DİN EĞİTİMİNDE DİKKAT EDİLECEK BAZI HUSUSLAR

128. Sayı Eğitim

 

Bahsimiz öğreticilerin din eğitimini verirken nelere dikkat etmesi gerektiği… Şayet bu yazımızda çocuklarımıza din eğitimi verirken konu olarak işe nereden başlayıp nerede bitirileceğinin cevabını bekliyorsanız, yanıldığınızı daha şimdiden söylemek zorundayım. Zira ben bir ilahiyatçı değilim. Bir eğitimciyim. Dini konuların çocukların yaşlarına göre hangi ölçekte, ne şekilde ve ne kadar verileceği onların ihtisas alanı. Ben bir pedagog gözüyle ancak genel bir şablon çizebilirim. İçerisini doldurmak ise onların işi…

Din eğitimi bir realite… Elbette bütün toplumlar kendi değer kıstasları ne ise o ölçüde çocuklarını yetiştirmek isterler ve bu noktada ortaya belirli bir hedef ve vizyon koyarlar. Haddi zatında dine karşı nötr olmak yahut ilgisiz kalmak, kişinin iç dünyasıyla örtüşen bir durum değildir. Bir yaratıcıya inanma duygusu, kendisini tepeden tırnağa ateist gören bir insanın bile ruh derinlikte hep vardır. O halde bir yaratıcının varlığı her toplumun kendi inanç sistemi anlayışına göre anlatılacaksa elbette bir Müslüman için “Ezel kadar eski, ebed kadar yeni” olan dinimizin anlatılması icap eder.

Yalnız hâlâ ülkemizde din eğitimi verilip verilmeme meselesi bazı kesimler tarafından bir tartışma konusu olmaktan kurtulamamıştır. Bu tür aydınlarımızın dini eğitim verilmemesi noktasında temellendirdikleri argüman genelde mealen şudur. “ 0-12 yaş arasındaki çocuklar somut düşünme döneminde olduklarından dolayı dini ritüelleri / terimleri / olguları kavrayamazlar. Dolayısıyla çocuklara yapılan dini telkinler ileri de onların ruh sağlığını bozabilir. Öte taraftan çocuklara zorla ve rızası olmayan dini mevzuları öğretmek bir hak ihlalidir.

Hakikatte bu minvalde söylenen sözlerin doğruluk payı bulunmamaktadır. Mesele bu yaştaki çocuklara dinimizi öğretmemek değil, mesele dinimizin çocuklarımızın seviyesine göre nasıl ve ne şekilde doğru öğretebildiğimizdir. Tartışılması gereken konu tam da bu olmalıdır. Zira masum çocukları, kadınları, yaşlıları öldürmek, din adına intihar etmek, din adına kurulu bir saat gibi canlı bomba olup insanları paramparça etmek, din adına kendisinden olmayanlara hayat hakkı tanımamak, din adına yaşadığı ülkesini dârü’l-harp görerek elektriğini, suyunu kaçak kullanmak ve daha buna benzer ne kadar sapık görüş varsa hepsi yanlış bir din eğitimin tezahürüdür.

Zannediyorum dine mesafeli duran yahut dini bir veba gibi tehlikeli bulan insanların bilinçaltında yanlış öğre(n/t)ilen bir din anlayışı yatmaktadır. Çözüm dini bir eğitim vermemekten değil, aksine Kur’an ve Sünnet ışığında doğru bir dini eğitim vermekten geçer. Şimdi müsaadenizle çocuklarımıza yanlış öğretilen inanç sistemimizden birkaç misalin ilkini vermek istiyorum: Daha küçücük bir çocuğa “Namaz kılmazsan cayır cayır yanarsın, oruç tutmazsan cehenneme gidersin.” gibi korkutucu ifadeler kullanmak onlarda normal olarak bir kaygı oluşturmakla kalmaz, belki ruhsal yapılarını da bozulmasına sebebiyet verebilir.

Dini bir eğitim verilmemesini savunanların gerekçelendirdikleri “çocukların somut dönemde oldukları” meselesine dönelim. Şayet somut dönemde olan çocuklara soyut konular öğretilemeyecekse o zaman bizim onlara birçok dersi de öğretmemiz icap eder. Mesela Hayat Bilgisindeki vatan sevgisi, özgürlük, bağımsızlık, ahlak, doğruluk, dürüstlük, iyilik, adalet, hoşgörü gibi daha birçok değeri nereye koyacağız? Ve nasıl öğretmemiz gerekecek? Yine Matematikteki sayılar ve bir takım işlemlerde soyuttur. Fakat biz küçük öğrencilerimize ders verirken konuları soyut diye bir tarafa atmıyor, somut örneklerle akla yaklaştırarak izah etmeye çalışıyoruz. Örneğin 2 sayısını 2 elma göstererek; 4’ten 1 çıkıp 3 kaldığını yine bilinen somut nesnelerden hareket ederek öğretiyoruz. Burada temel espri, mücerret yeni ifadeyle soyut düşünmede olan çocuklara din eğitimi ve öğretimi somut (müşahhas) nesnelerden hareketle verebilmektir. Şimdi genel bir çerçeve çizdikten sonra asıl mevzuumuza dönelim. Çocuklarımıza dini eğitim verirken öğreticilerin dikkat edeceği hususlar şunlardır:

  1. Öğrenme Ortamı

Öğrenenle öğretici (talebeyle hoca) arasında olumlu ya da olumsuz bir bağ kurmanın ilk eşiği öğrenme ortamıdır. Çocukların gönül dünyasını açan sihirli bir anahtar hükmünde olan öğrenme ortamı, aynı zamanda öğrencilerin / velilerin gidilecek olan mekân hakkındaki ilk izlenimlerini oluşturur. O halde öğrenme ortamının nasıl olması gerektiğini maddeler halinde sıralayalım.

  1. Kabul Edilebilir Bir Mekân Olması

Öğrenme alanını seçen bir eğitimci, özellikle kendisine şu soruyu sorarak işe başlamalıdır. “Ben çocuğumun böyle bir evde / yurtta / okulda kalmasını ister miyim?” Şayet cevabımız ‘evet’ ise mekânın olabilirliğinden söz edebiliriz. Aksi takdirde yaptığımız faaliyet daha işin başında sekteye uğrayacaktır. O halde öğrenme alanı, -genel ifadeyle- gözümüzü ve gönlümüzü doyuracak bir nitelikte olmalıdır. Aşağıdaki sayacağımız maddeler bize kabul edilebilir bir mekânın bazı ipuçlarını verebilir.

  1. b) Öğrenme Ortamının Güvenirliği ve Ulaşım Kolaylığı

İnsanlık günümüzde tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bir kültür yozlaşmasına, ahlaki yozlaşmaya, şiddete, intiharlara, cinayetlere, uyuşturucuya, suç örgütlerinin hegemonyasına, zulme, işkenceye, sanal âlemin çıkmazlarına ve daha sayamadığımız birçok tehlikeye maruz kalmıştır. Bu tehlikeleri bir ölçüde bertaraf edecek olan öğrenme ortamının güvenirliği oldukça önem arz eder. Çocuklarımızın fiziki, psikolojik ve gelişim alanlarını olumsuz etkileyen ortamlardan uzak olmak, elbette çocuklara vereceğimiz eğitimin kalitesini artıracaktır. Güvenli bir ortamdan kastettiğimiz, özellikle çocuklarımızın fiziki ve psikolojik yönlerinin dikkate alınmasıdır. Fiziki açıdan binadaki eşyaların sabitlenmesi, pencerelerin sağlam ve korunaklı olması, merdivenlerde korkulukların ve küpeştelerin bulunması, merdiven basamaklarının algılanabilmesi ve kayıp düşmeyi önlemek için renkli kaymaz şeritlerin yapıştırılması, elektrik kablolarının açıkta olmaması, yangın merdiveni ve yangın tüplerinin bulunması, ilkyardım dolabının olması, mutfak tüplerinin güvenliğinin sağlanması gibi bazı faktörleri sayabiliriz. Ayrıca binanın iç güvenliğini sağladığımız gibi dış güveliği de bizim için son derece önemlidir. Eğitim yapılacak yerin çevresi meyhane, kahvehane, kıraathane, bar, elektronik oyun merkezleri gibi yerlerden mümkün mertebe uzak bir yerde olmalıdır. Yine trafik, gürültü ve hava kirliliği açısından problem oluşturacak yerler olmamalı, fakat aynı zamanda ulaşım kolaylığı sağlayabilecek yerler seçilmelidir. Hâsılı ruhumuzu iğdiş edecek mütecanis sesten / kokudan / görüntüden uzak yerler tercih edilmelidir. Diğer taraftan düzenleyeceğimiz kurslar yatılı olsa bile, bir alternatif olarak, gece kalmak istemeyen çocuklar için kendi imkânlarıyla gidiş-dönüş yapabilmelerine imkân sağlanmalı ya da servis ayarlanmalıdır.

Psikolojik açıdan güvenli bir ortamdan kastımız, çocukların ruhi / duygusal yanlarıyla ilgilidir. Onlara sert davranılmamalı, uygun olmayan söz ve davranışlarda bulunulmamalı, bir takım fiziki ve duygusal özellikleriyle alay edilmemelidir. Misal çocuklarımızın zekâsıyla, saçıyla, boyuyla, kilosuyla, konuşmasıyla, adıyla, giyinişiyle uğraşılmamalıdır. Aynı şekilde kursa gelen öğrencilerin bir birlerine zarar vermesine ve birbirlerini küçük düşürücü ifadeler kullanmalarına müsaade etmemek de işin bir başka yönünü tamamlar. Yapacağımız kurs faaliyetinde her açıdan risk grubu oluşturabilecek çocuklar varsa, özellikle öğreticilerin bu çocuklar üzerine daha fazla yoğunlaşması, onlara görev ve sorumluluklar verilmesi, gerekiyorsa aileleriyle görüşmeler yapılması yerinde olacaktır.

  1. c) Öğrenme Alanı Ferah Olmalı

Ders ortamının öğrenci sayısıyla orantılı olarak yeterli bir büyüklüğe sahip olması gerekir. Bu büyüklüğün ve binanın diğer kapı, pencere vesaire özelliklerinin ne ölçüde ve nasıl olacağı yönünde bir fikir sahibi olmamız açısından özel kurumlar için referans kaynağı olan Milli Eğitim Bakanlığı Özel Barınma Hizmetleri Yönetmeliği ve Milli Eğitim Bakanlığı Standartlar Yönergesine müracaat edilebilir. Hapishane ortamını andıran dar, basık, rutubetli, ışıksız mekânlar olmamalı, mümkünse geniş bahçesi ve oyun alanı olan yerler tercih edilmelidir. Okullarımız mekân açısından genelde istenen şartları taşısa da ders noktasında oluşan menfi bir algı nedeniyle psikolojik açıdan dini eğitim yerleri için çok da uygun yerler olduğunu düşünmüyorum. Çocuklarımızın büyük bir kesiminin zihninde okul, derslerin yoğun bir şekilde yapıldığı, notun tehdit olarak kullanıldığı, çocukları canından bezdiren, onları usandıran testlerin havada uçuştuğu, sportif ve sanatsal faaliyetlerin olmadığı mekânların adı olarak anılmaktadır. Dolayısıyla böyle bir yerde verilecek olan dini eğitimde istenilen netice elde edilemeyebilir. Bu sebeple -eldeki imkânlar el veriyorsa- okulların dışında her türlü donanıma sahip binalar tercih edilmelidir.

 ç) Mekânlar ve İnsanlar Nezih Ve Temiz Olmalı

Eşyalar dağılmış tespih tanesi gibi her tarafa gelişigüzel saçılmamalı, özenle ve gerektiğinde rahatlıkla kullanılabilecek şekilde yerleştirilmelidir. Kitaplıklar, çalışma masaları, kanepeler ve mutfak eşyaları son derece düzgün ve temiz olmalıdır. İnşaatta çalışan işçi misali çıkarılan pantolonlar, gömlekler kapının arkasına asılmamalı, çoraplar, havlular ortalıkta sahipsiz gezinmemelidir.

  1. d) Eğitimde Kullanılacak Materyaller, Araç- Gereçler

Eğitim materyalleri, araç-gereçleri her hangi bir karışıklığa neden olmamak için önceden hazırlanması gerekir. Defter ve kitabın dışında bilgisayarın, projeksiyonun, ışık ve ses düzeyi iyi ayarlanmalıdır. Projeksiyondan yansıtılan yazılar, herkesin okuyabileceği tarzda büyük olmalı ve dikkat çekici resimlerle süslenmelidir. Hazırlanan slaytlar ilgiyi dağıtmayacak derecede kısa olmalıdır. Zabıta memurlarının kullandığı mikrofonlara benzer ne dediği anlaşılmayan ses sistemlerinden uzak durulmalıdır. Ses cihazının tonu, ne çocukların kulağını tırmalayacak derece yüksek ne de duyulamayacak kadar az olmalıdır.

  1. e) Sıcaklık

Bulunduğunuz yer size ne çok sıcak ne de çok soğuk izlenimi vermemelidir. Aşırı sıcaklık çocuklarda terlemeye, yorgunluğa, bunalmaya sebep olurken, soğuk bir ortamsa dikkatlerin dağılmasına ya da hasta olmalarına sebep olabilir. İyi bir eğitim ortamı sağlanmamışsa ne öğreteceğinizin ve nasıl öğreteceğinizin çok fazla bir önemi yoktur. Hatta olumsuz bir öğrenme ortamı sadece o an için değil, daha ileriki süreçlerde de çocukların zihinsel ve ruhsal yapılarında tahribatlara bile yol açabilir, onları eğitim yuvalarından koparabilir. Arzu edilen bir öğrenme ortamı ise, çocukların hem davranışlarını, hem de başarılarını olumlu yönde etkileyecektir. Cheng, Hong Kong da altıncı sınıf öğrencisi olan 21.622 öğrenci üzerinde yapmış olduğu çalışmasında, “Sınıfın fiziki çevresinin öğrenci performansını arttırdığı ”[1] ifade etmiştir.

Birinci maddedeki aşamalar yerine getirildikten sonra isterseniz kabuktan öze -iç âleme- doğru bir yolculuğa başlayalım.

  1. Olumlu Öğrenme Oluşturabilecek Davranışlar Sergilemek

Öğrencilerimizde oluşturduğumuz ilk izlenim çok önemli. Giyimimiz, kuşamımız, kullandığımız dil hatta bakışlarımızın bile davranışlarımızla örtüşmesine dikkat etmemiz gerekir. Suret ve siret ilişkisi uyumlu olmalıdır. İkisi arasında oluşabilecek ters orantı arzu edilen başarıyı inkıtaa uğratır.

“Suretin siretine şahittir/ Başka şahit aramak zaiddir.”

 

Dış görünüşümüzün içimize ya da içimizin dışımıza aksedebileceği akıldan ırak tutulmamalıdır. Öte taraftan sözlerimiz kırıcı olmamalı, yanlış anlamaya mahal verecek ifadelerden uzak durmalıyız. Bir zamanlar “Hatip, muhatabın gölgesidir, ona göre uzar ya da kısalır.” diye bir söz duymuştum. Dolayısıyla muhatabımızın idrak ölçüsünü hesap ederek konuşmamız gerekir. En ufak olumsuz bir davranış insanların ruh dünyalarında tamiri mümkün olmayacak yaralar açabilir. Ragıp Paşa,

 

 “Bir kere dokunsan teline sâz-ı derûnun / Bin türlü nevâzişle düzelmez bozulunca”

 

Sözünü boşuna söylememiştir. Gönül sazının teli bir kere kırıldı mı bin defada tamir etseniz nafile…

***

Şimdi misaller üzerinden giderek bir tahlilde bulunmak istiyorum. İlki çocukluğumdan, diğeri ise bir arkadaşımın yaşadıklarından…

On yaşlarındayım. Babam yaz tatilini değerlendirmemiz için kardeşimle beni yakınımızdaki bir camiye göndermişti. Gidişimizin ilk haftasıydı. Kardeşim Elifbada bir yeri okurken takılmıştı. Olanlar da bundan sonra olmuştu zaten. Hoca efendi, “Vay sen misin okuyamayan!” diyerek on beş kiloluk kardeşimi (Şimdi maşallah baya kilolu) benim ve diğer talebelerin gözü önünde ayaklarından tuttuğu gibi ters çevirip balık gibi sallamaya başladı. Hocamızın bir an delirdiği hissine kapılmıştım. Tek günahı birkaç harfi okuyamamak olan kardeşimi bir taraftan sallıyor, diğer taraftansa ağzından köpükler saçarak bağırıp çağırıyordu. Abisi olmama rağmen ne yazık ki olanları izlemekten başka elimden hiç bir şey gelmedi. Diğer çocuklar da korkudan sus pus olmuşlardı. Ne diyelim, demek ki talebelerin üzerindeki disiplinini böyle sağlamış oluyordu!

Sözün burasında şunu söylemek isterim. Ey yöntem bilmeyen kızılcık sopalı hocam! Bilmem bu tavrınla nasıl bir tahribata yol açtığınızın farkında mısınız? Size yol gösterecek şu ayetten haberiniz var mı? İşte Allah’tan bir rahmet iledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Hâlbuki kaba, katı kalpli olsaydın, elbette (onlar) etrafından dağılırlardı….”[2] Muhterem hocam, bilmem sizin bu tavrınız yüzünden iyi niyetle bir şeyler öğrenmek için yanınıza gelen o masum çocukların bir kısmı ya başka kulvarlarda geziniyorlarsa? Ya onlarda başka birilerinin kanına girmişlerse? Yol bilmez, iz bilmez aşktan mahrum hocam, lütfen söyleyiniz bunların vebali kime ait şimdi?

***

Gözümün önünde gerçekleşen bu olaydan dolayı nasıl bir travma yaşamışsam birkaç yıl Kur’an kursuna gidemedim. Kim bilir o tarihten sonra hangi şefkatli bir el elimden tuttu da kaldığım yerden okumama devam ettim.

Bir diğer olayda şuydu:

Arkadaşım yaz tatilinde çocuğunu bir kursa kayıt yaptırmak için götürmüştü. Gittiği yerin hayalinde tasavvur ettiği yerden oldukça uzak olduğunu, oraya varınca ancak anlayabilmişti. Boyası dökülen eski bina rutubet kokuyordu. Basıktı, havasızdı. Çocukların kalacakları odalar ise hücre evleri gibi dapdardı. Bunlar yetmezmiş gibi odadaki dağınıklık lisan-ı hâliyle, arkadaşıma, “Al çocuğunu buradan götür” diyordu. Ortalıkta çoraplar, elbiseler, battaniyeler yüzüyordu sanki. Bu izbe yerin tek sevindirici tarafı, bütün olumsuzluklara rağmen oldukça fazla öğrenci gelmiş olmasıydı. Demek ki tercih edilen bir yerdi. Yalnız işin kötü tarafı, hangi yaştaki, hangi seviyedeki çocuklarla kimin, nerede, nasıl ve ne şekilde ilgileneceğinin belirsizliğiydi. Bununla ilgili öğrenci velilerine en ufak bir bilgi dahi verilmemişti. Neden sonra bir öğretici çıkageldi. Genç adamın halinden tecrübesiz olduğu anlaşılıyordu. Kimi nereye ve nasıl yerleştireceği konusunda kararsız ve telaşlı gözüküyordu. Sağa, sola doğru koşuyor, kâh elini cebine koyuyor, kâh çıkarıyordu.

Sevgili arkadaşım bütün bunları hayra yormuş gençliğinin heyecanına vermişti. Sonra içinden zihnini rahatlatacak şu cümleler geçti. “Başarıya giden yol zorluktan geçer. / Gülü seven, dikenine katlanır. / Her nimetin bir nıkmeti var. / Önemli olan mekân değil, mekânı güzelleştirenlerdir. / Oğlum burada kalırsa birçok arkadaşlıklar, dostluklar edinecek. / Sosyal becerileri gelişecek. / Ufak meseleelri büyütmeye gerek yok…”

Değerli arkadaşım, nedense küçücük oğlunun “ Al beni götür.” diyen gözlerinden gözlerini kaçırdı. O yaz, kursa yatılı olarak kaydını yaptırdı. Yalnız bu kayıt çok uzun sürmedi. Aradan birkaç gün geçtikten sonra oğlundan bir telefon geldi:

“Baba ne olur gel, artık dayanamıyorum.”

Bin bir umut ve şevkle geldiği kurs, arkadaşımın oğlu için ilk ve son olmuştu. Ondan sonra bir daha gitmedi. Babası ne vakit ağzını açacak olsa çocuğunun rengi değişiyor, gözlerini kısarak adeta yalvarırcasına, “Ne olur beni gönderme” diyordu.

Kaş yapayım diyen babası gözden de olmuştu.

Elbette bu tür münferit hadiseleri umuma teşmil edecek değiliz. Su-i misal, misal kabul edilmez. Yalnız tahrip bir infialdir, nerede duracağını kestiremezseniz. Oyun çağında olan çocuklarımızın bilinçaltını olumsuz resimlerle / sözlerle / fiillerle doldurmamalıyız. Sevdirmek en iyisi…

Azze ve Celle şöyle buyuruyor[3]: “Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.” Efendimiz de[4]Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz” demektedir. Edindiğim tecrübeyle şunu rahatlıkla ifade edebilirim ki, karşınıza yukarıda bahsettiğimiz olaylara benzer hadiseler her zaman çıkacaktır. Bu tür sosyolojik ve psikolojik travmaların oluşmaması için, söylediğini yaşantısıyla içselleştiren rol modellere / örnek şahsiyetlere ihtiyaç vardır.

  1. Çocuklarımızı Bilgi Bombardımanından Uzak Tutmalıyız

Maalesef bu husus sadece dini eğitim verilen yerler için geçerli değil. Okullarımızda da aynı manzaradan söz edebiliriz. Daha ilkokul sıralarında çocuklarımız testlerin, kuizlerin, imtihanların, notların taarruzuna uğramış bulunmaktadırlar. Sanırsınız ki öğrencilerimize bilgileri bir çırpıda öğrettiğimizde istenen başarı gelecektir. Başarının gelmediği hem ülke ölçeğinde hem de uluslararası ölçekte yapılan yarışmalarda / imtihanlarda görülmektedir. Sağlıklı bir nesil, ancak mutlu bir çocukluk devresi geçirmekle mümkündür. Okullarımızda bu kadar yüklü bir ders programı içerisinde bu nasıl mümkün olur, onu da sizlerin fehmine bırakıyorum.

***

Konumuza dönecek olursak, çocuklarda dini sorular ağırlıklı olarak okul öncesi döneme rastlar. Fakat bu ilgi daha çok iptidaidir, sathidir. Dinin derin meselelerini merak etmezler. Dolayısıyla onların gönül dünyasına hitap etmeyen konulara pek girilmemelidir. Bunlara kader, ruh, miraç, itikâf, gusül gibi mevzuları sayabiliriz. 6-12 yaştaki çocuklar somut dönemde oldukları için hadiselere kendi pencerelerinden bakarlar.

Örneğin çocukların birçoğu Allah’ı bizim gibi bir insan olarak tasavvur eder. Hatta canlı-cansız başka varlıklara da benzettikleri olabilir. Bu durum gayet tabidir. Araştırmalar da bunu göstermektedir. “Allah babalarından, dedelerinden veya görüp tanıdıkları bütün insanlardan çok daha büyük bir insan gibidir.”[5] Bazen de, gökyüzünde oturan “aksakallı bir dede” olarak düşünürler. Hatta bazen gördükleri en uzun boylu ağaçtan veya minareden yahut yüksek dağlardan da büyük olarak tasavvur edebilirler.”[6] Çocukların Allah’ın varlığını tanımadaki mihenk ölçüleri gördüğü, duyduğu, dokunduğu, tattığı, kokladığı her şeydir. Yalnız çocukların zihinlerinde fıtri olarak var olan insanlara iyilik eden, koruyup gözeten Allah sevgisini baltalayacak cümlelerden sakınmak gerekir. “Susmazsan doktor sana iğne yapacak, polisler seni alıp götürecek” gibi yanlış cümleler Allah için kullanılmamalıdır. Ceza verici, insanları cehennemde yakan bir varlık olarak tanıtılan Allah’tan hiçbir çocuk hoşnut olmaz. Yapılması gereken Cenab-ı Hakkın merhamet ve şefkat yönünün öne çıkarılmasıdır. Bütün varlıkları besleyen, büyüten onlara hem dünyada hem ahirette nimetler veren bir Rabbi tanıtalım. Cennetteki güzellikleri anlatalım.

Yaratıcının neye benzediğini sorgulayan çocukların merak ettiği bir başka husus da Allah’ın niçin görünmediğidir. Bu noktada çocuklara sadece Allah’ın özelliklerini anlatan surelerden (ihlas suresi) birini okuyarak sorunu çözemeyiz. Somut öğrenme dönemde oldukları için Allah’ın niçin görünmediğini çocuklara gördüğü, bildiği varlıklardan hareket ederek öğretmeye çalışmamız gerekir. İzlediğim kısa bir filmde Allah’ın niçin görünmediği özetle şöyle anlatılıyordu:[7] “Çocuklar elimizde bir çay var. Bu çay şeker katılmadığı haliyle nasıldır? Öğrencilerin her biri farklı cevaplar verir. Kimisi tatsız, kimisi acı, kimisi şekersiz, kimisi garip bir tadı olduğunu, kimisi de tadının nasıl olduğunu bilmediği söyleyerek değişik cevaplar verirler. Peki, çocuklar şimdi elimde gördüğünüz şekerleri çayın içine atıyorum. Kaç şeker attım? İki şeker. Şimdi de attığım şekerleri çayın içinde güzelce bir karıştıralım. Peki, az önce gördüğümüz şekerler nerde? Çocuklar hep bir ağızdan çayın içinde olduğunu, fakat görünmediğini söylerler. Peki, çayın tadı sizce nasıl olmuştur? Tatlı olmuştur. İçindeki şeker görünmediği halde çayın tatlı olduğunu söylediniz. Demek ki çaya tadını veren işte o görünmeyen şekerdi. O halde sevgili çocuklar, bir şeye inanmak için illaki onu görmemiz gerekmiyor. Bizler Allah’ı görmüyoruz. Ama onun her yerde olduğunu ve bizi gördüğünü, yarattığı her eserinden anlayabiliyoruz. Yalnız unutmayalım Allah’ı dünyada göremesek de inşallah cennette göreceğiz.”

Akla yakınlaştırılan bu tür öğrenmeler daha kalıcı olabilmektedir. Buna benzer birçok deneyle, drama ile ya da hikâye yoluyla Allah’ın varlığı pekâlâ anlatılabilir. Çocuk deyip geçmemek lazım; bunun için öncesinden ciddi bir araştırma ve dokümantasyon elde ederek hazırlıklarımızı yapmamız gerekir.

4.Oyun Yöntemi İle Öğretmek

Aksiyon neredeyse lezzet orada diyorum. Yetişkinler gibi olmayan çocuklarımızı uzun süre hareketsiz bir yerde tutamazsınız. Kaldı ki biz yetişkinlerin bile 10-15 dakikadan sonra dikkatleri dağılabilmektedir. Bu yüzden zamanı yerinde kullanabilmek için öncesinden hazırlık yapılmalı, anlatacağımız her mesele ile ilgili yaparak yaşayarak öğrenebileceği görme / işitme / dokunmaya yönelik etkinlikler / materyaller düzenlenmelidir. Bu, yerine göre bir piyes, bir drama yahut da oyunlaştırılarak yapılan bir deney olabilir. Tıpkı yukarıda verdiğimiz çay örneğindeki gibi örnekler son derece çarpıcı sonuçlar ortaya koyabilir.

Ayrıca kendimizde bir beyin fırtınası yaptığımızda emin olun zihnimizden birçok ilginç fikir geçecektir. Çocuklar, içinde oyun olmayan hiçbir konuya gönüllerini açmazlar. Oyunun dışında yaz kurslarında çocukların hoşuna gidecek spor, resim, müzik, satranç, ebru, yarışma, gezi vb. etkinlikler yaptırılmalıdır. Belki size abartılı gelecek ama bu tür faaliyetler kurstaki programın en az %50’sini oluşturmalıdır. Zira amaç çocukları bilgiye boğmak değil, eğitmek ve olumlu davranışlar kazanmasına yardımcı olabilecek faaliyetler yaptırmaktır.

Yazımızın sonunda eğitimci kardeşlerime iki teklif sunmak istiyorum. Birincisi, yapacağınız kursun fayda ve zarar anatomisini çıkaracak olan şikâyet ve öneri kutucukları oluşturmalıyız. Böylece hatalar varsa daha programın başında müdahale edilmiş olacak. Bir diğeri de programın sonunda memnuniyet anketi düzenleyerek yaptığınız işin olumlu, olumsuz yönlerini görme şansını yakalayabilirsiniz.

Gayret bizden tevfik Allah’tan…

[1] ULUDAĞ Zekeriya Doç. Dr. ODACI Hatice, Öğretim Görevlisi, Eğitim Öğretim Faaliyetlerinde Fiziksel Mekân

[2] Âli İmrân, 159

 

[3] Kur’an’ı Kerim Bakara Suresi, 2/185 2- Hac, 78

[4] Buhari sahih, ilim b,11,cihad 164.

[5] Yörükoğlu, Atalay, Çocuk Ruh Sağlığı, Ankara, 1980, III. Baskı, sh. 10

[6] Mualla, Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, T. Diyanet Vakfı Yay. Ankara, 1990, sh. 70-7

[7] https://www.youtube.com/watch?v=7VJL_U2LMUI

TEMMUZ SAYIMIZ
Bu Sayıyı Satın Al

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,