KURTULUŞ SAVAŞI ve BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ

129. Sayı Bediüzzaman Tarih

 

Algıları yalan, yanlış ve iftiralarla yönetmeye alışmış, cerbezeyi meslek edinmiş, itibar celladı, İslam düşmanı komite bu coğrafyada ümmetin birliğini önlemek için iki temel stratejiyi uyguluyor;

  • Alfabe değişikliği ile kültürel birliği bozmak ve yeniden tesis edilmesini engellemek,
  • Liderlik vasfı taşıyan ve İslam toplumuna yön veren kişileri itibarsızlaştırmak ve yok etmek.

Bu çabadan ziyadesiyle hissesini alan bir şahsiyet de şüphesiz Milli Mücadele kahramanlarından Bediüzzamandır. Memleketin kritik dönemlerinde hayatını hiçe sayarak vatanın ve milletin iman selameti yolunda cansiperane mücadele eden bu zatı,

  • Zararlı cemiyetler arasında göstermek
  • İngiliz ajanı yaftası yapıştırmaya çalışmak
  • Rahatına düşkünlük ithamlarına maruz bırakmak

tarihi gerçeklere ve hakkın hatırına karşı büyük bir cinayettir. Biz bu yazımızda elimizden geldiği kadar Bediüzzaman Hazretlerinin Kurtuluş Mücadelesindeki yerini ve tutumunu ortaya koymaya çalışacağız. 1. Dünya Savaşının başlamasından Ankara’ya geçişine kadar olan süreci ele alıp değerlendireceğiz.

  1. Dünya Savaşı (1914-1918)

28 Ekim 1914’de Osmanlı devletinin Almanya’dan devşirdiği iki gemi, Rusya’nın Sivastopol ve Odesa limanlarını bombaladı. Meclis-i Mebusan’ın onayı olmamasına rağmen Osmanlı Devleti fiilen savaşa girdi. Böylece ilk açılan cephe, Bediüzzaman Hazretlerinin de mücadele ettiği Kafkas cephesi oldu.

Meclis onayı olmayan bu fiili durum, 7 Kasım 1914’de Şeyhülislam Mustafa Hayri Efendi’nin fetvasıyla meşruiyet zeminine oturtulmaya çalışıldı. Sultan Reşat da yayınladığı Hatt-ı Hümayunla İslam dünyasını cihada çağırdı.

Bediüzzaman Hazretleri, savaşın patlak vermesiyle, 1914’de gönüllü alay kumandanı olarak Pasinler Cephesi’nde mücadeleye girdi. 1915’de Rus ordusu ve Ermeni çetelerine karşı cihad etti. 1916 senesinde Bitlis müdafaasında Ruslara esir düştü. Yaklaşık iki buçuk yıl süren Rus esaretinden -Müküslü Hamza Efendi’nin beyanına göre- 15 Mart 1918’de firar etti. Yaklaşık üç aylık bir zorlu yolculuktan sonra, 25 Haziran 1918’de İstanbul’a vasıl oldu. Sarıyer’e yerleşti.

Esaretten döndüğü yıl, savaş sırasında yazdığı İşaratü’l-İcaz eseri, Enver Paşa’nın da desteğiyle basıldı. 4 Ağustos 1918’de Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’ye aza yapıldı. Buradan aldığı maaşın büyük bir kısmıyla kitaplarını bastırarak millete ücretsiz dağıttı.[1]

25 Ağustos 1918’de devrin en yüksek sivil ilmi rütbesi olan “mahreç” payesi Padişah 6. Mehmed Vahidüddin tarafından verildi.[2] Bu rütbe vesikalarıyla ortada olmasına rağmen Bediüzzaman’ın ilmi kişiliğine dil uzatanların kulakları çınlasın.

Mondros Ateşkes Anlaşmasından Sonraki Durum

Darü’l-Hikmeti’l-İslamiyeye aza olduktan yaklaşık üç ay sonra 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Anlaşması imzalanır. Çok ağır maddeleri içeren bu anlaşma Yunan, İtalyan, İngiliz ve Fransızların işgalini hukuki zemine oturtmayı amaçlar niteliktedir. Nitekim anlaşmadan üç gün sonra İngilizlerin Musul’u işgaliyle proje uygulamaya konulmuş, Anadolu ve Trakya işgale uğramıştır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, ilk işgalin İngilizler tarafından sahneye sürülerek başlatılmasıdır. İtilaf devletlerinin elebaşısı olan İngiltere’nin oyun kurucu olmasına rağmen Kurtuluş Savaşında piyon hükmünde olan Yunanistan’ın ön plana çıkarılması ve İnkılap Tarihi kitaplarının bu merkezden hareketle işlettirilmesi dikkati mucib bir durumdur.

Bediüzzaman Hazretleri kendisinin de ifadesiyle, “Ben tehlikeli yerde mücahede etmek istiyorum. Siper arkasında mücahede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyade, burayı daha tehlikeli görüyorum”[3] demiştir. Büyük Millet Meclisi Hükümeti ve Mustafa Kemal’in Anadolu’ya davetine bu şekilde cevap vermiştir.

İtilaf Devleti gemileri 1918’in Kasım ayında İstanbul’a gelerek demir attı. Bu tarihten 16 Mart 1920’ye kadar İstanbul işgal edilmedi. 18 Ocak 1919’da Paris’te İtalya’ya vadedilen Batı Anadolu topraklarının Yunanistan’a ayak oyunlarıyla verilmesi, İngiltere ile İtalya’nın arasını açtı. Antep, Maraş, Urfa ve Adana’daki direniş ise Fransızları yıldırdı. Karşısında Kazım Karabekir Paşa’nın düzenli ordusunu gören ve Bolşevik Rusya’nın desteğini kader-i İlahinin bir sevki olarak kaybeden Ermenistan ise şansının olmadığının farkındaydı. Geriye İngiltere ve şımarık çocuğu Yunanistan kalmıştı. Yani Batı cephesinde Yunanistan’la savaş başladığında (6 Ocak 1921) güneyde Maraş’ı kaybederek (12 Şubat 1920), Urfa’dan çekilmek zorunda kalarak (11 Nisan 1920), yılmış ve akıbetini görmüş bir Fransa vardı. Doğuda ise Gümrü Anlaşması’nı (3 Aralık 1920) imzalayarak mağlubiyeti kabul etmiş bir Ermenistan vardı. Bir diğer ifadeyle Yunanistan’la savaş başlamadan Doğu Cephesi kapanmış, Güney Cephesi ise kapanmak üzereydi. Üstelik Alman korkusu İngiltere ve Fransa’yı birinci dereceden ilgilendiriyor. Anadolu onlar için ikinci plandaydı.

İşte bu şartlarda öncelikle yıldırılması gereken güç İngiltere’ydi. Çünkü İngiltere’nin yılması ve geri adım atması, Yunanistan’ın hükümsüz kalmasını beraberinde getirecekti. Bu noktada İngiltere’yle yapılacak mücadele ve ortaya koyulan duruş son derece önemliydi. İngiltere için önemli olan ise İstanbul’du. Çünkü Osmanlı Devleti’nin Meclisi, padişahı, hükümeti burada bulunmaktaydı. Osmanlı Anayasasına göre meclisin onaylamadığı bir anlaşma hukuken geçersizdi. Eğer meclis İngilizlerin dayattığı anlaşmayı imzalarsa, İngilizler bölgenin hukuki hâkimi olacaktı. Bu yüzden İngilizlerin elini zayıflatmak gerekiyordu. Bunun için İstanbul en tehlikeli ve bir o kadar da stratejik bölgeydi.

İngilizlerin payitaht ve meclis üzerinde denetim kurma ve işgalleri hukukileştirme çabaları ve stratejileri 28 Ocak 1920’de bozuldu. Son kez toplanan Osmanlı Mebusan Meclisi tehditlere pabuç bırakmayarak Misak-ı Milli Kararlarını kabul etti. Yani işgallerin hukuki ve meşru olmadığı onaylandı. Eğer işgal bölgeleri boşaltılmazsa savaşın göze alındığı İngilizlerin gözüne sokuldu.

Bu durumu hazmedemeyen İngiltere 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal etti. Padişah’ı doğrudan baskı altına aldı. Şeyhülislam’a işgallere karşı halkın direnişini önlemek için fetva yazdırttı.[4]

Eğer işgale karşı çıkılırsa İstanbul’un tamamen alınacağı tehdidi savruldu. Hatta bazı camilerde hocalara İngiltere ve Yunanistan lehinde dualar yaptırıldı.

Bu şartlar göz önüne alındığında Bediüzzaman Hazretlerinin tehlikenin merkezinde yürütmüş olduğu asimetrik mücadelenin ne kadar önemli olduğunu kavrayamamak ya ön yargılı bir yaklaşımın ya da cehaletin ürünüdür. Çünkü şartlar itibarıyla Padişahın tutsak edildiği, karar organının yani meclisin dağıtıldığı, ordunun teslim olduğu bir ortamda mücadele ediyorsunuz. Üstelik esaret altına alınan ve millete sahip çıkması gereken padişah ve hükümet zahirde İngiliz yanlısı bir politika izlemek zorunda. İşte böyle ümitlerin kesildiği, devletin sahip olduğu bütün imkânların kontrol altına alındığı bir ortamda ‘kral çıplak’ diyecek, millete ümit ve enerji olacak, hedef gösterecek muteber şahsiyetlerin duruşunun ne kadar öneme sahip olduğu aşikârdır.

Sahip olunan imkânlar noktasında ve dönemin şartları itibarıyla değerlendirildiğinde İstanbul’un durumu Anadolu’nunkinden çok daha zordur. Çünkü Anadolu’da 15. ve 25. kolordular gibi düzenli birlikler var. İşgale uğramayan noktalarda hızlı bir şekilde organize olmak mümkün ve halkın büyük çoğunluğu Anadolu’da yaşamakta ve milli mücadeleye taraftar. Halkı ve imkânları organize edecek komuta kademesi mevcut. Evet, bu açılardan bakıldığında İstanbul’un daha müşkül bir durumda olduğu görülür.

Şeytanın İzini Takip Etmeyin

Şartların en zor olduğu ve baskının en fazla hissedildiği yerde can düşmanınızın gardını düşürecek, moralini bozacak, direncini azaltacak fedakârlara ihtiyaç vardır.

İşte o fedakârların birisi de Bediüzzaman Said Nursi Hazretleridir. İngiltere’nin altı adımı anlamını ifade eden “Hutuvat-ı Sitte” adındaki eseriyle İngilizlerin tuzaklarını halka anlatmıştır. Bunun üzerine İngiliz başkomutanı (General George Milne)[5] Bediüzzaman’ı öldürme kararı alır. Fakat “Halk Bediüzzaman’ı çok seviyor. Siz onu öldürürseniz bütün Doğu Anadolu İngiliz’e ebediyen düşman olur. Aşiretler her ne pahasına olursa olsun isyan edip onun intikamını almaya çalışır” uyarısı üzerine bu kararından vazgeçer. Bediüzzaman bu durumu “Eski harb-i umumînin nihayetinde İstanbul’da İngilizlerin başkumandanının eline benim İngiliz aleyhine şiddetli yazdığım Hutuvat-ı Sitte ve başpapazına tahkirkârane sözlerim eline geçtiği halde, beni mahvetmek yüzde yüz ihtimali varken, hiddetini geri alıp ilişmemesi”[6] şeklinde ifade eder.

Yukarda da belirttiğimiz gibi Bediüzzaman Hazretlerinin İngilizlerle mücadelesi Anadolu Hükümeti tarafından da dikkatle takip edilmiş ve ısrarla Anadolu’ya çağrılmıştır. Fakat Bediüzzaman tehlike tamamen bitinceye kadar İstanbul’dan ayrılmayacaktır.

Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’daki mücadelesini taçlandıran Hutuvat-ı Sitte eserine “Şeytanın izini takip etmeyin.[7]“ emrini çağrıştıran ismi koymuştur. Adımlar, izler, yollar anlamına gelen hutuvat kelimesi, İngiltere’nin altı hilesini ortaya koymaktadır. Eserin adı bile İngilizleri çileden çıkarmak için yeterlidir.

Eserin giriş paragrafı ise günümüz dünya sistemini idare eden bu gücün hangi dinamiklerle hareket ettiğinin açık bir göstergesidir. Bu paragrafta Üstad “Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan suretinde şeytanın vekili olan insanlığa zulüm saçan ruh, fitnekârane siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan iblis, altı hutuvatıyla / hilesiyle âlem-i İslam’ı dağıtmak için, insanlarda ve insan cemaatlerindeki kötülük, pislik yuvalarını ve tabiatlarındaki kötülük duygularını fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.

Kiminin intikam hırsını, kiminin makam hırsını, kiminin aç gözlülüğünü, kiminin ahmaklığını, kiminin dinsizliğini, hatta en garibi, kiminin de taassubunu işletip siyasetine alet ediyor.”

Şimdi altı hileyi ve bu hilelere üstadın verdiği cevapları özet olarak sade bir şekilde ortaya koyacağız. Merak edenlerin orijinal metni mütalaa etmesine vesile olur inşallah. Kusur olursa nefsimizdendir.

  1. Hilesi: Der veya dedirir: “Siz kendiniz de dersiniz ki: Musibete müstahak oldunuz. Kader zalim değil, adalet eder. Öyleyse, size karşı muameleme razı olunuz!”

 

Cevap:Beşer zulmeder, Allah adalet eder

Yani siz zalimsiniz, zulmediyorsunuz. Oysa Allah adil-i mutlaktır.

 

  1. Hilesi: Der ve dedirtir: “Başka kâfirlere dost olduğunuz gibi bana da dost ve taraftar olunuz. Neden çekiniyorsunuz?”

 

Cevap: Yardım uzatan eli kabul etmek ayrıdır. Adavet /düşman eli öpmek ayrıdır… Senin ise, ey kâfir-i mel’un, senin küfründen neş’et eden /ortaya çıkan teskin kabul etmez husumet /düşman elini öpmek değil, temas etmek de İslamiyet’e adavet /düşmanlık etmek demektir.

 

  1. Hilesi: Der veya dedirir: “Şimdiye kadar sizi idare edenler fenalık ettiler, karıştırdılar. Öyleyse bana razı olunuz!”

Cevap: Ey şeytan! Onların fenalıklarının asıl sebebi de sensin. Âlemi onlara darlaştırdın, hayat damarını kestin, gayr-ı meşru evladını onlara karıştırdın. Dinsizliğe sevk ederek dini rüşvet isterdin. Onlara bedel seni kabul etmek, yalnız pis su ile kirlenmiş elbiseyi, hınzırın bevliyle yıkamak demektir. Sen yalnız hayvancasına geçici bir hayata dayalı, haram-helal dinlemeyen dünya zevklerini bize bırakıyorsun; insanca, İslam’ca hayatı öldürüyorsun. Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. Senin rağmına yaşayacağız!

  1. Hilesi: Der veya dedirir: “Sizi idare eden ve bana muhâsım /düşman vaziyetini alanlar Anadolu’daki sergerdeleridir /milli mücadelecilerdir. Maksatları başkadır. Niyetleri din ve İslâmiyet değildir.”

 

Cevap: Vesilelerde niyetin tesiri azdır. Maksadın hakikatini tağyir etmez. Çünkü maksud, vesilenin vücûduna terettüp eder; içindeki niyete bakmaz. Meselâ: ben bir define veya su bulmak için bir kuyu kazıyorum. Biri geldi, kendini saklamak veya orada çöplerini gömmek için, bana yardım ederek kazdı. Suyun çıkmasına ve definenin bulunmasına niyeti tesir etmez. Su fiiline, kazmasına bakar, niyetine bakmaz. Bunun gibi, onlar bizi Kâbe’ye götürüyorlar. Kur’an’ı yüksek tutmak istiyorlar. Bütün felâketimizin menbaı  /kaynağı olan Avrupa muhabbetine bedel, husumetini esas tutuyorlar. Niyetleri ne olursa olsun, bu maksatların hakikatini tağyir edemez.

 

Bu cevap lügat kıtlığımızdan veya ifadeye yabaniliğimizden anlaşılması zor gibi gözükse de meseleye güzel neşter vuruyor. Yani der; bizim amacımız memleketin, namusun ve dinin kurtulmasıdır. Bu mücadelede birilerinin faklı amaçlar taşıması ve bu amaçları için Yunanla, Fransız’la, İngiliz’le savaşması bizim maksadımıza hizmet eder. Çünkü çatıştıkları düşman bizim de düşmanımızdır.

 

  1. Hilesi: Der: “İrade-i Hilâfet, siyasetimin lehinde çıktı.”

 

Cevap: …Değil Vahidüddin gibi mütedeyyin bir zat, hatta en fâcir bir adam da, yalnız ism-i Hilâfeti taşıdığı için isteyerek senin lehine çıkmaz. Demek, mükrehtir  /baskı altındadır. O halde ona itaat, bulunduğu şartlardan dolayı itaat etmemektir. Çünkü Padişah hür olsa ey İngiliz sana itaat etmez…  

 

Rıfat Börekçi’nin Ankara’da, güvenli bölgede verdiği milli mücadeleyi destekleyen fetvalarını yere göğe sığdıramayanların kulakları çınlasın. Amacımız Ankara’da yayınlanan fetvayı küçümsemek değil elbette. Tarih ilminde asıl olan bulunduğunuz şartlar çerçevesinde ne yaptığınız ve hangi riskleri aldığınız gerçeğidir. Nitekim Bediüzzaman Hazretlerinin İstanbul gibi o dönemin en tehlikeli ve işgal altındaki bir bölgede verdiği bu fetva, onu milli mücadelenin kahramanı yapmaya tek başına yetecek durumdadır.

 

Bunun yanında 11 Nisan 1920 tarihinde Şeyhülislam Dürrîzâde Abdullah Efendi’nin, Kuva-yı Milliye’nin aleyhine verdiği fetvalara karşı, “İşgal altındaki bir memlekette İngilizlerin emri ve tazyiki /baskısı altında bulunan bir idarenin ve meşihatın fetvası mualleldir /sakattır, mesmu olamaz /dinlenilmez, itaat edilmez. Düşman istilasına karşı harekete geçenler asi değillerdir, fetva geri alınmalıdır”[8] demiştir.

 

Millet Anadolu’da savaşırken o İstanbul’da keyif çatıyordu diyen zevatın da kulakları çınlasın. Acaba Hazretin o dönemde aldığı riskin yüzde birini bugün kendi memleketleri için alabiliyorlar mı?

 

  1. Hilesi: Der ki: “Bana karşı mukavemetiniz beyhudedir. Müttefikiniz beraberken yapamadığınız şeyi şimdi nasıl yapacaksınız?”

 

Cevap: En ziyade hile ve fitne kuvvetiyle ayakta duran azametli kuvvetin bizi ye’se /ümitsizliğe düşürmüyor. Evvela: Hile ve fitne, perde altında kaldıkça tesir eder. Zâhire /açığa çıkmakla iflâs eder, kuvveti söner. Perde öyle yırtılmış ki senin yalanın, hilen, fitnen; hezeyana, maskaralığa inkılâp edip akim kalıyor.

 

Saniyen: O kof kuvvetin, yüzde doksanı sana karşı itilâf /anlaşma kabul etmez. Muhâsım /düşman bir cereyan /akım, atalete /tembelliğe mahkûm ediyor. Fazla kalan kuvvetinle dert ve dermanda müşterek olan âlem-i İslam’ı susturacak, depretmeyecek derecede eskisi gibi bir istibdat altında tutmaya ihtimal versen, şeytan iken eşeğin eşeği olursun!

 

Yani anladığıma göre Üstad diyor ki; ey İngiltere, sömürge bölgelerin coğrafi olarak çok geniş gözükebilir. Fakat sömürgelerinde yaşayanlar seninle birlikte hareket etmeye artık yanaşmıyor. Üstelik sana düşman olan bir akım var. Bu akım çalışmaktan ve çatışmaktan ziyade tembelliği ön plana çıkarıyor. Bütün bunları değerlendirdiğimizde elinde çok da bir gücün yok. Bu az gücün ise dertte, tasada, kıvançta birlikte hareket etmeye alışmış İslam dünyasını tamamen etkisiz hale getirmeye yetmez. Eğer buna yeltenirsen sen artık hileli kurnaz bir şeytan olmaktan çıkar, eşeğin eşeği olursun.

 

Gerçekten o dönem itibarıyla sömürgeleriyle ciddi problemler yaşayan, iç politikada halkın desteğini kaybetmeye başlayan İngiliz hükümeti için bu müthiş bir gözdağıdır. Dâhiyane bir dik duruştur. Bu psikolojik harp Yunanla yapılan silahlı çatışmadan geri değildir.

 

Salisen: Mademki öldürüyorsun. Ölmek iki suretledir: Birinci suret: Senin ayağına düşmek, teslim olmak suretinde ruhumuzu, vicdanımızı ellerimizle öldürmek, cesedi de güya ruhumuza kısasen sana telef ettirmektir. İkinci suret: Senin yüzüne tükürmek, gözüne tokat vurmakla ruh ve kalbimiz sağ kalır, ceset de şehit olur. Akide faziletimiz tahkir edilmez /inanç değerlerimiz hakarete uğramaz; İslamiyet’in izzetiyle istihza /alay edilmez.

Elhasıl: İslâmiyet muhabbeti, senin husumetini istilzam eder /gerekli kılar, emreder. Cebrail, şeytan ile barışamaz.

Siyasetimizde en acınacak, en ebleh /ahmak bir akıl varsa, o da öylelerin aklıdır ki, İngiliz milletinin ihtiras ve menfaatini, İslamiyet’in menfaat ve izzetiyle uyuşmasını mümkün görüyor. Burada en sefil ve en ahmak kalb, öylelerin kalbidir ki; hayatı İngiliz himayesi altında kabul eder. Hayatımızı onun himayesi altında mümkün görüyor.

O dönemde en çok konuşulan konu Amerikan Mandasını mı kabul edelim? Yoksa İngiliz himayesini mi? Hatta işgal altına girmemiş olan ve Sivas’ta toplanan Kongreye damgasını vuran bir mevzudur bu. Kongreye katılan delegelerden büyük bir kısmı da Amerikan mandasını savunmuştur. Fakat Bediüzzaman burada da açıkça görülen ifadeleriyle işgal altındaki İstanbul’da bağımsızlıktan başka bir hedef ortaya koymamıştır.

Der: “Yaşayınız. Fakat bir tek adam bana hıyanet etse yakarım, yıkarım!”

Şayet bir adam hakka sadakat namına onun kâfirane zulmüne karşı hıyanet etse, Ayasofya’ya iltica etse; milyarlara değer o mukaddes binayı harab eder. Veyahut bir köyde ona bir hain bulunsa, çoluk çocuğuyla mahvetmek veya bir cemaatte ona muzır biri varsa cemaati ifnâ /yok etmek, her vakit kendinde salahiyet görüyor. Lânet o medeniyete ki, ona o salâhiyeti vermiş! Acaba, bütün millet bir kalbde -hem münafık, hançer-i zulmünden mütelezziz olacak /lezzet alacak ahmak bir kalbde- ittifakından daha muhal ne var?

Burada da Üstad Mondros Ateşkes Anlaşması’nın yedinci maddesine atıf yapmaktadır. Bu maddeye göre “İtilaf Devletleri güvenliğini tehdit eden bölgeleri işgal edebilir” ifadesi yer almaktadır. Yani bir taraftan Wilson İlkeleriyle “Türkler çoğunlukta olduğu yerlerde diledikleri gibi hareket edebilir deyip, diğer taraftan da Mondros Ateşkesine yedinci maddeyi koymak, muhatabını ahmak görmekten başka bir şey değildir. Çünkü her toplulukta mutlaka zarar verenler, suç işleyenler bulunur. İşte yedinci maddeyle İngilizler her cürmü bahane edip bütün toprakları ele geçirebilir. “Bütün milletin bir kalpte ittifakından daha muhal ne var.” ifadesi yedinci maddenin ne kadar tehlikeli olduğuna bir atıftır.

Şeytan gibi hasis hisleri, fena ahlâkları teşci’ /cesaretlendirir ve himaye eder, iyi hisleri söndürür. Hem insanî, İslâmî hayatı men’ etmekle /yasaklamakla beraber, muvakkat hayvanî bir hayatı, iki genc-i mücehhez pençeli /iki kuvvetli gizli cihazı; ekseriyeti kazanmak için, imhayı esas program yapmış, iki kelbi iki ciğerimize musallat ederek bizi silâhtan tecrit ediyor. İşte onun himayeti, işte hayatımız!

Bu paragraftan itibaren Üstad İngilizlerin asıl maksadını ortaya koymaktadır. İki genc-i mücehhez pençeli /iki kuvvetli gizli cihazı; ekseriyeti kazanmak için, imhayı esas program yapmış” ifadesindeki iki kuvvetli gizli cihaz olarak,

  • Şeytan gibi pis hisleri ve fena ahlakları cesaretlendirerek himaye etmek
  • İnsani ve İslami yaşayışın önüne engeller koyarak hayvani lezzetleri ön plana çıkarmak

Bu yaşam tarzının içimize bir proje olarak sistemli bir şekilde yerleştirilme gayretini, iki köpeğin ciğere saldırmasına benzeterek durumun vahametini ortaya koyuyor. Zira

İngilizlerin en büyük emeli,

Bizi biz yapan dini ve mukaddes değerlerimizi yok ederek dirilmeyecek şekilde ortadan kaldırmaktır. Bu durum bir sonraki paragrafta şöyle ifade edilmektedir;

O hasım, gösterdiği kin ve husumet harpten neş’et etme değildir. Harpten olsaydı, tabiî mağlûbiyetimizle sairlerin husumeti gibi sükûnet bulurdu. Hem hasmın, uzakta çirkin yüzündeki riyakârane çizgileri güzel zannedilirdi. Yakında görenler, İnşallah daha aldanmaz.

İşte bu paragrafta Üstad, İngilizlerin bize olan düşmanlığı sadece siyasi ve ekonomik sebeplere dayalı değildir demektedir. Eğer öyle olsaydı, bizi mağlup edip istediğini alır ve düşmanlığını devam ettirmezdi. Bu durum gösteriyor ki onların asıl hedefi, bizi biz yapan ahlaki, imani ve kültürel değerlerimizi imha etmektir. Çünkü bu değerlerin bizde baki kalması, yeniden ihyamızı kaçınılmaz kılacaktır. Burada üzücü olan şu ki İngilizlerin çok önceden gördüğü hakikati bizim akillerimizin görmekte zorlanması ve kurtuluşu hala Avrupa, Amerika kapılarında aramasıdır.

İngilizlerin güçlü görüntüsüne karşı Üstad asıl güç kaynaklarını şöyle zikreder;

Evet, şefkatli tavuk cesareti, hamiyetli keçi ıztırarî şecaati gibi, fıtrî bir heyecan, demir güllede su gibi zulmün bürudetli husumet-i kâfirânesine maruz kaldıkça her şeyi parçalar. Rus mojikleri /köylüleri buna şahittir.

Bununla beraber, imanın mahiyetindeki harikulade şehâmet, izzet-i İslamiyet’in tabiatındaki âlem-pesend şecaat, uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mucizeleri gösterebilir.

İşte bu son iki paragrafta tavuk, keçi, su gibi görünüşte zayıf olan varlıkların zaruret durumunda, başka çıkış yolu kalmadığında nasıl kendilerinden çok güçlü olan varlıkları alt ve mağlup ettiğini belirtiyor. Aynen öyle de iman ve İslam’ın güzel hasletlerinin yeniden içimizde hayat bulmasıyla mucizevari muvaffakiyetlerin olacağını kati kanaatle ortaya koyuyor.

Dolayısıyla kurtuluşu şeytan İngiliz’in himayesinde, hileci Amerika’nın kapısında aramak divaneliktir, der Bediüzzaman.

Bunun yanında yine aynı tarihlerde Bediüzzaman Hazretleri, Angilikan Kilisesi Başpapazının İslam âlimlerinden sorduğu altı suale altı yüz kelime ile cevap istemesine karşı şu cevabı verir;

“Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazının toplarını tahrib ve İstanbul’u istilâ ettiği hengâmda, o devletin en büyük daire-i diniyesi olan Angilikan Kilisesinin Baş Papazı tarafından, Meşihat-ı İslâmiyeden  (Osmanlı Diyanetinden) dinî altı sual soruldu.

Ben de o zaman, Dârül-Hikmetil-İslâmiyenin (diyanette bir kurul) azası idim. Bana dediler: “Bir cevap ver. Onlar, altı suallerine altı yüz kelime ile cevap istiyorlar.”

Ben dedim: “Altı yüz kelime ile değil, altı kelime ile değil, hatta bir kelime ile değil, belki bir tükürük ile cevap veriyorum.

Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrurane üstümüzde sual sormasına karşı yüzüne tükürmek lâzım geliyor… Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne! demiştim.”

Daha sonra cevapları verir ama onlara değil! Bu sualleri duyup da acaba nasıl cevap verilecek diye merakla bekleyen ehl-i imanın hatırı için onlara cevap verir ve şöyle der:

“Onu muhatab etmem. Bir hak-perest adama böyle cevabımız var:

O dedi birincide:

1- “Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) dini nedir?”

Dedim: İşte Kur’an’dır. Erkân-ı sitte-i iman (imanın altı şartı), erkân-ı hamse-i İslâm (İslam’ın beş şartı), esas maksad-ı Kur’an…

2- Der ikincisinde: “Fikir ve hayata ne vermiş?”

Dedim: “Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dair şahidim mealen: “Emredildiğin gibi dosdoğru ol!”[9] “De ki Allah birdir.”[10]

3- Der üçüncüsünde: “Mezahim-i hazıra (sınıf çatışmalarını) nasıl tedavi eder?”

Derim: “Hürmet-i riba, hem vücub-u zekâtla (faizi yasaklayıp zekâtı farz kılmakla). Buna dair şahidim: “Allah alış-verişi helal, faizi haram kıldı.”[11] “Namaz kılın, zekât verin!”[12]

4- Der dördüncüsünde: “İhtilal-i beşere (toplumsal ayaklanmalara) ne nazarla bakıyor?”

Derim: Sa’y (çalışmak), asıl esastır. Servet-i insaniye, zalimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde.

Buna dair şahidim: “İnsan için ancak çalıştığı vardır.”[13] “O kimseler ki, altın ve gümüşü biriktirirler ve onları Allah yolunda sarf etmezler. İşte onları (pek) elemli bir azap ile müjdele!”[14]

Görüldüğü gibi, Hz. Üstad altı sual sorulduğunu söylemekle birlikte, bunlardan dördünü cevaplamaktadır. Bu altı sualin manalarını bu dördü içinde toplayarak cevap vermiş olsa gerektir. Ya da bu dördünü cevapladıktan sonra, diğer ikisini cevaplamaya ihtiyaç kalmadığını düşünmüş de olabilir.

Netice-i Kelam

Türkçe ve Arapça olarak basılan Hücumat-ı Sitte Risalesi o dönemde büyük yankılar uyandırır. Milli mücadelenin tamamlanmasıyla Bediüzzaman Ankara hükümetinin ısrarlı davetine icabet eder. Kasım 1922’de Ankara’ya gelir. Büyük Millet Meclisinde resmi törenle karşılanır. Antalya milletvekili Rasih Efendi tarafından dua için kürsüye davet edilir.[15]

Büyük Millet Meclisi’nde yaşananları da inşallah bir başka yazımızda ele almak mümkün olur.

Şimdi İngilizlere karşı canını hiçe sayarak en tehlikeli bölgede bu hizmetleri ve duruşu ortaya koyan bir zata;

  • Milli mücadele döneminde İstanbul’da keyif çatıyordu
  • İngilizlerin adamıydı
  • İngiliz himayesini savundu
  • Sait Molla ile isim benzerliğinden yola çıkarak Kürt Teali Cemiyetine üyeydi

gibi yakıştırmalar yapmak hakikate karşı göz kapamak, cehalet veya maksatlı yaklaşımın bir göstergesi değildir de nedir? Böyle bir yaklaşım İngilizlerin politikasına hizmet etmekten öteye geçebilir mi?

Rabbim vatanın bağımsızlık ve istiklaline, din ve namusun bekasına -canını hiçe sayarak- hizmet etmiş böyle kahramanları katında yükselttiği gibi, millet nezdinde yüceltsin. Bizleri de bu hak âşıklarının yolundan ayırmasın…

 

 

 

 

[1] Emirdağ Lahikası

[2] Bediüzzaman Said Nursi ve Hayru’l-Halefi Ahmet Hüsrev Altınbaşak (Hayrat Neşriyat)

[3] Tarihçe-i Hayat

[4] Diyanet İslam Ansiklopedisi (Dürrîzâde Abdullah Beyefendi)

[5] Abdulbaki Çimiç (İstanbul’u işgal eden İngiliz Başkumandanı ve Bediüzzaman)

[6] Emirdağ Lahikası

[7] Bakara Suresi, 168

[8] Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi

[9] Hud Suresi, 112

[10] İhlas Suresi, 2

[11] Bakara Suresi, 275

[12] Nur Suresi, 56

[13] Necm Suresi, 39

[14] Tevbe Suresi, 34

[15] TBMM Zabıt Ceridesi, c. 24, s. 457

 

AĞUSTOS SAYIMIZ
Bu Sayıyı Satın Al

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,