Fedakârlık Üzerine

139. Sayı İnsan

HASAN AKKAYA

“Müminlerden özür sahibi olmaksızın cihaddan geri kalıp evlerinde oturanlarla Allah yolunda malları ve canlarıyla cihat edenler bir olmazlar. Allah malları ve canlarıyla cihad edenleri velev özürleri sebebiyle olsun oturanlar üzerine derece itibariyle üstün kıldı.” (Nisa, 95)

“(Ey müşrikler!) Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı onarmayı, Allah’a ve ahiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz? Hâlbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe, 19)

Fedakârlık, bir dava uğruna maddi-manevi sahip olunan her şeyden arkasına bakmadan, gözlerini kırpmadan vazgeçebilmektir. Fedakârlık, sahip olduğu her şeyini malını, canını, nefsini, dünyasını gerekirse ahiretini davası uğruna harcamak, bunu yaparken de her hangi bir endişe, üzüntü ve keder çekmemek; aynı zamanda feda etmenin hazzını iliklerine kadar yaşayabilmektir.

Fedakârlık, kendi çıkarlarından feragat edip her daim feda etme aşkını, şevkini, gayretini insanın kendisinde hissedebilmesidir. Fedakârlık, yalnızca refah ve zenginlik içindeyken değil, darlık, sıkıntı ve yoksulluk söz konusu olduğunda da aynı şevkle yaşanan bir manevi haldir. İçinde bulunduğu maddi manevi zorlukları vicdanına karşı bir mazeret olarak öne sürmeden gerekeni harfiyen yapmaktır. Fedakârlık, İslamiyet’in bizden istemiş olduğu her hadisedeki vicdani hassasiyetlerimizin Allah’ın rızası dairesinde ortaya çıkmasıdır.

Bu güzel ahlak, müminleri iman etmeyenlerden ayıran en önemli bir özelliktir. Zira iman etmeyen insanın düşüncesi ve gayreti sadece nefsidir. Nefsin ıslahı yalnızca iman ile olduğuna göre, iman etmeyende fedakârlığın bulunması mümkün değildir.

Müminlerin hayatlarının her anına hâkim olan bu haslet, Kur’an’da bildirilen bu ahlak anlayışı, yüce Allah’ın rızasını kazanabilmek için çalışan Müslümanlar arasında tam manasıyla yaşanır. Müslümanların bu güçlü fedakârlık anlayışları içinde hayırlarda yarışmaları, kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine tercih etmeleri, İslam davası uğrunda canlarını ve mallarını feda etmeleri ve bu özellikleriyle birbirlerine örnek olmaları ise, Allah’ın izniyle hem dünyada hem de ahirette çok büyük hayırlara vesile olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

Peygamberan-ı İzam

?üphesiz ki insanlar içinde en büyük fedakârlığı peygamberler göstermişlerdir. Hangi şartlarda olursa olsun bütün sıkıntı ve kederlere karşı sabredip ümmetlerinin iman selameti yolunda çekmedikleri cefa, görmedikleri eza kalmamıştır. Birkaç numune zikredelim:

Vücudu demir taraklarla soyulan, üzerine ağır taşlar konulan, her türlü işkenceden Allah’ın lütfuyla kurtulan, nihayet o işkencelerden biriyle şehit olan Cercis Aleyhisselam, fedakârlık timsali bir peygamberdir. Onun fedakârlığını örnek alan müminler, “Cercisleyim hak yoluna çıkmayan canı neylerim” diye ona benzeme gayreti içine girmişlerdir.

Hazret-i Nuh (as) ise kavmini tam dokuz yüz elli sene hak yo­la davet etmiş, büyük bir sabırlılıkla yılmadan sebat etmiştir.

Yine şehit peygamberlerden Zekeriyya (as) hak dinin tebliği, Hazret-i Meryem’in muhafazası uğruna gazab edilmiş olan İsrail oğulları ile ömür boyu mücadele etmiş ve bir ağaç kovuğunda kesilerek Rabbine kavuşmuştur.

Hazret-i İbrahim (as) ise, göklerin ve yerin yaratıcısı ve mevcudatı yoktan var edenin Allah olduğunu babasına ve kavmine haykırmıştı. Putlarının onlara hiçbir faydasının olmadığını anlatmak maksadıyla putlarına tuzak kurmuş ve bütün kavmini karşısına alacak bir kahramanlık sergilemiş, neticesinde de ateşe atılmıştı. Ayrıca Rabbisine verdiği sözü yerine getirmek uğruna can paresi oğlunu kurban etme yolunda eşsiz bir fedakârlık numunesini göstermişti.

Ve Yunus (as). Her türlü dışlamaya, kapıların üzerine kapa­tılmasına aldırış etmeden kavmini tam otuz üç sene hak dine davet ediyor ve kendisine yalnızca iki kişi iman ediyor.

Diğer bir çilekeş peygamber de Yusuf (as)’dır. Önce kardeşlerinin tuzağı, sonra babasından ve yurdundan ayrılışı, daha sonrada kendisine atılan iftira. Bunların hepsine sabretmiş, Rabbinin rızası için iffetini muhafaza etmiştir.

Rabbinin verdiği hastalığa sab­redip şükreden ve asla hastalığından şikâyet etmeyen Eyüp (as) da her halinde harika bir fedakârlık örneği sergilemiştir.

Üzerine taşlar yağdırılarak helak edilen kavmin peygamberi Lut (as) ise, kavminin çirkin işlerine sabretmiş, yapmış oldukları sefahet ve dalaletten onları kurtarmak için gayret etmiştir. Ve nihayetinde kavminin kendisini vazifeli olduğu şehirden çıkartmak istemesi üzerine, Rabbi onu ve ehlini -karısı hariç- o şehirden kurtarmıştır.

Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği yüz yirmi dört bin peygamber insanlığın selameti, ümmetlerinin felahı ve sadece Cenab-ı Hakk’ın rızası uğruna bu ve emsali fedakârlıkları ve kahramanlıkları göstermişler, çilenin ve acının her türlüsüne göğüs germişlerdir.

Sahabe-i Kiram

Tarihin hiçbir safhasında görünmeyen fedakârlık numunelerini ise, ümmeti olmakla şereflendiğimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (sav) ve talebeleri olan Sahabe-i Güzin Efendilerimiz göstermişlerdir. Samimi imanlarından kaynaklanan ahlakları ile tüm insanlara örnek olmuşlardır. Mallarına, canlarına ehemmiyet vermemiş, inkâr edenlerin çoğunlukta olduğu ve iman edenlere karşı büyük bir düşmanlıkla harekete geçtikleri bir dönemde, Yüce Allah’ın rızasını kazanabilmek için her türlü şartta değişmeyen bir kararlılık göstermişlerdir. Gerektiğinde evlerini, ailelerini, işlerini, mallarını-mülklerini, iti­barlarını ve dünya hayatına dair tüm nimetleri hiç düşünme­den geride bırakmışlardır. Sahabe-i Kiram bu dönemde toplumun manevi baskısının yanı sıra, her türlü eziyet, işkence ve suçlamayla da karşı karşıya kalmıştır. Hayatlarının büyük bölümünü ölüm tehdidi altında geçirmiş, şiddetli korku, açlık ve baskılarla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Sahabeler çoğu zaman yiyecek hiçbir şey bulamayacak kadar ciddi boyutlarda bir açlığa, susuzluğa, soğuğa ve bunların yol açtığı hastalıklara karşı mücadele etmişlerdir. Kendi menfaatleri yerine, Müslümanların rahatını, huzurunu, güvenliğini ve selametini sağlamak için çaba harcamışlardır. Peygamberimiz (sav)’in güvenliğini, kendi can­larından ve rahatlarından üstün tutarak yüzyıllar boyunca gelmiş geçmiş tüm insanlara örnek olacak imanlarının tecessüm etmiş hali olan eşsiz bir fedakârlık örneği sergilemişlerdir. Kuran’da iman sahipleri­nin Peygamberimiz (sav)’e karşı olan bu sadakatleri ve bu yönde gösterdikleri fedakârane ahlaklarına, “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha evladır…”1 ayetiyle dikkat çekilmiş, Resulullah (sav)’in nefsini daima kendi nefislerinden üstün tuttukları bildirilmiştir.

Lailaheillallah dediği zaman tek başına olan, kavim ve kabilesi hatta en yakın akrabaları bile kendisine karşı çıkan, yurdundan çıkarılan, taşlanan, en sevdiklerini şehit veren, mescid-i haramda namaz kılarken üstüne pislikler atılan, hayatı boyunca “ümmeti ümmeti” diyen Hatemü’l-Enbiyanın güzide sahabelerinin fedakârlıklarından bazı misallere göz atalım:

Mekke’nin en zengin ve en söz sahibi ailelerinden birine mensup olan ve Peygamberi­miz (sav)’in tebliğine uyan ilk Müslümanlardan biri olan Erkam b. Ebi’l Erkam’ın, ilk Müslümanların büyük tehdit ve baskı altında oldukları; en yakın akrabalarından bile ezi­yet gördükleri, ibadetlerini gizli­ce yerine getirdikleri bir dönem­de, Peygamberimiz (sav)’e, evini Müslümanların hizmetine açtığını bildirmiştir. Hz. Erkam’ın Kâ’be-i Muâzzamanın batı taraflarındaki bu evi, Müslümanlar için çok büyük bir nimet olmuştur. Peygamber Efendimiz (sav) ve o dönemde sayıları 10-15’i geçmeyen müminler buraya yerleşmiş; bu ev vesilesiyle ibadetlerini rahatlıkla yerine getirebilme ve İslamiyet’in yayılması için çalışabilme imkânı bulmuşlardır. Üç yıl kadar kaldıkları bu evde yapılan tebliğler, pek çok kişinin İslamiyet’i kabul etmesine vesile olmuş, Erkam b. Ebi’l Erkam’ın evi İslam tarihinde çok önemli bir rol oynamıştır. İlk Müslümanlar kendilerine yapılan eziyet ve işkencelerden kurtulmak için bu eve sığınmış, Hz. Ömer’in katılmasıyla 40 kişi oluncaya kadar Sahabe-i Kiram burada kalmışlardır.”2

İslam tarihinde, Peygamberimiz (sav)’e olan sevgisi ve sadakatiyle, şerefle anılan sahabelerden biri de Hz. Ebubekir’dir (ra). Hz. Ebubekir (ra), gösterdiği pek çok üstün ahlak özelliğinin yanı sıra infak konusundaki ihlâsıyla da Müslümanlar için güzel bir örnek olmuştur. Tarihi kaynaklarda Hz. Ebubekir’in (ra), Müslümanların güçlenmesi ve İslamiyet’in yayılması için, bel­ki de desteğe en çok ihtiyaç olan bu dönemde sahip olduğu tüm malını büyük bir şevk ve istekle infak ettiği, hatta ilk sadakayı Hz. Ebubekir’in (ra) verdiği anlatılmaktadır.

Peygamber Efendimiz (sav)’in ilk halifesi olan Hz. Ebubekir (ra), dini kuvvetlendirmek için malını vermekte, düşmana karşı mü­cadele etmekte hep önde ol­muştur. Resûlullah (asm) Tebük Sa­vaşı’nda herkesin yardım yapmasını emir buyurunca, herkes malının bir kısmını getirip verdi. Sonra Hz. Ebubekir de (ra) malını getirip teslim etti. Peygamber Efendimiz (sav) Hz. Ebubekir’e (ra) dönüp sordu:

  • Ya Ebubekir (ra), sen evine ne bıraktın?
  • Ya Resûlallah (asm), evime bir şey bırakmadım. Tamamını buraya getirdim. Onlara Allah (cc) ve Resul’ünü (asm) bıraktım.

Hz. Peygamber (sav) malının yarısını getirip veren Hz. Ömer’e de (ra) “Ailene bir şey bı­rak­tın mı?” diye sordu. O ise, “Evet malımın yarısını ge­tir­dim; diğer yarısını ise on­lara bıraktım” dedi. Sonra Hz. Ebu­bekir’in (ra) malının ta­mamı­nı getirdiğini işitince de “Onunla yarıştığımız bütün hayır işlerinde o beni geçmiştir” demiştir.3

Ashab-ı Kirâm’ın en zenginlerinden olduğu hâlde, mala karşı hiçbir sevgisi olmayan Ab­durrahman bin Avf da (ra) fe­da­kârlığıyla İslam tarihine geç­­­miştir. Abdurrahman bin Avf’ın (ra) Tebük Savaşı’nda in­fak ko­­­nu­sunda gösterdiği fe­da­­kâr­lık­­lar, İbn Abbas’tan (ra) şöyle rivayet edilmektedir:

İbn Abbas (ra) şöyle anlatıyor: Taif’ten dönüşünden altı ay sonra Hz. Peygamber’in (sav) yanına gittim. Allah Teâlâ (cc) O’na Tebük Savaşı’nı emretti. Bu, Hicaz’da sıcaklığın en şiddetli olduğu bir zamana rastlıyordu. Münafıkların sayısı çoktu. Dahası o sırada Suffe ashabı da bir hayli artmıştı. Bunlar mescide bitişik bir evde kalıyorlardı. Hz. Peygamber’in (asm) ve diğer müminlerin verdikleri sadakalarla geçiniyorlardı. Savaş çıktığında Müslümanlar onları kendi aralarında paylaşırlardı. Müslümanlardan durumu iyi olanlar ya onlardan birinin savaş donanımını ya da içlerinden dört kişinin yiyecek ihtiyacını üzerine alırdı. Sonra da hep birlikte savaşa giderlerdi. Hz. Peygamber (asm) bu savaşta da Müslümanlara mallarını Allah yolunda ve O’nun rızası için harcamalarını emretti. Onlar da bu emre uyarak Allah’ın rızasını kazanabilmek için mallarını infak ettiler. Fakir Müslümanlardan bir kısmına binek temin edilebildi; ancak bazıları da yaya kaldı. O gün Abdurrahman bin Avf (ra) iki yüz ukiyye (1 ukiyye 40 dirhem değerinde bir ağırlık ölçüsüdür) para yardımında bulundu. Bu o gün Müslümanların vermiş oldukları sadakaların en büyüğü idi. Hz. Peygamber, (asm) Abdurrahman’a (ra), “Ailen için bir şey bıraktın mı?” diye sordu. O da “Evet, infak ettiğimden daha fazlasını bıraktım” dedi. Hz. Peygamber (asm), “Peki onlara ne bıraktın?” diye sorduğunda Abdurrahman (ra), “Allah (cc) ve Resul’ünün (asm) vaat ettiği rızık ve hayrı bıraktım” dedi.4

Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Os­man’ın (ra) ardından Peygam­beri­miz (sav)’e tabi olarak, ilk Müs­­lümanlardan olma şerefine erişen ve bundan dolayı iş­ken­­ceye uğratılan Talha bin Ubey­­dullah, (ra) Uhud Savaşı’nda Re­su­­lullah’ı (asm) koruyabilmek için bü­yük kahramanlıklar gösteren sahabelerdendir. Malik bin Zü­beyr (ra) adındaki çok keskin bir nişancının Peygamberimiz (sav)’e attığı oklara karşı koyabilmek için oklara elini tutan Talha bin Ubeydullah’ın (ra) eli parçalanmış ve parmakları bu yüzden çolak kalmıştır. Bu savaşta seksene yakın yara aldığı, hemen her yeri kılıç, mızrak ve ok darbeleriyle yaralandığı halde Resulullah’ın (asm) yanından ayrılmamış, O’nu (asm) korumaya çalışmıştır. Hz. Ebu Bekir (ra) ve Sa’d bin Ebî Vakkâs (ra), Resûl-ü Ekrem Efendimiz (sav)’in yanına yetiştiği sırada kan kaybından bayılan Talha bin Ubeydullah’ın (ra) ayılır ayılmaz sorduğu ilk soru ise Resulullah’ın (asm) durumu olmuştur.5

Hazret-i Musab bin Umeyr (ra), Mekke’nin en zengin ailesinin tek çocuğu idi. İslam’a girdiğinde on yedi yaşlarındaydı. Medine’ye giderken üzerinde sadece bir elbisesi vardı ve başka bir şeyi yoktu. Ondan sonrada hep böyle yaşadı. Hatta Uhut’ta şehit olduğunda bütün uzuvlarını Allah için vermiş sonra da üzerine örtünecek bir kefen bezi bile bulamamıştı.6

Hz. Ali’nin (ra) fedakârlıkta bulunmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu şöyle dile getirdiği rivayet edilmektedir.

“?u iki şeyden hangisinin minnet yönünden daha büyük olduğunu bilemiyorum: Birincisi bir Müslüman kardeşimin ihtiyacımı giderir düşüncesiyle ve halis bir niyetle bana müracaat etmesidir. İkincisi de Allah Teâlâ’nın onun ihtiyacının benim ellerimle giderilmesini sağlamasıdır. Yemin ederim ki bir Müslüman kardeşimin bir ihtiyacını karşılamak, benim yanımda yeryüzü dolusu altın ve gümüşüm olmasından daha sevimlidir.”7

Hz. Peygamber’in (asm) kardeş yaptığı Abdurrahman b. Avf’ın (ra) Medineli kardeşi Sa’d b. Rebî’ el-Ensârî (ra), evine çağırdığı bu din kardeşi Abdurrahman b. Avf’a (ra) bakınız ne diyordu: “Kardeşim, Medineliler içinde en çok serveti olan benim. Malımın yarısını sen al. Nikâhımda iki hanımım var, bak, hangisini beğenirsen onu boşayayım sen nikâhla.” Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf da (ra) şöyle cevap verdi: “Allah senin hanımını da, malını da mübarek kılsın. Sen bana pazarın yolunu göster.” Abdurrahman b. Avf (ra), pazarda ticaret yaparak hem geçimini sağladı, hem de kısa sürede büyük servet kazandı.8

Evet, Allah Resulünün (asm) sahabe­lerinin fedakârlık ve kahraman­lıkları saymakla bitmez. Deryadan bir katre hükmünde olan bu misalleri, ağır taşlar altında ezilen ve inkâr etmesini istedikleri Rabbini “ehad ehad” diyerek birleyen Bilal-i Habeşi (ra) ile; yakılan ateşe baş aşağı tutulan ve ateş soğuyuncaya kadar üstüne basılan, kızgın demirle vücudu dağlanan Habbab bin Eret (ra) ile güneşin en kızgın olduğu zamanlarda taşlar üstüne yatırılan her türlü işkencelere katlanarak şehit olan Yasir ailesi ile; Allah Resulünün (asm) öldüğü yerde siz niye ölmüyorsunuz diyen Enes bin Nadr (ra) ile; “Anam babam tatlı canım sana feda olsun ya Rasulallah (asm)” diyen ve bu fedakârlıkların aynını gösteren tüm sahabelerle çoğaltmak mümkündür.

Son nefeslerinde içecekleri bir yudum suyu, diğer kardeşi­nin içmesini isteyecek kadar fe­dakâr, ölüm anında bile baş­kalarını düşünecek kadar di­ğer­gâm olan İslamiyet’in bizlere kadar gelmesinin sebebi olan sahabe efendilerimizi; bu kahramanları yetiştiren, insanlığın medar-ı iftiharı iki cihan serveri Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimiz bakınız na­sıl methediyor: “Ashabım hakkında uygunsuz sözler söyle­meyin. Eğer, sizden birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve bunun tamamını Allah yolunda infak etse, bu, onların bir-iki avuçluk infakına, hatta bunun yarısına bile mukabil gelmez.”9

İnsanların en hayırlıları, benim şu içinde bulunduğum asırda yaşayanlardır. Sonra onların peşinden gelenler (Tâbiîn), daha sonra da onların peşinden gelenlerdir (Tebe-i Tabiin).10

İşte Allah Resulü (asm) getirdiği nur ile kendi çocuklarını diri diri toprağa gömen, faizin her türlüsünü yiyen, cinayetin envaını işleyen, içkiyi su gibi içen, taştan ağaçtan hatta helvadan yaptıkları putlara tapan bir kavmi insanlığın zirvelerine taşıyor, her birini insanlığa yön veren birer yıldız yapıyor ve enbiyadan sonra en yüksek makam olan fedakârlık abidesi sahabeliği kazandırıyor. Ve “?üphesiz ki Allah (cc), müminlerden nefislerini ve mallarını, karşılığında cennet hakikaten onların olmak üzere satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar öldürürler ve öldürülürler (Allah tarafından onlara) Tevrat’ta, İncil’de ve kuranda (söz verilen bu cennet Allah’ın) kendi üzerine hak bir vaaddir ve Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim olabilir. Öyle ise yaptığınız bu alış verişinizden dolayı sevinin işte büyük kurtuluş ise ancak budur”11 ayeti celilesine mazhar ma’kes ve masadak ediyordu.

İslam Tarihinden

?übhesiz ki İslam’ı omuzlarında yücelten Sahabe Efendile­ri­mizden sonra gelen İslam kah­­ra­manları da fedakârlığın en güzel numunelerini tarihe al­­tın harflerle yazdırmışlardır. Bu kahramanların feda ettikleri ha­­yat­­larının hulasasını bir kaç ör­nekle izaha çalışalım.

İslam’ı farklı coğrafyalara yaymak arzusuyla ve aşkıyla yanan Tarık bin Ziyad Afrika’dan Avrupa’ya geçip bir daha dönmek hissi hiç kimsede uyanmasın diye gemileri yakmış ve Avrupa’ya üstat olacak Endü­lüs medeniyetini kurmuştur. Bu medeniyetin inşasında baş­rol oynayan Tarık bin Ziyad’ın kahramanca yaptığı fedakârlık­lar neticesinde Avrupalıların yıllarca üniversitelerinde okuttukları kitaplar telif edilmiş ve bilime yön veren birçok İslam âlimini yetişmiştir.

İslam’a yıllarca bayraktarlık ya­pan bu necip milletin Ana­do­lu’ya yerleşmesine vesile olan Sultan Alparslan ise Malazgirt günü beyaz elbiselerini giymiş ve bunun kefeni olduğunu bu yola baş koyduğunu, ölürsem şehit kalırsam gaziyim düşüncesini askerlerine etkileyici bir konuşmayla anlatmıştır. Neticede Bizans’ı bozguna uğratıp Anadolu’muzun İslamlaşmasında çok büyük rol oynamıştır.

Allah Resulünün (asm) İstan­bul’u fet­heden orduyu ve komutanı met­­hetmesi neticesinde birçok İslam kahramanı bu müjdeye nail olabilmek için defalarca İstanbul’u kuşatmış, fakat fetih bu kahramanlara bir türlü nasip olmamıştı. Çünkü kader-i İlahi Sultan Mehmed Hanı bu müjde için tayin etmişti. İstanbul son kez kuşatılıyordu. Sultan Muehmed Han ve ordusu dünya tarihinde görülmemiş bir tarzda gemileri karadan yürütüyor, şahi toplarını döküyor, fetih için yaptıkları ihlâslı dualarla secde yerlerini gözyaşlarıyla ıslatıyorlardı. İşte bu samimane çalışmaların ve ihlasla edilen duaların neticesinde, Ulubatlı Hasan, elinden düşürmediği sancağı birçok okun vücuduna isabet etmesine rağmen Bizans’ın köhne surlarına dikiyordu. Artık Bizans düşmüş, Ayasofya İslam’ın sembolü haline gelmiş ve Sultan Mehmed Han bu müjdeli fethin fatihi olmuştu. İşte bu kahramanca fedakârlıkların neticesinde İstanbul İslam’ın yüzyıllarca merkezi olmuş ve âleme adalet buradan neşredilmişti.

İslam uğruna hayatını vakfeden bir diğer kahraman da Kafkas Kartalı İmam ?eyh ?amildir. İmam ?amil on beş yaşında bindiği atın üstünden, İslam uğruna hayatı boyunca inmedi. Rusların İslam’ı Kafkasya’dan atmak ve Anadolu’dan geçerek sıcak denizlere inmek hevesleri, İmam ?amil’in çok çetin cihadıyla kursaklarında kalıyordu. Ruslara yıllarca kan kusturan ve dönemin en son teknolojisine kalpleri cihad aşkıyla yanıp tutuşan bir avuç kahramanıyla karşı koyan İmam ?amil, İslamiyet’in ve cihadın selameti için alınan karara uymayan anası da olsa onun yerine kırbaçları yiyor, yine de fedakârlığından taviz vermiyordu. İki metreyi aşan boyu, gür sakalı ve silahın her türlüsündeki çabukluğu, hususen Kafkas dağları gibi metin olan imanıyla çarlık Rusya’sının korkulu rüyası haline geliyordu. Bu mübarek kahraman, yaptığı hizmetin ettiği cihadın makbuliyyetine bir alamet olarak cihad aşkıyla dolu ruhunu, Rahmana mukad­des beldelerde teslim ediyor ve arkasında aynı aşkla yanan binlerce şamil bırakıyordu.

Anadolu’nun düşman çizmeleri altında çiğnenmesine gönülleri razı gelmeyen kahramanlar, İslam’ın merkezi olan İstanbul’a saldıran itilaf devletlerine Çanakkale’de dur diyor ve yüz binlerce kahraman adeta boğazda etten duvar örüyordu. Resmi rakamlara göre iki yüz elli bin Mehmetçik bu uğurda gözünü bile kırpmadan şehid oluyordu. Bir destandı Çanakkale bir mahşer, bedrin aslanlarının küçük kardeşlerinin düğünüydü. Cenab-ı Hakk’ın inayetinin envaının göründüğü bir meşher. Vatanın doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine her köşesinden gelen, Allah’a kurban olmak maksadıyla kınalanan kuzuların bayramıydı Çanakkale. İşte bu kahramanların ciltler dolusu kitapları kapsa­yacak fedakârlıkları sayesinde din-i mübin-i İslam’ın haysiyeti kurtarılmış oluyordu.

Çanakkale’deki destanlaşan kah­ra­manlar gibi daha nice va­tan evladı, vatanın dört bir yanında şehit oluyor dinin muha­fa­zası için can veriyorlardı. Sarı­kamış’ta, Maraş’ta, Antep’te, Ur­­­­­fa’da, Yemen’de ve birçok cep­­­­­hede kadın erkek, çoluk ço­­­­­cuk din için vuruşuyorlardı. Fat­­­­ma Analar, Nene Hatunlar, Süt­­çü İmamlar fedakârlığın son noktasını iliklerinde his­se­­di­­­­yor­­lardı. Analar gözlerini kırp­­­­­madan evlatlarını cepheye gön­­­­de­­ri­yor, şehit olmazsan sütüm sana helal olmaz diyordu. Bu hali şu hadise ne güzel ifade ediyor:

“SÖ?ÜT’ÜN AKGÜNLÜ KÖYÜNDEN MEHMET O?LU HÜSEYİN”

Yıl 1915, yağmurlu ve serin bir sonbahar gecesi… Çanak­kale Savaşı kazanılmış fakat milletin harim-i ismetine el uzat­mak isteyen bakışı bulanmış yedi düvelle harp bütün şiddetiyle devam etmektedir.

Bir zamanlar yedi iklime dal budak salarak “devlet ebed müddet” namıyla buyruk yürüten Osmanlı’nın kök şehri Bile­cik, bu defa başka bir faaliyete sahne olmaktadır.

Bıyıkları yeni terlemiş yağız delikanlılar istasyonda vagon­lara doluşarak, “yurdunu alçaklara çiğnetmemek” için Frenk işgalcileri ile yaka paça olma hazırlığındadırlar.

Trenin kalkışı için kampana ça­lınmış, istasyon hareketlenmiş­tir. Bu arada sık sık çakan şimşekler, istasyonun bir köşesinde dimdik ayakta duran yaşlı bir ananın abideleşmiş siluetini nazara vermektedir. Yağmura ve soğuğa aldırış etme­den orada bir sütun gibi bekleyen bu kadının hâli, kumandan Abdülkadir Bey’in dikkatini ve hürmetini celbeder. Bir koşu ya­nına gidip bir isteği olup olmadığını sorunca ihtiyar kadın, bir tekmil verme edası içinde Söğüt’ün Akgünlü köyünden Mehmet oğlu Hüseyin’in anası olduğunu ve aslanını selametlemeye geldiğini söyler.

Kumandan, yüzünde sanki asır­­ların çilesi bulunan bu mü­ba­­rek ananın duasını alabilmek için Hüseyin’ine haber yollatır. Çağrıldığını öğrenen genç delikanlı hemen seğirterek anasının haritalaşmış mübarek ellerine sarılır.

Çileli ana, ciğerparesini paralarcasına bağrına son bir kez daha basıp koklar ve ardından, tarihin durup dinlediği şu sözle­ri söyler: “Hüseyin’im yiğit oğlum benim. Dayın ?ıpka’da baban Dömeke’de ağaların sekiz ay evvel Çanakkale’de şehit düştüler bak son yongam sensin, minareden ezan sesi kesilecekse, camilerin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun, öl de köye dönme. Haydi, oğul Allah yolunu açık etsin.”12

Bu sözler, İslam kahramanı bir ananın hayatta kalan son ev­lâ­dına nasihatidir.

İşte bu fedakârların gayretleriyle İslam’a yapılan fiili bir saldırı daha engellenmiş oluyordu. Vatan, din, namus, haysiyet bu çetin mücadeleyle muhafaza ediliyordu.

İslam’ın destanlaşan kahramanlarından biri de Bediüzzaman Said Nursi Hazretleridir. Üstat Bediüzzaman, çocukluğundan hayatının son anına kadar imana ve Kur’an’a hizmet etmiş, “Bu milletin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım” demiştir. Hatta “Bir tek gayesinin, milletin hususen gençliğin imanının selameti” olduğunu beyan etmiştir. İman davası uğruna defalarca zehirlenmiş, türlü türlü işkencelere maruz kalmış, memleket memleket sürgüne yollanmıştır. Davası uğrunda bu sıkıntıların bin kat fazlasını çekmeyi İslam’ın selameti uğrunda göze almıştır. “?eriatın bir tek hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım” diyerek imanın Kur’an’ın ve şeriatın ihyası uğrunda hayatını vakfetmiştir. “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silah edip vatan ve millet ve İslamiyet’e hıyanet etmem ve hakikat-ı Kur’aniye’ye feda olan bu başı zalimlere eğmem” diyerek davasındaki sadakati âleme haykırmıştır.

Zindanları bir medreseye çeviren Bediüzzaman Hazretleri, İslam’ın yılmaz bir mücahidi imanın metin bir muhafızı idi. Kendisine teklif edilen dünya saltanatını elinin tersiyle itip davasını hiçbir şeye alet etmemişti.

Üstat, Kur’an’ın hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur’ların insanlığın kurtuluşunun bu zamanda en önemli bir vesilesi olduğunu söylüyor, eserlerindeki tahkiki iman dersleriyle de bunu ispat ediyordu.

Dünya zevki namına hiçbir şey bilmeyen üstat, İslam’a adadığı ömrünün her dakikasında milletin imanını düşünmüş ve bu noktada milyonlarca talebe yetiştirmiştir. Onları vatan sathına yayarak harika bir iman hizmetini ifa etmiştir. Yetiştirdiği talebeleri de kendisi gibi kahraman olan Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bu vatana dinsizliğin girmesine engel olacak Risale-i Nurları talebelerinin şirin kalemleriyle neşretmiştir. Aldığı son zehrin etkisiyle Urfa’da 1960 Ramazan’ında şehit düşmüştür.

Evet, bu kahramanlar gibi isimleri saymakla bitmeyecek ve isimsiz kahramanlar diye yâd edilecek milyonlarca fedakârlar, İslam uğruna her şeylerini vermişlerdir. Bizlere önder ve yolumuzu aydınlatan meşaleler olmuşlardır.

Netice olarak ne fedakârlar bit­­­miştir, kesilmiştir, ne de fe­da­­­kâr­lığın sonu gelmiştir. Din dai­ma hücuma maruz kalacak, bu­na karşı da ashabın dine sa­hip çıktığı gibi öne atılan fe­da­kârlar kıyamete kadar buluna­caktır. Yine sahabe ve İslam kahramanları gibi dinini anlatmak için çoluk-çocuğunu bırakıp sağa-sola, dünyanın dört bir tarafına giden, mallarıyla canlarıyla cihad eden her şeyinden vazgeçen fedakârlar olacaktır.

Allah, hepimizin kalbinde dine sahip çıkma meşalesini tutuştursun. (Âmin)

Kaynaklar:

1- Ahzab, 6
2- ?amil İslam Ansiklopedisi, Akit Gazetesi, , cilt 2, sf. 274-275
3- Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s Sahabe, Hz. Muhammed ve Ashabının Yaşadığı İslami Hayat, Cilt 1, Sentez Neşriyat, Temel Eserler Serisi: 2/1, sf. 410
4- Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s Sahabe, Hz. Muhammed ve Ashabının Yaşadığı İslami Hayat, Cilt 1, Sentez Neşriyat, Temel Eserler Serisi: 2/1, sf. 407 (İbn Asakir 1/105; Kenz I6249 (Ibn Asakir ve İbn Abid’den
5- Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s Sahabe, Hz. Muhammed ve Ashabının Yaşadığı İslami Hayat, Cilt 1, Sentez Neşriyat, Temel Eserler Serisi: 2/1, sf. 295 (Kenzü’l-Ummal, V/310;EbuNuaym, Hilye,I/260
6- Buhari “cenaiz” 28
7- Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s Sahabe, Hz. Muhammed ve Ashabının Yaşadığı İslami Hayat, Cilt 2, Sentez Neşriyat, Temel Eserler Serisi: 2/2, sf. 474 (Kenz III/317 (en-Nersi’den
8- İbn Kesîr, el-Bidâye, III, 228
9- Buhârî, “Fezâilü’l-Eshâb”, 5; Müslim, “Fezâilü’s-Sahâbe”, 221
10- Müslim, “Fezâilü’s-Sahâbe”, 212; Buhârî, “Fezâilü’l-Eshâb”, 1
11- Tevbe, 111
12- Mısıroğlu, Aynur; Kuvay-ı Milliyenin Kadın Kahramanları, Sebil Yay., İst./ Tarihsiz, s. 44

Şifrenizi mi unuttunuz?