan ve kabir aza­bından, cehennem ateşi fitne­sinden ve azabından, zenginlik gururunun şerrinden Sana sı­ğı­nırım. Fakirlik fitnesinden de Sana sığınırım. Mesih Deccal’ın fitnesinden de Sana sığınırım.” “Allah’ım! Günahlarımın kirini benden kar ve buz suyuyla yıka! Kalbimi de, beyaz elbiseyi kirden temizlediğin gibi, günahlardan temizle! Benim ile günahlarımın arasını da doğu ile batı arasını uzaklaştırdığın gibi uzaklaştır.” (Camiü’s-Sağir) Sıtma ve ağrıya tutulanlara öğrettiği dua Hz. Peygamber (sav) sıtma ve her türlü ağrıya tutulan­lara şu duayı öğretirdi: “Ulu Allah’ın ismiyle başlarım. Kan dolaşımını hızlandırarak, vü­cu­dumu ateş nöbetlerine bo­ğan her türlü hastalıktan ve ce­hennem ateşinin yakıcı sıcağın­dan Ulu Allah’a sığınırım.” (Camiü’s-Sağir) Eşlere tavsiye buyurduğu dua İçinizden biri eşiyle birleştiği vakit: “Allah’ım lanetlik şeytanı, bizden ve doğacak çocuklardan uzaklaştır.” diye dua ederse lanetlik şeytan doğan çocuğa ebediyen zarar veremez. (Camiü’s-Sağir)  Kaynak: 1- https://www.sorusorcevapbul.com/soru-cevap/dua/peygamber-efendimizin-asm-dilinden-dua-demeti-peygamberimiz-nasil-dua-ederdi  

İrfan MEKTEBİ 01 Temmuz
Konu resmiRisale-i Nurlar Nasıl Okunmalı?
Risale-i Nur

Son zamanlarda “Risalelerin dili çok ağır, anlaşılmıyor” şeklindeki itirazlara çokça muhatap olduğumuzdan bu meseleye dair bir yazı kaleme almaya niyet etmiştim. Onu da bu sayıda yazmak nasip oldu. Risale-i Nurda bu mevzu ile alakalı pek çok yer var. İstedim ki Risale-i Nurdan ve Üstadımızın ilk muhatapları olan saff-ı evvel kahramanların ifadeleriyle bu konuyu ele alalım. İlk dönem talebelerinden, sualleriyle Üstadın övgüsüne mazhar müdakkik ve muhakkik bir Nur kahramanı olan Refet Bey, Risale-i Nurları okumak hakkında şöyle söylüyor: “Sözleriniz mürşidane ve çok yüksek olduğundan, gayet dikkatli ve tahlil ederek okunmak icab ediyor. Serd eylediğiniz delail-i akliye ve mantıkiye o kadar tatlı ve hayretbahşdır ki, insan okudukça okuyor ve namütenahi bir zevk-i manevi his ederek hiç elinden bırakmak istemiyor. Bu sebeple, bir defa okumak kâfi değil. Hepsi yanında bulunup daima okumalıdır.”1  Bediüzzaman Hazretleri de Risale-i Nurların anlaşılması noktasında şu ikazı yapıyor: “Herkes her risalenin her meselesini anlamasına muhtaç değil. Ne kadar anlarsa kâfidir.”2 Hz. Üstad sadık talebelerini, Risale-i Nurların gençler tarafından rahat anlaşılması için, şu cümlelerle ikaz ediyordu: “Burada, lise mektebine te’sirli bir nûr girdi. O da Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıf’ı, Otuzuncu Lem‘a’nın İsm-i Adl ve Hakem nükteleri, Tabiat Lem‘ası hâtimesine kadar, Âyetü’l-Kübrâ’nın, ‘Evet, bu dünya memleketine ve misafirhânesine giren her bir misafir…’ diye başlayan Birinci Makam’ın başından ilhâm, vahiy mertebeleri hâriç kalıp, ta on sekizinci mertebe olan kâinatın hudûs hakikati, ta imkâna kadar yeni hurûfla, bir ihtar-ı manevi ile izin verdik. Daktilo (el makinesi) ile kendilerine yazdılar. Siz de bu dört parçayı birden cild yapıp, yeni hurûfla ehl-i inkâra on ikilik top güllesi gibi atabilirsiniz. Fakat yirmi sene evvelki Türkçe ile şimdiki Türkçe’nin farklı olduğundan, yeni Türkçe için bazı kelimât-ı Arabiyede tasarruf edildi. Siz de öyle yapabilirsiniz. Risâle-i Nûr yirmi sene evvelki Türkçe ile konuşur. O zamanı görmeyen gençlere teshîlât olmak için bazı ta‘birâtı değiştirirseniz, iyi olur.”3 Bu açıklamalar ışığında bazı hizmet ölçülerini tespit edebiliriz: Ölçü: Risale-i Nurlar imana dair akli ve mantıki delilleri içeren yüksek bir marifet ilmidir. Dikkatle ve tahlil edilerek okunmalıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi, Risale-i Nurlar bu zamanın manevi bir mürşididir. Dinsizliğe karşı ehl-i imanın imanını muhafaza etmekle vazifelidir. İmanî meselelerin bazısı çok derin hakikatleri içinde barındırır. Bu hakikatler elbette halkın anlayacağı seviyede yazılmıştır. Lakin bazen derin hakikatleri anlamaya herkesin idraki yetmez. Fakat bir bahçeye giren kişi ağaçların yüksek dallarına yetişemese de boyu nispetindeki dallardan istifade edebilir. Risale-i Nurları anlamak için her zaman dikkatli ve araştırarak okumak gerekir. Dini terim ve kavramların iyi öğrenilmesi faydalı olacaktır. Risale-i Nurda tefsir, hadis, fıkıh, siyer, kelam, edebiyat, tarih, mantık, coğrafya, astronomi, tıp, vs. ilimleri ilgilendiren mevzular anlatılıyor. Bu ilimler hakkında ne kadar bilgi sahibi olunursa o kadar istifade edilecektir. Meseleler derin olunca derinlemesine inceleme, araştırma yapmak anlayışı yüksek seviyelere çıkaracaktır. Ölçü: Risale-i Nurları bir defa okumak kâfi gelmez. Bütün külliyatı okumak, hatta sürekli hale getirmek önemli olacaktır. İçinde çok ilmi, ince ve derin hakikatleri barındıran nur risaleleri, birbirini açıklayan ve tamamlayan parçalardan oluşuyor. Bir hakikat değişik yönlerden farklı bakış açılarıyla pek çok risalede ele alınabiliyor. Bir risalede özet olarak anlatılan bir mesele, başka bir risalede tafsilatıyla anlatılıyor. Bu sebepten bir konunun her yönüyle anlaşılabilmesi için külliyattaki ilgili bütün yerler birlikte okunmalıdır. Ölçü: Risale-i Nur bu zamanın ihtiyacına binaen yazılmıştır. Herkes ihtiyacı olanı alır. Hazret-i Üstad, Risale-i Nurların her meselesini herkesin anlayamayabileceği gerçeğini dile getirmiştir. Hasta, doktora gittiğinde hangi dertten muzdarip ise onun ilacını istediği gibi, Risale-i Nurun muhatapları da evvela hangi meselelerde sıkıntıları varsa önceliği o konulara vermelidirler. Kişilerin anlayış ve kavrayış seviyelerine göre bir istifade de söz konusudur. Hem bazı meseleler ilim erbabına farz iken bazı insanlara mübah hükmünde olur. Herkes her meseleyi bilmek zorunda değildir. Fakir bir insanın zekât meselelerini derinlemesine araştırmasına çok da ihtiyaç yoktur. Asıl konu şu: Risalelerde her derde deva var. Herkes aradığını bulabiliyor, elhamdülillah. Ölçü: Risale-i Nurun dili 90 yıl öncesine ait. Bu zamanın insanları bunu nasıl anlasın? Evet, bu konuda haklı insanlar. Fakat bu meseleyi çözmenin yolu risaleleri sadeleştirmek değildir. Risaleleri sadeleştirmek aslına ihanetle eşdeğerdir. Sadeleştirme olursa, asıl bozulduğu gibi, feyiz ve bereketi de kaçar. Ayrıca günümüzde, risalelerin anlaşılmasına yönelik lügatler sayfalara yerleştirilmek suretiyle hazırlanan çok faydalı çalışmalar da vardır. Metinde geçen ayet, hadis, Arapça ve Farsça kelamların mealleri ile bazı lügatlerin anlamının verilmesi de metni anlamayı olabildiğince kolaylaştırıyor. Bu lügatleri okumak, hem kelimeleri doğru telaffuz etmeyi sağlıyor hem de yeni bir kelimeyi öğrenmemize vesile oluyor. Kelime dağarcığımızın zenginliği de anlayış/kavrayış seviyemizin yükselmesini netice veriyor.   Kaynaklar: 1- Barla Lahikası, 41. Altınbaşak Neşriyat2- A.g.e. 3523- Kastamonu Lahikası, 192. Altınbaşak Neşriyat  

Zafer ZENGİN 01 Temmuz
Konu resmiBuhurdân
Kültür ve Medeniyet

“Gülâbdanlar yere isâr-ı ıtriyât ederlerken, Buhûrdânlar semâya neşrederdi anber-i sârâ” Arapça “bahûr” sözcüğünden ge­len buhûr, yakıldığı zaman gü­zel koku veya kokulu duman çıkartan bitki, kök, tohum gibi maddelere verilen addır. Türkçesi “tütsü” dür. Buhûrdân, içinde tütsü yakılan ve genellikle maden yada pişmiş topraktan ya­pılan özel kaba denir. Türkçesi “Tütsülük”tür. Peygambe­ri­miz Hz. Muhammed’in (sav) kalabalık mekânlarda, mescidlerde ve camilerde kötü kokuları gidermek için tütsü yakılmasını istediği bilinmektedir. Ayrıca Hz. Ömer’in camiye gel­diğinde azatlısı Abdullah el-Mücmir’ın buhûr yaktığı ve bu sebeple “Mücmir” (Buhûrdân yakan) lakabını taşıdığı rivayet edilmektedir. Bu bilgiler, İslâm’ın ilk yıllarında mescidlerde buhûr yakmanın bir gelenek hâline dönüştüğünü göstermektedir. Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde gül suyu ve buhûr kullanımı özellikle dînî törenlerde ve toplantılarda gelenek hâlini almıştır. Türkler tarafından kullanılan ilk Buhûrdân örnekleri hayvan biçiminde olup VIII. yüzyılda Horasan atölyelerinde üretilmiştir. Büyük Selçuklu dönemine gelindiğinde ise XI. ve XII. yüzyıllarda hayvan biçimli Buhûrdânlar yapıldığı bilinmektedir. Bunlar özellikle ayakta duran yırtıcı hayvan ve kuş şeklinde bronzdan ve pirinçten imâl ediliyordu. Bu Buhûrdânların genellikle göğüs hizasında menteşeli bir kapak, ağız ve gövde kısımlarında ise süsleme amaçlı açılmış delikleri bulunmaktaydı. Özellikle üçayağın taşıdığı silindir gövdeli, kubbe kapaklı, kabartma, kalem işi veya ajur tekniğiyle süslenmiş Buhûrdânlar kullanılırdı. Osmanlı Buhûrdânları pirinç, bakır, tombak, gümüş ve altından yapılmış; biçim olarak genelde çam kozalağı, haşhaş ve meyve şekilleri gibi formlarda üretilmiştir. Buhûrdânlar genel­likle geniş bir tabla üstüne tek ayaklı kaide üzerine oturtulmuş olup, yan taraflarında süslü ve büyük bir kulpla tutulurdu. Üstünden dumanın çıkması için kafesli bir kapak veya süslenmiş delikler bulunurdu. Genel olarak Buhûrdân kapakları sivri veya kubbe şeklinde yapılmış olup, kapak kısmında tutma yerleri bulunurdu. Buhûrdân biçimleri genelde ya­­­pıldıkları devrin sanatsal özel­­liklerini taşırdı. Osmanlı Bu­­hûr­dânlarının ortak özelliği “Ateş­lik” ve “Külâh” denilen iki bö­lüm­den meydana gelmesi ve üst kısımlarının genelde kıvrık dal motifleriyle süslü olmasıdır. Bu­­hûr­dânların estetik kalitesi ve teknik özellikleri göz önüne alın­dığında, o dönemin bolluk ve zenginliğinin birer göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Osmanlı döneminde Sa­ray’da buhûr yakmak gelenek hâlini al­mış, yenilen yemeklerin ardından bir seremoni halinde tütsü yakılması, gül suyu ve kahve verilmesi âdet olmuştur. Özellikle Di­van günlerinde ve­ri­len yemek­lerin ar­dından eller yı­­ka­nırken bir hizmetkâr gül su­yu dağıtır, bir diğer hizmetkâr ise odayı buhûrla kokulandırırdı. Buhûr Osmanlı padişahlarının gündelik hayatında da önemli bir yere sahipti. Padişah yemeğini bitirip ellerini yıkadıktan sonra, sultanın giysileri ve odası yemek kokularından arındır­mak için buhûrlandırılırdı. Bu­hûr padişahın gideceği me­kân­larda da çok kullanılırdı. Padişah camiye varmadan önce hazinedarbaşı camiye gidip, padişahın namaz kılacağı yeri hazırlayıp, seccadesini yere serer ve buhûr yakardı. Osmanlı hareminde de yenilen yemeklerin ardından buhûr yakılırdı. Valide sultan, hanım sultanlar, hasekiler ve birinci derecede gözde olanlar için ayrı sofralar kurulurdu. Bu sofralarda hep birlikte yemek yenirdi. Yemekten sonra eller peşkire silinip, ellere gül suyu sürülürdü; ardından buhûr yakılıp, kahve içilirdi. Tütsü saray dışında ev, konak ve tekkelerde de bolca kullanılmıştır. Özellikle sakal-ı şerîf ziyaretlerinde, mevlid okunurken, hattatlık ve hâfızlık icâzet törenlerinde, iftar edilecek odada ezana çeyrek kala buhur yakılması âdetti. Genellikle kullanılan buhûr malzemeleri misk, kitre, pelesenk, ödağacı yağı, gül yağı, amber, ardıç tohumu, günlük, sandaltozu gibi türler olduğu bilinmektedir.  

Mustafa YILMAZ 01 Temmuz