TÜRKİYE DIŞ POLİTİKASI EKSENİNDE SURİYE

122. Sayı Dosya Konusu Dünya

 

6 yıl oldu, dile kolay. Her gün başka bir acıyla uyandık. Ve bugün gözümüzün önünde can çekişen Halep, çaresizlik içinde yüreğimizi dağlıyor.

Bu girdap ve kafa karışıklığı sebebiyle gerek Suriye, gerek Mavi Marmara ekseninde İsrail ilişkileri, keza son dönem Türkiye-Rusya yakınlaşması noktasında hepimizin kendimize göre mülahazalarımız ve hassasiyetlerimiz oldu ve olmaya da devam ediyor. Bunun doğal bir sonucu olarak da haliyle bazı görüş farklılıkları daha yüksek sesle konuşulur oldu.

Bu emsal farklı düşünceleri fikri bir zenginliğimiz olarak görmeli ama tehalüf-ü efkâr arasında önümüzü aydınlatacak bir barika-i hakikat ararken fitne ateşleri çıkarmamaya dikkat etmeli, birbirimizi incitmemeye özen göstermeliyiz. Samimi her kardeşimizi değerli görmek ve şahsiyetlerini yargılamadan düşüncelerine müsamaha göstermek ve fikirlerini anlamaya çalışmak zorundayız.

Ezcümle Türkiye’nin Suriye politikası noktasında da farklı düşüncelere sahip olabiliriz.

Ama şu bir gerçek ki Türkiye, Suriye ile ilgili karar kavşağında hangi kartı eline alsaydı, uluslararası güçler tarafından tazyik edilmek ve zora düşürülmek üzere YİNE YALNIZ BIRAKILACAKTI.

Yeni versiyon/sürüm Sykes Picot müellifleri inceden inceye planladıkları hesaplarını güncellerken bu coğrafyada önlerini tıkayabilecek en etkili aktör olarak gördükleri Türkiye’yi her ölçekte tecrit etmek istiyorlar.

Ülkemizin güneyindeki işler, mazlum Suriyeli kardeşlerimize yardımcı olmaya çalıştığımız için bu noktaya gelmedi.

Sonucu çok daha kötü diğer senaryolar ve muhtemel yollar içinde ehvenüşşer ihtiyar olunmak zorunda kalındı.

Çünkü ne Baasçı Suriye yönetiminden, ne de İran’ın Şiiliğin çok ötesinde artık Fars milliyetçiliği olarak tanımlayabileceğimiz yayılmacı politikalarından sonuç alabilmemiz mümkün değil.

Bediüzzaman Hazretleri İslam tarihi boyunca farklı bir dinamik olarak varlığını sürdüren Şia’yı genel anlamda “Şia-yı velayet” ve “Şia-yı hilafet” olmak üzere ikiye ayırıyor.

Bizim Sünni dünya olarak oldum olalı sorunumuz siyasi garazla hareket eden ikincisiyle, yani Hz Ali muhabbetiyle değil, Hz Ömer düşmanlığı ile hareket eden İran yönetimiyle olmuştur. Tarafgirane ve garazkarane hareket eden bir bakış açısıyla dostluk çok zordur.

Keza özellikle son on yıldır Amerika ve Avrupa siyasetinin Sünni dünyayı bölmek ve bütünleşmesini önlemek maksadıyla her ölçekte ve her bölgede neo-selefi hareketler gibi Şii potansiyelin de önünü açmaya çalışan bölücü yaklaşımlarının bu çerçevede göz ardı edilmemesi lazım.

Son dönemde Türkiye’nin dış politikasını başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere tüm siyasi kadroyu göz ardı ederek bütünüyle Sayın Davutoğlu’nun tercihlerine indirgemek ve toptancı bir bakış açısıyla bu yaklaşımları başarısızlıkla itham etmek haksızlık olur.

Maalesef bu süreçte bir tarafta Ergenekon, öte yandan FETÖ yapılanması sebebiyle, silahlı kuvvetlerinin ve emniyet teşkilatının neredeyse yarısı siyasi kadroların talimatından ziyade kendi ajandasıyla hareket eden bir Türkiye’nin, hepimizin malumu olan bu sıkıntılı yapısı itibariyle yeterli olmayan şartlar dâhilinde, yanlış veya eksik atıldığını düşündüğümüz adımları elbette olmuştur.

Ama bununla birlikte, camiamız içinde gerek siyasi, gerekse sivil toplum tandanslı/eğilimli bazı kardeşlerimizin bu noktada İran’a ve Esed’e alabildiğine müsamahakâr yanlış yaklaşımlarını ve pozisyonlarını da, bugün asla kabul edilemez Halep örneğinde olduğu gibi, geldiğimiz nokta itibariyle not etmeliyiz.

İnsanların savaş bölgesinden tahliye edilmelerine bile müsaade etmeyen ve bitmeyen bir kinle erkeklerini öldürmek, kadınlarına tecavüz etmek isteyen bu İran siyasetiyle mi, bu Hizbullah ve bu Esed’le mi uzlaşacaktık? Uluslararası güç odaklarının şımartarak ve kendilerine alan açarak masum insanların üzerine kışkırttığı, kanına ve kültürel kodlarına maalesef ehlisünnet düşmanlığı işlemiş olan bu radikal unsurlarla uzlaşabilir miydik?

Bu noktada antre parantez/parantez içi vurgulamak lazım ki, tüm bu olumsuzluklara rağmen, batı dünyasının istediği şeyin İran ile Türkiye’yi kapıştırmak olduğunu unutmamalıyız. İran’ın General Kasım Süleymani veya General Seyit Cevat komutasındaki şebbihaları ve milis güçleriyle çok rahat geldiği bu oyuna biz alet olmamaya ve mezhep eksenli ihtilaflardan uzak durmaya özen göstermeliyiz.

İran hususan şu son beş yılda Sünni dünya nezdindeki tüm kredisini neredeyse tüketmiş olsa bile.

Türkiye’nin uluslararası aktörlerin küresel ve bölgesel oyunlarını bozan dik duruşuna rağmen, tek başına oyun kurabilecek ve konjonktür/vaziyet değiştirebilecek bir güce henüz sahip olmadığını biliyoruz. Bu devirde genel manada İslam dünyası olarak elimizde mevcut ekonomik, politik ve askeri güçle istediğimiz her sonucu almamız ve kural koymamız hemen hemen imkânsız. Bu yüzden atılacak adımların dengeli olması gerekiyor.

Türkiye bu sorunun daha ilk günlerinde Esed’le çok ciddi anlamda mekik diplomasisi gerçekleştirmişti. Bir ara nispeten ikna edilecek gibi olan oğul Esed’e, baba Esed’in derin Suriyesi ve uluslararası güç odakları müsaade etmediler. Ve hepimizin bildiği katliamlar da defakto/fiili pozisyonu başlatmış oldu.

Türkiye bu noktada yapabildiği kadarıyla elindeki en etkili ve belki de yegâne yol olan soft power (yumuşak) gücünü, tüm diplomatik yolları deneyerek kullanmaya çalışsa da asıl oyun kurucuların hesabı başkaydı.

Obama, bakınız bugünlerde günah çıkarıyor ve dökülen kandan rahatsızlığını ifade ediyor.  Ama yıllarca talep etmemize rağmen en basit ve masum talep olan uçuşa yasak güvenli bölgeye bile müsamaha göstermediler.

Şu kavşakta kabul etmeliyiz ki Türkiye öyle veya böyle, bir plan çerçevesinde, bilinçli olarak provokatif/kışkırtıcı eylemler ile karşı karşıya bırakılarak önünde genişletilmiş olan bu cepheyi daraltmak zorundadır.

Ve Türkiye, aradaki sorunları şimdilik bir kenara koydu diye ne İsrail’le, ne Rusya’yla, ne de Amerika’yla gerçek anlamda dost olamaz. Asm. Efendimizin yeri geldiğinde her dinden insanlarla anlaşmalar imzaladığı hepimizin malumudur. Uluslararası ilişkilerde dostlukların değil, karşılıklı menfaatlerin söz konusu olduğu müsellem bir meseledir.

 

Bu anlaşmaların ve mutabakatların hangi şartlar altında yapıldığını unutmamamız gerekiyor. Hususan son darbe girişiminde Türk Silahlı Kuvvetlerinin neredeyse yarısının tasfiyesi ile sonuçlanan tablo, bu mücadelenin yakın geçmişte hangi eksende ve kimlerle yürütülmeye çalışıldığını nazara veren en önemli referanslardan biridir.

Keza Mit tırları olayı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Türkiye’nin şu konjonktürde/durumda yaptığı iddia edilen hata, ilkesel ve haktan yana davranarak dik durması ve mazlumlara sahip çıkmasıdır. Derin güçlerin nazarında suçu budur. Ve bizim coğrafyamızı arka bahçeleri görmeye alışmış algı operatörlerini bu duruş rahatsız ediyor. “Sen kimsin ki bizim kurduğumuz oyunu bozuyorsun?” diyorlar. Ama şu bir gerçek ki Türkiye burnu dibindeki bu oyuna müdahil olmasaydı, durum çok daha kötü olacaktı.

Son dönem Türk dış politikasının müspet nazarlardaki eksikliği ise -malum dâhili sebeplerle olduğu bilinse de- mazlumlara yeteri kadar sahip çıkılamamış olmasıdır. Örnek vermek gerekirse, İran’ın cirit attığı bir coğrafyada Suriye muhalefetini bir çatı altında toparlamakta veya eğit-donat gibi stratejik adımlarda geç kalmış olmamız yahut destek bağlamında helikopterlerle atılan varil bombaları altında perişan olan insanlara etkili hava savunma sistemlerinin bir şekilde temin edilememesi gibi yetersizler sayılabilir.

Generallerinin yarısından fazlası emekli edilmiş bir ordunun 15 Temmuz’dan sonra çok daha farklı inisiyatifleri (ön alma) rahatça alabilmesi ve özellikle “Fırat Kalkan Operasyonu” bu noktada önemli bir nüanstır.

Bu çerçevede bilinçli olarak oluşturulacak kriz ortamları ve gerginlikler yönetilebilir seviyede olmak zorundadır. Yönetemeyeceğimiz, altından kalkamayacağımız gerilimleri tırmandırmanın pratikte hiçbir karşılığı yoktur.

Şunu da kabul edelim ki bu işlerle ilgilenen siyasi kadrolar bu konularda prensipte ümmet şuuruyla bizden farklı düşünmeyen, bizden olan insanlar, bizim değerlerimiz.

Elbette her insan gibi onlar da hata yapabilirler. Elbette siyasi kadroları her meselede körü körüne desteklemek onlara iyilik değildir.

Ama hatalardan ders çıkarmak amacıyla geçmişi sorgulamak başka bir şey, birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz bir konjonktürde/ortamda, hatta öylesine ki milli seferberlik ilan edilmeye ihtiyaç duyulan bir dönemde, kampanya suretinde yürütülen algı operasyonlarıyla nazarları dağıtmak başka bir şeydir.

Uluslararası tüm güç odaklarının başta İngiltere ve İsrail olmak üzere karşı çıktıkları bir lideri bizim de bir şekilde yıpratmaya çalışmamız doğru olmaz.

Özellikle Sayın Davutoğlu’nun o günün şartlarında kabul edilebilir hamasi ve gözdağı veren bir üslupla “Cuma namazını şu kadar sürede Şam’da Cami-i Emevî’de kılarız” sözünü cımbızlayarak, salt bu söz üzerinden bütün Suriye politikasını, hatta tümden dış politika argümanlarını/iddialarını yargılamak ve şartları okuyamamakla itham etmek insaflı bir yaklaşım değildir.

63 farklı ülkeden silahlı temsilcilerin bulunduğu Irak gibi bugün Suriye’de de adı konmamış, örtülü bir cihan harbi yaşıyoruz. Bütün uluslararası menfaat şebekelerinin öbeklendiği Ortadoğu sarmalında karşımızda sadece Esed olsaydı, durum böyle mi olurdu?

En ufak deliklerin bile kapatılması gereken fırtınalı zamanlarda yeni pencereler gedikler açılmaz. Hepimiz hassas davranmalıyız.

Söz meclisten dışarı ama maalesef bu da bir realite oldu, oturduğumuz rahat koltuğumuzdan birer dış politika uzmanı kesilip tuzukuru, toptancı ve ucuz tenkit bakışıyla akıldanelik yapmamız ne kadar doğru olabilir?

Mısır’da vaktiyle Mursiden rahatsız olan İslami gruplar bilmünasebe çok uyarılmıştı, onlara şimdi daha iyi mi oldu diyerek bugünkü tabloyu sormak lazım.

Bu noktada Bediüzzaman Hazretlerinin şu mülahazası câlib-i dikkattir:

“… bir hükûmet, tamamıyla masum olamaz. Demek nokta-i nazar, hükûmetin hasenatı seyyiatına tereccuhudur. Yoksa seyyiesiz hükûmet muhal-i âdidir. Ben öyle adamlara, anarşist nazarıyla bakıyorum. Zira onlardan birisi -Allah etmesin– bin sene yaşayacak olsa âdeta mümkün, hükûmetin hangi suretini görse, hülya ile yine razı olmayacak.”

Hâsılı, aşırılıklardan kat’-ı nazar, bütün kardeşlerimizin samimi şahsi görüşlerine saygı duymakla birlikte, Türkiye’nin özellikle son 2-3 yıldır ciddi anlamda her taraftan tazyik edildiği bir dönemde, üstelik ne kadar isabetli olduğu tartışmalı yaklaşımlarla iktidarı yıpratacak söylemler doğru olmamalı.

Elbette işlerimizi istişare ile yürüteceğiz, yeri geldiğinde yanlışlıkları da dile getireceğiz, acı da olsa gerçekleri söyleyeceğiz, özgürce görüşlerimizi paylaşacağız ama bunları yaparken üslup ve içerik hususunda duyarlılık göstermeli ve özellikle böylesine hassas bir dönemde polemiklerden/tartışmalardan kaçınmalıyız.

Cenab-ı Hak bizlere bu ümmetin birlik ve beraberliğine bir nebze de olsa katkı sağlamak amacıyla yaptığımız çalışmalarda muvaffakiyet versin. Kalplerin sahibi kalplerimizi birleştirsin.

OCAK SAYIMIZ
Bu Sayıyı Satın Al

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,