Mazlumların Sesini Duyan Var mı?

128. Sayı

Bir zaman, ziyâde rikkatimden ve fazla şefkatimden ve acımak duygusundan, zîhayatların, husûsan onlardan zîşuûrların ve bilhassa insanların ve bilhassa mazlumların ve musibete giriftâr olanların hâlleri, benim çok ziyâde rikkatime ve şefkatime ve kalbime dokunuyordu. Kalben diyordum: “Bu âciz ve zayıf bîçârelerin derdlerini, âlemde hükmeden bu yeknesak kanunlar dinlemedikleri gibi, istîlâcı ve sağır olan unsurlar ve hâdiseler dahi işitmezler. Bunların bu perişan hâllerine merhamet eden ve hususî işlerine müdâhale eden yok mu?” diye rûhum çok derinden feryâd ediyordu. “Hem o çok güzel memlûklerin ve o çok kıymetdâr malların ve o çok müştâk ve minnetdâr dostların işlerine bakacak ve onlara sahâbet edip himâye edecek bir mâlikleri, bir sâhibleri ve bir hakîkî dostları yok mu?” diye kalbim bütün kuvvetiyle bağırıyordu.

İşte rûhumun feryâdına ve kalbimin vâveylâsına vâfî ve kâfî gelici ve teskîn edici ve kanâat verici cevab ise, sırr-ı tevhîd ile Rahmân ve Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl’in, umûmî kanunların tazyîkātları ve hâdisâtın tehâcümâtı altında ağlayan ve sızlayan o sevimli memlûklerine, kanunların fevkınde olarak, ihsânât-ı husûsiyesi ve imdâdât-ı hâssası ve doğrudan doğruya her şeye karşı rubûbiyet-i husûsiyesi olduğunu; ve her şeyin tedbîrini bizzât kendisi gördüğünü; ve her şeyin derdlerini bizzât dinlediğini; ve her şeyin hakîkî mâliki ve sâhibi ve hâmîsi olduğunu sırr-ı Kur’ân ile ve nûr-u îmân ile bildim. O hadsiz me’yûsiyet yerinde, nihâyetsiz bir mesrûriyet hissettim.

(Tevâfuklu Şuâ’lar, 2. Şuâ’, Sayfa 10-11)

 

Dünyanın herhangi bir yerinde bir canlının sıkıntı çekmesi ya da zarar görmesi, hayalinin yetiştiği her yerle hissen de alaka kuran insanı etkiler. Vicdanı ölmediyse üzülür, elinden gelse müdahale edip sıkıntıyı halletmeye çalışır. Doğuştan fıtratımızda olan bu halet, bizim her duyduğumuz ya da gördüğümüz üzücü hadiseden elem duymamıza sebep olur. Kimi zaman deriz: “Bu mazlumun elinden tutacak yok mu? Bu perişan haldeki masum insanların sesini duyacak yok mu?” Ya da kimi zaman belgesellerde gördüğümüz gibi: “Şu yavruyu veya savunmasız hayvanı, şu vahşi hayvandan kurtaracak yok mu?” diye içimizden geçiririz. İletişimin ve haberleşmenin hızlanması ve yaygınlaşmasıyla birlikte, haberlerde seyrettiğimiz ya da gazetelerde okuduğumuz yüzlerce, binlerce aynı doğrultudaki hadisede de hep bu soruları sorar ve bu mazlumların sesini duyan var mı, deriz.

Kuzey Buz Denizinde bir balina zarar görse ya da Afrika’da dişi için bir fil avlansa, binlerce mil uzaklıkta olan bizler ruhen sıkıntı çekeriz. Belgesellerde gördüğümüz avcı hayvanların, yavru hayvanları yemesi de bizi üzer. Hâlbuki bu hadiseler bizden çok uzaklarda gerçekleşmektedir. Yolda kanadı yaralı bir kuş görsek, elimizden geldiğince onu tedavi edip uçmasını sağlamaya çalışırız. Aç kalan bir kedi görsek yiyecek bir şeyler vermeye çalışırız. Bu hissiyatımız ve yaptıklarımız, Cenâb-ı Hakk’ın merhametinin bizim üzerimizdeki tecellilerinin fiiliyata geçmiş birer örneğidir.

Bu merhametimizin gereğidir ki, Bedîüzzaman Hazretleri gibi deriz: “Bu âciz ve zayıf bîçârelerin derdlerini, âlemde hükmeden bu yeknesak kanunlar dinlemedikleri gibi, istîlâcı ve sağır olan unsurlar ve hâdiseler dahi işitmezler. Bunların bu perişan hâllerine merhamet eden ve hususî işlerine müdâhale eden yok mu?”

Sonra yüzümüzü âlem-i İslâm’a çeviririz. Bakarız ki, Filistin’de, Suriye’de, Irak’ta ve benzeri birçok İslâm beldesinde, masumların zalimlerin yanında bir böcek kadar kıymetleri kalmamış. İnsanlar toplu halde katlediliyor, kimsenin doğru düzgün sesi çıkmıyor. Vicdanımız sızlar, duadan başka elimizden bir şey gelmez. Savaşlardan ve zulümden kaçıp vatanlarını terk eden mültecileri görürüz. Onlara ne deniz acır, ne de sığınmak istedikleri ülkeler.

Sonra bakarız ki; dünyanın en güzel şehirleri, tarihi mekânları, memleketleri, savaşlarla ve istilalarla, mahvoluyor, yıkılıyor. “Ana gibi yar olmaz, Bağdad gibi diyar” sözünü söyleten güzel ve mübarek şehir Bağdat’ın savaşlarla geldiği hali görür, üzülür, bu şehrin bir sahibi yok mu deriz. Şam’ı, Halep’i görür, İslâm’ın bu iki güzel şehrinin yıkıntılar içindeki hallerinden müteessir oluruz. Bu şehirlerin hakiki dostları yok mu ki, onları korusun deriz. İşte, bizi böyle devamlı surette elemden eleme atan dünyanın elîm hadiseleri karşısında bizi rahatlatacak, teskin edecek bir çare yok mudur?

Belki her gün farklı vesilelerle dûçar olduğumuz bu hissiyatı Bedîüzzaman Hazretleri de kalbinde hissetmiş ve ruhunun ve kalbinin nasıl rahatlattığını şu ifadelerle dile getirmiştir:

“Sırr-ı tevhîd ile Rahmân ve Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl’in, umûmî kanunların tazyîkātları ve hâdisâtın tehâcümâtı altında ağlayan ve sızlayan o sevimli memlûklerine, kanunların fevkınde olarak, ihsânât-ı husûsiyesi ve imdâdât-ı hâssası ve doğrudan doğruya her şeye karşı rubûbiyet-i husûsiyesi olduğunu; ve her şeyin tedbîrini bizzât kendisi gördüğünü; ve her şeyin derdlerini bizzât dinlediğini; ve her şeyin hakîkî mâliki ve sâhibi ve hâmîsi olduğunu sırr-ı Kur’ân ile ve nûr-u îmân ile bildim.”

Demek ki; dünyanın bu kadar sıkıntılı hâlâtı içinde mazlumların, masumların, biçarelerin, zayıfların ve kimsesizlerin derdini bizzat dinleyen Cenab-ı Hakk’dır. Her şeyin sahibi ve koruyucusu O’dur. Mazlumlara ve kimsesizlere bizzat hususî yardımı vardır. Her şeyin tedbirini bizzat Cenab-ı Hakk alır. Herkesin derdini bizzat Cenab-ı Hakk dinler. Öyleyse meyus değil mesrûr olmalıyız. Ümitsizliğe kapılmayarak, mütefekkirâne Cenab-ı Hakk’ın tedbirlerini seyretmeliyiz. Bu bakış açımız, imanımızın da bir gereğidir. Merhametimizden dolayı Üstâd Hazretleri gibi kalben ve ruhen sıkıntı çektiğimiz durumlarda, bu tefekkür bizi teskin edecektir.

 

 

↓↓↓ Yazının Tamamı ↓↓↓

TEMMUZ SAYIMIZ
Bu Sayıyı Satın Al

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,