Gol

106. Sayı İnsan Aile ve Çocuk

NECATİ İLMEN

Topu gerilerden sürüp getiren Kiraz’dan, Üzüm’e, Üzüm’den bir orta, Elma’dan bir kafa ve gol… Goooool! Dakika doksan… Gururumuz Meyve Spor finalde, ağlamak istiyorum…

Futbolun birleştirici gücü daha stada girer girmez başlamıştı! Meyve ve Sebze Sporun taraftarları maçı izlemekten çok kılıç kuşanmak için ayrı ayrı yerlerde mev­zilenmişlerdi sanki. Maçın başlamasına da­­kikalar kala amigolar çıktı sahneye. Bunlar seyirciler arasında geziniyor adeta orkestra şefi gibi el hareketleriyle taraftar­ları yönetiyor, bir taraftan da grup psikoloji­sini çok iyi kullanarak stat da bulunan­­ları galeyana getiriyorlardı. Seyirciler, söy­le­­nenleri harfiyen yerine getirmekte en ufak bir tereddüt eseri göstermiyorlardı. Taraftarlar kendi payeleri artıyormuş gibi “En büyük başkan bizim başkan”, “En büyük takım bizim takım” diyerek sahayı inletmeye başlamışlardı bile…

Fakat henüz yeni ısınan seyirciler için bu bir başlangıç sayılırdı. Taraftarın, daha kes­kin, daha vurucu, daha tahrik edici söy­lemlere ihtiyaçları vardı. “Cehenneme hoş geldiniz”, “Buradan çıkış yok”, “Seve­riz seni ölümüne, ölümüne…” ?imdi stad­yum bu sloganlarla inleyip duruyordu. Ar­tık cezbeye düşmüş gibi kendisinden ge­çen seyirciler başlarını sağa, sola doğru çe­­vi­riyor, verilen komutla hop oturup, hop kalkıyorlardı. Hallerine bakılırsa belli bir kıvama geldikleri belliydi. Bundan sonraki iş ise futbolcuların performansına kalmıştı.

Çok geçmeden beklenen an nihayet gel­miş, iki takımın futbolcuları birer ikişer sahaya damlamışlardı. Bütün formalılar, ye­şil çimlerin üzerine geldikten sonra tek yumruk olduklarını gösterircesine el ele tutuşarak seyircileri selamladılar. Se­la­ma alkışla karşılık veren seyirciler, yanlarında getirdikleri afişi açtıklarında ise üzerinde büyük harflerle “Spor barış ve kardeşliktir” yazısı vardı. Fakat seyircilerin yazıdan çok oyuncularla ilgilendikleri bel­liydi. Fut­bol­cuların saha içerisinde kasıla kasıla yü­­rümeleri, ağırdan alarak siyah kram­pon­­larıyla topa vurmaları, karşı takım oyun­­cularına zaman zaman müstehzi bir bakış fırlatmaları, laf çaktırmaları bir tarafı hoşnut ederken diğer takım taraf­tarlarını ise inceden inceye huzursuz et­meye yetmişti. Bunlar pekâlâ futbolun ya­pısından kaynaklanan olağan durumlar olarak da kabul edilebilirdi! Nihayet al­kışlar, sloganlar, ısınma hareketleri ve kale seçimi derken düdük sesiyle maç başlamış­tı. Meyve Sporun yakaladığı ilk atakta ıs­lık seslerinin, küfür sesleriyle birleşmesi dayanılmaz bir gürültünün daha şimdi­den başladığının bir habercisi gibiydi.

Zordu futbolculuk… Her daim küfür ye­mek kötü bir duyguydu. Hakemlerin işi ise onlardan çok daha zordu. Oyuncular genelde bir tarafın küfrüne maruz kalırken hakemler, her iki taraftarın da hışmına uğruyorlardı. Penaltıda küfür, kornerde küfür, faulde küfür velhasıl doğru ya da yanlış her harekette, her daim küfür yemek, kolay kolay hazmedilecek bir durum de­ğildi. Böylesi bir ortamda sağlıklı karar vermek gerçekten çok zor olmalıydı.

Oyunun gidişatına bakılırsa seyirciler de, futbolcular da beraberliği kanıksamış gi­biydiler. Lakin Meyve Sporun son da­ki­kada ani bir kontra atak yakalaması, her şeyi alt üst etmişti. Ta gerilerden topu sürüp getiren Kiraz, Üzüm’e pas vermiş, Üzüm’de aynı ustalıkla topu “al da at” der gibi Elma’ya ortalamış, Elma da basit bir kafa hareketiyle topu doksana, tam da doksanıncı dakikada atmayı başarmıştı. Atılan golle türbinler yıkılıyordu adeta. Bir tarafta “Oley!” sesleri yükselirken, diğer tarafta, “…..” sesleri inletiyordu sahayı. Neyse ki sevinç gürültüsünden kadınlar ve çocuklar edilen küfürleri duymadılar bile! Taraftarlar arasında tuhaf bir bağ vardı sanki. Her birinin maça gelme nedenleri farklı olsa da tek çatı altında birleşmişler gibiydi­ler. Kimi rahat bir Pazar gü­nü geçirmek için ora­daydı, kimi ka­zanma hırsının esi­ri oldu­ğundan, ki­mi­­si yal­nız­lı­ğından, ki­misi can sı­kıntı­sından, kimi ara­dığı deru­ni hu­zu­ru meşin yuvar­lakta bul­mak iste­diğinden, kimi para bollu­ğundan, kimi de size garip gelebilir ama fu­kara­lığından ora­­daydı. Hatta eşiyle kav­ga edip gelenler bile az değildi. De­diğim gibi hepsi ama hepsi yanlış limana demir atmış olsa­lar bile “huzuru” bulmak için oradaydılar. Daha haftalar, hatta aylar ön­cesinden aldıkları biletlere bonbon şekeri­ne kavuşan çocuklar gibi sevinmeleri başka ne ile açıklanabilirdi?

Daha şimdiden atılan gole sevinenler ve matem tutanlar yollara dökülmüşlerdi bile…

Maç doksan dakikadır, diyenler büyük bir yanılgı içindeydiler.

Doksan dakika= Bir gün= 1440 dakika,

1440 dakika= binlerce dakika demektir futbolda.

?ehir meydanlarında bildik bir tablo vardı yine. Sokaklar, bir anda korna sesleri, çığlık sesleri ve küfür sesleriyle karışırken, bir annenin acı feryadı duyulmuştu balkona inen kurşun sesiyle… O hengâmede ne vuran belliydi, ne de vurulan masum çocuk gelmişti akla. Taraftarlar, taşla, sopayla, satırla, çakıyla, döner bıçağıyla daha doğ­rusu Allah ne verdiyse saldırıyorlardı bir birlerine… Sanırsınız ki düşmana karşı Malazgirt Meydan Muharebesi yapılıyor. Futbol bedenimizin bir parçası sanki. Eli­miz, kolumuz, ayağımız… Bir uzvumuz kesilmişçesine tepki vermemiz ne kadar tuhaf… Renkleri ne olursa olsun hepsinde aidiyet duygusu, ortak kimlik vurgusu, ta­rafgirlik ve müheyyic bir kalbin olması korku salıyordu sokaklara. Polis olayları bastırmak için takviye ekip istese de gö­rünen o ki yeterince etkili olamıyordu. Çı­kan kavgada iki ölü ve çok sayıda yaralı var şimdilik. Olaylara karışan yirmi kişiyi apar topar gözaltına alıyor polis. Taraftarlar, dur­madan polisi suçluyor orantısız güç kullandılar diye… “Maçtan bir gün önce önlem alsalar mıymış, iki takımın taraftarlarını bir birlerini görmeyecek şekilde dağıtsalarmış, araya barikat kursalarmış olaylar olmayacakmış. Mış, mış…” Polis ise olayın müsebbibi olarak taraftarları suçlarken vatandaşlarsa olup bitenden her ikisini sorumlu tutuyor.

Dedim ya futbolda maç doksan dakika değil. Bu hamur daha çok su götürür. Fakat telaşa gerek yok, her şeye rağmen spor yazarlarımızın görüntüler eşliğinde, canlı bağlantılarla tüm bunları en ince ayrıntısına kadar tartışıp gün yüzüne çıkaracaklarından hiç kimsenin endişesi olmasın! Ekranlarda iki ileri, bir geri bazen de görüntüyü durdurup gece boyunca tartışacaklar olmuş, bitmiş olayları… Yazarlarımız bir gecede olayı kapatacaklar diye üzülmeyin sakın. Başka bir kaygı gütmeden, sırf bizim için haftalarca konuyu gündemde tutacaklar! Hem sadece olayları değil, her ne kadar sonucu belli olmuş olsa da maçı da konuşacaklar uzun uzun. Sebze Sporlu Domatesin yanlış bir hakem kararıyla nasıl kırmızı kart alarak atıldığını da yatıracaklar masaya. “Zaten Domates oyundan atılmasaydı Sebze Spor oyunu kazanabilirdi, hatta kazanmakla da kalmaz fark bile atabilirdi” diyor daha şimdiden basına demeç veren duayen yazar. Ve ekliyor: “Ama ne olduysa oldu, hep o kırmızı kart yüzünden karıştı meydanlar…”

Bütün bu olumsuzluklara rağmen maç yine de güzeldi! Taraftarlar borçlarını, kavgalarını, davalarını, ideallerini, tasa­larını, vazifelerini unutup sabaha kadar çılgınca eğlendiler. Dünya basını bile bizim başarımızı konuşurken bizim kayıtsız kalmamız beklenemezdi elbet. Bereket ki halkımız son derece duyarlı çıktı! Mehmet Bey, işçilerine günaydından evvel “Nasıl goldü ama” diyerek başlamıştı işe… Meyve sporlu olduğu bilinen Ahmet Bey, ders vereceği amfiye doğru ilerlediğinde bir alkış tufanıyla karşılaşınca o da eliyle selamlayarak, karşılıksız bırakmamıştı alkışları. O günkü Ahmet Bey’in dersinde Meyve Sporun doksanıncı dakikada attığı muhteşem gol konuşuluyordu; son on dakikaya kadar… Kiraz’ın gerilerden topu sürerek Üzüm’e nasıl pas verdiği, Üzüm’ünse, Elma’ya ve onun da muhteşem golü dillendiriliyordu öğrenciler arasında. Öğrencilerin bir kısmı ise golde asıl payın hani şu gerilerden depar atarak gelen Kiraz’a ait olduğunu söyleseler de ibre Elma’dan yana. Onun o bitirici vuruşu olmasa ne çalımın, ne deparın, ne asistin bir önemi vardı. Bu yüzden asıl övgüyü hak eden Elma… Sadece “oyunuyla da değil” diyor öğrenciler, şekliyle, duruşuyla, rengiyle hep bildiğimiz Elma… Ve ekliyor muvazeneyi kaybeden öğrenciler, “Milyonlarca hayran kitlesi olan bir futbolcu olması boşuna değil elbet. Allah var, şimdiye kadar mütevaziliğinden hiçbir ödün vermedi! Baksanıza 250 trilyon, 450 milyarı, birkaç araba koleksiyonu, denize nazır villaları, yatları, katları da olsa yine de adam gibi adam, bizim Elma!…”

Oyunun sadece yirmi iki kişiyle oynan­madığını hepimiz biliyoruz artık. Mal­­ze­­me­cisinden, topçusuna; yöneti­minden, siyasetçisine; televizyon­cu­sundan, seyir­ci­­sine kadar herkes bu sek­­törün içinde. Dün­ya bir futbol im­pa­ra­­tor­luğuna dönüş­mekte. Futbol geliri­nin, payla­şımındaki savaş, bildiğimiz savaş­lardan çok da geri kalır tarafı yok. Ve pastanın büyük bir di­li­mi bu sektörde dönmekte. “Zenginin malı, züğürdün çenesini yorar” misali gelin kaba bir hesap yapalım şimdi. Dün­ya starı ayarında bir futbolcunun aldığı ücret, ortalama 30 milyon TL, eski pa­rayla 300 trilyon… Asgari ücretliye 1000 TL gibi bir ücret ödendiğini dü­şün­düğümüzde 30.000.000/1000= 30.000 insanın aldığı maaşa denk bir para… Sadece kulüpleriyle birlikte beş, on futbolcunun, teknik he­yetin ve yö­ne­ti­cilerinin aldığı para küçük ölçekli bir Anadolu şehrinin maaşına denk neredeyse…

“Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişi bir pul
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa…”

İşte tam da şairin dediğine uyan bir sektör var karşımızda.

Futbol Sektörü…

Sadece para mı kazandırır bu sektör, el­bette hayır. ?öhretiniz, itibarınız ar­tar. Ga­zetelerde sayfalarca hakkınızda yazı­lar çı­kar, manşetleri resimleriniz süs­ler, televizyon­lar ise günlerce hep siz­den bahseder. İşte gençlerin büyüsüne kapıldıkları ne güzel bir hayat! Sadece gençler de değil, herkes bir şekilde bu rant sektörün bir ayağına tutunmak istemekte. Sıradan bir iş ada­mıysa­nız, ku­lüp başkanı olduğunuzda göz­desi olursunuz bulunduğunuz top­lu­mun. Para içinde yüzersiniz. Herkes size saygı duyar. Arkanızda taraftarın gücü­nü hissetmek size ayrı bir güç katar. O yüzden şiddetin bir parçası olarak siz de pervasız açıklamalarda bulunursuzunuz çok rahatlıkla… Üstelik diğer takımı kışkırtmak, tahrik etmek pirim kazandırır size… Aslında siz öyle olmak istemeseniz de taraftarlar zorlar sizi… Mıymıntı, her­kese gülücükler dağıtan, özellikle de kar­şı takımı öven başkanları ne yapsın ki taraftar…

?imdi Bir Başka Açıdan Daha Bakalım Meşin Yuvarlağa…

Futbol bizim için sorunları öteleyeceği­miz bir lale devri…

Mayında ölen askerler, patlayan bombalar­la kolu kanadı kopan insanlar, çöpten ek­mek toplayan teyzeler, sınırımızda yaşa­nan hadiseler, evine ekmek götüremeyen insanlar, köprü altlarını mesken tutanlar, alkol ve uyuşturucu müptelası gençler, enflas­yon, devalüasyon, işsizlik, düşünce öz­gür­lüğünün önündeki engeller, dünyada ilk beş yüze bile giremeyen üniversiteleri­miz, yapboz tahtasına dönen eğitim sistemi­miz, ahlaki dejenerasyon, yüz binlerce atama bekleyen öğretmenlerimiz, teknolojiyi üret­mekten yoksun oluşumuz, yoksul olu­şu­muz, ideal yoksunu nesillerimiz, hepsi atılan bir gole feda ediliyor. İnsanlar yalancı bir cazibenin peşinden koşup duruyor.

Gelişmiş bir devletin futbola ne kadar ihtiyacı var? İşte Amerika, işte Çin… Futbolda alt basamaklarda olsalar da ülkeler muvazenesinde en öndeler…

Bunun şurasında unutmadan söyleyeyim, futbola karşı olduğum sanılmasın sakın. Çocuklarımız ve gençlerimiz beden ve ruh sağlıkları için mutlaka ama mutlaka bir spor yahut sanat dalıyla ilgilenmeliler. Uğraş iyidir. Didişmek kötü. Spor ekmek kapısı olsun, lakin rant kapısı olmasın. En iyisi mi siz boş verin bütün bunları, unutun gitsin…

Nerede Kalmıştık?

Topu gerilerden sürüp getiren Kiraz’dan, Üzüm’e, Üzüm’den bir orta, Elma’dan bir kafa ve gol… Goooool! Dakika doksan… Gururumuz Meyve Spor finalde, Ağlamak istiyorum…

Şifrenizi mi unuttunuz?