Kur’an’ı Oku,Kendini Doku, Aleme Dokun

178. Sayı İbadet İnsan SAYILAR

Oku emrini en kapsamlı hali ile kavrayarak, Kur’an’ı öyle bir okumalıyız ki; içinde bulunduğumuz asrı, insanı, hayatı ve kendimizi isabetli bir şekilde okuyabilelim. Kur’an’ı doğru okumak, hayatı tüm veçheleriyle ve insanı tüm katmanlarıyla okumak demektir.

Hz. Muhammed (sav), özellikle peygamberlik vazifesinin verilmesine yakın zamanlarda (miladi 605 senesinden sonra) Mekke’nin kuzeydoğusundaki Nur Dağı’nda bulunan Hira Mağarası’nda günlerce yalnız başına tefekkür ve dinginlik dolu zamanlar geçiriyordu. Bazı zamanlar orada kalış süresi uzar ve Hatice validemiz (ra) kendilerine erzak ve giysi götürür, bırakırdı. Sanki her ikisi de o evrensel muştunun ruhi hazırlığını yaşamakta olduklarını bilircesine karşılıklı bir ahenk içerisinde birbirlerine, paylaşılan ve yaşanan bu gizemli ve bir o kadar lahûtî sürecin mahiyetine ilişkin hiçbir şey sormazlardı. Hz. Peygamber (sav) zaten fıtrî olarak bildiği tek bir Allah’ı (cc) hanif bir itikat içinde anar ve Rabbine yönelik zengin tefekkür vakitleri geçirirdi. Hira Nur Dağı’nın azametli, dingin ve manevi atmosferi ise bu tefekkür vakitlerine fazlasıyla uygun bir zemin teşkil ederdi. Tabiri caiz ise havalanacak olan dev bir uçağın pistteki hızlanma anlarıydı yaşananlar.
O gün…
610 yılında Ramazan ayının 27. gecesinde Hira Mağarası’nda yine sessizlik, sükûnet ve dinginlik dolu vakitler yaşanıyordu. Karanlığın bütünlüğünü, dünyaya ait olmayan bir seda ikiye bölmüştü. O sedanın yönü ise Hz. Muhammed’in (sav) yüreği idi: “İkra!” (Oku!).
Lütfen bir an düşünür müsünüz? Mağaradasınız, yalnızsınız, karanlıktasınız. En önemlisi sizden başka birinin olmadığını çok iyi bildiğiniz bir ortamda başka biri var artık. Ve konuşuyor. “Oku!” diyor. O anda en muhtemel beşerî tepkiler, sen de kimsin, nereden çıktın, bana zarar verme, ne okuması, neyi okuyacağım gibi şaşkınlık ve telaş dolu tepkiler olacakken, Hz. Muhammed (asm), “Ben okuma bilmem ki” diyor. Sanki önceden başlamış bir diyalog ve tanışıklık varmışçasına son derece dingin bir şekilde ikinci defa oku hitabına yine aynı karşılığı verir. Cebrail (as) üçüncü kez, “Seni yaratan Rabbinin adıyla oku!” dediğinde, Peygamberimize olan o ilâhî dokunuşu gerçekleştirerek O’na (sav) nebevî görevi yerine getirebileceği vahye hazır bulunuşluk halini sağlıyor. Bu noktadan sonra, o gün Nur Dağı’na Hira Mağarası’na Muhammedü’l-Emin olarak çıkan o nuranî Zât (sav) oradan iki cihan güneşi, server-i alem ve rahmeten lilalemin olarak iniyor.
Daha sonra çok daha ilginç anlar yaşanıyor. Vahiy sırasındaki dingin ve sükûnet dolu anlar yerini telaş, endişe ve belirsizliğin karanlığına bırakıyor. Evine gelen Hz. Muhammed (sav) muhtereme zevcesi Hz. Hatice (ra) annemize, “Beni ört ya Hatice” diyerek, bir örtünün altına giriyor.
Burada belki de O’nun (sav) peygamberliğinin güçlü delillerinden birine tanıklık ediyoruz. Zira vahye muhatap kılındığı andaki o eşsiz bilinç ve teslimiyet seviyesi ile evine dönerkenki beşerî halinde gözlemlenen panik durumu. O bir insandı. Beşeriyet sahnesinde insanlığa tam bir numune olacak her hali kendisinde görebildiğimiz mübarek bir insan. Rabbimiz O’na (sav) peygamberlik lütfetti. Hem de ahirzaman peygamberliği.
Oku!
Bu tablo içindeki önemli hususlardan bir diğeri ise, Cenab-ı Hakk’ın son kelamı, hükmü kıyamete kadar baki olan Kur’ an-ı azim’üşşan’ın vahyinin “Oku!” gibi bir emirle başlaması. Bu muhteşem ve ezeli tercih, zamana sığmayan ve zamanla aşınmayan bir hitap. Alemlerin Rabbi olan Allah’ın (cc) zikretmeye değer bulduğu ilk söz. Ve tüm bu nuranî hitabın (günümüz dünyasında okumanın sosyal hayatta karşılık bulduğu kelimeyle değerlendirildiğinde) entelektüel değeri en yüksek sözcükle başlaması: “OKU!”
Bir rivayete göre kitabın adı olan Kur’an kelimesinin kökünün “ka-ra-e” yani okumak olması, kendisini bu kitaba muhatap kılan her insanın hayatının en mühim ve ilk eyleminin okumak olması gibi sırlı ve remzî bir emri idrak etmesinin zorunluluğuna delalet ediyor. Allah’ın insana tenezzülü ve insanın Allah ile muhatap olabilmesinin en sembolik eylemi o kitabı okumaktır. Kendini tanıtmak ve bildirmek isteyen Rabbimizin bu maksatla inzal ve irsal ettiği Kur’an’a bigâne ve lakayt kalmanın Rabbimizi tanımaktan gafil oluşumuzdan başka bir anlamı olamaz.
Çıkar yol…
Dünyamızı ve ahiretimizi kazandıracak, Rabbimizin rızası ile nasıl yaşanacak, yeryüzünde iyilik ve adalet nasıl hâkim kılınacak gibi en alemşümul meselelere cevap arayanların tek melce’ ve mencei olan Kur’an’ın hususen beşeriyetin istikametini kaybettiği bu çağda tek umut ve çıkar yol olduğunu beşeriyete anlatmak vazifesi, bu kitaba hakkıyla iman etmiş olan müminlerin vazifesidir. Bu kitabın, beşeriyetin en acil, en müşkil, en umumi sorunlarına cevap ve çare olabileceğini kendi ümitvar hayatları ile göstermek mevkiinde bulunan müminlerin bu mesuliyetin ciddiyetini idrak etmeleri zaruridir.
Oku emrini en kapsamlı hali ile kavrayarak, Kur’an’ı öyle bir okumalıyız ki; içinde bulunduğumuz asrı, insanı, hayatı ve kendimizi isabetli bir şekilde okuyabilelim. Kur’an’ı doğru okumak, hayatı tüm veçheleriyle ve insanı tüm katmanlarıyla okumak demektir.
Rabbimizin “Oku!” emrinin tüm zamanlarda ve çağımızda hâlâ en zinde ve en güncel emir olduğunu bilerek her geçen gün daha da gençleşen Kur’an’ı tüm ruh u canımızla okumalıyız.
Es’selam Men’ittebea’l Hûda

Şifrenizi mi unuttunuz?