HÜRRİYETE HİTAB’I ANLAMAK

128. Sayı

 

Said Nursi (ra) 1907’nin Aralık ayının sonlarında İstanbul’a, Bitlis Valisi Tahir Paşa’nın referans mektubuyla gelir. Kıyafet ve üslubundan dolayı önceleri “Garibüzzaman” olarak değerlendirilse de kısa sürede “Bediüzzaman” olduğunu başta Camiü’l-Ezher Şeyhi Bahid Efendi olmak üzere ulema tasdik eder.

24 Temmuz 1908’de 2. Meşrutiyet ilan edilir. Bediüzzaman 27 Temmuz’da İstanbul’da bir hafta sonra da Selanik’te halka hitap eder. Bu hitap, Said Nursi’nin (ra) o döneme ait fikirlerinin özeti niteliğindedir. Meşrutiyet ve hürriyeti İslam hukukunun normlarına göre değerlendirmiş.   Problemleri tesbit edip çözüm yollarını göstermeye çalışmıştır.

“Kader bana Türkçeyi az vermiş. Hattı hiç vermemiş. Dilim, kalbimin lisanını iyi anlamıyor ki; iyi tercümanlık etsin.” diyerek dil konusundaki zafını ortaya koyup istifade etmeye çalışanları dikkatli değerlendirmeye davet etmiştir.

Biz yazımızda Bediüzzaman’ın nutukta ifade ettiği ve eleştiriye medar olmuş cümlelerini analiz etmeye çalışacağız inşallah.

***

“Mütevekkilane, sabûrane tuttuğumuz otuz sene ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki, azabsız cennet-i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır.”

Nutukta en çok karşımıza çıkan ve 2. Abdülhamid karşıtlığı olarak yorumlanan ifade budur. İlk bakışta nazara karşıtlık gibi görünse de nutkun tamamı içinde ve tarihi süreç açısından değerlendirildiğinde bunun, Abdülhamid düşmanlığından değil, yeni bir doğum için rahm-i maderdeki olgunlaşma dönemini ifade ettiği görülür. Çünkü

  • Fransız ihtilali ile hürriyet ve meşrutiyet fikirleri önce Avrupa’da daha sonra Osmanlı ülkesinde yayılmaya başladı. 2. Mahmut dönemi ıslahatları ve Tanzimat’la birlikte bu kavramlardan Osmanlı aydınları etkilendi. Bunun sonucu olarak 1876’da 1. Meşrutiyet ilan edili.
  • Avrupa usullü ilk Türk Anayasası olan Kanun-ı Esasinin kabul edilmesiyle, halk Padişahın yanında ilk kez doğrudan yönetime katıldı.
  • Abdülhamid anayasanın yedinci maddesindeki “Meclis-i Umumi’nin akt ve tatili ve lede’l-iktiza heyet-i mebusanın azası yeniden intihap olunmak şartile feshi hukuk-u mukaddese-i Padişahi cümlesindendir.” ifadesinin kendisine verdiği yetkiye dayanarak parlementoyu kapattı.
  • 93 Harbi’nin sıkıntıları arasında bu kapatma hadisesi makul karşılandı. Anayasada, fehs edilen parlamentonun ne zaman açılması gerektiğine dair bir madde yoktu. Abdülhamid Han bu kanun açığından yararlanarak otuz yıl parlementoyu kapalı tuttu.
  • Fakat bu durum yedinci maddedeki “Heyet-i mebusanın azası yeniden intihap olunmak (seçilmek) şartı ile feshi hukuk-u mukaddese-i Padişahi cümlesindendir.” ifadesindeki yeniden seçimlerin yapılması şartının otuz yıl ertelenmesi anlamını da ifade etmekteydi. İşte Bediüzzaman Hazretleri “Mütevekkilane, sabûrane tuttuğumuz otuz sene ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki azabsız cennet-i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır” ifadesiyle, Kanun-ı Esasi’nin bu maddesine işaret etmiştir. “Mütevekkilane, sabûrane” ifadeleriyle anayasanın halka vermiş olduğu yetkinin gözardı edilmiş olmasına rağmen, halkın ve kendisinin bu durumu, Abdülhamid Han’a itimadından dolayı, tevekkül ve sabırla karşıladığını beyan eder.
  • Bu orucun diyeti, ücreti olarak “azabsız cennet-i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır” ifadelerini kullanmaktadır. Bu ifadeleri nutkun ilerleyen yerlerinde “Milel-i saire /diğer milletler (Avrupa) milyonlarla cevahir-i nüfus /insanı feda etmekle kazandılar” ifadesiyle şerh etmektedir. Çünkü Avrupa’da meşrutiyet uzun süren; Fransız ihtilali, Koalisyon Savaşları, Restorasyon Dönemi uygulamaları, 1830 ve 1848 ihtilallaleri sonucunda ancak kabul görmüş. Altmış yıl süren bu mücadeleler döneminde binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Oysa Osmanlı Devleti’nde meşrutiyetin kabulü için ciddi bir savaş ve kargaşa ortamı olmamıştır. Bu durumu Bediüzzaman nutukta; “Mucize-i Peygamberîdir (asm) ve bu millet-i mazlumeye bir inâyet-i İlahîyedir ve cem’iyet-i milliyenin niyet-i hâlisesinin kerametidir” şeklinde ifade eder.
  • Bediüzzaman nutku “Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halife-i Peygamber!” ifadesiyle, Abdülhamid Han’a iltifatla bitiriyor. Bu ifade dikkate alındığında “Mütevekkilane, sabûrane tuttuğumuz otuz sene ramazan-ı sükûtun…” cümlesinden Abdülhamid Han düşmanlığını çıkarmayı vicdanlara havale ediyoruz.
  • Bediüzzaman Hazretleri bu sathi ve yüzeysel değerlendirmeleri hissetmişcesine Ekim 1908 Misbah Gazetesi’nde yayınlanan bu nutukta, “Kürdistan dağ ağacının meyvesi, hazmı sakîldir… Dikkatlice çiğneyiniz, ta hazmolsun… Yoksa helâl etmeyeceğim” ifadelerine yer vermiştir.
  • Eğer siz de -iki gazeteci nasıl sözümü tahrif etmiş- öyle okursanız, Allah imdad eyleye. İrticalen söylemişim, lâkin her bir kelimede bir maksadım var. Dikkat ediniz, ta ki: –doğru bir sözü ayıplayan nice kimseler vardır ki, onların bu durumu, fehmin /anlayışın sekametinden /bozuklugunda dolayıdır– sözüne masadak olmayasınız vesselam” ifadeleriyle nihayet vermiştir. Bir Müslüman olarak bu hukukun göz ardı edilmesi teessüf edilecek bir durumdur.

Şimdi yukarıda izah etmeye çalıştığımız paragrafın devamına bakalım.

Mütevekkilane, sabûrane tuttuğumuz otuz sene ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki, azabsız cennet-i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. “Hâkimiyet-i milletin beraât-i istihlali /güzel bir başlangıcı olan Kanun-u Şerî-i Esasi, hâzin-i Cennet gibi bizi oralara duhûle davet ediyor. Ey mazlum ihvan-ı vatan!.. Gidelim dâhil olalım!

Birinci kapısı:  İttihad-ı kulûb

İkincisi kapısı: Muhabbet-i milliye

Üçüncüsü kapısı: Maarif

Dördüncüsü kapısı: Sa’y-i insanî.

Beşincisi kapısı: Terk-i sefahettir. Ötekilerini sizin zihninize havale ediyorum. Zîrâ davete icabet vâcibdir.

Bediüzzaman Hazretleri bu cümlelerde;

  • “Hâkimiyet-i milletin beraât-i istihlali /güzel bir başlangıcı ifadesiyle 1876 Anayasasının milli hâkimiyete dair hükümlerinin yeniden uygulamaya konulmasını yani 2. Meşrutiyetin ilanını güzel bir başlangıcı olarak değerlendiriyor. Bu durumun süreç içerisinde mükemmele doru gideceğini, gelişeceğini vurguluyor. Zira hayatımıza giren bir unsurun, kültürünün yerleşmesi ve gelişmesi zaman alıyor. Bununla beraber “Yeni Hükûmet-i Meşrutamız mucize gibi doğduğu için, inşâallah bir seneye kadar -beşikte çocuk iken konuştu- cümlesinin sırrına mazhar olacağız!..” ifadesiyle, eğer sahip çıkılır ve üzerine titrenirse çok kısa sürede bu uyum sürecinin aşılacagı belirtilmiş. Doğumu gibi devamının da suhuletle olması temenni edimiştir.

Not: Ama maalesef kıymeti bilinemediği, geliştirilemediği ve sistemleştirilemediği için pahalıya patladı. Başkalarının kurguladığı cumhuriyete mahkûm olduk. Şimdi kendi kodlarımızla cumhuriyeti inşa etme gayretine girmiş bulunmaktayız. İnşallah İslam’ın ruhuyla yoğrulan cumhuriyet, beşeriyete aradığı saadeti verecektir. 16 Nisan Referandum sonuçları, uzun süren bu hasret ve beklentimize cevap olacatır kanaatindeyiz…

  • “Kanun-u Şerî-i Esasi” Belçika ve Prusya anayasalarındaki usule göre hazırlanan 1876 Anayasası’nın, esaslarını İslam Hukukundan aldığını ifade ediyor. 2. Abdülhamid gibi bir veli padişahın İslam esasına uygun olmayan bir anayasaya onay vermesi de zaten mümkün değildir.
  • “Azabsız cennet-i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır… Kanun-u Şerî-i Esasi, hâzin-i cennet gibi bizi oralara duhûle/girmeye davet ediyor. Ey mazlum-u ihvan-ı vatan! Gidelim dâhil olalım!” ifadelerini zikreder. Burada meşrutiyetin, Osmanlı ve İslam toplumunda hangi değerlerimizi yeniden harekete geçireceğini sıralıyor. Şöyle ki;
  1. İttihad-ı kulûb; İslam’ın esaslarına uygun bir şekilde hazırlanan anayasanın ümmetin kalplerini birleştireceği, Osmanlı Devleti’nin bu dinamizmle ayakta kalacağını savunuyor. Eğer şu zamanımızda da canlandırılabilirse İttihad-ı İslam’a vesile olacaktır inşallah.
  2. Muhabbet-i milliye; Fransız ihtilalinin insanlık tarihinde ön plana çıkardığı iki önemli kavram var. Bunlar milliyetçilik ve meşrutiyet kavramları. Üstad bu iki kavramın da İslami dinamiklerle yorumlanması gerektiği üzerinde durur. Çünkü İslam; meşrutiyet, cumhuriyet, hürriyet kavramlarını içinde barındırdığı gibi millet kavramını da inkâr etmez. Ama bu millet kavramını batılıların dayattığı; ötekileştirmeci, asimilasyona açık, yekdiğerini yutan, boğuşmacı bir tarzda ele almaz. İslamiyet, milliyet kavramını bir silah olarak kullanmaktan ziyade bir yardımlaşma, dayanışma, tanışma, bir ve beraber olup yekdiğerinin imdadına koşma anlamında yorumlar. Bununla beraber bütün Müslümanlar kendilerini İbrahim (as)’ın milletinden sayar ve öyle inanır. Batının menfi milliyetçiğine karşı müsbet milliyetçiliği savunur.
  3. Maârif; hiç bir millet kendi evlatlarını düşmanlarının eğitmesine müsade etmez, etmemeli. Üstadın üzerinde en çok durdugu meseledir eğitim. Nutukta da bu konu üzerinde uzunca durulmuştur. Önce problem sonra da çözüm yolu belirtilmiştir.
  4. Sa’y-i insani /insanın çalışması; “Şübhesiz insan için, (kendi) çalıştığından başkası yoktur! (Necm 39)” düsturuna atıf yaparak işci-işveren sorunları çözülmeli. Faiz ve tefecilik gibi çalışmadan elde edilen haksız kazancın önüne geçilmeli. Sosyal ve ekonomik hayatta denge sağlanmalıdır manasını içerir.
  5. Terk-i sefahattir /haramlardan sakınmaktır; İslam’ın haram kıldığı hususların bütün insanların kabul ettiği evrensel ahlak kriterlerine uygunluğunu vurguluyor.

Bunların yanında Bediüzzaman (ra);

  • Avrupa kültürünün ve kötü ahlakının İslam Medeniyetinin yerini alamayacağını ortaya koyar.

 

  • Meşrutiyetin beş esas üzerine tesis edilmesi gerektiğini ve bunların;
  1. Cemaatin, toplumun gücünü ferdin gücüne tercih etmek,
  2. Eski zamandaki kuvvet ve cebir yoğun devlet idare anlayışının yerine, ilim ve marifet yoğun devlet anlayışını ikamet etmek,
  3. Hürriyeti, kabiliyetlerin önünü açan bir unsur olarak görmek
  4. Bir ağaç gibi büyüyen İslam’ın, bütün zamanların ihtiyacına cevap vereceğini bilmek ve bu cevapları keşfetmek,
  5. İnsaların, geçmişe nisbeten günümüzde ihtiyaçlarının çok fazla arttığını göz önünde bulundurarak daha katılımcı bir yönetim anlayışıyla bu ihtiyaçlara cevap vermektir, der.

 

  • Kabiliyetlerin önünü açarak gelişmeyi hızlandırmak için
  1. Devleti, ıslahı mümkün olmayan unsurlardan temizleyerek yeniden yapılanmak,
  2. Mektep, medrese, tekke ittifakını gerçekleştirerek, İslam’ın bütün yönleriyle öğretildiği eğitim formatına geçmek,
  3. Vaiz ve nasihlerin; isbata dayalı, tergib ve terhibde dengeyi koruyan, hastalıga ve zamana uygun söz söyleyen kişiler olarak yetiştirilmesi gereğini vurgular.

Zamanının problemleri ve çözüm yollarını içeren hakikatlerle dolu bu hitab, bütüncül bir bakış açısıyla ela alınmazsa yanlış sonuçların çıkarılması kaçınılmazdır. Rabbim insafı hayatın her alanında rehber edinen kullarından eylesin.

 

TEMMUZ SAYIMIZ
Bu Sayıyı Satın Al

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,