SULTAN ABDÜLHAMİD HAN VE BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ

125. Sayı Bediüzzaman Dosya Konusu Tarih

Bediüzzaman Hazretleri İle Sultan Abdülhamid Han arasındaki münasebetin doğru tahlil edilebilmesi için bazı hususlar çok önemlidir.

Birincisi ve en önemlisi, Bediüzzaman Hazretleri ve Sultan Abdülhamid Han arasındaki bürokratik engellemelerdir. Dönemin bürokrasi anlayışı Bediüzzaman Hazretlerinin Sultan Abdülhamid Han’a ulaşmasını engellemiştir. Çünkü Van valisi Tahir Paşa’nın “hârika-i zekâ ile meşhur Molla Said Efendi”, “Bu havalide ilimce umûmun merci’i”, “Kendisi veliyyülnimet-i azim efendimiz hazretlerine hakikaten sâdık ve hâlis bir duâcı”, “Dersaadet’e gitmek bahtiyârlığına nâil olan Kürd ulemâsı içinde gerek ahlâk-ı hasenece, gerek Zât Hazret-i Hilafetpenâhiye sadâkat ve ubûdiyetçe alâ ziyâde şayân-ı âtıfet bir zât-ı diyânet şiâr olması” sözlerini içeren Bediüzzaman’ın üstün meziyetlerini anlatan resmî yazısı saraya yansıtılmamıştır. Bundan dolayıdır ki Bediüzzaman Hazretlerinin Osmanlı Devletini ve Hilafetini ayakta tutacak reçeteleri padişaha ulaşmamıştır.

İkincisi, Bediüzzaman Hazretleri “Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halife-i Peygamber!” diyerek tezkiye ettiği Sultan Abdülhamid Han’ın zatı hakkında hakaret içeren bir ifadesi ve üslubu bulunmamıştır. Bürokratik engelleme ve sıkıntıları da müsbet bir dil ve ıslah etmek düşüncesiyle ifade etmiştir. Sultan Abdülhamid Han’a karşı olan hürmet ve muhabbetini her daim göstermiştir.

Üçüncüsü, hem Bediüzzaman Hazretlerinin hem de Sultan Abdülhamid Han’ın gayeleri Osmanlı Devletinin ve Hilafetinin bekasını temin etmekti. Şahsiyetler değildi.

Dördüncü husus, Bediüzzamana göre “Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez!” (En’am, 164) ayetinin ifadesiyle, birisinin hatasıyla başkası mesul olmaz. Sultan Abdülhamid han zamanında bazı art niyetli, bozuk zihniyetli, dinsizlere hizmetkâr olmuş idarecilerin yaptıkları hataları, Merhum Sultan Abdülahamid Han’a isnad etmek, o hataları o işlemiş gibi anlatmak zulümdür.

İçerdeki Münafıklar

Malum olduğu üzere, her bir idareciye karşı ayrı ayrı muamelede bulunan üç sınıf insan vardır. Biri­si, tefrit eder, düşünmeden aklını idarecinin cebine koyarak yanlış-doğru her yaptığına destek vermekle hata eder. Diğeri ifrat eder, yanlış veya doğru, idarecinin hiçbir faali­yetini kabul etmeden, ona muhalefet edip onu yıkmaya çalışarak zulmeder. Üçüncüsü ise adaleti temin et­mek için, hadd-i vasat olan orta yolu tercih eder. İdarecinin yaptığı her hayra destek verdiği gibi bilerek veya bilmeyerek içine düştüğü bütün hatalarından vazgeçirmek için nasihat yoluyla ona yardımcı olur. Bu üç sınıfın içinde İslamiyet’e uygun, geri kalmaktan ve aşırılıktan uzak olan orta yol denilen üçüncüsünü tercih etmek gerekir. Zira hadis-i şerifte: “Allah (cc), bir kulunun hayrını (iyiliğini) isterse, ona kendi tarafından bir nasihatçi nasip eder. O, (nasihatçi) ona iyilikleri emreder ve onu yanlışlıklardan da sakındırır.”[1] buyurulmuştur. Hem önemli olan bir hakikati de göz ardı etmememiz gerekir.

Şöyle ki; “Kendilerinde olan (iyi hal)i değiştirmedikçe, şübhesiz ki Allah, bir kavme olan (nimetin)i değiştirmez.”[2] Bu ayetin ifade ettiği gibi, başında Sultan Abdülhamid Han Hazretlerinin bulunduğu Osmanlı Devletinin içinde maalesef tahribat yapan münafıkların sebep oldukları hatalar meydana gelmiş olacak ki, Cenab-ı Hakk’ın büyük bir ni­meti olan o devletin hem bizlerden hem de bütün Müslümanlardan alınması­na sebep olmuştur. O dönemde bir kısım in­sanlar devleti yıkmak için çalışırken, Bediüzzaman Hazretleri gibi bir kı­sım âlimler de o devletin yıkılmaması için, Sultan Abdülhamid Han’ın gereken tedbirleri alması noktasında nasihatlerde bulunmuşlardır. Hatta Sultan Abdülhamid Han için “Sultan-ı mahlu’u,[3] sükût-u müsam­memden kurtarmaktır”[4] yani “zulümle vazife­sinden alınması gerçekleşen Sultan Abdülhamid Han’ın, o vazifesinden düşmemesi için mücadele verdiğini” beyan etmiştir.

Her Bir Mümin Allah’ın Dinini Yüceltmek İle Vazifelidir

Bediüzzaman Hazretleri, “Dağ meyvesi acı da olsa devadır” başlığı altında, “Maksatları­mın Fihristi” dediği yazısının altıncı maddesin­de mealen şöyle demiştir: “Gayem, Osmanlılığın terakki ve ilerleme meyil ve arzusunu faal hale getirmektir. Şöyle ki; bu dev­letin hayatının kaynağı ve dini İslam dini olduğundan, her bir Osmanlı İslamiyet’in izzetini, şevketini yüceltmeye mecburdur. Ve her bir mümin, i’la-yı Kelimetullah ile muvaz­zaftır. Yani Cenab-ı Hakk’ın kelimesini dinini yüceltmek ile vazifelidir ve bu zamanda Allah’ın dinini yüceltmenin en büyük sebebi, maddî terakkidir. Yani devletin ekonomik olarak ileri bir seviyede olmasıdır. Maddî terakkinin ilerlemenin en korkunç düşmanı olan cehalet, zaruret yani fa­kirlik ve ihtilafa karşı; marifet kılıcı ve insanın çalışma gayreti kullanmakla beraber, din kardeş­liği namına ittihad edip birleşeceğiz. Fakat dış düşmanlara karşı, medenî olduklarından dola­yı, onlara fikren galip gelmek gerekir. O cihadı da şeriatın burhanlarına, delillerine havale edeceğiz”[5] der.

Bu madde ile birlikte diğer maddelere de bakı­lırsa, Bediüzzaman Hazretlerinin, Sultan Abdülhamid Han’a olan nasihatlerinin tahrip için değil, tamir için olduğunu bütün insaf dünyası anlar.

Batan Yıldız Sarayını Üniversite Yap

Bediüzzaman Hazretlerinin tımarhanedeki dok­tora hitap ederken mealen: “Yaptığım iyilik­ler cinayet sayıldı. O iyiliklerden yarım cinayet sayılabileceklerden birisi de şu­dur: Hilafet meselesi, İslam dairesinin merkezi ve onları birbirine bağlayan rabıtası hükmündedir. Sultan Abdülhamid Han’ın onu elinden kaçırmaması fikriyle ve önceki kusurlarını idrak edip pişmanlık duyarak nasihat dinler ümidiyle ve “en isabetli yol devlet için musalahadır” düşün­cesiyle şu anda en fazla art niyetlere ve menfi fa­aliyetlere başlangıç ve to­hum olan art niyetli ortamı daha güzel bir şekilde düşündüğümden, Sultan Abdülhamid Han’a gazete lisa­nıyla söyledim ki “batan yıldız sarayını üniversite yap. Ta Süreyya yıldızına kadar yücelsin.

Ve oraya turistler ve eski zebanîler yerine, rahmet melaikesi denilen ilim talebelerini yerleştir. Ta Cennet gibi olsun. Ve yıldız sarayın­daki topladığınız mille­tin servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletin tedavisi için millete iade et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimat et. Zira senin idarene millet kefil olmuştur. Bu ömür­den sonra ahireti düşün­mek lazım. Dünya seni terk etmeden sen dünyayı terk et. Ömrün zekâtını, ikinci ömür denilen ahiret yolunda sarf eyle.” dedim. Doktora da dönerek “Şim­di muvazene edelim. Yıl­dız eğlence yeri mi olma­lı, yoksa üniversite mi? Ve içinde turistler mi gezmeli, yoksa orada âlimler mi ders vermeli? Orası gasp mı edil­meli veya millete hibe mi edilmeli? Hangisi daha iyi­dir? İnsaf sahipleri hükmetsin. Ben ki halktan biriyim, padişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet işledim.”[6]

Şefkatli Sultan

Yukarıda da görüldüğü gibi, Bediüzzaman Hazretle­ri, hilafetin devamı ve Osmanlı Devletinin yıkılmaması için Sultan Abdülhamid Han’dan gereken tedbirleri almasını istiyor. Yoksa bir kısım gizli münafıkların yaptıkları gibi, hilafetin kalkmasını ve o devletin yıkılmasını is­temiyor. Zira başkalarının “Kızıl Sultan” dedikleri yer­de, Bediüzzaman Hazretleri “Şefkatli Sultan” şeklinde hitab ediyor. Hem o zamana ait tarihleri okuyanlar iyi bilirler ki; başkaları Sultan Abdülhamid Han Hazretleri hakkında her türlü hakareti yaparken, Bediüzzaman Hazretleri ona saygısızlık ve hakareti ifade edebilecek tek bir cümle bile söylememiştir.

Bediüzzaman Hazretlerinin, İslamiyet’in en ehemmiyetli meselesi olan Hilafetin muhafazası ve en büyük kalesi olan Osmanlı Devletinin yıkılmaması için tamire çalışırken bazen kullandığı “istibdad” kelimesi gibi tabirleri, o za­mana ve o zamandaki ahval ve ortama göre söylediğini gözden kaçırmamak gerekir.

Sultan Abdülhamid Han’a Hem İtiraz, Hem Müdafaanın Sebebi Nedir?

Sual: Sultan Abdülhamid Han’a karşı yapılan inkılabtan on sene evvel, hükü­mete nihayet derece itiraz ettiğin halde, aynı zamanda hükümete hücum eden­lere de itiraz ederdin. Hatta Osmanlı Sultanlarını ifrat derecesinde överdin. Ve (Sultan Abdülhamid Han’ı müdafaa etmek noktasında) ‘muhtemeldir Sultan Abdülhamid Han, muktedir değildir ki dizgini kuşatsın yani adaleti temin ederek devleti sevk ve idare etsin, milletin saadetine yol versin. Veyahut kendine bir sevap kazandıran hatalı bir ictihad ile olabilir. Böylece kendine kabul edilmeyecek bir özür bulmuş olsun. Veyahut yardımcıla­rının ve evhamının elinde mahbus gibi­dir.’ (Onu savunarak) bunları söylediğin halde sonra bütün kabahati ona attın. Neden hem ona itiraz hem de hücum ederdin? Hem de onu bazılarına karşı müdafaa ederdin?

Elcevab: İnkılabtan on altı sene ev­vel Mardin taraflarında beni hakka ir­şad eden bir zata rast geldim. Siyasette kastedilen mesleği bana gösterdi. Hem o vakitte meşhur Namık Kemal’in ‘Rüya’ makalesindeki yazılarıyla uyandım. Lakin üzülerek belirteyim ki, kötü bir tesadüf ile hükümete itiraz edenler­den ehl-i ifrat (aşırı giden) ve ehl-i tefrite (geride kalıp orta yolu bulamayanlara) rast gel­dim.

Birincisi: Şeriat istiyoruz, diyerek ifrat eden bir kısım insanlardır. Onlar Araplardan sonra İslamiyet’i hâkim kılan Türkleri dalaletle, sapıklıkla mahkûm ediyorlardı. Hatta bir kısmı o derece ileri gitti ki, o zamanın kanunlarıyla hükmedenleri, küfürle itham ediyorlardı. Otuz sene evvel Kanun-ı Esasî (1876) ve Hürriyet’in ilanını küfürlerine delil gösterirlerdi. Bütün devlet idarecilerine kâfir diyorlardı. ‘Allah’ın hük­mü ile hükmetmeyenler kâfirdir’ [7] ayetini delil kabul ederlerdi. O bîçareler bilmez­di ki; ‘men lem yahküm’ bimana ‘men lem yüsaddık’tır.’[8] Yani nasıl ki, Ya­hudiler veya münafıklar Cenab-ı Hakk’ın indirdiği hükümlerine ‘inanmadıkları için’ onlarla hükmetmiyorlar ve böylece kâfir oluyorlar. Aynen öyle de bunlar gibi Cenab-ı Hakk’ın hükümlerine ‘inanmadıkları için’ o hükümlerle hükmetmeyenlerin, kâfir olduklarını ve ‘o hükümlere inandığı’ halde onlarla hükmetmeyenlerinse kâfir olmadıklarını bu adamlar bilmiyorlardı.

Acaba şeriat istiyorum diyerek, müspet gelişmeleri de kabul etmeyen ve önceki istib­dadı, hürriyet zanneden ve Kanun-ı esasîye itiraz edenlere nasıl itiraz etmeyeceğim… Her ne kadar hükümete itiraz etseler de lakin onlar istibdadın daha dehşetlisini iste­diler. Bunun için onları reddederdim. Şim­di şeriata uygun olan hürriyet taraftarlarını dalaletle suçlayan bu kısımdandır. Yani bu Müslümanlar kafalarına göre bir İslamiyet isteyip, hükümetin doğru yanlış her icraatına karşı çıkıyorlardı.

İkincisi: Tefrit edip geride kalanlardır ki; onların, hükümetin yaptığı hiçbir icraatı kabul etmediklerini gördüm. Dini bilmiyorlar. Ehl-i İslam’a insafsızca itiraz ediyorlar. Bahane olarak taassubu yani Müslümanların İslamiyet’e körü körüne bağlandıklarını iddia edip delil gösteriyorlardı. İşte şimdi Osmanlılıktan sıyrılıp tamamen Avrupalı olarak görünmek fikrinde olan­lar, bu kısım insanlardır.[9]

Orta yolu tutan üçüncü bir kısım daha var ki; Sultan Abdülhamid Han’ın isabetli düşündüklerine ve yaptıklarına destek vermişler, bir kısım hatalarının giderilmesi için de nasihatte bulunarak o hatalarını düzeltmeye çalışmışlardır. Doğru olanı da budur. Evet, Bediüzzaman Hazretlerinin o zamanki mücadelesini bilen, yazdıklarından istifade eden bir adamın zerre kadar insafı varsa, onun böyle bir yol takip ettiğini anlar ve kabul eder.

İhsan-ı İlahiden Fazla İhsan, İhsan Değildir

“Elhasıl, hükümete hücum edenlerin bazıları “Haydo Haydo” derlerdi, bazıları “Haydar Ağa Haydar Ağa” derlerdi ben “Haydar” derim şimdi de “Haydar” derim vesselam.” [10] Yani: Sultan Abdülhamid Han’a hücum edenlerin bazıları, ifrat ederek onu ve hükümetini düşman gördükleri için, tahkir ve kabul etmemek manasını ifade eden “Haydo Hay­do” derlerdi. Bazıları da ihsan-ı İlahiden fazla ihsanın, ihsan olmadığını düşünmeyip Cenab-ı Hakk’ın ona ihsan ettiği kemalatlardan daha yüksek bir makam vermişler. Ve dar görüşlü oldukları için de Sultan Abdülhamid Han’ın bir kısım tedbirler almadan o hükümeti devam ettiremeyeceğini görememişler; belki tefrit ederek o hükümetin her cihetiyle mükemmel olduğunu kabul edip onu övmek manasında “Haydar Ağa, Haydar Ağa” der­lerdi. Ben “İhsan-ı İlahiden fazla ihsan, ihsan değildir” düsturuna binaen, aşırıya kaçıp ifrat etmeden ve olaylara tamamen duyarsız kalıp da tefrite düşmeden, mevcut hükümete ve Sultan Abdülhamid Han’a Cenab-ı Hakk’ın verdiği kemalatı aynen kabul ederek, ona “Haydar” derdim. Ve hükümet, yaptığı yanlışla­rını düzeltsin ve doğru yaptıklarını da devam ettirsin, diye her türlü gayreti göstermeye çalışırdım.

Asıl İstibdad

Yani bazı dahi siyasî in­sanlar ve Namık Kemal, Mehmed Akif gibi harika ediplerin, gelecekte dehşetli bir istibdad ve baskıyı hissettikleri gibi, “Eski Said de o dehşetli istibdad ve baskıyı hissedip, ona karşı cephe almıştı. O hiss-i kable’l-vukû yani o gelecek şiddetli baskı gelmeden önce onu hissetmek ve bu hissedilenin hangi istibdad ve baskı olduğu, tabir ve tevil edilmesi gerekirken, -maalesef bilinmeden- o gün toplum içinde zayıf ve istibdad adı verilen Sultan Abdülhamid Han idaresine karşı hücum göste­riyorlardı. Hâlbuki onlara dehşet veren asıl istibdad ise, daha sonra gelecek olan Devlet-i Aliye’yi yıkacak ve bütün fitnelerin kapısının açılmasına yol açacak, Hilafetin kaldırılması ile umum Âlem-i İslam’ı perişan edecek rejimlerin istibdadıdır.

O gün istibdada karşı çıkanlar, ileride gelecek istibdadların zayıf bir gölgesini aslıymış gibi zannederek öyle davranmışlardır. Onların dehşetli istibdada karşı çıkmaları doğru, fakat Sultan Abdülhamid Han’ı hedef göstermeleri yanlıştır. İşte Eski Said de eski zamanda böyle çok acayip bir istibdadı hissetmiş; bazı eserlerinde ona hücum ile açıklamalarda bulunmuştur. O müthiş ve acayip olan baskıya karşı, şeriata uygun olan meşru meşrutiyeti bir kurtuluş ve­silesi görüyordu. Ve şeriata uygun olan hürriyeti, Kur’an’ın hükümleri dairesindeki meşveretle yani ehil olanlarla istişare etmiş ve o müthiş musibeti def’ eder diye düşünüp öylece çalışmıştır.[11]

Hem Bediüzzaman Hazretleri, 1908’de yazdığı Beşinci Şua’ isimli eserinde de Sultan Abdülhamid Han’dan sonra gelecek baskı için şöyle der: “Evet öyle acip bir istibdat ki kanunlar perdesinde herkesin vicdanına ve mukaddesatına, hatta elbisesi­ne müdahale ederler. Zannederim, bu son asırda İslam ve Türk hürriyetperverleri, bir hiss-i kable’l-vukû ile bu gelecek olan dehşetli istibdadı hissetmişler. Oklar atıp hücum et­mişler. Fakat Sultan Abdülhamid Han dönemini hedef almakla çok aldanmışlar. Yanlış bir hedef ve hatalı bir cephede hücum göstermişler. Hem öyle bir zulüm ve cebir ki bir adamın yüzünden yüz köyü harap ve yüzer masumları tecziye ve tehcir edip cezalandırıp göç ettirmek ile perişan ederler.”[12]

Hainlerle Vatanperverleri Karıştırmayalım

Fakat bir kısım Avrupaperest bozuk zihniyetli insanlar da Devleti-i Aliyye’yi yıkıp İslamiyet’e muhalif, Avrupaî bir düzen kurmak istemişlerdir. Maalesef o bozuk, hamiyetsiz, milliyetini bırakan insanlar, o şiddetli istibdadı gerçekleştirmekte muvaffak oldular. Bediüzzaman Hazretleri ve onun zihniyetinde olan ehl-i hamiyet sahibi insanlar ise, -o zamanda- zahiren muvaffak olamamışlardır. Fakat davalarına sahip çıkarak mücadeleye devam etmişlerdir. Bu milletin bitamamiha anarşiliğe, zındıkaya teslim olmasına engel olmakla, bugünkü İslamî gelişmelere de vesile olmuşlardır. Cenab-ı Hakk kendilerinden razı olsun.

Bediüzzaman Hazretleri’nin Sultan Abdülhamid Han’la olan irtibatı bu minval üzere gerçekleşmiştir. Başkalarının bu hususta “bana göre” deyip, dedikodulardan yola çıkarak, Sultan Abdülhamid Han’a karşı, Bediüzzaman Hazretleri gibi ehl-i sünnet ulemasından bir âlimin ifrat veya tefrite düştüğünü söylemesi veyahut meşrep taassubuna dayanarak onu tenkit etmesinin tarihi ve vicdani gerçeklerle hiçbir alakası yoktur. Alakası olmadığı gibi, böyle bir iftirayı vicdan ve insaf sahibi olanların kabul etmesi de mümkün değildir.

Bediüzzaman Hazretleri İttihad ve Terakkiye Neden Taraftar Oldu?

Osmanlı aydını İttihad ve Terakki Cemiyeti’nden çok şeyler beklemiş, fakat cemiyet diktatörlüğe yönelince, beklentileri boşa çıkarmıştı. “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” diyen, istibdatla mücadele eden; haksız davranışlarından dolayı Jön-Türkleri de her zaman ikaz eden Bediüzzaman Hazretleri, “Siz dini incittiniz, gayretullaha dokundunuz, şeriatı tezyif edip küçük düşürdünüz; neticesi vahim olacaktır” diye onlara şiddetli muhalefet etmekten çekinmiyordu.[13] Fakat yine Bediüzzaman Hazretleri, belli bir zaman diliminde İttihad ve Terakki hükümetinin müspet yönlerine ve orduya taraftar olmuştur. Onun sebebini şöyle izah eder.

“Eski Said, Sultan Abdülhamid Han’dan sonra gelen İttihad-ı Terakkî komi­tesine şiddetli bir surette muhalefet ettiği halde, on­ların hükümetine ve özellikle orduya karşı taraftar olmuş ve onları yüksek derecede takdir ederek hoş görmüştür. Bunun sebebi ise, hiss-i kablelvuku ile, o askeri topluluk ve o milli cemiyetten, altı-yedi sene sonra bir milyona yakın evliya merte­besinde olan şehitlerin ortaya çıkacağını hissetmiştir. Ve istemeden -kendi düşündüklerine muhalif- onlara dört sene taraftar olmuştur. Sonra 1. Dünya Savaşı’nın çalkamasıyla, o mübarek şehitler alındı, İttihat ve Terakki ise yağı alınmış bir ayrana döndü. Yeni Said dahi Eski Said’e muhalefet edip onlardan ayrılarak dini mücahedesine tekrar döndü.”[14]

Evet, Bediüzzaman Hazretlerinin İttihad ve Terakki hükümetine ve orduya taraftar çıkmasının sebebi, beş-altı sene sonra yaşanacak savaşta, din-i mübin-i İslamiyet için hayatlarını feda ederek şehid olan bir milyona yakın Mehmetçiğin cazibesidir.

Bir de Bediüzzaman Hazretleri İkinci Meşrûtiyetin ilan edildiği 23 Temmuz 1908 tarihinden üç gün sonra oldukça hareketli günler yaşanırken 26 Temmuz 1908 günü Selanik’in Hürriyet meydanında hatipler halka meşrûtiyeti anlatmaya çıktıklarında o da Selanik’te Hürriyete Hitap adlı meşhur konuşmasını yapmıştır. (Hürriyete Hitap Nutku)

Yaşasın Halife-i Peygamber yani Sultan Abdülhamid Han!

Yaşasın şeriatı garra! Yaşasın adalet-i İlahi! Yaşasın milli birlik ve beraberlik! Ölsün Müslümanların arasındaki ihtilaf! Yaşasın milletin arasındaki muhabbet ve sevgi! Gebersin şahsî garazlar ve intikam almak fikri! Yaşasın kahraman askerler! Yaşasın ezici bir güç olan ordular! Yaşasın cisimleşmiş akıl ve tedbirden oluşan dindar ve şeriata uygun hürriyetperver toplum! Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halife-i Peygamber yani Sultan Abdülhamid Han![15]

Bediüzzaman Hazretleri bu nutkun sonunda mealen diyor ki; dağ ağacının meyvesi iyice çiğnenmeyince hazmı ağır geldiği gibi öyle de bu konuşmam da dikkatli bir şekilde anlayarak okunmakla hazmedilmelidir. Ta ki yanlış anlaşılmasın. Yoksa hakkımı helal etmem.

Bu hitap, Sultan Abdülhamid Han’ın zayıf düştüğü ve kısa bir zaman sonra vazifeden alınacağı bir ortamda gerçekleşmiştir. Maalesef o gün konuşanlar halifeye her türlü hakaret ve saygısızlığı gösterirken, Bediüzzaman Hazretleri ise onu takdir ederek hiçbir saygısızlıkta bulunmadığı gibi, İttihad ve Terakki hükümetinin de yanlış istikametten ayrılması için her türlü ikna metodu ile onlara nasihatte bulunmuştur. Ve o konuşmasında baştan sona kadar, bütün gayretiyle, hep Meşrutiyet ve Hürriyeti şeriata uygun bir hale getirmek için açıklamalar yapmıştır.

Ne gariptir ki; bir kısım insanlar bu konuşmayı dahi doğru anlamayıp Bediüzzaman Hazretlerinin aleyhine suç unsuru olarak kullanıyorlar. Cenab-ı Hak hiçbir insanı hissiyatına mahkûm eylemesin.

Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki; Bediüzzaman Hazretleri ve bir kısım dindar mütefekkirler, İttihad ve Te­rakki döneminde onlarla bazen beraber olmuşlardır. Onların içinde bulunan masonların ve gizli münafıkların Meşrutiyet ve Hürriyet’i, dinsizliğe alet etmek için ça­lışmalarına mukabil, Bediüzzaman ve arkadaşları Meşrutiyet-i Meşru’a ve Hürriyet-i Şer’iye diyerek onları İslamiyet’e ve şeriata vesile yapmaya çalıştıkları halde, muhalifleri muvaffak olurken, maalesef onlar muvaffak ola­mamışlardır.

Dinin Bir Hakikatini Bin Siyasete Tercih Ederim

Bediüzzaman Hazretleri nasıl bir siyaset takip ettiğini de şöyle beyan eder: “Ey kardeşlerim! Kırk beş sene yani 1910’dan evvel, Eski Said’in bu dersinden anlaşılıyor ki; o, İslami siyasetle ve sosyal hayatla fazlasıyla meşgul olmuştur. Fakat sakın zannet­meyiniz ki; o, dini siyasete alet veya vesile yapmak mesleğinde gitmiş. Haşa belki o, bütün kuvvetiyle siyaseti dine alet ediyormuş. Ve derdi ki: “Dinin bir hakikatini bin siyasete tercih ederim.” Evet, o zamanda yani kırk-elli sene evvel hissetmiş ki bazı münafık zındıklar siyaseti dinsizliğe alet etmeğe teşebbüs edeceklerdir, o niyetlerine ve fikirlerine karşılık vererek, o da bütün kuvvetiyle siyaseti İslamiyet’in hakikatlerine bir hizmetkâr, bir alet yapmaya çalışmıştır. Fakat o zamandan yirmi sene sonra gördü ki, o gizli münafık zındıkların Batılılaşmak bahanesiyle siyaseti dinsizliğe alet yapmalarına karşılık, bir kısım dindar ehl-i siyaset, yanlış olarak dini siyaset-i İslamiyeye alet etmeye çalışmışlardı.[16]

Bu siyasetle iştigali 1919 senesine kadar devam etmiş, Avrupa menşeli ve tarafgirane siyasetçiliğin zararlı neticelerine binaen “siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınırım” diyerek o art niyetli siyaseti bırakmış ve bütün gayretiyle Kuran’a ve imana hizmeti esas haline getirmiştir. Bunu da Risale-i Nur’un 22. Mektub’unun (Uhuvvet Risalesi) Dördüncü Vechi’nde açıkça ifade etmiştir.

Sultan Abdülhamid Han’ın Hal’ Fetvası ve Bediüzzaman Hazretleri

Yapılan iftiralardan birisi de şudur ki: “Bediüzzaman Hazretleri Mehmet Akif merhumla birlikte İttihatçılarla bir olup 1907-1909 yılları arsında, Sultan Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesine çalışmışlar, hatta Sultan Abdülhamid Han’ı güya tahttan indirmek için fetvalar vermişlerdir?”

Hâlbuki Bediüzzaman Hazretlerinin Mehmet Akif’in başyazarlığını yaptığı Sırat-ı Müstakim dergisiyle 1911’e kadar bir irtibatı olmamıştır. Bediüzzaman Hazretlerinin, Mehmet Akif ve diğer aydınlar gibi, Sultan Abdülhamid Han’ı rencide edecek makale veya konuşması ne Sırat-ı Müstakim dergisinde ne de başka bir yayında hiçbir zaman olmamıştır. Ancak Bediüzzaman Hazretleri İslamiyet’e hizmet gayesiyle İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin fikirlerini neşredip yayan Volkan gazetesinde, hem İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin kuruluş gayesini, hem de Meşrutiyetin İslam Şeriatına uygunluk tarafını izah eden ilmi beyanlarını, makalelerle yayınlıyordu. Hem önceden vesikalarını gösterdiğimiz gibi Bediüzzaman Hazretleri bütün faaliyetlerinde Sultan Abdülhamid Han’ı bitirmek değil, Hilafetin ve Devlet-i Aliye’nin ve Sultan Abdülhamid Han’ın devam etmesini asıl maksat yapmıştır.

Maalesef bir kısım art niyetli veyahut tarihçi görünümlü insanlar ve hocalar, Sultan Abdülhamid Han’ın aleyhinde olan isimlerle birlikte, Bediüzzaman Hazretlerinin ismini de söylemeleri ve o hakaretleri Bediüzzaman Hazretleri de yapmış gibi göstermeleri, gayet çirkin bir zulüm ve iftiradan başka bir şey değildir.

Mesela: Elmalılı Hamdi Yazır tarafından yazılan ve imza edilen Sultan Abdülhamid Han’ın payitahttan indirilme fetvasından bahsedilirken, Bediüzzaman Hazretlerinin bu iş ile hiçbir alakası olmadığı halde sanki o da varmış gibi gösterilmektedir. Hâlbuki bu hakikat vesikalarla sabittir, araştırılabilir.[17]

Hem bir kısım insanlar Mehmed Akif’in, Sultan Abdülhamid Han aleyhinde konuşmalarını anlatırken sanki o konuşmaları Bediüzzaman da yapmış gibi laf cambazlıklarıyla “İşte Sultan Abdülhamid Han’a muhalefet eden Mehmed Akifler ve Bediüzzamanlar” diyerek o hakareti o da yapmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Allah, hiçbir Müslümanın vicdanından insaf ve iz’anı almasın. Âmin.

Bediüzzaman Hazretlerinin İttihad-ı Muhammedî İle İrtibatı

İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti, Osmanlı İmparatorluğu‘nda İkinci Meşrutiyet döneminde faaliyet gösteren İslamcı siyasi bir partidir. 5 Nisan 1909’da kurulmuştur. Bu cemiyetin kurucuları bilaistisna Müslümanların itimatlarını kazanmış âlim ve fazıl şahsiyetlerdir. Ancak Volkan adlı gazetesiyle birlikte gelip bu cemiyete üye olan Derviş Vahdeti müstesnadır. İşte bu cemiyet kurulduktan bir müddet sonra, Bediüzzaman Hazretleri de ona dâhil olmuştur. Yukarıda da geçtiği gibi İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin bir naşir-i efkârı olmuş olan Volkan gazetesinde, hem o cemiyetin kuruluş gayesini, hem de Meşrutiyetin İslam Şeriatına uygunluk tarafını izah eden kaideli ilmi yazılarını ve makalelerini yayınlamıştır. Hatta Divan-ı Harbde sordular;

“İttihad-ı Muhammediyeye (asm) dâhil misin? Dedim: Maaliftihar! En küçük efradındanım. Fakat benim tarif ettiğim vecihle… Ve o ittihaddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir, bana gösterin.”[18]

Maalesef Osmanlı Devletinin ve Hilafetin çok zor günler yaşadığını ve yıkılmaya yüz tuttuğunu fark eden Bediüzzaman Hazretleri, nerede devletin bekası ve Şeriat-ı Muhammediye’nin devamına vesile olabilecek bir ışık ve bir çıkış yolu gördüyse ona sarılmıştır. Hiçbir zaman istikametten ayrılmadan ister şahıs olsun, ister cemiyet olsun beraber olduklarının doğruluklarını kabul etmekle beraber, onların var olan yanlışlıklarını da düzeltmeye gayret etmiştir.

Görüldüğü gibi Bediüzzaman Haz­retleri, Sultan Abdülhamid Han dö­neminde olduğu gibi her zaman ifrat ve tefritten kaçarak, doğru olan isti­kamet yolunu tercih etmiştir. Meşrutiyet ve Hürri­yet’i, kabul ederken meşrutiyet-i meşrua (şeriata uygun meşrutiyet) şartıyla imza vermiş ve Hürriyet-i şer’iyye (şeriata uygun özgürlük) diyerek bunları İslamiyet’e hizmet vesilesi yaparak çalışmıştır. Hata edenleri ikaz ettiği gibi, gizli münafıklara karşı hayatı­nı hiçe sayarak hak ve hakikati müdafaa etmiştir. Buna delil ise, onun hiçbir zaman ehl-i sünnet ve’l-cemaate ve cumhur ulemaya muhalefet etmemesidir.

Bediüzzaman Hazretleri, bu mücahedesini Cumhuriyet döneminde de devam ettirmiş ve bunun neticesinde; dünyanın şeklini değiştirecek Kur’an’ın tefsiri olan Risale-i Nurları ve sadakat­li Nur talebelerini arkasında bırakarak Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

Sultan Abdülhamid Han tahttan İndirilirken Bediüzzaman Hazretlerinin Onun Aleyhinde Hiçbir Konuşma Yapmaması

Bediüzzaman Hazretleri, şimdi bazılarının söyledikleri pencereden Sultan Abdülhamid Han aleyhinde konuşmamıştır. Tam tersine, “İttihatçılardaki farmason gurubunun hedefinde İttihad-ı Muhammedi cemiyetinin üyelerinin ve özellikle Bediüzzaman’ı: ‘Sultan Abdulhamidci ve Mürteci kimseler’ olarak tanımlayarak onu idam ettirmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Nitekim hareket ordusu gelip İstanbul’u kuşattığı Rumi 11 Nisan 1325 (Miladi 24 Nisan 1909) tarihinde, İttihad-ı Muhammedi üyelerini yakalamaya başladıkları günlerde, Bediüzzaman Hazretleri hayatını boşa sarf etmemek ve muhafaza niyetiyle İstanbul’dan ayrılıp İzmit’e gelmiştir. Yani Sultan Abdulhamidin hal’i (maalesef tahttan indirilmesi), Bediüzzaman’ın İzmit’te beklediği günlerde (miladi 27 Nisan 1909) gerçekleştirilmiş oluyordu. Miladi 30 Nisan 1909’da da Bediüzzaman Hazretleri İzmit’te yakalanıp tevkif edilerek İstanbul’a götürülmüş, 23 gün Harbiye Nezaretinde tutuklu bulundurulmuş, 2 numaralı Divan-ı Harb mahkemesinde sorgulandıktan sonra tahliye edilmiştir. Bir gün sonra da, 1 numaralı Divan-ı Harp mahkemesinde yargılanmış, gayet merdane ve pervasızca müdafaaları sonunda beraat almıştır.”[19]

Sualde geçen nutuk meselesi ise, Sultan Abdülhamid Han hakkında kim aleyhinde ne konuştu ise devlet arşivlerinde mevcuttur Eğer Bediüzzaman Hazretlerinin de böyle bir nutku olsaydı, arşivlerde veya basın-yayın organlarında bulunurdu. Yukarıda da bahsedildiği üzere, inkılapçılar, Bediüzzaman Hazretlerini “Abdülhamidci ve irticacı” diyerek idamla yargılamışlardır. Eğer Sultan Abdülhamid Han’a karşı böyle bir nutku olsaydı, elbette onu böyle bir muameleye tabi tutmazlardı. Biraz basiret ve insaf sahibi olan herkesin bu hakikati idrak etmesi lazım gelmez mi?

Cemaleddin Afgani Risale-i Nurda Sadece Bir Yerde Geçer

Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur Külliyatının sadece bir yerinde Cemaleddin Afgani’den bahsederek şöyle der:

“Elhasıl Sultan Selim’e biat etmişim, onun İttihad-ı İslam’daki fikrini kabul ettim. Zira o Kürtleri ikaz etti; onlar da ona biat ettiler. Bu (ittihad-ı ümmet) mesele(sin)de seleflerim (benden önce ittihadı isteyenler) Şeyh Cemaleddin Afgani, allamelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, Ali Suavi, Hoca Tahsin Efendilerle, Namık Kemal Bey ve Sultan Selim’dir.

Seleflik Meselesi Ümmetin Birliği İle Sınırlıdır

Bediüzaman Hazretlerinin Cemaleddin Afgani hakkındaki bu ifadesine dikkat edilirse, o zikrettiği isimlere, ümmetin birliği hususunda benim seleflerimdir der. Yoksa ben her cihetiyle bu şahıslar gibi inanıyorum ve düşünüyorum gibi hiçbir ifadesi yoktur. Bilakis hep ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadını ve amel düsturlarını ümmete siper ve sığınak göstererek şöyle der:

“İşte ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet! Şeytan-ı ins ve cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi; ehl-i sünnet ve’l-cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın muhkemat kal’asına gir ve sünnet-i seniyeyi rehber yap, selameti bul!”[20] Ve kendisinin hiçbir zaman Ehl-i sünnete muhalefet etmediği gibi Cemaleddin Afgani gibi yanlış düşünce sahibi insanlardan da etkilenmemiştir. İttihad-ı Ümmet hususunda onları örnek gösterdiği gibi, eğer başka meselelerden de onlardan etkilenmiş olsaydı, şüphesiz o meseleleri de dile getirirdi.

Evet, nasıl ki bir kâfir, bütün özellikleriyle kâfir olmayıp doğru söylemek gibi Müslümanlarda bulunması gereken bazı özelliklere sahip olabilir. Ve o yönü doğru olarak kabul edilir. Öyle de; Bediüzzaman Hazretlerinin isimlerini saydığı şahısların içinde, yanlış olan masonluk zihniyetine sahip olmalarına binaen, ümmetin birliğini istemeleri de yanlıştır diye onların o doğru düşüncelerini de kabul etmemek ne kadar akla muvafık olur? Ehl-i ilmin, ilim ve insaflarına havale ederiz.

Maalasef Afganî, İstanbul’a ilk gelişinde Osmanlı Devleti tarafından iltifatlar görmüş, kendisine birçok görevler de verilmiştir. Bu iltifatlardan dolayı Devlet-i Aliyeyi tahkir etmemiz doğru olur mu?

Mesela: “1869 yılının başında Cemaleddin Afgani, muhtemelen Sultan Abdülaziz’den aldığı davet ile İstanbul’a hareket etmiştir. 1871 yılına kadar burada kalacaktır. Onun İstanbul’da olduğu dönem, Tanzimat reformunun son evresine tesadüf etmektedir. Buradaki konuşmaları ve reformcu üslubu bize İstanbul’daki modernleşme hareketinden memnun olduğunu ve etkilendiğini göstermektedir. Öyle ki modernleşmeyi gerçekleştirecek kurum olan Maarif Meclisi üyeliği ve yeni üniversite olan Darülfünun ile bağları bu konuya olan ilgisini ispatlamaktadır.”[21]

Bediüzzaman Hazretleri Sultan Abdülhamid Han’ın Tahttan İndirileceğini Ve Devletin Yıkılacağını Neden Önceden Göremedi?

Sual: Bazıları diyor ki; Bediüzzaman Hazretleri, mademki çok ferasetli biri, Sultan Abdülhamid Han’ın tahttan indirileceğini ve devletin yıkılacağını neden önceden göremedi? Hem velayeti olsaydı İslamiyet’e zarar veren Cemaleddin Afgani’den bahsetmez, az bile olsa İttihad ve Terakki’ye taraftar görünmezdi.

El-cevab: Birincisi: Bu iddianın tam aksine Bediüzzaman Hazretleri, maalesef Sultan Abdülhamid Han’ın tahttan indirileceğini ve Devlet-i Aliyenin yıkılacağını hissetmiştir. Bütün gayretiyle bu olumsuzlukları önlemek için çalışmıştır. O zamanda geçen hayatı ve bütün yazdıkları buna şahittir. Bu yazımızın asıl maksadı da bu hakikati anlatmaktır.

İkincisi: Bediüzzaman Hazretleri kiminle, hangi cemiyet ve kuruluşla irtibat ettiyse, onların hep iyi taraflarını şeriata hizmet vesilesi yapmaya çalışmıştır. Fenalıklarını da düzeltmeye gayret etmiştir. Bir âlimin yapması gereken de budur.

Bununla beraber “Gaybı ancak Allah bilir”[22] ayetinin ifadesine göre, bir evliya zat her şeyi biliyor demek değildir. Ancak Cenab-ı Hak ona ne bildirirse, o da onu bilir. “Veli her şeyi bilir” sözü ise hatalı bir sözdür. Bazen olur ki; en büyük bir veli, muhalefet ettiği zatın gerçek halini bilemediği için haksız olarak ona karşı çıkabilir. Bunun en büyük delili ise, Cennetle müjdelenen on sahabiden Hz. Talha (ra) ile Hz. Zübeyr’in (ra) Hz. Ali’ye (kv) muhalefetidir. Ümmet içinde bu zatlardan daha büyük bir evliya olabilir mi? Demek, Cenab-ı Hak bir hikmete binaen Hz. Ali’nin (kv) haklı olduğunu onlara bildirmediği için, onlar da onun haklı olduğunu bilememişlerdir.

Ve yine Hazret-i Ömer’in (ra) minber üstünde, bir aylık mesafede bulunan Sariye namındaki bir kumandanına اَلْجَبَلَ اَلْجَبَلَ سَارِيَةُ يَا (Ey Sariye! Ey Sariye! Dağa çekil) deyip, Sariye’ye işittirip, sevkü’l-ceyş (askerleri komuta ederek) zafere sebebiyet veren keramet-kârâne kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği halde, neden yanındaki katili Fîrûz’u (kendisini şehid edecek Firuz’u) o keskin nazar-ı velayetiyle görmedi? Elcevab: Hazret-i Yakup Aleyhisselam’ın verdiği cevab ile cevab veririz. Yani Hazret-i Yakup’tan (as) sorulmuş ki: “Ne için Mısır’dan gelen (Yusuf’un) gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Ken’an Kuyusu’ndaki Yusuf’u görmedin?” Cevaben demiş ki: “Bizim halimiz şimşekler gibidir. Bazen görünür, bazen saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup, her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.”[23]

Bediüzzaman Hazretleri, Allah’ın (cc) bildirdiklerinden başka bir şey biliyor değildir. O da bazen içtihadında hata etmiş olabilir. Ne var ki bu güne kadar ümmetin kabul ettiği hiçbir âlim, Bediüzzamanın yazdığı risalelerinde “Bu yazdıklarında bir hata vardır” diye tesbit etmiş değildir. Öyle ise, “O da hata edebilir” düşüncesiyle hatalıymış muamelesine tabi tutmak, gayet çirkin bir zulümdür. Ve insanların Bediüzzaman ve Risale-i Nurdaki iman hakikatlerinden istifadesine engel olmaktır.

Veyahut Bediüzzaman Hazretleri isabet ettiği halde, bazı işin farkında olmayan insanlara göre hatalı olduğu düşünülebilir. Bu durum onun kemalatının olmadığını göstermez. Bir din âlimi olarak içtihadında isabet etmediyse dahi Allah (cc) ona bir sevap verir. İnsanların zulüm damarıyla onu cezalandırmaya çalıştıkları gibi cezalandırmaz.

100 Yıllık Hata Devam Ettirilemez

Yüz yıl önce hata edilen bir mevzu yani Bediüzzaman Hazretleri ve Abdülhamid Han arasındaki yanlış anlama, bugün bazı ağızlar tarafından yine çarpıtılarak birlik ve beraberliğe zarar verilmektedir.

15 Temmuz melun ve menfur hadisesi bütün ümmete ve insanlığa karşı işlenmiş büyük bir cinayettir. Kuzu postundaki canavarlara bakılarak, bugün Risale-i Nurun hakiki talebeleri zan altında bırakılamaz. En zor şartlarda iman ve Kur’an hizmeti yapan, millet ve memleketin selametine çalışan bu insanlar ve buna bağlı olarak diğer bütün cemaat ve tarikatlar şüpheli gösterilemez.

Bu toplumun temeline bomba koymak demektir. Hakiki Nur Talebeleri, dün olduğu bugünde hakkın ve doğrunun yanındadır ve kıyamete kadar böyle olacaktır.

Bediüzzaman Hazretlerinin Nemika Sultan ile Görüşme Meselesi

Bediüzzaman Hazretlerinin Nemika Sultan’dan özür dileme meselesine gelince, ister olmuş olsun ister olmuş olmasın, bu durum bir noksanlık değil, belki bir kemalat ve İslamî bir güzelliktir. Sultan Abdülhamid Han Hazretleriyle, Bediüzzaman Hazretleri belli bir zaman beraber yaşamışlardır. Beşeriyet muktezası olarak herhangi bir konuda uyuşamadıkları noktalar olabilir. Hatta hep aynı noktada ittifak etmiş bile olsalar, yine birbirlerinden veya varislerinden helallik dilemeleri İslami bir vecibedir. Ve ehl-i kemalin de kemalatlarının bir gereğidir.

İslami ölçülere göre vefat edenin herhangi birinde hukuku bulunsa, o hukuk varisine intikal eder. Varis vefat edenin bedelinde o hakkı helal etmiş olsa hakkın üzerinde bulunduğu kişiden mesuliyet kalkar. Fakat bu İslami vecibeyi ve kemalatı anlamayan bir kısım nakıs insanlar; olmayan bir şeyi olmuş gibi göstererek Bediüzzaman Hazretleri gibi bir din âliminin tenkidine vesile yapmaları, İslami şuura sahip insanları üzüyor.

Bilerek veya Bilmeyerek Bediüzzaman Hazretleri Hakkında Yapılan Tezviratlar

Bir gerçeği de söylemeden geçemeyeceğiz. Şüphesiz bu tezvirat ve yalanı uyduranlar şu gelecek beş sınıftan biridir.

  1. Menfur 15 Temmuz darbe girişimini işleyenlerdir. Çünkü onlar “bu hükümet şimdi bizi bitiriyor, yarın da İslâmî cemaatleri bitirecektir” şeklinde o menfur girişimden önce böyle propaganda yapmışlardı. Şimdi de bu yalanın doğru çıkması için hükümetin ve bürokrasinin içinde gizlenip cemaatlerin aleyhinde konuşup hükümetle cemaatleri karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar.
  2. Marksist ve komünist bir zihniyete sahip olanlardır. Onlar bu milletin manevi değerlerini ve mukaddesatını zındıka hesabına tahrip etmek için her vesileyi kullanıyorlar. ‘Bu darbeyi cemaat yaptı’ diyerek de çalışmalarına engel olan İslâmî cemaatleri ve Bediüzzaman Hazretleri gibi ehl-i sünnet âlimlerini çürütmek için her türlü yalanı uyduruyorlar.
  3. Masonik zihniyete sahip olanlardır. Bunlar da insan için hayvanî ve nefsanî bir özgürlük vesilesi olan Avrupa medeniyetine göre yaşamaya gayret edip İslâmî ahlakı bozmak ve çoğunluk olan halkı, azınlık olan bir kısım zalimlere ve kuvvetlilere hizmetkâr ve esir haline getirmek istiyorlar. Onlar “bu darbeyi ‘cemaat’ yaptı” bahanesiyle İslâmî ahlakı ve ruha ait olan özgürlüğü korumaya çalışan ve onların bu tahribatına engel olan İslâmî bütün cemaatlerin ve Bediüzzaman Hazretleri gibi tüm din âlimlerinin aleyhinde konuşuyorlar.
  4. Anlamadan ve işin farkına varmadan şuursuz olarak şuurlu düşmanın oyununa gelen cahillerdir. İslami cemaatlerin aleyhinde konuşmakla kaş yapayım derken göz çıkarıyorlar.
  5. Bir kısım enaniyetli veya cemaat taassubunu taşıyan insanlardır. Bu gibi insanlar, darbeyi bahane ederek kendi cemaatlerinden olmayanları ve Bediüzzaman Hazretleri gibi bir kısım din âlimlerini eleştirmekle, milletin ihtilafına sebep oluyor ve sosyal medyada İslâmiyet’i parçalayan birer canlı bomba hükmüne geçiyorlar.

Başta idarecilerimiz olmak üzere, ey ehl-i iman! İman ferasetinizle bu tahribatçı adamlara uymayınız. Ve ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadını kendinize sığınak yapınız ve iyi biliniz ki, biz Müslümanların ve bu milletin kurtuluşu ancak ittifakla mümkün olabilir.

Osmanlı’nın son döneminden günümüze kadar olan süreçte, dâhildeki fasıklar ve münafıklar ve hariçteki bütün kâfirler; ittifak ile bu milleti dininden, geçmişinden, tarihinden, kültüründen koparmaya çalışırken, bütün ölümlere ve zulümlere ve her türlü sıkıntılara katlanarak onlara karşı mücadele eden Bediüzzaman Hazretleri gibi bir kısım ehl-i sünnet âlimleri ve samimi olan cemaatler değil midir?

[1] Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1/ 78

[2] Ra’d, 11

[3] Bir nüshada ‘mazlumu’ yazmaktadır

[4] Âsâr-ı Bediiyye, 316

[5] Âsâr-ı Bediiyye, s. 375

[6] Âsâr-ı Bediiyye, s. 312, 313

[7] Maide, 44

[8] Osmanlıca Mektubat-2, Münazarat Risalesi, s. 422

[9]Osmanlıca Mektubat-2, Münazarat Risalesi, s. 422

[10] Âsâr-ı Bediiyye, s. 463

[11] Osmanlıca Kastamonu Lahikası, s. 95

[12] Osmanlıca Şualar1, s. 86

[13] Tarihçe-i Hayatı, s. 46

[14] Osmanlıca Kastamonu Lahikası, s. 96

[15] Âsâr-ı Bediye, s. 347-356

[16] Osmanlıca Mektubat-2, Hutbe-i Şamiye, s. 453

[17] Geniş izah için bkz. Mufassal Tarihçe-i Hayat c. 1, s. 446

[18] Âsâr-ı Bediiyye, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi, s. 302

[19] Geniş izah için bkz. Mufassal Tarihçe-i Hayat

[20] Osmanlıca 13. Lem’a, s. 79

[21] Keddie, Nikki R. Cemaleddin Efgani Siyasi Hayatı, çvr. Alaeddin Yalçınkaya, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1997, s. 78

[22] Neml, 65. ayetten iktibas

[23] Osmanlıca Mektubat-1, s. 41

NİSAN SAYIMIZ
Bu Sayıyı Satın Al

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,