AHLAKTAN SOYUTLANMIŞ KODLARIN TEZAHÜRÜ: BATININ İKİYÜZLÜLÜĞÜ

121. Sayı Dünya

Gerek toplum bilimi, gerek siyaset bilimi, gerekse uluslararası ilişkiler gibi bilim alanlarında kimi yaklaşımlar; toplumsal ve siyasal bir takım olmuş hadiselerin sebeplerini, olmuş hadiselerin sebeplerinin arka planına bağlı olarak da henüz olmamış hadiselere ilişkin muhtemel öngörülerini tezleştirir veya teorileştirirken, “insan doğasını” yani bir diğer ifade ile “insan fıtratını” merkeze almaktadırlar. İnsan doğasından hareketle topluma, toplumdan hareketle devlete, devletten uluslararası sisteme kadar genişleyen bu analiz düzeyinin tarihi binlerce yıl öncesine kadar uzanmaktadır.

M.Ö. 4. yy’da yaşayan Aristo’dan, M.S. 16. yy’da yaşayan Hobbes’a, M.S. 16. yy’da yaşayan Machiavelli’den 20. yy’da yaşamış olan Morgenthau’ya kadar pek çok düşünür insan doğasını yani fıtratını referans alarak bir takım idealizasyonlar ortaya koymuşlardır. İdeal insandan ideal uluslararası yapıya kadar geniş bir yelpazede yer alan ve birbiri ile ilintili olan bu tasvirler, insanın kendisini, bir diğer insanı veya insanların teşekkül ettirdiği toplumsal organizasyonları tanıma ve tanıtma bağlamında hem bir tespit, hem de insanların veya devletlerin bir diğerine karşı tutum ve tedbirini belirleyen bir kılavuz olagelmiştir. Bütün bu karmaşık yapıyı anlamlandırma noktasında hadiselere yukarıdan bakma iddiasında olan sosyal bilimler için ise; bir referans, bir araç ve bir nokta-i istinat kabul edilmiştir.

Özetle iki-üç kelimeye sığdırılabilecek “insan nedir?” veya “insan doğası nedir?” sorgulamasından neşet eden cevaplar, bugün insanlık tarihi içerisinde en temel birikim alanlarından birisidir. Bu sorgulama ve cevaplamalar, insana dünyada bir konumlandırma işlevi de görmektedir. Bu bağlamda ideal insanın başkalarına iyilik yapmaktan zevk alan insan olduğunu ifade eden Aristo ve iyi olanı mutlu olmak için insana bir amaç olarak tanımlayan Platon gibi düşünürlerin yaklaşımları, bugüne kadar uzantıları süren bir medeniyetin temel taşı olmuştur.
Sonraki dönemlerde geniş çerçevede insanlığın, dar çerçevede Batı Dünyasının geçirdiği değişimlere bağlı olarak kimi zaman bu değişimlerin öncüsü, kimi zaman değişimlerin ürünü olan pek çok filozof tarihte yerini almıştır. Örneğin Orta Çağ Avrupa’sından çıkış arayan bir coğrafyanın insanlarını Aydınlanma çağı olarak nitelendirilen ve etkileri bugün bile süregelen döneme taşıyan, yani o günden bugün ki modernizmi inşa eden düşünürler, birbirinden farklılıklar içeren geniş bir yelpazede yer almaktadırlar. Bu geniş yelpazede birbirinin tezatı yaklaşımlar olduğu kadar, birbirini besleyen, birbiri ile örtüşen düşünceler de söz konusudur.
İnsanı insanın kurdu olarak tanımlayan Hobbes’tan, insanın hayat-mülkiyet-özgürlük gibi doğal hakları olduğunu ifade eden Locke’a; insanın kötü ve bencil olduğundan hareketle, kötülüğü ve bencilliği iktidarı elinde bulunduran insanlara da teşmil eden, yönetimi ahlaki ilkelerden soyutlayan Machiavelli’den; insanların doğa halinin eşitlikçi, özgür, barış ve mutluluk halinde olduğunu ifade eden Rousseau’ya kadar örnekleri çoğaltmak mümkündür.
1798-1853 yıllarında yaşamış olan ve Batıda gelişmekte olan toplumun bütün insanlık için örnek olduğunu, insanlığın Batıyı takip edeceğini söyleyen Auguste Comte, dünyada hiçbir şeyin başkasının hakkından daha kutsal olmadığını, ne pahasına olursa olsun asla ahlaktan taviz verilmemesi gerektiğini söyleyen ve 1724 -1804 yılları arasında yaşamış olan Immanuel Kant gibi örnekler bir medeniyetin revizyonistleri olarak Avrupa nezdinde bir iftihar ve itibar vesilesi olarak kabul edilmektedir.
Devasa bir felsefe, devasa bir sosyoloji, devasa bir siyaset bilimi alanını oluşturan bu çeşitliliğin, uluslararası ilişkilerin hem pratik olarak nitelendirilen güncel hadiseler, hem de teorik olarak nitelendirilen düşünsel alanında da izdüşümü bulunmaktadır. Yukarıda sayılan veya sayılmayan pek çok düşünürden ilham alan uluslararası ilişkiler teorisyenleri, insanlığın geçirdiği iki büyük dünya savaşının sebeplerini sorgularken, yine insanın özünü, fıtratını, yani insanın “iyi” veya “kötü” olarak nitelendirilmesini hareket noktası olarak almışlardır. İnsanlar neden savaşırlar sorusuna idealist olarak nitelendirilen düşünürler, insanın özünde iyi olduğunu, uygun şartlarda bir sistem veya mekanizma inşa edilirse, insanın özüne uygun barışçı ve işbirliği ile hareket edeceğini dile getirirken, realistler olarak nitelendirilen bir diğer grup düşünürler, insanın kötü, çatışmacı ve çıkarcı olduğunu kuvvetle vurgulamışlardır.
Burada bir parantez açarak şunu belirtmek gerekir ki; bu temel veriler üzerinden bizim dikkat çekmek istediğimiz husus ise daha farklı olacaktır. Zira devasa bilim alanlarının tartışa geldiği konuları veya kabul ettiği varsayımları doğrulamak-yanlışlamak veya tartışmaya açmak, çözüme bağlamak bu yazının hacmi ve kapsamı dışındadır.
Parantezi kapatarak şöyle özetleyebiliriz ki, insanların, toplumların, devletlerin davranışlarını insanların özünün belirlediği, insanların özünün ise “iyi” veya “kötü” olduğu noktasında farklı yaklaşımların bulunduğudur.
İnsan, toplum ve devlet üzerine analizler yapmış olan ve Avrupa’nın bugünkü özgürlük, refah, gelişmişlik, demokrasi düzeyinde doğrudan payı bulunduğu kabul edilen Mill, Locke, Rousseau, Kant, Comte gibi düşünürler Batı medeniyeti nezdinde bir iftihar vesilesi kabul edilmekte ve sosyal bilimler vasıtasıyla da bir mihenk olarak bütün insanlığın istifadesine arz edilmektedir.
Ancak teorik siyaset bir tarafa bırakılıp, pratik siyaset alanına dönüldüğünde insanlık bambaşka bir Batı ile yüz yüze kalmaktadır. Comte’un örnek alınacak dediği, dahası örnek alınacak olarak hayal ettiği Avrupa, dünün dünyasında insanlığın gördüğü en büyük iki dünya savaşının hem sebebi, hem faili, hem zalimi, hem mazlumu olmuştur. Bugünün dünyasında, başta coğrafi olmak üzere, kendi toplumsal zihninde tasavvur ettiği düşünsel sınırları içerisinde farklı, dünyanın geri kalan diğer coğrafyalarına farklı politikalar benimseyen, bu farklılığı tutum ve söylemlerine yansıtan, bu itibarla Kant’ın ahlaki ilkelerine rağmen kendisini “ikiyüzlü olmak” “çifte standartlı davranmak” ile konumlandıran bir Batı.
Locke’un, insanların doğa/fıtri halinde var kabul ettiği “özgürlük-yaşam-mülkiyet” olarak maddelendirdiği haklar arasında yer alan, en azından “hayat” hakkını muhafaza etmek için Suriye’den kaçanlara yönelik geliştirdiği söylem ve eylem birlikteliği, bunun yanı sıra yine Türkiye’ye yönelik her türlü terör faaliyetleri karşısında sergilediği tutum, Machiavelli’nin ahlaktan soyutladığı kodların tezahürüdür.
Batı medeniyetini bu şekilde konumlandıran karar alıcılar, kimin “insanlık” tanımı kapsamında, medeniyetlerinin hangi veçhesi altında yer almaktadırlar.
Rousseau’nun mu?
Hobbes’un mu? Lock’un mu?
Kant’ın-Comte’un mu?
Machiavelli’nin mi?
Pratik güncel siyaset sahasında gösterilen ikiyüzlülüğün arka planını, Kant, Comte, Locke, Rousseau ile iftihar etmek, Aristo, Platon, Kant, Comte, Locke, Rousseau gibi düşünüyor görünmek, Hobbes gibi düşünmek, Machiavelli gibi davranmak oluşturmaktadır.
Burada tarihe not olarak düşülmesi gereken ve bir başka medeniyetin, bir başka düşünce geleneğinin tezahürü olan bir hadisenin arka planını, bir başka yazıya havale ederek, bir başka makalenin başlangıcını, mukayeseye imkân tanıması cihetiyle bu yazının sonu olarak bitirmek gerekmektedir.
Tarih: 20 Eylül 2016
Yer: Birleşmiş Milletler Genel Kurulu
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan: “Suriye’deki insani kriz 6. yılına girdi. Vatanlarını terk etmek zorunda kalan Suriyelileri evimizde misafir ediyoruz. Bu insanlara karşı insani ve vicdani görevimizi yapacağız. Dünya ve Batı almayabilir ama biz alacağız. Çünkü biz insanız…”

ARALIK SAYIMIZ
Bu Sayıyı Satın Al

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,