TÜRK DIŞ POLİTİKASINDA GELENEĞİN İHYASI GELECEĞİN İNŞASI

127. Sayı

 

Bir gelenekten söz edebilmek için uzun zaman dilimine ihtiyaç bulunmaktadır. Bir davranışın tutumun bir defa gerçekleşmesi bir gelenek oluşması için yeterli değildir. Türk dış politikasında da bir gelenekten söz edebilmek için uzun yıllara yayılan bir tutum analizinden yola çıkmak gerekmektedir. Bu noktadan hareketle yola çıkıldığında gelenek bağlamında Türk dış politikasının sadece Türkiye dış politikası ile sınırlı olmadığını, bir adım öncesi Osmanlı, onun da bir adım öncesi Selçuklu, onun da bir adım öncesine belki Türklerin İslamiyet ile müşerref olmadıkları döneme kadar uzanmak gerekmektedir.

Bütün bunları kapsayan bin yılı aşkın zaman diliminde Türk dış politikasının geleneksel çizgisini en kaba ve genel hatlarıyla, dünyaya yön verme arzusunun olduğunu söyleyebiliriz. İslamiyet ile müşerref olunduktan sonra, bu arzunun İslam potasında dönüşümü söz konusu olmuştur. Adalet, hikmet, hamiyet ve gayret vb. unsurlar içeren bu arzu Nizam-ı Âlem olarak nitelendirilmiştir. Bu kuru bir yönetme ve hükmetme arzusu olmamış, ulaşılan coğrafyalara adalet, huzur, güvenlik tesis edilmesi amaçlanmış ve bu büyük ölçüde sağlanmıştır.

Tuğrul Bey’in Bağdat’a girerek halifeliği Şii Büveyhoğulları tehdidinden kurtarması ile Alparslan’ın Anadolu kapılarına, Fatih’in İstanbul surlarına dayanması, Yavuz’un Mısır’a yola koyulması aynı arzunun tezahürleri olmuştur. Bu arzunun içerisinde sadece Müslümanların değil ilgili coğrafyanın tüm unsurlarının hak, hukuk ve huzurları gözetilmiştir.

1699’dan sonra başlayan Osmanlının hızlı gerileyişinin yolu Birinci Dünya Savaşı ile de kesişmiştir. Savaş sonrasında yeni bir Dünya kurulmuş, imparatorluklar çağı kapanmıştır. Yıkılan Osmanlı İmparatorluğunun topraklarının bir kısmı da el değiştirmiştir. Savaş bittiğinde Anadolu halkı kendi kurtuluş savaşını başlatmış ve Anadolu topraklarını ellerinde tutmaya muvaffak olabilmişlerdir. Anadolu’nun da içinde yer aldığı Osmanlı coğrafyası bu süreçte çok fazla sayıda evladını da toprağa vermiştir.

Toprak kaybeden bir imparatorluğun mütebakisi olan genç Cumhuriyetin ilk yıllarında, iç ve dış dinamikler, ülke koşulları, dünya konjonktürü Türkiye’nin dış politik tutumlarında etkili olmuştur. Bu döneme ilişkin Türk dış politikası statükoculuk ve batıcılık olarak nitelendirilmiştir. Bu çerçevede Türkiye, uzun yıllar sahip olduğu başka coğrafyalardaki mazlumlarla ilgilenmeye, mümkünse hamilik etmeye matuf davranışlarına ara vermek durumunda kalmıştır. Savaştan yeni çıkmış yorgun bir milletin bir nefes alma, kendine gelme, dinlenme, maceradan kaçınma arayışı makul olarak kabul edilebilir.

Zamanın ilerleyişine bağlı olarak Türkiye’den beklentilerin de değiştiğine ve artık Türkiye’nin de geleneksel kodlarına uygun misyon yüklenmesi gerektiğine ilişkin sinyaller de ortaya çıkmaya başlamıştır. Türkülere de konu olan Boraltan Köprüsü hadisesi bu anlamda trajik duraklardan birisidir. 1945 yılında Rus zulmünden kaçan 146 Azeri Boraltan köprüsünü geçerek Türkiye’ye sığınmış, bunun üzerine Rus Hükümeti Türkiye’den bunların kendilerine teslimini talep etmiştir. Türkiye kendisine sığınan bu bir grup Türkü iade etmiştir. İade edilen bu mazlumlar daha köprüyü geçer geçmez orada şehit edilmişlerdir. Türkiye 1945 yılında maalesef kendisine sığınan bir grup insanı muhafaza edememiştir.

Takvimler ilerlerken “Bizim Kıbrıs diye bir davamız yoktur diyen”[1] Dış İşleri Bakanlarına tanık olunsa da Türkiye Kıbrıs’ı muhafaza etmesi gerektiğini erken fark etmiştir. 1955 Londra Konferansında 28 sayfalık Türk tezi ortaya konulmuştur. Bu tezde Kıbrıs’ta Türklerin 400 yıldır var oldukları vurgulanmıştır.[2] Neticede 1959’da yapılan Zürih anlaşması ile Türkiye Kıbrıs üzerinde bir garantörlük hakkı elde etmiştir. 1974’teki müdahale de bu anlaşma çerçevesinde söz konusu olabilmiştir.

Türkiye’de politik akımın bir yönü ilgili coğrafyalara kayıtsız kalamayacağını fark etmiştir. Ancak bir diğer politik akım ise Türkiye’nin farklı bir güzergâhta yoluna devam etmesini açıkça söylemlerine yansıta gelmiştir. İki farklı politik arzunun eş zamanlı olarak dışa vurulduğunu, varlık bulduğunu söylemek mümkündür. Bu anlamda trajik olarak nitelendirebileceğimiz ikinci durak ise Irak Türkmenlerinin 1959 yılında yaşadıkları katliamdır. 1958’de Irak’ta bir darbe vuku bulmuştur. Menderes bu darbeye karşı müdahil olma niyeti taşımış olsa da bu fiilen mümkün olamamıştır. 14 Temmuz 1959’da 36 Türk vahşice bir katliamla karşı karşıya kalmışlardır. Bütün bu hadiseler olurken “Birkaç Yüz Türk için Irak’la dostluğumuzu bozamayız”[3] diyen bakanları da tarih not etmiştir. Türkiye 36 Türk’ü muhafaza etmek bir yana bu talihsiz ifadelere tanık olmuştur.

Aynı yıllarda Cezayir Fransa’ya bağımsızlık savaşı yürütmektedir. Cezayirli Müslümanlar bu mücadelede Türkiye’den yardım talebinde bulunmuşlardır. 1957 yılında Türkiye bir gemi dolusu silahı gizlice Cezayirlilere ulaştırmıştır. Ancak Türkiye’nin Cezayir politikası bir ikilem geçirmiştir. Türkiye uluslar arası diplomatik alanda Cezayir’in yanında yer alamamıştır.[4] El altından mazlumlardan yana olmak istemiş, ancak bunu aşikâr edememiştir. O yıllarda Türkiye mazlumlara kayıtsız kalamamakta ancak uluslar arası alanda kararlı adımlar atma takatini de kendisinde bulamamaktadır.

1964 yılında Türkiye garantörlük haklarını kullanarak Kıbrıs’a müdahale etmeye niyetlenmiştir. Bunun üzerine 5 Haziran 1964 tarihinde Amerikan Başkanı Johnson İnönü’ye bir mektup göndermiştir. 13 Ocak 1966 tarihinde basına sızdırılarak yayınlanan ve bir ültimatom mahiyeti taşıyan bu mektupta; Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’ne danışmadan, bu şekilde bir kararı alamayacağı ve uygulayamayacağı açıkça belirtilmiştir.[5] Bu mektubun Türkiye’de bir kırılma noktası oluşturması ve hayal kırıklığı yaşatması bir tarafa, Kıbrıs’a müdahale tehir edilmiştir.

Tarihler 1969 yılını gösterdiğinde İslam Dünyası Mescid-i Aksa’nın kundaklanmak suretiyle yakılması hadisesi ile sarsılmıştır. İslam Zirve Konferansı’nın Fas’ın başkenti Rabat’ta toplanması için bir çağrıda bulunulmuş, bu toplantıya Türkiye’de davet edilmiştir. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, konferans adında İslam ifadesinin geçmesini problem etmiş buna bağlı olarak konferansa Cumhurbaşkanı düzeyinde katılmayacağını ifade etmiştir.[6] Hükümet Mescidi aksa yangınına tepki göstermiş olmakla birlikte konferansa Dışişleri Bakanı düzeyinde katılım göstermiş, toplantıda da yayınlanan bildiriyi BM kararları çerçevesinde desteklediğini deklare etmiştir.[7] Türkiye’nin Bu toplantılara Başbakan düzeyinde katılması 1980 yılını, Cumhurbaşkanı düzeyinde katılması ise 1984’ü bulacaktır.

1989 yılı Anadolu coğrafyasının bir kere daha sığınak olarak görüldüğü yıldır. Bulgaristan’ın zulmünden kaçan Türklere, Türkiye kapılarını açmıştır. Krizin ilk yıllarında Özal “ne kadar varsa hepsi gelsin, hepsini alacağız” demiş olsa da gelenlerin sayısı üçyüz bin olduğunda sınır kapatılmıştır. Bu kapatmanın gerekçesi ise geleceklerin sayısının 1,5 milyona ulaşacağı endişesi olmuştur.[8] O günün koşullarında Türkiye 300 bin kişiye kucak açabilmiştir.

1990’lı yılların ilk yarısı İslam Dünyasının hem Karabağ, hem Bosna Hersek, hem de Irak’ın Kuveyt’i işgal hadiselerinin yaşandığı yıllardır. Azerbaycan Türkiye’den istediği düzeyde bir destek görememiştir. Bayındırlık ve İskân Bakanı ve aynı zamanda Dış İşleri Bakan Vekili Onur Kumbaracıbaşı “Karabağ’ın gidip gitmemesi, Azeri Hükümetinin sorunudur ve biz onlara her türlü desteği vaat ettik, Bu konuda, Azerilerin talep ettikleri yardımları kesinlikle yerine getireceğiz. Bugüne kadar hiçbir yardım talebi yapılmamıştır ve biz, oradaki değerli soydaşlarımızın yardımına her zaman koşmaya hazırız”[9]  ifadelerini meclis kürsüsünde dile getirmiştir. Türkiye o dönemde Elçibey’in “3 helikopter istedim, hastaları ve yaralıları taşımak için; ama, ne yazık ki, Türkiye’den alamadım bunları. Her zaman, ‘bizden ne istersin?’ diyen Özal ve Demirel, veremediler bunları bize; daha ne isteyeyim Türkiye’den artık!”[10] ifadeleri ile sitemine de muhatap olmuştur. Mazlumlar bir kere daha Türkiye’nin tarihsel misyonunu Türkiye’ye hatırlatmışlar ancak Türkiye beklenilen düzeyde bir karşılık verememiştir.

Aynı yıllar aynı zamanda Türkiye’nin Bosna’yı bir dava olarak gördüğü ve bu davaya sahiplenmeye de çalıştığı yıllardır. Türkiye Bosna için bir şeyler yapmak istemiş, ancak elinden geldiği kadarıyla bir şeyler yapabilmiştir. Bu bağlamda İstanbul Taksim’de büyük bir Miting Cumhurbaşkanı Özal tarafından Organize edilmiştir. Özal, Bosna için İslam dünyasını harekete geçirmeye gayret etmiştir. Müslümanların ezildiğini, sahip çıkılması gerektiğini açıkça dile getirmiştir. Bosna’da İslam’ın nuru olduğuna, atalarımızın nal izinin bulunduğuna dikkat çekmiştir. Cumhurbaşkanı Özal’ın Türkiye’nin lider ve büyük ülke olma yolunun buradan geçtiğini de söylemiş olması[11] geleneksel kodları açık ve net şekilde ortaya çıkarması açısından önemlidir. Türkiye artık mazlumlara hamilik yapma ve İslam dünyasını derleyip toparlama arzularını aşikar etme noktasında bir tereddüt yaşamadığı, noktaya gelmiştir.

Serüvende takvimler 1996 yılını gösterdiğinde Erbakan İslam ülkelerini derleyip toparlamanın bir nüvesini teşkil etmesi için D-8 girişimini başlatmıştır. Kendisi basına verdiği bir beyanatta Avrupa ülkelerine İslam dünyasının temsilcisi sıfatı ile gideceğini ifade etmiştir. Ancak 28  Şubat süreci ile bu niyetler ve adımlar akim ve işlevsiz kalmıştır.

Bir zamanlar Boraltan köprüsünde 146 Türkü iade eden, birkaç yüz Türk için Irak’la ilişkilerimizi bozamayız diyen, Uluslar arası platformlarda Cezayir’in yanında yeterince duramayan, İslam Zirve Konferansına katılmaktan imtina eden, Bulgaristan’dan gelen 300 bin soydaşımıza kucak açabilen ancak 1,5 milyon rakamı için tedirgin olan, Azerileri hayal kırıklığına uğratan, Bosna için bir şeyler yapma arzusuyla yanan, D-8 girişimi için heyecan duyan ancak akim kalmasına göz yuman Türkiye, takvimler 2017’leri gösterdiğinde 3 milyon Suriyeliye kucak açabilmektedir. Gelemeyen Suriyelilere de Suriye içerisinde insani yardımlarla ulaşmaya gayret etmektedir. Aynı Türkiye Filistin için inisiyatif almakta, Mavi Marmara’da ölen vatandaşları için ilişkilerini bozmaktan da kaçınmamaktadır. Tüm dünya mazlumlarını dert edindiğini açıkça deklare etmektedir. Bütün bu çarpıklığın küresel sistemin yapısından kaynaklandığını, çözümün Dünyanın beşten büyük olduğu temelinde yeni bir sistem ve yapı inşası ile mümkün olduğunu haykırmaktadır.

Yukarıda köşe taşları olarak verilen bu örnekler aslında bir arayışın serüvenidir. Bu güne kadar yaşanan bu hadiseler adım adım Türkiye’yi bugünlere taşımış ve hazırlamıştır.

Türkiye; bin yıllık mazlumları himaye etme geleneğini ihya etme ve dünyanın geleceğini bu ihya üzerine inşa etmenin eşiğindedir.

 

 

[1] Dr. Bekiroğlu tarihe ışık tutuyor, http://haberkibris.com/bizim-kibris-davamiz-yok-diyen-fuat-kopruluyu-protesto-ettim-2012-04-16.html Erişim Tarihi 15.05.2017

[2] Bayram KÜÇÜKOĞLU, Kıbrıs Sorununda Liderlik Olgusu, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, s.154

[3] Ayvaz GÖKDEMİR, Necdet KOÇAK, Türk Yurdu Dergisi Eylül 2007 Sayı 241, https://www.turkocaklari.org.tr/iz-birakanlar/necdet-kocak-3534, Erişim Tarihi 15.05.2017

[4] 42 yıl sonra açıklanan tarihi gerçek : Türkiye Cezayir’e silah vermiş, http://www.hurriyet.com.tr/42-yil-sonra-aciklanan-tarihi-gercek-turkiye-cezayire-silah-vermis-39060208 Erişim Tarihi 15.05.2017

[5] Giray SAYNUR DERMAN, Vefa KURBAN, Kıbrıs Sorunu’nun Türk Dış Politikasına Etkisi, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XVI/33 (2016-Güz), s.462

[6] Türkiye Dış Politikası’nda İslam Unsuru , https://indigodergisi.com/2015/06/turk-dis-politikasinda-islam-unsuru-8-haziran/

[7] Mustafa BOSTANCI, Suudi Arabistan Devletinin Kuruluşu ve Türkiye Suudi Arabistan İlişkileri, (1926-1990), Yayınlanmamış Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,Tarih Anabilimdalı, s.252

[8] Mehmet AKYOL, Beni Çok Ararsınız, Akçağ Yayınları, s.157

[9] TBMM Tutanak Dergisi, Dönem 19, Cilt 4, Yasama 1, 44. Birleşim, 4.3.1992 Çarşamba,  s.593

[10] TBMM Tutanak Dergisi, Dönem 19, Cilt 34, Yasama 1, 90. Birleşim,13.04.1993, Salı,  ss.67-78

[11] Akyol, a.g.e. s.335

HAZİRAN SAYIMIZ
Bu Sayıyı Satın Al

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,