İnsan, bir şükür fabrikasıdır

Genel

İnsan bu dünyaya kâinatın yaratıcısını tanımak ve O’na îman edip ibâdet etmek üzere gönderilmiştir. Dünyaya gönderilen insanın, kainatın karşısındaki âcizliği, zayıflığı, kuvvetsizliği ve dahası pek çok şeye karşı da câhilliği dikkatinizi çekiyor mu?

Acaba insanın bu hâli bir tesâdüfün sonucu mudur? Yoksa kasdî bir tercihin, yüce bir maksadın sonucu mudur? Evet, insanın âcizliği de fakirliği de zayıflığı da kasdî bir irâdenin neticesidir. Zîra insan bilerek böyle yaratılmıştır, ta ki; Allah’ın kudretini acziyle bulabilsin, fakrıyla Rabbinin zenginliğine nâil olabilsin. Câhilliğiyle O’nun ilmine, hikmetine mazhariyet kazanabilsin.
Evet, Rabbü’l-âlemin olan Allah, şefkatiyle insanın aczine büyük bir kudret vermiş, rahmetiyle zaafına devâsa bir kuvvet ihsan etmiş, cehline de merhamet ederek ona muazzam ikramlar ve ilhamlarda bulunmuştur. ?imdi şöyle bir takım sorular sorarak düşünelim; acaba, gözümüz önündeki bütün bitki ve hayvanların ayrı ayrı erzaklarını, ayrı ayrı libaslarını, ayrı ayrı talimat ve terhisatlarını mükemmel bir hikmet ve düzen içinde, hem de tam zamanında ve en güzel bir tarzda kim gönderiyor? Canlıların özellikle de insanın, gizli ve âşikâr bütün arzu ve ihtiyaçlarını hiçbirini unutmayarak, hiçbirini şaşırmayarak, hiçbirini karıştırmayarak merhametle kim karşılıyor?
Bir gözsüz akrebe ve ayaksız bir yılana mağlup olan insana minicik bir kurttan ipeği giydiren kimdir? Her hâli zayıflığını haykıran bir insana zehirli bir böcekten en şifâlı bir balı yediren, acaba insanın kendi kuvveti midir? Evet, bu gibi sorular sorulmalıdır ki insanın âcizliği, zayıflığı, çâresizliği anlaşılsın. Ve bu ikramların, ihsanların, lütufların aczimize binâen, zaafımızdan dolayı, cehlimize merhameten bize Rabbimiz tarafından koşturulduğunu idrâk edelim ve bu şuur ile de Hâlıkımıza karşı kulluk borcumuzun, hamd sorumluluğumuzun, şükür yükümlülüğümüzün farkına varalım.
İşte tam bu noktada, bu ihsanlar için, bu ikramlar için, bu iyilikler için yapmamız gereken hamd ve şükür, Rabbimizi tanıdığımızın, O’nu unutmadığımızın ve O’na minnetdâr ve hürmetkâr olduğumuzun en belirgin göstergesi olduğu gibi O’na olan kulluğumuzun da en güzel, en özet bir ifâdesidir.
Evet, o yüzden ki Kur’ân elhamdülillah ile başlar, namaz elhamdülillah ile devam eder. Bu sâyede kâinatın küçültülmüş bir örneği olan insan, kâinatın yaratılış gâyesini anlar, her şeyin şükre, hamde hizmet ettiğini kavrar ve namazın en muhteşem bir şükür şöleni olduğunu fark eder. Âlemlerin Rabbine günde en az kırk defa Fâtihalar vesilesiyle övgülerini sunar, acz ve fakrını itiraf edip minnetdârlığını ifâde eder. Ve neticede hamdin en meşhur mânâsı olan, Allah’ın mükemmel sıfatlarını izhar etmeye muvaffak olur.
Evet, hayatımızın her tarafında gördüğümüz ikramlarla rahmetini gösteren şefkatli bir Rabbin rahmetine, hürmet mânâsında şükretmemiz bir insanlık vazifesi değil midir? Rabbimiz, bizi sevdiğini nimetlerini cömertçe ihsan ederek çok açık bir şekilde bize gösterdiği halde, o nimetlere şükran ile mukâbele etmek bir yaradılış görevimiz değil midir? Eğer bu şükrân-ı nimet vazifesini yapmazsak, Yaradanımıza karşı küfrân-ı nimet durumuna düşüyor olduğumuzun farkında değil miyiz?
Hem insan, kâinatın küçültülmüş bir kopyası, evrenin minik bir örneğidir. Evet, âlemlerin Hâlıkı olan Rabbimiz, binler güzel isimlerinin her birisinin tecelli yeri olan her bir âlemden bir örnek, bir numûne insanın cevherinde emânet olarak bırakmıştır. Mesela, göz âlem-i mubassıratın bir numûnesi olduğu gibi, Basîr isminin, güzel bir meyvesidir ve bu isme açılan bir pencere ve bu ismi açan bir anahtardır. Kul gözünü Sâni’-i Basîr olan yaratıcısının emrettiği tarzda istimal etse, gözü gözün sâhibinin müsaade ettiği bir şekilde kullansa, birden o göz sıradan bir organ olmaktan çıkıp kâinat kitabını dikkatle ve hikmetle okuyan bir göz derecesine yükselir. Ve o göz her yerde rahmetin izini, yüzünü, özünü görebilen bir ibret gözü oluverir.
Mesela, insandaki hâfıza gibi aklî melekeler başta levh-i mahfuz olmak üzere pek çok âlemlerin bir numûnesi ve birçok isimlerin de keşfedilme vesilesidir. İnsan akıl ile Alîm, Hakîm Hafîz, Rahmân, Rahîm, Müdebbir, Mukaddir, Munazzım gibi pek çok isimlere kapılar açar, o isimlerin tecelligâhlarını seyreder. Akıl, o zaman öyle tılsımlı bir anahtar olur ki şu kâinattaki nihâyetsiz rahmet hazinelerini keşf eden ve sonsuz hikmet definelerini açan akıllı bir akıl olur. Ve sonuçta o akıl, sâhibini, ebedî saadete ulaştıran bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar.
İşte insan eğer, maddî ve mânevî her bir uzvunu, her bir duygusunu, her bir kabiliyetini Allah’ın emrettiği yere, Allah’ın emrettiği şekilde sarf etse hamdin şubelerinden olan şükr-i örfî’yi yerine getirmiş olur. Ve o insan olgun bir îmana ulaşıp en büyük bir insanlık olan müslümanlığı hakkıyla yaşasa, insanın cevherinde emânet bırakılan o örneklerin her birisi, kendilerine mahsus âlemlere birer pencere olur. İnsan o pencerelerden, o âlemlere bakar. Ve o âleme tecelli eden sıfatla, o âlemden tezâhür eden isme bir âyine olur. O vakit insan ruhuyla, cismiyle âlem-i şehâdet ve âlem-i gayba bir hulâsa olur ve o insan gerçek bir insan mertebesine çıkar, hakikî bir insan olur. Hakikî bir insanın yapması gereken şükrü, hamdi yapar ve neticede biiznillah, son nefesine kadar bir şükür fabrikası gibi çalışır.
Rabbimiz bizleri ömrünü şükür üzere geçirip, bir şükür fabrikası gibi çalışıp, mertebe-i rızaya ulaşan şâkir kullar arasına dâhil etsin. Özellikle de şükredebilmek nimetinin en büyük bir şükür sebebi olduğunu fark eden firâset yüklü bir îman ve bir İslâm bizlere nasip etsin. Âmîn. Âmîn. Âmîn.

Şifrenizi mi unuttunuz?