Pozitif misiniz?

177. Sayı İnsan

Uzun zamandır asla karşılaşmak istemediğimiz bir soru: “Pozitif misiniz?” Türkçe sözlükte “olumlu, negatif karşıtı” olarak anlamlandırılan pozitif kelimesinden bu kadar korkuyor oluşumuz hiç şüphesiz bütün dünyayı kasıp kavuran ve insanı hayatî açıdan tehdit etmekte olan salgın illetinden kaynaklanıyor.

Eskiler bunu “müspet” kelimesi ile karşılarmış. Bütün olumlu duyguları ve durumları içinde barındıran bu kelime de maalesef benzerleri gibi “dedelerin dili”nde kaldı. Pozitif kelimesi salgınla birlikte hayatımıza bu kadar girmeden önce pek çoğumuz tarafından “hayata olumlu bakabilme, olayları iyi tarafından yorumlama, bardağın dolu tarafını görme” olarak algılanıyor ve anlamlandırılıyordu. Bir diğer deyişle “yaşama sevinci”…
Kültürel ve manevi kodlarımıza baktığımızda “pozitif” kalmakla ilgili pek çok referans bulabilmek mümkün. “Düşüncen konuşmana, konuşman hareketine, hareketin kaderine yansır. Güzel düşün, güzel yaşa.” der Hazret-i Mevlana ve ekler: “Kime kötü gözle bakarsan bil ki kendi varlık dairenden bakmaktasın, sen fena olduğundan onu fena görmektesin. Eğri merdiven basamağının gölgesi de eğri olur.” Üstad Bediüzzaman’ın (ra) “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” sözü de aynı kapıya çıkıyor. “Güzel görmek” güzel düşünmenin anahtarı, ilk adımı olarak zihin dünyasından tanımlanırsa mutluluk peşi sıra gelecektir.
Çocuk yaşlarda pek çoğumuz “Pollyanna” adlı hikâye kitabını okumuşuzdur. Bugün de yine özellikle çocuklar tarafından beğenilerek okunan bu kitap çocuk edebiyatının klâsiklerinden kabul edilir. Kitabın ana kahramanı olan Pollyanna aşırı derecede iyimser olması ile karakterize edilmiştir. En üzüntü verici ve sıkıntılı durumlarda dahi iyimserliğini kaybetmeyip mutlu olmayı becerebilmesi, etrafındakileri şaşkına çevirir. Eserin kaleme alındığı günden bugüne “Polyanna” kendi karakterini aşarak hayata olumlu bakan herkesin adı olmuştur. Kimi zaman “Polyannacı” kişiler bu tutumlarından dolayı eleştirilseler de bu bakış açısının onları mutlu ettiği inkâr edilemez bir gerçek.
Hangi kültür veya inanca sahip olursa olsun insanlar hayata ba­kış açısı noktasında iki sınıf­­ta değerlendirilebilir: olum­suz­luk­­­lar karşısında “pozitif” kala­bi­lenler, en küçük sıkıntıda dünyası başına yıkılanlar. Kişinin kendini mutlu/mutsuz etmesi çoğu zaman kendi elindedir. Tebessüm etmek için de ağlamak için de sayısız sebepler vardır. “Huzur da beş harfli, hüzün de beş harfli” demiyor mu şair?
Milyonlarca liralık servetine rağmen hala mutluluğu bu­la­ma­yanlar ile helalinden olsun ama az olsun diyerek ka­naat­kârlıkta mutluluğu bulanlar… Evlendiğinin ertesi haftası soluğu adliyede alanlar ile bir kötü söz etmeden elli yıl aile kalabilmeyi başaranlar… Hayat bu tarz çelişkili örneklerle dolu… O halde birilerinin eli altında görünen mutluluk acaba birilerine neden bu kadar uzak?
Batı medeniyetinin icat ettiği ve bugün insanların pek çoğuna acı ve gözyaşından başka bir şey kazandırmayan Batı’nın neo-mer­kantilist politikaları “Ne ka­dar çok şeye sahip olursak, ne kadar çok tüketirsek o ka­dar mutlu olacağımızı” söyler bize. Esa­sında durum hiç de öyle değildir. Zira “ihtiyaç” olma­yan “ihtiyaçlar” sonsuz ve sınırsızdır. Râzi, tutkuların insanı kolay ve bayağı hazlara ittiğini; tutkularının peşinden koşan insanların da mutluluğu ararken acılara boğulduğunu ifade eder.
Mutluluk nedir?
Son model bir telefon mu yoksa markası gençler arasında muteber bir ayakkabı mı? Pahalı bir saat mi yoksa şehrin en seçkin mekânında bir şeyler yiyip içmek mi? Göz alıcı elbiseler, yüksek binalar, herkesin gidemeyeceği tatil beldeleri… Saymakla bitirebilir miyiz bu listeyi? Elbette hayır. Peygamber Efendimiz (sav) “Saliha bir eş, geniş bir ev, rahat bir binek insanoğlunun saadetindendir”1 buyurarak bazı şeylerin mutluluğa vesile olabileceğini dikkat çekmiştir. Burada temel sorunun vesileleri amaç haline getirmek olduğu gerçeğidir. Mutluluğa sebep olabilecek araçların amaç haline gelmesi, insanın mutlu olması önündeki en büyük engel olmalı. Zira bir şey elde edildiğinde bütün büyü bozuluyor ve insan kendisini daha çok mutlu edecek başka bir “amaca” yöneliyor. En garibi de haz uğruna ömrünü harcayan seküler dünyanın zavallıları, kendisi gibi olmayanları “vasat” olmakla suçluyor.
Cenab-ı Hak, insanın fıtratına dünyaya ait olan şeyleri elde etme arzusunu yerleştirmiş. Helal dairesi, dünyevi isteklerin karşılanması noktasında, yeteri kadar geniş olmakla birlikte asıl amacın ne olduğu da kerim kitabımız Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Kadınlara, oğullara, kantarlarla yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı aşırı sevgi insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır.”2
“İnsanoğlunun bir ova / vadi do­­­lusu altını olsa, bir ovayı / va­­­­diyi daha ister.”3 buyurmuş kut­­­­lu Nebi (asm). Kendi hayatında da nice ıstıraplar yaşamış, buna rağmen hayata küsmemiş. Çocuklarını, eşini kendi elle­riyle toprağa vermiş; yokluk, kıtlık ve açlık da çekmiş; insanlardan bazıları da onu yalanlamış. Bütün bunlara rağmen ümidini asla yitirmemiş.
Mutluluğu arayan insana ve özellikle Müslüman’a “pozitif/müsbet” olmak yakışır. Mutsuzluğun sebebi olan geçmişin elemleri ve geleceğin endişelerinden sıyrılmanın yolu “olanda hayır vardır” düşüncesiyle hadiseleri değerlendirmek, kadere itimad etmek, bir şeylerle imtihan olduğumuzu hatırımızdan çıkarmamak ve maneviyatımızı takviye etmekten geçer.
Kaynaklar:
1- Müsned, 1/168
2- Âl-i İmran, 3/14
3- Müslim, Zekât, 117 “1048

Şifrenizi mi unuttunuz?