Sen Güzele Talip Ol!

128. Sayı

 

Kaldığım köşk muhteşemdi. İşlemeli ceviz ağacından kapıları, Ahlat taşından duvarları, vitraylı pencereleriyle göz kamaştırıyordu.  Dışı gibi içi de bir o kadar harikuladeydi. Kristal tırabzanlı ahşap merdivenlerden geniş salona çıkıldığında altın yaldızlı koltuklar, sedef kaplamalı mobilyalar, zigon tarzında altın renkli sehpalar, büyükçe kristal avizeler, gümüşten şamdanlar,  biblolar, süs eşyaları, değişik motiflerle süslenmiş duvarlar, duvarlara özenle yerleştirilmiş levhalar, en pahalı tül perdeler vardı. Eşyalarımın bütününde bir ahenk, estetik vardı. Uyum içerisinde olmayan bir tek bendim. Evde emanet bir eşya gibi duruyordum. İstediğim her şey olmasına rağmen her nedense huzursuzdum. Saatlerdir yatağımda olduğum halde bir türlü uyuyamıyordum. Oysa bir dirhem uyku için neler yapmazdım ki… Gözlerimi tavanda bir noktaya diktim. Böyle zamanlarda nedense aklıma hep çocukluğum gelirdi. Küçükken canım sıkıldığı zaman toprak evimizin kalın döşemelerini, sonra onun altındaki ince tahtaları sayar sayar başa dönerdim. Şimdiyse bu ruhsuz alçıpan asma tavanlarda sayılacak pek bir şey yoktu. Üzerime attığım yorgan beni rahatlatmak şöyle dursun boğuyordu sanki. Tıpkı çocukluğumdaki gibi sağ elimi avucumun içine alıp,  ayaklarımı karnımın içinde doğru çekerek uyumayı denedimse de kâr etmedi. Dışarıdaki ayın şavkı üzerime vurunca terliklerimi giyerek pencereye koştum. Ağzımdan çıkan nefesin buharını karanlığa teslim ettiğimde kendimi bir nebze rahatlamış hissetmiştim. İçimin aksine yıldızlar hiç olmadığı kadar parlak gözüküyordu. Birçoğu uzaklara serpilmişse de çiçek buketi gibi bir arada olanlarda az değildi. Simsiyah karanlığa ekilen ışıltılı boncuklar, uçsuz bucaksız semada geziniyorlardı. Üşüdüğümü fark edince oradan ayrıldım. Yatağımın solundaki aynalı komodinin önünde durdum. Saçlarım karanlıkta görünecek kadar beyazlaşmıştı. Oysa daha kırk beşinde bile değildim.  Eskiden, “Saçlarıma aklar düştü.” diye yakınırdım. Şimdi ise yakınlarıma, “Saçımda bir hayli siyah var.” diye espriler yapıyorum. Yüzümdeki derin çizgileri ay ışığı bile örtememişti. Aynalar, çizgileri saklamıyor, beyazları örtmüyordu. Aynalar bütün gerçekliğiyle sırlarımı ifşa ediyordu. Aynalar acımasız, aynalar vefasızdı. Sahi vefasız olan sadece o muydu?

Hayatın aynalardan ne farkı vardı ki? Her daim gerçeği suratıma çarpıyordu. Her şeyim olmasına rağmen köşk de yapayalnızdım. Aynadan yüz çevirip yatağıma döndüğüm sırada gözüm yatağımın yanı başındaki küçük komodinin üzerindeki eşyalara ilişti. Onlarda tıpkı ruhum gibi bir med-cezir yaşıyorlardı. Okuduğum Felsefe kitaplarını üst üste gelişi güzel dizmiştim. Kalınca gözlüğümün camları çizilecek şekilde duruyordu. Su bardağından taşan damlalar komodinin üzerine dökülmüştü. Kolonyamın kapağı yere düşmüş, birkaç şamdanlık ise satranç taşları gibi iç içe geçmiş vaziyetteydi. Başucumdaki sudan birkaç yudum aldım, dökülen damlaları elimle sildim. Ters dönen gözlüğümü olması gerektiği gibi bıraktım. Şamdanlıkları düzelttim.  Açık olan kolonyayı yüzüme, boynuma ve göğsüme döktükten sonra kapattım. Dağınık düşüncelerim hariç ortalığı düzeltmiştim. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. İçimden, “Koskoca profesör yatağında aklıyla, ruhuyla, kalbiyle hâsılı bütün hissiyatlarıyla ne kadar da yalnız, ne kadar da çaresiz.” diye geçirdim. Ruhumdaki fırtınaları dindirecek sakin bir liman bulamıyordum. Komodinin üzerinde dünden kalan açık kitabımı elime aldığımda okumak için almadığım o kadar belliydi ki. Benimkisi zaman geçirmekti. Sayfalarını üstünkörü karıştırdıktan sonra kapatıp tekrar yerine koydum. Beni boğan yataktan bir an evvel kurtulmak için ani bir hareketle ayağa kalktım. Işığı yaktıktan sonra ellerimi arkadan bağlayarak, üzerimdeki kırmızı robdöşambr kıyafetimle odanın içerisinde bir sigara tüttürerek gezinmeye başlamıştım ki oğlum içeri girdi. Bana mahmur gözleriyle bakarak:

“Babacığım ışıkları yanık görünce.” dedi.

“Gel evlat gel ziyanı yok.” dedim.

“Neyiniz var baba zaten kaç gündür…”

Sözünü bile tamamlamasına müsaade etmeden, “Kaç gündür uyuyamıyorsun.” diyeceksin değil mi? “Oysa ortada hiç bir sebep yok.”

“ Biraz da öyle değil mi?” dedi.

“Ah bir bilsen birazcık uyku için neler verebileceğimi. Lakin uyuyamıyorum evlat, uyuyamıyorum.” dedim.

Derinden bir “Ah!” çektikten sonra elimdeki sigarayı bir sinirle komodinin üzerindeki kül tablasında söndürdüm. Ardından yatağımın başucundaki yastığı elime alarak bir hışımla yatağa fırlattım:

“Yumuşak yastıklar başımı kemirmekten başka bir işe yaramıyor.” dedim, “Bir dost gibi sığındığım bu yorgan ise benim baş düşmanım, benim katilim, benim kâbusum.” Ardından, elimi döşeğimin üzerinde gezdirerek, “Şu döşeğe bir bakar mısın? Bir kaldırım taşı gibi soğuk ve ürkütücü”

Sonra bir süre sustum. Gözüm komodinin üzerindeki kitaplara ilişince tekrar konuşmaya başladım. En üsteki üç kitabı sırasıyla elime aldım. Bir mendil gibi yatağın üzerine her fırlattığımda kitabın ve yazarının ismini söyledim:

“Böyle Buyurdu Zerdüşt- Friedrich Nietzsche,  Kapital -Karl Marx, Pozitif Felsefe Dersleri-Auguste Comte” dedim. “Bunların hiç birinin bana saadet vermediğini biliyor musun evlat?” diye ekledim.

Oğlum sözlerimdeki çelişkiyi fark etmiş olacak ki:

“Baba yıllarca bizlere kişiliğini, makamını, şöhretini hatta bütün saadetini o eserlere borçlu olduğunu söylerdin hep.”

Duymamış gibi davranarak pencere kenarına yürüdüm. Oradan dışarıya bakarak elimle bir üçgen çizdim:

“Ah şu darağaçları, ah boynumu vuran acımasız giyotin. Saadetimin en büyük engeli.”deyince,

Oğlum dışarıda bir şey varmış gibi pencere kenarına kadar geldi. Aradığını bulamayınca:

“Baba Allah aşkına yine başlama. Ne darağacı ne giyotini. Beni korkutuyorsun.”dedi.

Hafifçe gülümsedim:

“İdam sehpasını görünürde değil, görünmeyende arasana.” dedim.

“Niçin görünmeyende arayayım.” diye cevap verdi. “Neden olmayan dertlerin peşine düşeyim. Olmayan sıkıntıları tahayyül edeyim. Babacığım ademe vücut rengi vermeyi bırak lütfen.”dedikten sonra aramızda şu konuşmalar geçti:

“Öyle ya ben dövülmeden ağlayan bir deliyim değil mi?”

“Onu demek istemedim ama annemin ölümünden sonra çok değiştiğini söyleyebilirim.”

“Değişmek kötü müdür dersin? Bir bostan korkuluğu gibi hep aynı kalmak ürkütmüyor mu seni?”

“Beni ürküten tek şey istikbalin.”

“Senin istikbal dediğin yarınından emin olmadığın birkaç günlük dünya hayatı.”

“Nasıl yani?”

Oğlum anlamakta zorlanıyordu. Gerçi üniversite öğrencisiydi. Yalnız yine de sözlerimin tevile ihtiyacı olduğunu hissederek, ona işaret parmağımla bulunduğumuz odanın orta yerini göstererek:

“İşte demin bahsettiğim, seninse bir türlü kabul etmediğin ve bizim şu kısacık dünyadaki bütün planlarımızı, hayallerimizi alıp götüren darağacı işte şu meydanda. Birazcık derin baksan sen de göreceksin. Hem sadece burada da değil, kurulan darağaçları odamızın her köşesindeler tavanda, tabanda, perdelerin arkasında, belki şu koltuğun üzerinde, belki evin dışında, bin bir özenle yetiştirdiğimiz çiçek bahçemizin arasında, belki daha da uzaklarda en kuytu köşelerde, en izbe karanlıklarda,  en muhkem kalelerin içerisinde.” dedikten sonra elimi yumruk gibi yaparak ısırdım. Ardından evin içinde bir meczup gibi o tarafa, bir bu tarafa doğru hızlı hızlı gidip gelmeye başlarken, “Yok, oğlum yok onun olmadığı bir iğne deliği, bir nefes bile yok.  İşin kötüsü istesen de istemesen de seni o darağacına doğru iten bir aslan saldırmak için arkanda mütemadiyen bekliyor. Üstelik sen de yaralısın.” dedim.

Oğlum endişeli bir yüz ifadesiyle:

“Güzel babacığım bahsettiklerin bir vehimden, bir kurgudan ibaret. Şifreli konuşmalarından bir şey anlamıyorum. Ortalıkta ne bir yara ne bir aslan ne de bir darağacı var.”

“Hepsi birer rüya öyle mi? Sana göre ben hayal denizinde yüzen bir zavallı mıyım?” dedim sinirlenerek.

“Onu demek istemedim.”deyince,

“O halde dinle işin hakikatini.” dedim. “Dünya denilen evimizde çekilen ıstıraplar, musibetler,  hastalıklar birer yara değil de ne sevgili oğlum? Ecel kezzabını içirmek için arkamızdan sürekli koşan aslanı görmüyor musun? Darağacında sallanan ölülerden habersiz misin?  Sevdiklerimiz, gönlümüzü verdiklerimiz neden etrafa savrulan bir balık yemi gibi başıboş? Nereden geliyoruz evlat ve nereye gideceğimizi bilenimiz var mı? Bir oyunun içindeki figüranlardan farkımız ne? Heyhat gözümün nuru oğlum! Ne ben tam olarak kavrayabildim bunları ne de sen anlayabildin bütün yaşananları. Daralıyorum oğul,  gördüğüm, dokunduğum,  kokladığım, işittiğim her ne varsa ürkütüyor beni.  Her şey bana düşman, her şey bana yabancı.”

Çocuğum yanımda olmasa hüngür hüngür ağlayacaktım. Başımı ellerimin arasına alırken, “Şimdi lütfen beni yalnız bırakır mısın? Diyebildim ancak.

Oğlum müşfik bir halde:

“Ama baba!”diyerek elini bana doğru uzattı.

Lakin kabul etmeyerek, “Lütfen oğlum hiç olmazsa bu gece içimdeki savaşla beni yalnız bırakır mısın?” dedim.

Oğlum ısrar edildiğinde benim daha da sinirleneceğimi bildiği için üstelemedi. Çaresizce kapıyı kapatıp dışarı çıktı. Onu kırdığımın farkındaydım. İçimi bir pişmanlık kaplamıştı. Son günlerde hep böyleydim zaten. Önüme gelene söyleyeceğimi söylüyor, sonrasında ise pişmanlık duyuyordum. Ruhumdaki vaveylalar baskın gelince gayri ihtiyari bir şiir mırıldandım:

“Bu akşam o kadar durgun ki sular

Gömül benim gibi kedere diyor

İçimde maziden kalma duygular

Ağla geri gelmez günlere diyor.”

Başımı komodinin kenarına usulca koydum. Bir müddet sonra uyumuşum.  Sabaha doğru bir rüya gördüm. Ortalığı aydınlatan ışık huzmesiyle birlikte uzaklardan ruhumu okşayacak kadar güzel bir ney sesi geliyordu. Ardından aksakallı, uzun boylu, yeşil sarıklı piri fani birisi yaklaşarak:

“Evlat görüyorum ki dipsiz bir kuyuya düşmüş gibisin.” dedi tebessüm ederek.

“Efendim…”diyerek yutkundum.

Eliyle susmamı işaret etti:

“Seni o dipsiz kuyudan kurtaracak bir tılsım öğreteceğim.”dedi. “Onu kullanırsan o korktuğun darağacı seni keyiflendiren bir salıncağa döner. Arkandan koşup gelen aslan ise seni sahili selamete götüren bir at olur. Kokuşmuş yaraların içinde bir ilaç vereceğim. Güzelce istimal ettiğin takdirde o yaraların güzel kokulu gül-i Muhammedî (sav) denilen latif bir çiçeğe döner. Hem seni duçar olduğun sıkıntılarından alıp başka diyarlara götürecek bir bilet vereceğim. Onunla bir senelik yolu bir günde kat edeceksin.  Eğer söylediklerime inanmıyorsan birazcık tecrübe et.” dedi.

Benden daha şifreli konuşan birisi olsa da aradığımı bulmuş gibiydim. İlk defa birisi içimde kaynayan volkanı söndüreceğini, ilk defa biri, “Sen hastasın bu da senin şifan” diyerek nasihatler ediyordu.

“Her dediğini yapmaya hazırım. Yeter ki beni bu ıstıraptan kurtar. Ateşime bir su dök” dedim hiç düşünmeden.

Tam karşımda duran zatın yanına doğru ilerliyordum ki bir anda her şey bir köpük gibi gözden kayboldu. Ortalıkta ne gördüğüm o nurani zattan ne de sesinden eser vardı. Yalnız uzaklardan gittikçe artan bir kahkaha sesi duymaya başlamıştım. Fakat az önceki ruhuma huzur veren ney sesine nispeten bu ses de tezyif, bu ses de tahkir, bu ses de korku vardı. Endişeyle sağa sola doğru koşuşturmaya başlarken o malum kahkahanın sahibi adam da bir anda içeri girdi. Üzerinde siyah pelerin, boynunda siyah bir kaşkol vardı. Tırnakları uzundu. Siması korkunç olmakla birlikte, parmaklarında ve bileklerinde değerli ziynetler taşıyordu. Ayağında baldırlarına kadar uzanan deriden yapılmış siyah bir çizmesi vardı. İlk gördüğüm zat, ne kadar sade ise bu bir o kadar şatafatlıydı. Kendinden emin bir vaziyette yüksek ökçeli ayakkabılarını yere vura vura yanıma kadar sokuldu. Elinde tuttuğu kadehi yudumlarken başlamıştı konuşmaya. Ağzından bal damlıyordu sanki. Beni yere göre sığdıramıyor, ha bire meziyetlerimden, üstünlüklerimden bahsedip duruyordu. Niye yalan söyleyeyim övücü konuşmalarıyla kendime olan güvenim artmış,  az önceki korku ve endişelerim de uçup gitmişti sanki. Yalnız karşımdaki adamın kızıl gözlerindeki alaycı bakıştan huzursuzdum.

Siyah pelerinli adam, neden sonra asıl söylemek istediklerini anlatmaya başladı:

“Hey sevgili arkadaşım!” dedi, güvenimi kazanmak için. “Senin gibi bir profesör az önceki yaşlı bunağın sözünü dinleyecek değil her halde. Istırabını böyle dindiremezsin.” Elini bana doğru uzatarak, “Ver elini bana. Aç gönlünü gönlüme. Yaralarına kezzap dökmeyi bırak, al şu kadehi de rahatla. Bir dağı bile eritecek güzel kadınların gözlerinde kaybol. Şarkılarla raks et. En leziz yemeklerin tadını çıkar. Tılsımmış, ilaçmış, biletmiş hepsi palavra… Mutluluğun reçetesi elindeyken başkasına ne hacet. İlaç dediğin hastaya verilir. Neyin var senin. Sapasağlamsın. Gücün, kudretin yerinde. Kapında hizmetliler, altında arabaların var. Yatın, katın, şöhretin yeter sana. Yeter de yalnız…”

Siyah pelerinli adam meraklandırmak için duraksamıştı.

“Yalnız ne?” diye sordum sabırsızlıkla.

“Yalnızı şu ki her şeye malik olduğun halde olamadığın tek bir şey var?

“Neymiş o?”

“Cesaret.”

“Ne ilgisi var?” dedim.

Meseleyi istediği yere getirmeyi başaran siyah pelerinli adam, “Sevgili dostum korkuyorsun.” dedi. “Sahip olduklarını kaybetmekten korkuyorsun. Sen aslında yaşamaktan, eğlenmekten korkuyorsun. Ayaklarının altına bir sofra gibi serilen lezzetlerden kaçışın hep bundan. Korkuların gerçek olsaydı yanmayacaktım. Lakin farazi vehimlerle hayatını kâbusa çevirmen üzüyor beni.”

“Senin farazi dediğin görmeden geçemeyeceğimiz bir ağaç, bir çiçek yahut bir ev kadar müşahhas. İçtiğimiz bir su, dokunduğumuz bir kumaş, ıslandığımız bir yağmur kadar gerçek.”

“O halde neden insanların çoğu senin bu doğrularından nasipsiz. Herkes boş vermiş gibi bir hayatın kollarında gezinmekten mutlu. En yakın oğlun bile uykunun kollarında değil mi? Sen ise aynalarla boğuşuyorsun. Vehimlerle yaşıyorsun. Senin gerçek dediğin koskoca bir palavraaaaa!” Uzatarak söylediği son kelimeden sonra elini şakağına götürerek bir süre sustu, ardından devam etti: “Hem farz edelim ki dediklerin doğru, değiştiremedikten sonra ne faydası var?”

Damarlarıma dokunacak kadar tahrik edici konuşuyordu:

“Derdim de bu zaten. Var olan düzene yenilmek korkusu.”

İstediği cevabı almış gibi sevinen siyah pelerinli adam, elini şakırdatarak, “Söylediğime geldin değil mi?” dedi. “Sana korkuyorsun demiştim. Oysa korkularını yenecek yegâne çare yanı başında. Hem de hiçbir çile çekmeden, çalışmadan, didinmeden. İlaçsız, reçetesiz ve kavgasız.”

“Yok, böyle bir dünya.” dedim. “Hayatın bu kadar ucuz olmadığını sen de biliyorsun. Nimetler, nıkmetler arasında.”

İşaret parmağını bana doğru sallayarak, “Yanılıyorsun dostum. Cesaretin ilacı işte şu kadehte ve bu da sana bir nefes kadar yakın.” dedikten sonra elindeki kristal kadehi bana doğru uzattı. Bardağı tam alacağım sırada ilk gördüğüm nurani zat bir anda peyda etti:

“Dur içme!” dedi, sonra karşısında sinsi fakat bir heykel gibi duran adamı işaret ederek, “Şu hilebaz adama dikkat et. Sakın aldanma. Seni felakete götürebilecek her türlü lezzetten sitayişle bahsettiği halde neden ölüm denen darağacının semtine uğramaz? Yara nevinden olan hastalıkların, dertlerin, musibetlerin acısını hafifletecek çareler üretmek yerine neden aklı devre dışı bırakacak olan kadehe yönlendirir seni?” sonra bana döndü. “Ey Felsefe bataklığına gömülen profesör! Gözünü yummakla gece olmaz. İnsan denen geminin yolculuğunu kim durdurmuş ki sen de durdurabilesin. Bebeklik, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, berzah, haşir, sırat, mizan, cennet ve cehennem bir su gibi akıp mecrasına doğru gitmekte. Önemli olan akıp giderken temizlenebilmek.”

Konuşmasının sonuna doğru siyah pelerinli adama yaklaştı, sert bakışlarını üzerinde sabitledikten sonra sesini daha da yükselterek, “Ey şeytan kılıklı adam! Şayet bu yolculuğu durduracak bir çare sunabiliyorsan buyur söyle, yoksa sus. Ezel ve ebed sultanı olan Rabbin konuşsun, onu dinle. Kelam-ı kadimine ram ol.”

Az önce kendinden emin bir vaziyette topuklarını yere vura vura gezinen siyah pelerinli adam, bu zattan ürküp kaçmaya başladı. Yalnız buna rağmen pes etmeye niyeti yoktu. Odadan çıkıp giderken: “Sakın ona inanma. Sakın ona inanma, inanmaaaaaa!” diye bağırıyordu.

Ben “Ne oluyor?” diye tam arkasından gidiyordum ki nurani zatın sesini işittim:

“Bırak gidebildiği yere kadar gitsin. Cehennem zebanileri yakacak odun bekliyor. Ama senin için henüz güneş batmış değil.”

Bu söz üzerine durdum. “Sana bir tılsımdan bahsetmiştim hatırladın mı?” diye sordu.

“Hiç aklımdan çıkmadı ki” dedim.

Tebessüm ederek: “Bu güzel bir gelişme. Peki, şu sersemin söylediklerine inandın mı?”

“İnanılmayacak gibi değil. Hem senin ikazlarına hatta cezalarına bedel onun cazip teklifleri var.”

“Ne gibi?” dedi.

“Bilmem.” biraz duraksadıktan sonra, “Kadın, para, şan, şöhret ve tabi ki kadeh… Bütün bunlar ıstırabımı dindirmeye yeter artar bile.”

“Öyle mi dersin?”

Kuşkuyla dudaklarımı bükerek, “Amaç acıyı dindirmek değil mi?” dedim.

“Sen hangi doktorun hastasına bir reçete sunmadan tedavi ettiğine şahit oldun? Hangi cerrah vardır ki yaraya neşter atmadan iyileştirebilsin? Hangi terzi kumaşı parçalamadan şekil verebilir?”

Sözlerindeki mantık örgüsü doğruydu: “Tılsımı henüz söylemedin.”deyince,

“Aslında ismini telaffuz etmesem de sözlerimin arasındaydı. Fakat sen her şey de olduğu gibi onu da kaçırdın.” dedi.

“Neymiş kaçırdığım tılsım?”

“Biri Allah’a, diğeriyse ahiret gününe inanmak.”

“Bu kadar basit mi?”

“Evet, bu kadar basit ama bir o kadar da zor.”

“Zorluğu nerede?”

“Yaşanmışlığında. Herkes en fazla Allah’ı sevdiğini söyler lakin önceliklerine baktığında hiç de öyle olmadığını görebilirsin.”

“İlginç…” dedim. Tereddüdümü görünce sözlerine devam etti.

“Ahirete iman da öyle.” dedi. “Hem öldükten sonra yeni bir hayatın olduğuna inanan bir insan neden ölümden korksun? Yarınından niçin endişelensin? Hesap vereceğine can u gönülden inanan biri neden zulme bulaşsın? Neden başkasının hakkına pervasızca göz diksin, hoyratça bir hayat yaşamayı seçsin?”

“Sahi öte dünya dediğiniz şey gerçekten var mı? Yoksa kafamızda oluşturduğumuz bir teselli,  bir avuntu mu sadece?” diyecek oldum sinirlendi.

“Asla ve kat’a” dedi gözlerini yırtarak. “Sen hiçliğe, çürümeye terk edilecek bir sigara külü yahut bir toz zerresi değilsin. Mazi ve müstakbel endişesinden uzak ve her gün binlercesi boğazlanan bir gergedan başı da değilsin. Hayır hayır sen, “ebed, ebed” diyen dimağın, kalbin ve bütün duygularınla hayata ve Rabbine ta yüreğinden bağlısın. Ferşten arşa; seradan süreyyaya her şeyle alakadarlığın da bu yüzden. Mikro ve makro âlemde var olan her nesnenin her şeyiyle her zaman ve her mekânda müteessirsin, müteellimsin ve mütelezzizsin. Hiçlik dereleri senin hayalinde bile yer tutmayacak kadar ebede müştaksın. Bir kendine baksana! Yaşamın ahireti intaç etmiyor mu? Önce anne karnında bir nutfeydin. Sonra dünyaya gönderildin. Çocukluğu ve gençliği yaşadın. İhtiyarlığa eriştin. Kendi bedenindeki seyahatin akışı haykırıyor ve sana diyor ki: “Ey insan! Henüz yolculuğun bitmiş değil. Nihai hedef noktana varıncaya kadar vücudundaki akıp gitmeler devam edecek.” Hem ahireti haykıran sadece senin bedenin ve ruhun da değil. Muhbir-i sadık yüz yirmi dört bin peygamber, yüz yirmi dört milyon evliya bikarar dünyadan karar kılınmış bir mekâna giden yolculuğunu söylemekte. Hem sonra dünyanın yapılan bunca zulmü temizleyecek kadar deterjanı olmadığına göre mahz-ı adalet için haşir, hesap, mizan, sırat, cennet, cehennem adın gibi gerçek. Unutma ki profesör! Nokta israf etmeyen Allah Azze ve Celle muhteşem kâinatı ve sekenelerini hiçliğe, manasızlığa, çürümeye, dağılmaya terk etmez.  Hakiki güzel, güzele müştakları cennetinden de, cemalinden de mahrum etmez.”

Uzun izahatıyla ikna olmuş gibiydim: “Doğru.” diyerek sözünü kestim.

“Allah’a ve ahiret gününe iman tılsımı kâinatı açan bir miftahtır. Bu iki güç senin ve senin gibi her insanın saadet kapısıdır. Bu tılsımlar ile korktuğun darağacı senin için keyifli bir salıncağa döner. Ölüm öldürülür. İnsan dünya zindanından kurtulup bostan-ı cinâna gider. Hem ölümü unutmak için kadehe sarılmak sorunu çözmez.”

“Peki ya?” dedim.

Gördüğümden beri ayakta duran nurani zat yanıma oturdu. Eliyle bir baba şefkatiyle omzuma dokunarak:

“Bilakis hadis-i şerifte dendiği gibi lezzetleri acılaştıran ölümü anmak insanı bütün taşkınlıklardan, aşırılıklardan uzaklaştırır. Böylece dinin emrettiği had ve hudutlar içerisindeki bir dairede hareket etme imkânı sağlanmış olur. Samimiyeti temin edecek, riyayı korkutacak, günahı kaçıracak sarsılmaz ve şaşmaz bir mürşittir ölüm. Sakın yanlış anlamayasın. Mümin ölümden korktuğu için ölümü anmış değildir. O, sadece vefatla mola verilen hayatın geri kalan kısmının derdine düşmüştür. Bu yüzden ölüm gelmeden evvel ölüme hazırlanmış, onu devamlı olarak yanında taşıdığı bir aksesuar yahut da evinin değişmez bir misafiri olarak kabul etmiştir. Ölümü kendinden bir parça bilmek sahiplenmeyi, sahiplenmek ise içselleştirmeyi intaç eder. Ölümü anmayanlara, kulak ardı edenlere gelince, aslında onlar onunla yüz yüze gelmekten, çekinen ve korkan zavallılardır. Kendilerini sağa sola atan bir balık gibi çırpınmaları, efsunlanmış günahın büyüsüne kapılmaları, bin bir türlü divaneliklerin peşine düşmeleri hep bu yüzdendir. Dolayısıyla mümin ölümü yeni bir hayatın başlangıcı gördüğünden anar. İnkârcı ise tam da tersinden ölümü hayatın müntehası gördüğünden düşünmek bile istemez. Bu nedenle ölümü mülk cihetiyle değil, melekût cihetiyle değerlendirmek gerekir. İşte o zaman kışır hükmünde olan çirkinlikleri, acıları ortadan kalkar. Ortada dupduru, lavanta kokusu gibi bir hayat kalır.”

Öyle insicamlı ve mantıklı konuşuyordu ki sözlerinin bitmemesi için bir soru daha sordum:

“Sakın unuttum zannetme.” dedim. “Kokuşmuş yaralarıma merhem olabilecek bir ilaçtan bahsetmiştin.”

“Ha evet” dedi söze başlayarak, “İman ve ahiret tılsımını kazanmana yardımcı olacak hem de dünyadaki her bir sıkıntıyla yara alan bedenini tedavi edecek ilacın sabır ve tevekküldür. Başına gelen hadiselere sabır kuvvetiyle mukabele et, her türlü zorluğa karşı, “Bu da geçer, ya hu” de dayan ve tevekkülle ona ram ol, hikmetine itimat et.”dedikten sonra ayağa kalkarak “Artık gitme zamanı.” dedi.

Odanın dışına doğru çıkarken, “Ne olur gitme beni yalnız bırakma.” dedim arkasından.

Bana son defa döndü, tebessüm ederek:

“Sen hiç yalnız olmadın ki. Sana kötülük fısıldayan şeytan olduğu gibi iyilik fısıldayan melekler de hep yanında. Sen, sen ol. Hep güzele talip ol.” diyerek odadan ayrıldı.

Uzaklarda saba makamında okunan sabah ezanıyla uyanmıştım. Kan ter içerisindeydim. Peçeteyle yüzümü, boynumu sildikten sonra ayağa kalktım, pantolonumun paçalarını katladım, kollarımı sıvazladım. Abdest almaya giderken nurani zatın hâlâ kulaklarımda çınlayan sözünü tekrar ettim:

“Sen güzele talip ol, sen güzele talip ol!”

 

TEMMUZ SAYIMIZ
Bu Sayıyı Satın Al

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,