BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’YE ATILAN İFTİRALARA CEVAPLAR

119. Sayı Bediüzzaman Dosya Konusu Makaleler
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’YE ATILAN İFTİRALARA CEVAPLAR

 

“… İmanı kurtarmak ve Kur’an’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü en ziyade burada ihtiyaç var. Binler ruhum olsa, binler hastalıklara müptela olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin imanına ve saadetine hizmet için burada kalmağa Kur’an’dan aldığım dersle karar verdim ve vermişiz.”

Son zamanlarda, bilhassa FETÖ’nün 15 Temmuz’daki darbe teşebbüsünü müteakip, FETÖ’ye karşı toplumun haklı tepkisini istismara kalkışan bir kısım akl-ı evveller, bu menhus akımı bahane edip İslamiyet’in ve bu vatanın halis bir kahramanı ve bir fedakârı olan Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerini dillerine dolayarak bilgi ve belgeye istinat etmeyen bir kısım tezviratla o güzide şahsiyeti ve onun mübarek davasını lekeleme ve çürütme yarışına girdiler. Bu çirkin saldırılar, öyle bir noktaya geldi ki sabırda tahammülümüz kalmadı.

Bu vesile ile kamuoyunu aydınlatmak ve Bediüzzaman Hazretlerinin şahsiyeti ve parlak davası hakkında milletimizi bilgilendirmek için o zatın 80 küsur senelik din ve vatan mücadelesindeki emsalsiz kahramanlıklardan bir kısım örnekleri kamuoyu ile paylaşmak zarureti hâsıl olmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri, vatanı ve dini uğrunda her türlü cefaya katlanmış, her fedakârlığı yapmış; kendi ifadesi ile “80 küsur senelik hayatı boyunca dünya lezzeti namına bir şey tatmamıştır”. Mukaddesatı uğrunda hayatı ya gurbette ya harp meydanlarında ya sürgünde veya esaret zindanlarında geçmiştir.[1] Bütün bu badireler onu ne vatan hizmetinden ne İslam uğruna fedakârlıktan vazgeçiremediği gibi, bu ıstıraplardan bunalıp memleketini terk etmeyi hayalinden dahi geçirmemiştir. Vatanı terk etmesi için kendisine yapılan cazip tekliflere şiddetle karşı çıkmış ve bu konuyla ilgili olarak şu manidar izahatı yapmıştır: “… İmanı kurtarmak ve Kur’an’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü en ziyade burada ihtiyaç var. Binler ruhum olsa, binler hastalıklara müptela olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin imanına ve saadetine hizmet için burada kalmağa Kur’an’dan aldığım dersle karar verdim ve vermişiz.”[2]

Üstad Bediüzzaman Said Nursi, İslam tarihinde hem ilmî hem de askerî dehaya sahip ender şahsiyetlerden biridir. Onun bu özelliklerini gösteren, hayatından bazı örnekler aşağıda sunulmuştur:

MEDRESEDEN CEPHEYE

Bediüzzaman Hazretleri, Van’da 200 kadar talebe yetiştirdiği medresesindeyken 1. Dünya Savaşı başlar. Bediüzzaman gönüllü alay kumandanı olarak talebeleriyle birlikte Erzurum Pasinler cephesinde, ardından Van ve Bitlis müdafaasında Rus ve Ermeni kuvvetlerine karşı harbe iştirak eder. Savaş sürerken ordu komutanı Enver Paşa, Vehib Paşa’dan, bir milis kuvveti oluşturulmasını ister. Vehib Paşa, bunu Bediüzzaman Hazretlerine teklif eder.[3] Bediüzzaman Hazretleri de yaklaşık beş bin kişilik bir milis kuvveti oluşturur ve milislerin komutasını uhdesine alır. Hz. Üstad, harp esnasında askerler arasında dolaşarak “Hiç korkmayın! Müslüman’ın imanı her güçten daha kuvvetlidir”[4] diyerek askerlerine cesaret ve moral aşılamıştır. Ordu içinde ‘Keçe Külâhlılar’ diye anılan bu kuvvet, Rus ve Ermeni çetelerinin korkulu rüyası hâline gelmiş; “Keçe külâhlılar geliyor!” sözü, düşmanlar arasında büyük bir panik yaşanmasına sebep olmuştur.

  1. Dünya Savaşı’nda iki yıl kadar Rus ve Ermeni çetelerine karşı kahramanca mücadele eden Bediüzzaman’ın talebelerinden çoğu şehit olmuş, kendisi de 1916 senesi baharında Ruslara esir düşmüştür.[5]

CEPHEDE YAZILAN TEFSİR

İnsanlığın gördüğü en dehşetli savaşlardan biri olan 1. Cihan Harbi’nde küffara karşı savaşan Bediüzzaman, savaş esnasında ilmî telifâta da devam etmiştir. Bazen avcı hattında, bazen at üzerinde, bazen de sipere girdiklerinde Bediüzzaman söylemiş, talebesi Molla Habib de yazmıştır.[6] İşârâtü’l-İ’câz’ın büyük bir kısmı bu vaziyette telif edilmiştir. Hatta çok manidardır ki talebesi Molla Habip, Bediüzzaman’a, “Seyda! Harpte de mi?” dediğinde Bediüzzaman da kendisine, “Kardeşim, vaktimiz yok!” diye cevap vermiştir.

“İ’CÂZ-I KUR’AN’I BEYAN ET!”

Bediüzzaman Hazretleri, daha cihan harbi patlak vermeden talebelerine sık sık “Büyük ve umumî bir zelzele yaklaşıyor!”[7] diyerek âlemi kana bulayacak olan 1. Dünya Savaşı’ndan haber veriyordu. Hz. Üstad, yine o günlerde gördüğü müthiş bir rüya rüyayı şöyle anlatır:

“Ben bir Müslüman âlimiyim. Kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Eğer sana kıyam etseydim, mukaddesatıma hürmetsizlik yapmış olurdum. Onun için ben sana kıyam etmem”

“Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: ‘Ana, korkma. Cenâb-ı Hakk’ın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir.’ Birden, o halette iken, baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne (emrederek) diyor ki: “İ’câz-ı Kur’an’ı beyan et!” (Kur’an’ın mucizeliğini açıkla!) Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur’an etrafındaki surlar (İslâmî devlet ve müesseseleri) kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; i’câzı (mucizevî yönleri) onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’ini şu zamanda izharına (gösterilmesine), haddimin fevkinde (üstünde) olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.”[8]

İleriki yıllarda, Kur’an’ın sırlarını ve mucizevî yönlerini çok kuvvetli delillerle beyan eden başta İşârâtü’l-İ’câz tefsiri olmak üzere yaklaşık 5000 sayfalık Risale-i Nur külliyatının telifi, “İ’câz-ı Kur’an’ı beyan et!” hakikatinin tahakkuk ettiğini göstermektedir.

İSLÂM’IN ŞEREFİ İÇİN RUS BAŞKUMANDANINA DİK DURUŞU

Birinci Dünya Savaşı’nda kahramanca mücadele eden Bediüzzaman Hazretlerinin, 1916 yılında Ruslara esir düştüğü yukarıda beyan edilmişti. Esarette iken bir gün Kafkas Cephesi Başkumandanı Nikolay Nikolayeviç teftişe gelir. Büyük bir askerî merasimle karşılanan Nikolay’nın önünde bütün esirler ayağa kalkıp selam dururken, Bediüzzaman, tavrını hiç bozmadan yerinde oturur. Nikolay Nikolayeviç, Üstadın dikkatini çekmek için üç defa önünden geçer. Fakat Hz. Üstad, vaziyetini hiç bozmaz. Nikolay, üçüncü geçişinde de Bediüzzaman’ın ayağa kalkmadığını görünce durur ve -tercüman vasıtasıyla- Üstad’a ayağa kalkmamasının sebebini sorar. Hz. Üstad da cevaben, “Ben bir Müslüman âlimiyim. Kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Eğer sana kıyam etseydim, mukaddesatıma hürmetsizlik yapmış olurdum. Onun için ben sana kıyam etmem” der. İnancından aldığı cesaretle İslâm’ın şerefini her yerde muhafaza eden Üstad Hazretleri, o gün orada da o zalim kumandanın önünde ölümü pahasına ayağa kalkmaz. Bu tavır karşısında Rus başkumandanı, Bediüzzaman’ın olağanüstü askerî mahkemede (Divan-ı Harpte) yargılanmasını ister. Üstadın ayağa kalkmamasını ve Nikola’ya söylediklerini, Rus çarına ve Rus ordusuna hakaret kabul eden mahkeme idam kararı verir. Bediüzzaman, idam kararının infazı esnasında en küçük bir tereddüt, korku ve pişmanlık eseri göstermez, geri adım atmaz; yalnız on beş dakika müsaade isteyerek sükûnet içinde iki rekât namaz kılar. Bediüzzaman’ın bu hâlinden çok etkilenen Rus başkumandanı, “Şimdi anlıyorum ki bu hareketinizi imanınızdan alıyorsunuz ve mukaddesatın emirlerini ifa ediyorsunuz. Hükmünüz iptal edilmiştir. Dininize bağlılığınızdan dolayı şâyân-ı takdirsiniz. Sizi rahatsız ettim, tekrar tekrar rica ediyorum, beni affediniz” diyerek idam kararını iptal eder.[9]

Gurbette, esarette, ölüm ihtimali muhakkak olan bir durumda Hristiyan bir başkumandana “İmansız!” diyen bir zatı, Hristiyan dostluğu ile ilişkilendirmenin, insaftan, vicdandan, iyi niyetten, tahkikten ne kadar uzak ve mesnetsiz bir kuru iftira olduğu çok açık değil midir?

TÜKÜRÜN ZALİMLERİN O MERHAMETSİZ YÜZÜNE!

Rus esaretinden firar ederek 1918’de İstanbul’a gelen Bediüzzaman Said Nursi; halifeden, Şeyhülislâmdan, Başkumandandan medrese talebelerine kadar toplumun her kesimi tarafından büyük bir sevgi ve teveccühle karşılanmıştır.[10] Üstad, vatan ve din için yaptığı büyük kahramanlıklarından ve yüksek ilminden dolayı devlet ricalinin teklifiyle Osmanlı Devleti’nin son dönem en yüksek ilmî akademisi olan Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye azalığına seçilmiştir.[11] Bediüzzzaman Hazretlerinin, her zaman olduğu gibi, burada da Kur’an ve vatan hizmeti bütün ihtişamıyla devam etmiştir. Şöyle ki: 1918 Kasım’ında İngilizler İstanbul’u işgal ettiler. Hz. Üstad, bu işgale ve İngilizlerin İslâm inanç düşüncesini bozmaya çalışan teşebbüslerine karşı korkusuzca ve kahramanca mücadele verdi. İngilizlerin, çeşitli hileler ile Osmanlı ulemasını ve kamuoyunu hatta Şeyhülislam’ı kendi lehlerine çevirmeye çalıştıkları bir zamanda Hz. Üstad Hutuvat-ı Sitte Risalesini kaleme aldı.[12] Eşref Edip Fergan’ın himmetiyle -söz konusu eser- Arapça ve Türkçe olarak binlerce nüsha bastırılıp, İstanbul’un her tarafına talebeler vasıtasıyla karşılıksız ve el altından dağıtıldı. Hutuvat-ı Sitte’nin bastırılıp dağıtılması, işgalcilerin bütün hile ve entrikalarını boşa çıkardığından Bediüzzaman Hazretleri, İngilizlerin açık hedefi hâline geldi ve İngilizler Bediüzzaman’ın görüldüğü yerde öldürülmesine karar verdiler.[13]

Bediüzzaman Hazretleri’nin İstanbul ve Anadolu’nun işgaline karşı halktaki direnişi kırmaya yönelik İngiliz propagandalarını kökten çürüten Hutuvât-ı Sitte Risalesindeki ifadelerinin bir kısmı şöyledir:

اَعُوذُبِ اللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

وَلاَ تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ

Her bir zamanın insî (insan) bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan suretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar (gaddar ruh), fitnekârane (bozguncu) siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan el-hannâs (şeytan), altı hutuvâtıyla (adımıyla) âlem-i İslâm’ı ifsat (bozmak) için insanlarda ve insan cemaatlerindeki habis (kötü) membaları ve tabiatlarındaki muzır (zararlı) madenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.

Kimi(nin) hırs-ı intikamını, kimi(nin) hırs-ı câhını (makam hırsını), kimi(nin) tamahını (aç gözlülüğünü), kimi(nin) humkunu (ahmaklığını), kimi(nin) dinsizliğini, hatta en garibi, kimi(nin) de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.

Birinci Hatvesi: (İngilizler) der veya dedirir:

– Siz kendiniz de dersiniz ki: Musibete müstahak oldunuz. Kader zalim değil, adalet eder. Öyleyse, size karşı muameleme razı olunuz.

Şu vesveseye karşı demeliyiz:

Kader-i İlahî isyanımız için musibet verir. Ona rızâ-dâde (razı) olmak, o günahtan tevbe demektir. Sen ey mel’un! Günahımız için değil, İslâmiyet’imiz için zulüm ettin ve ediyorsun. Ona rıza veya ihtiyarla inkıyad etmek (boyun eğmek) -neûzü billâh- (Allah’a sığınırız) İslâmiyet’ten nedamet (pişmanlık) ve yüz çevirmek demektir.

Evet, aynı şeyi, hem musibettir, Allah verir, adalet eder. Çünkü günahımıza, şerrimize zecren (zorla) ondan vazgeçirmek için verir. O şeyi aynı zamanda beşer verir, zulmeder. Çünkü başka sebebe binaen ceza verir. Nasıl ki düşman-ı İslâm, aynı şeyi bize icra ediyor. Çünkü Müslüman’ız.”[14]

Bu süreçte İngilizler, işgali meşrulaştırmak adına, şeyhülislama baskı yapıp Anadolu’da başlayan millî mücadele hareketlerini isyan olarak nitelendiren bir fetva çıkardılar.[15] Bediüzzaman Hazretleri de İngilizlerin aldığı fetvanın geçersizliğini ispat eden karşı bir fetva yayımladı. Üstad, bu fetvasında, İngilizlerin şeyhülislama baskı yaparak aldıkları fetvanın hükümsüz, İstiklal Mücadelesinin ‘Cihat’ ve bu mücadeleye katılanların da ‘Mücahit’ olduğunu ilân etti.[16]

Bediüzzaman Hazretleri, gerek yazılı eserleriyle ve gerekse sohbet ve nutuklarıyla, başta İstanbul’daki âlimler olmak üzere bütün toplumun fikirlerini sömürgeci İngilizler aleyhine çevirip, Millî Mücadele lehinde ehemmiyetli hizmetler ortaya koymuştur.

Bununla beraber, hain İngiliz siyaseti, İslâm’ın izzetini kırmak, kudsiyetini lekelemek, kıymetini düşürmek ve insanların akıllarına İslâmiyet’le alâkalı şüphe ve vesveseler vermek için olmadık entrikalar tezgâhlamıştır. Bu entrikalardan birisi, İngiliz Anglikan Kilisesi başpapazı tarafından şeyhülislâmlık makamına birkaç sual sorulması hadisesidir. Bu hâdiseyi sonraki senelerde Bediüzzaman Hazretleri şöyle anlatır:

“Bir zaman İngiliz devleti, İstanbul Boğazı’nın toplarını tahrip ve İstanbul’u istilâ ettiği hengâmda, o devletin en büyük daire-i diniyesi olan Anglikan Kilisesi’nin başpapazı tarafından, Meşihat-ı İslâmiye’den dînî altı sual soruldu. Ben de o zaman, Dârü’l-Hikmeti’l-İslamiye’nin azası idim. Bana dediler:

– Bir cevap ver. Onlar, altı suallerine altı yüz kelimeyle cevap istiyorlar. Ben dedim:

– Altı yüz kelimeyle değil, altı kelimeyle değil, hatta bir kelimeyle değil, belki bir tükürükle cevap veriyorum. Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz, ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrurâne (gururlanarak) üstümüzde sual sormasına karşı yüzüne tükürmek lâzım geliyor. Tükürün o ehl-i zulmün (zalimlerin) o merhametsiz yüzüne! demiştim.”[17]

Bediüzzaman Hazretlerinin hayatından sunduğumuz şu kesitlerden de anlaşılacağı üzere onun, düşman işgaline karşı yazıp neşrettiği Hutuvât-ı Sitte isimli eseri, Millî Mücadele’yi ‘cihat’ ve bu mücadeleyi verenlerin ‘kahraman mücahitler’ olduğunu ifade etmesi, Anglikan kilisesine karşı basın yoluyla en sert cevabı vermesi; Hz. Üstadın Hristiyanlık dünyasına meyletmesi ve taviz vermesi şöyle dursun, bilakis Hristiyanlara ne kadar mesafeli durduğunu ve ne derece sert çıktığını açıkça göstermektedir. Bunun aksini iddia etmek insaf, ilim ve izan ile asla bağdaştırılamaz. Bediüzzaman’ın millî, vatanî ve dinî bu kadar hizmetleri meydanda iken, onun aleyhinde bulunmak, bilerek veya bilmeyerek vatan, millet ve mukaddesat düşmanlarını desteklemek demektir.

PAPALIĞA GÖNDERDİĞİ İDDİA EDİLEN ASILSIZ MEKTUP

Bediüzzaman Hazretlerinin dinî, vatanî ve millî hizmet anlayışı, Anadolu’da her zaman çok büyük bir yankı uyandırmıştır. Afyon savcısının 1948’deki tespitine göre, o gün için 500 yüz bin talebesi vardı.[18] Hz. Üstadın ve söz konusu talebelerin, resmî makamların tasdikiyle emniyet ve asayişi ihlâl edecek en küçük bir davranışı görülmemiştir. Bunlara ilaveten karşısında hiçbir engel tanımayan yıkıcı ve yakıcı Batı felsefesi de son dönem Cumhuriyet münevverlerinin tasdikiyle Bediüzzaman Said Nursi engeline çarpmış ve gerilemek zorunda kalmıştır.

Bediüzzaman ve davasının böyle sarsılmaz ve çürütülemez olduğunu gören toplum mühendisleri, dâhilî ve haricî güç odakları, ne pahasına olursa olsun Bediüzzaman Hazretlerinin vücudunu ortadan kaldırmak veya Bediüzzaman’ı itibarsızlaştırmak için her türlü planı devreye sokmuşlardır. Bu itibarsızlaştırma planlarının sonuncusu, içinde bulunduğumuz şu günlerde Risale-i Nur hizmeti görünümünde FETÖ yapılanması olarak kamuoyu önüne çıkmıştır. Bediüzzaman Hazretlerinin Papaya mektup gönderdiği şeklindeki asılsız iddia da bu kirli planın bir parçasıdır. Bu asılsız iddia vesilesiyle toplumda Hz. Üstadın güya Hristiyan dünyasına sempati beslediği algısı oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Bu konu araştırıldığında böyle bir mektubun olmadığı, bu iddianın asılsız, kuru bir iftiradan ibaret olduğu ortaya çıkmaktadır.

Olayın iç yüzü ise şöyledir:

İnebolu Nur talebelerinden Salâhaddin Çelebi, Bediüzzaman Said Nursî’nin ‘Zülfikar’ isimli eserini Üstad’dan izin alarak Berlin Camii imamına, Mısır’daki Ezher üniversitesine, Pakistan Büyükelçisi’ne ve Roma’daki Papalık’a gönderir. Zülfikar isimli eser, üç büyük risaleden meydana gelmektedir. Birinci risale, Mucizât-ı Kur’aniye Risalesidir; bu risale Kur’an’ın Allah kelâmı ve 40 yönden mucize olduğunu delilleriyle ispat eden bir şaheserdir. İkincisi, Mucizât-ı Ahmediye Risalesidir ki bu eserde Hz. Muhammed’in (sav) hak ve en son peygamber olduğu 300’den ziyade mucizesi anlatılarak ispat edilmiştir. Üçüncüsü de Haşir Risalesi olup, öldükten sonra dirilmeyi aklî delillerle ispat eden ve tarihte bir örneğine rastlanılmayan emsalsiz bir eserdir.

Papalık, 1951 yılında Zülfikar isimli eser için bir teşekkür yazısı gönderir. Bu teşekkür yazısı şöyledir:

“Papalık Makam-ı Âlîsi Kalem-i Mahsusu

Başkitabet Dairesi

Numara: 232247

Vatikan, 22 Şubat 1951

Efendim,

Zülfikar nâm el yazısı olan güzel eseriniz İstanbul’daki Papalık makam-ı vekâleti vasıtasıyla Papa Hazretlerine takdim edilmiştir. Bu nazik saygınızdan dolayı gayet mütehassis olduklarını (duygulandıklarını) bildirirken, üzerinize Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarını dilediklerini tebliğe beni memur ettiklerini arza müsâraat eylerim. Bu vesile ile saygılarımı sunarım efendim.

İmza

Vatikan Bayn Başkâtibi”[19]

Yukarıda zikredildiği üzere, Hz. Üstadın, İstanbul’u işgal eden İngilizlere karşı verdiği mücadele, Anglikan Kilisesi’ne karşı onurlu duruşu ve Papalık’a gönderdiği eserinden de anlaşılacağı gibi Bediüzzaman Said Nursi, İslâm dininden değil taviz vermek, bilakis sünnet-i seniyeyi esas tutarak[20] hak ve en son din olan İslâmiyet’e, Hristiyanların temsilcileri vasıtasıyla bütün Hristiyanlık âlemini davet etmiştir.

Bununla birlikte, Papalık makamının cevabî teşekkür yazısında da Said Nursî’nin yolladığı bir mektuptan söz edilmediği, yalnızca el yazması Zülfikar eserinin gönderildiği vurgulanmaktadır.

Said Nursî’nin Papalığa mektup gönderdiği iddiası asılsız, delilsiz ve kuru bir iftiradan öteye geçmez. Ayrıca iyi niyet alâmeti olmayan böyle bir düşünce üzerine bina edilen hayalî söylemlerin, ilmî bir değeri de bulunmamaktadır.

Anlaşıldığı üzere ortada Bediüzzaman tarafından Papalığa gönderilen bir mektup yoktur. Tebliğ maksadıyla bir talebesi tarafından sadece Papalığa değil, başka merkezlere de gönderilen bir kitap mevcuttur. Dolayısıyla bu asılsız iddiayı ileri sürenlerin Bediüzzaman ve davasını itibarsızlaştırma çabası içinde oldukları açıktır.

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN TECDİD VAZİFESİ

İnsanlar, haktan uzaklaşıp batıla yöneldiklerinde, onlara hakkı bildirecek ve hidayet yollarını gösterecek peygamberler gönderilmiştir. Peygamberlik zincirinin son halkası Hz. Muhammed’dir (sav). Hz. Muhammed (sav)’den sonra peygamber gelmeyecektir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirisinin babası değildir; fakat Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah ise, her şeyi hakkıyla bilendir.”[21]

Hz. Muhammed (sav)’den sonra bir peygamber gelmeyeceğine göre asırlar boyunca manevi sıkıntılara maruz kalan ümmete rehberlik edecek müceddidlere, mürşitlere ve ıslah edicilere ihtiyaç vardır. Hz. Peygamber (sav), bir hadis-i şerifinde ümmete rehberlik edecek kimselerin gönderileceğini şöyle açıklamaktadır:

اِنَّ اللهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ اْلاُمَّةِ عَلٰی رَاْسِ كُلِّ مِأَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا

“Muhakkak ki Allah her yüz senenin başında, bu ümmete dinini tecdid edecek bir kimse gönderir.”[22]

Nitekim İslâm tarihine bakıldığında İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî, Abdülkadir Geylani, (Muhammed Bahâu’d-din) Şah-ı Nakşibend gibi peygamber varisi olan pek çok büyük zatların ümmeti istikamet üzere hakka ulaştırdıkları görülür.

Müceddid, kelime olarak “yenileyen, yenileyici” anlamında kullanılmaktadır. Istılah manası ise her yüz senede gelip dinin esaslarına ve Hz. Peygamberin (sav) sünnetine uyarak İslamiyet’in manen tahribe uğramış noktalarını takviye eden, kendinden bir şey katmadan dinin asliyetini muhafaza edip dine karıştırılmak istenen batıl şeyleri iptal edip temizleyen, İlahî emirleri ikame eden zatlara denir.

Evet, her asırda müceddidlere, ıslah edicilere ve manevi mürşitlere ihtiyaç vardır.

Çünkü;

  1. İlahî vahiyden uzaklaşan ümmet irşada muhtaçtır.
  2. Tesis edilen İslam dininin muhafazası ve takviyesi gerekmektedir.
  3. İçine düştüğü manevi sıkıntılardan ve hastalıklardan ümmeti kurtarıp teselli edecek ve onlara ümit verecek zatlara ihtiyaç vardır.
  4. Zamanla ortaya çıkan bid’atların, batıl ve sapkın düşüncelerin iptal edilmesi, kaldırılması gerekmektedir.
  5. Zalimlerin ifsat ettiği insanların ıslahı ve tebliğin devamı sağlanmalıdır.

Yukarıda sıralanan sebepler, Peygamber varisi olan ve hadiste geleceği müjdelenen müceddidlere ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. İslam tarihine bakıldığında vukuat bunu teyit etmektedir. Her asırda müceddidler göndermek aynı zamanda ilahî rahmetin bir gereğidir. Cenab-ı Hak, hiçbir asrı müceddidden mahrum bırakmamıştır. Bütün bunlar, İslâm dininin kıyamete kadar bâki kalacağının da bir göstergesidir.[23]

Bugün İslâm dünyası, dâhili ve harici birçok problemle karşı karşıyadır. Bu meseleleri çözebilecek kimselere olan ihtiyaç, geçmiş asırlara nispetle günümüzde daha fazladır. Önceki asırlarda ümmetin karşılaştığı meseleleri, dini yenileyen kimseler (müceddidler) (halletmişlerdir). Asrımızda da, müceddid olan selefleri gibi, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin dini tecdit eden eserler ve hizmet metodları ortaya koyduğu görülmektedir.

Müceddidlik konusunda ilmî ve tarihî hakikatler göz önüne alındığında (görülür ve) anlaşılır ki dinin temel esaslarına açıkça muhalefet eden, dine kendinden bir şeyler katan, bid’atlarla mücadele etmeyip bilakis onlara taraftar olan, dine hizmet adı altında gayr-ı meşru her yolu mübah gören, İslâm’ın izzet ve şerefini alçaltan görüş, düşünüş ve şahısların müceddidlikle, irşat ve ıslahla hiçbir alâkaları olamaz.

BEDİÜZZAMAN ANLAŞILMASI ZOR YÜZDEN FAZLA MESELEYİ AÇIKLIĞA KAVUŞTURMUŞTUR

Bediüzzaman Hazretleri, asrımızın en büyük problemi olan dinsiz felsefenin saldırılarına karşı, imanın esaslarını çok kuvvetli delillerle ispat etmenin yanında, dinin anlaşılması müşkül ve muğlâk yüzden fazla meselesini de halletmiştir. Allah’ın bir olmakla beraber her yerde hazır ve nazır olması, öldükten sonra dirilmek, kader, cüzî irade ve Miraç konuları, bunlardan sadece birkaçıdır.

İçinde bulunduğumuz asır, ilim ve fenni esas alan, özünde ispat ve ikna olan bir tebliği gerekli kılmaktadır. Çünkü dalâlet cehaletten gelse izalesi kolaydır. Asrımızdaki dalâlet ise çoğunlukla aklı esas aldığı, fenden ve bilimden geldiği için izalesi zordur. Bütün iman esaslarına ilişen bu büyük tehlikeye, asrımızın imamı, zamanın anlayışına uygun, yeni ikna ve ispat usulleriyle karşı koymuştur. İman esaslarını, iki kere iki kere dört eder katiyette ispatlayarak Müslümanların imanını muhafazaya çalışmıştır. Küfre giren ehl-i inkâra ise gittikleri yolun tutarsızlıklarla dolu olduğunu çok kuvvetli delillerle ispatlayarak iç yüzünü göstermiştir. Özellikle asrımızın manevi bir hastalığı hükmündeki tabiatçılığı ve tabiat felsefesinden gelen dinsizlik fikrini dirilmeyecek bir surette öldürmüş, küfrün temel taşı olan bu felsefeyi param parça etmiştir.

Yine İbn-i Sîna gibi dâhilerin anlamakta âciz kaldığı, “İman ederiz fakat akıl bu yolda gidemez” diye hükmettikleri, geçmişteki ve günümüzdeki İslam âlimlerinin “Haşir bir mesele-i nakliyedir. Delili nakildir yani ayet ve hadislerin bildirdiği şekilde iman edilir, akıl ile anlaşılmaz” şeklinde kanaat belirttikleri haşre (öldükten sonra dirilme) iman meselesini, herkesin anlayacağı bir şekilde izah etmiştir.

Yine, büyük kelâm allâmelerinin, 40-50 sayfada, ancak âlimlere anlatabildikleri kader meselesini, Risale-i Nur, 26. Söz olan Kader Risalesinde, herkesçe anlaşılabilecek bir tarzda beyan etmiştir.

Daha bunlar gibi pek çok müşkül ve büyük meselelerin, Risale-i Nur’da kesin delillerle, kolaylıkla halledildiğini Risale-i Nur’u dikkatle okuyanlar göreceklerdir.

ONUN HEDEFİ ALLAH’IN RIZASIYDI

İslâm tarihi incelendiğinde mücedditlerin, müçtehitlerin, mürşitlerin ve ıslah edicilerin ortak özelliğinin yalnızca Allah’ın rızasını ve Resul-ü Ekrem Efendimizin (sav) hoşnudiyetini gözetmek olduğu anlaşılır. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de hayatı boyunca Allah’ın rızasını, Hz. Peygamber’in hoşnudiyetini esas tutmuş ve talebelerine de bu esasları hizmetlerinin temel prensibi yapmalarını emretmiştir.

Bu maksadı teyit eden bir kısım ifadeleri şöyledir:

“Risale-i Nur şakirtlerinin (talebelerinin), mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir (esas düsturlarıdır). Çünkü hâlisâne hizmet-i Kur’aniye, onlara her şeye bedel, kâfi geliyor. Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklâliyetini (bağımsızlığını) ve ihlâsını muhafaza edemez. Herhâlde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek, o hizmetin kudsiyetini bozacak.”[24]

“Hakikat-i ihlâs (ihlas hakikati), benim için şan ve şerefe ve maddî ve manevi rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men ediyor. Hizmet-i Nuriyeye (Risale-i Nur hizmetine), gerçi büyük zarar olur; fakat kemiyet (sayı çokluğu) keyfiyete (niteliğe) nispeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis bir hâdim (hizmetkâr) olarak, hakikat-i ihlâs ile her şeyin fevkinde hakaik-i imaniyeyi (iman hakikatlerini) on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle (en yüksek manevi makama sahip olmakla) binler adamı irşat etmekten daha ehemmiyetli görüyorum. Çünkü o on adam, tam o hakikati her şeyin fevkinde (üstünde) gördüklerinden, sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalpleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveselerle, o kutbun derslerini, “Hususî makamından ve hususî hissiyatından geliyor” nazarıyla bakıp, mağlûp olarak dağıtılabilirler. Bu mana için hizmetkârlığı, makâmâtlara (makamlara) tercih ediyorum.”[25]

“Amelinizde rıza-yı İlâhî (Allah’ın rızası) olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse (gerektirirse), sizler istemek talebinde olmadığınız hâlde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.”[26]

Hazret-i Üstadın bizzat hayatı ve yukarıdaki iktibaslar açıkça göstermektedir ki Bediüzzaman’ın davası imandır, ihlâstır, ilimdir, Kur’an’ı yaşamak ve yaşatmaktır, tebliğdir, irşattır, asayişi temin ve millî birlik ve bütünlüğü sağlamaktır. Bunun aksini, bir ömür boyu ona düşmanlık edenler dahi iddia ve ispat edememişlerdir.

Hükümet ve idarenin işine karışıp müdahalede bulunanların, asayişi ihlâl edenlerin, dünyevî makam, maksat ve gayeler güdenlerin, Bediüzzaman ve davası ile asla alakaları yoktur ve olamaz.

Üstad Hazretlerinin vatan ve millete hizmeti, özünde muhabbetin olduğu halisane ve samimâne bir hizmettir ki o, bu sevgi neticesinde bir ömür boyu kendisine hâinâne zulmeden şahıslara bile imana ve hidayete gelmeleri şartıyla hakkını helal etmiştir.[27] Bu husus, onun lisanında şu şekilde ifadesini bulmuştur: “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur.”[28]

İSLAM ÂLİMLERİ GÖZÜYLE BEDİÜZZAMAN

Bediüzzaman Hazretleri, seksen üç senelik hayatı boyunca pek çok âlim zatla görüşmüş; ilmî derinliği, manevi kemalâtı, mücadele ruhu ve ileri görüşlülüğü ile karşılaştığı zatlar üzerinde derin tesirler bırakmıştır. Bediüzzaman hakkında bilgi sahibi olmak isteyenlerin, Hz. Üstad’ı yakından tanıyan, kendisiyle görüşen ve eserlerini inceden inceye tetkik eden bu gibi İslâm âlimlerinin görüşlerini dikkate alması lazım gelir. Sathî, samimiyetten uzak, garazkâr bir kısım insanların şu günlerde dillendirdikleri Bediüzzaman hakkındaki boş kanaatlerinin bir değeri yoktur ve bunlara itibar edilmemelidir.

Bu cümleden olarak Türkiye ve İslam dünyasından meşhur bir kısım âlim ve fikir adamlarının Said Nursî Hz.leri hakkındaki beyan ve tespitlerini takdim edeceğiz.

Meşhur Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır Efendi

Son dönem büyük Osmanlı âlimlerinden biridir. “Hak Dini Kur’an Dili” isimli meşhur tefsirin müellifi ve Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye azalarındandır. Bediüzzaman’la akran olup 1942 yılında İstanbul’da vefat eden Elmalılı Hamdi Yazır Efendi, Üstad Bediüzzaman hakkında şunları söylemiştir:

“Bediüzzaman, berrak sular gibi temiz bir vicdana, çok güzel bir ruha sahip bir zat idi. İstanbul âlimlerinin gözü öyle bir âlim görmemiştir.”[29]

Büyük Şairimiz Mehmed Akif Ersoy

İstiklal Marşımızın şairi Mehmed Akif Ersoy, Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye azalarındandır. Bir gün, edebiyatçıların bulunduğu bir sohbet meclisinde, Bediüzzaman hakkında şunları söyler:

“Victor Hugolar, Shakespeareler, Descarteslar edebiyatta ve felsefede Bediüzzaman’ın bir talebesi olabilirler. Darü’l-Hikmet’te iken, Bediüzzaman söze başladı mı, biz hayran hayran onu dinlerdik.”[30]

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi

Büyük bir âlim olup Osmanlı Şeyhülislamlarındandır. Baskılar sebebiyle Mısır’a hicret etmek zorunda kalmıştır. Tahsil için Mısır’da bulunan Türk talebelere sohbetleri esnasında Bediüzzaman’dan bahsederek şöyle der:

“Biz onun gibi cihad yapamadık. Biz nefsimizi ve rahatımızı sevdik. O zorluklara katlandı. Kendisine sevgimiz ve saygımız çoktur. Memleketimizde İslamî iman hareketini başlattı. Bütün bunlar onun sebatının bir neticesidir.”[31]

Şeyh Ali Haydar Efendi

1872 yılında Ahıska’da dünyaya gelmiş, 1960’da İstanbul’da vefat etmiştir. İlim tahsilini İstanbul’da tamamladıktan sonra tasavvufa intisap ederek İsmet Efendi Dergâhının şeyhi olmuştur. Uzun yıllar İslam’a hizmet eden bu mübarek zat, talebesi Emin Saraç Hoca’ya Bediüzzaman’la ilgili olarak şunları anlatmıştır:

“Bediüzzaman İstanbul’a ilk geldiğinde birçok âlim gibi ben de (ziyaretine) gittim. Kapısında, ‘Burada her suale cevap verilir, kimseye soru sorulmaz’ yazılıydı. Mutavvel’den çok zor bir sual hazırladım. Tereddütsüz ve çok isabetli en doğru cevabı verdi. Gördüğüm en zeki insanlardandır.”[32]

Ömer Nasuhî Bilmen Hoca Efendi

Erzurum’da 1884 yılında dünyaya gelen Ömer Nasuhî Bilmen Hoca Efendi, memleketimizde fıkhî sahada büyük hizmetlere imza atmıştır. En meşhur eseri, “Büyük İslam İlmihâli”dir. 1960 sonrasında bir dönem Diyanet İşleri Başkanlığı da yapan Hoca Efendi, kendisi ile görüşenlere, Bediüzzaman Hazretleri hakkındaki şu kanaatlerini aktarmıştır:

“Bediüzzaman ile Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye’de tanışmıştım. Bütün İstanbul ulemasının takdirlerini kazanmıştı. Doğrusu ilm-i kelamda bir tecdit (müceddidlik) hareketi yaptı. İmanın bütün rükünlerini kemal-i vuzuhla (mükemmel bir açıklıkla) ortaya koydu. Bizim yazdığımız kitaplar ondan bundan araştırma ile tetkik ve tahkik etmekle olur. Ama onun kalbine üflüyorlardı. O bizde yok.”[33]

Hasan Basri Çantay Hoca Efendi

1887 yılında Balıkesir’de doğmuş bir ilim ve fikir adamıdır. Üç ciltlik bir Kur’an meali yazmıştır. Kurtuluş Savaşı meclisine Balıkesir mebusu olarak katılmıştır. Bediüzzaman için şöyle demiştir:

“Biz rahat döşeklerinde uyurken o, Allah yolunda, Resulullah izinde bütün işkence ve hapislere rağmen İslam’ı savunuyordu. Ne yazık ki, hiç birimiz onun gibi olamadık.”[34]

Müfessir Mehmed Vehbî Efendi

Konya’nın Hâdim ilçesinde 1861’de dünyaya gelen, Hulasatu’l-Beyan Tefsiri’nin sahibi âlim bir zattır. Günün birinde Mehmed Vehbi Efendi’ye, 20. ve 21. Lem’a olan İhlâs Risaleleri hediye edilir. Bu risaleleri okuduktan sonra Mehmed Vehbî Efendi, risaleleri getiren şahıstan;

“Vah Efendim vah! Bediüzzaman, imansız gideceğimi hissetmiş; imdadıma seni göndermiş. Allah senden ve ondan razı olsun. Git, benim yerime onun elini ayağını öp. Beni affedip talebeliğe kabul etsin”[35] diye ricada bulunur.

Büyük Nakşî Şeyhi Esad Erbilî Efendi

İstanbul’da yaşamış büyük Nakşî evliyalarından olup 1847’de Erbil’de dünyaya gelmiştir. 1930’da 83 yaşında bir pir-i fânî iken, zulmen yargılandığı Menemen davası esnasında kaldırıldığı hastanede vefat etmiştir. Bu zat bir gün, talebelerine Bediüzzaman hakkında şöyle der:

“İstikbalde, gençlere iman davasında çok büyük hizmetler yapacak. Ama hâlâ kendisi bunu bilmiyor. O geleceğin İmam-ı Rabbanisi olacaktır.”[36]

Gönenli Mehmed Efendi

1901 yılında Balıkesir-Gönen’de dünyaya gelen Mehmed Efendi, hafız-ı kurra olarak uzun yıllar Kur’an’a hizmet etmiştir. Sultan Ahmed Camii’nde imamlık yapmış, etkili vaazlarıyla insanları hak yoluna çağırmıştır. 1944 yılında Bediüzzaman’la birlikte hapis yatan Gönenli Mehmed Efendi, mahkeme sırasında Bediüzzaman’ı şunları söyleyerek savunur:

“Hâkim Bey! Ben Said Nursi’yi büyük bir İslam âlimi olarak bilir, sever ve sayarım. Risalelerini okuyup istifade etmek için aldım ve çok faydalandım. Daha önceleri ismini, resmini ve eserlerini biliyordum. Şimdi burada kendisini görmüş olmaktan dolayı fevkalade bahtiyarım.”[37]

Diyanet İşleri Eski Başkanlarından Ahmed Hamdi Akseki

Antalya’nın Akseki kazasında 1887 yılında doğmuş, 1951 yılında Ankara’da vefat etmiştir. 3. Diyanet İşleri Başkanı’dır. Pek çok faydalı İslamî eser telif etmiştir. Ahmed Hamdi Akseki kendisini ziyaret eden üniversite talebelerine Bediüzzaman’dan şöyle bahseder:

“(Kütüphaneden iki cilt kitabı alarak) Bu kitapları görüyor musunuz? İşte Bediüzzaman Hazretleri bu iki kitabı iki kere okusun, hepsini ezber edebilecek harika bir hafızaya, o nispette de zekâya malik ve sahiptir. Risale-i Nurları okuyunuz, yegâne okunacak eserdir.”[38]

Molla Sadreddin Yüksel Hoca Efendi

Aslen Bitlis Adilcevazlı olup 1920’de Konya’da dünyaya gelmiş, 2004 senesinde İstanbul’da vefat etmiştir. Doğu medreselerinde yetişen meşhur âlimlerdendir. Bediüzzaman hakkında şu tespitlerde bulunur:

“O ilimde, bilhassa Kur’an-ı Kerim tefsirinde sonsuz bir deryadır. Bunun ispatı, telif ettiği Risale-i Nur külliyatı ve o külliyatın bir parçası sayılan Arapça İşaratü’l-İ’câz adlı harika tefsiridir. O, bu devrin imanını değil, doğrudan doğruya asr-ı saadetin imanını temsil ediyordu. Onun mübarek şahsiyetinde bizden çok uzakta kalan asr-ı saadetin imanına şahit olduk.”[39]

Halil Gönenç Hoca Efendi

1930 Mardin-Savur’da dünyaya gelen Halil Gönenç Hoca Efendi, tahsilini doğu medreselerinde tamamlamıştır. Günümüzün en büyük fakihlerinden olup hâlen memleketimizde fetvâ hizmetlerine devam etmektedir. Kendisi, Bediüzzaman’ın eserleri hakkında şunları söylemiştir:

“Gerçekten insaflı olarak Risale-i Nur’u okuyan bir kimse, akla ve nakle uygun bir hakikatler manzumesiyle karşılaştığını görmektedir. Risale-i Nur asrın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde gerçekleri ifade ettiği, zamanın bütün manevî hastalıklarına maruz beşerin kalplerine şifa verdiği için, okuyanlar bu şaheserlere boyun eğmektedir.”[40]

İslam Dünyası Âlimlerinin Bediüzzaman Hakkında Beyanları

Ebu’l Hasen en-Nedvî

Büyük Hintli âlim Ebu’l Hasen en-Nedvî Bediüzzaman ve eserleri hakkındaki beyanatı şöyledir:

“Bediüzzaman asrımızın en büyük âlimlerinden birisidir. Eserlerini devamlı okuyorum. Bilhassa Arapça olanlarını. İstifade ediyorum. Bu risaleler, İslam dinine güveni yeniden sağlamada, bu dinin insanlık kervanına ayak uydurmaya, hatta önderlik etmeye elverişli olduğunu ispatta büyük rol oynamıştır.”[41]

Muhammed Ali es-Sâbunî

Günümüz İslam dünyasının en büyük tefsir âlimlerindendir. Muhammed Ali es-Sâbunî’nin ‘Safvetü’t-Tefâsir’ ve ‘Ahkâm Tefsiri’ isimli tefsir çalışmaları Türkçeye kazandırılmıştır. Suriye Âlimler Birliği başkanı da olan Muhammed Ali es-Sâbunî, Bediüzzaman ve eserleri hakkında şunları söyler:

“Ben müfessirim. Geçmiş birçok müfessiri tenkit de etmişimdir. Ama Bediüzzaman’ın eserlerini okurken, baktım bütün latifelerimde ayrı bir intibah (uyanma) hissettim. Evet, o zatın eseri kalbe doğan ilhamlarla yazılmıştır.”[42]

Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî

Suriye’nin meşhur fakihi Üstad Vehbe Zuhaylî, Bediüzzaman hakkında bir sempozyumda şunları söyler:

“Sohbeti tesirli, sireti (ahlakı) tatlı, beyanı alımlı idi. Metodu nurdu. Öyle ki ben Nursi’ye şu sözü yakıştırmaktan çekinmiyorum: ‘Kur’an’ın manasını arz etmekte, Beyan Emiri.’ Evet, hiç şüphe yok ki Nursi, İslam akidesinin hakikatini anlama ve idrakte beyanın (beyan ilminin) emîridir.”[43]

Prof. Dr. Muhsin Abdulhamid

Arap dili ve tefsir sahalarında uzman olan Dr. Muhsin Abdulhamid, Iraklıdır. Bediüzzaman ve eserleri hakkında ciddî çalışmaları ve kitapları vardır. Risaleler üzerine yaptığı tetkik ve araştırmalar neticesinde oluşan kanaatlerini kitaplarında şöyle açıklamıştır:

“Risale-i Nurları en az iki defa tetkikli bir şekilde mütalaa ettim ve Bediüzzaman Hazretlerinin fikirleri hakkında birçok ilmî seminer verdim. Bu çalışmalarım sonucunda katiyen kanaatim hâsıl oldu ki, İmam Bediüzzaman Hazretleri müceddidlerin en büyüklerindendir. Sadece modern asrımızda değil bütün İslam tarihindeki müceddidlerin en büyüklerindendir.” “Risale-i Nur, modern asırda Kur’an-ı Kerim tefsirleri içinde en derin bir tefsir olarak göze çarpmakta ve Allahü Teâla’nın Kitab-ı Mübin’i indirmekten murad ettiği hakikate ulaşmada en tesirli bir tefsirdir.”[44]

Buraya kadar anlatılanların ortaya koyduğu üzere;

  • Bediüzzaman Hazretleri, vatanın istiklâli tehlikeye düştüğünde cepheye koşmuş ve bu uğurda en güzide talebelerini şehid vermiş; kendisi de esaret hayatı yaşamış ve gazi olmuş mücahit bir vatanperverdir.
  • Bediüzzaman Hazretleri, Hristiyanlığa karşı İslâmiyet’in hakkaniyetini ve şerefini sözlü ve yazılı olarak her daim savunmuş, İslamiyet’ten asla taviz vermemiş büyük bir İslâm âlimidir.
  • Bediüzzaman Hazretleri, ömrü boyunca İslâm toplumunun birlik ve bütünlüğü için mücadele etmiş ve bu uğurda ağır bedeller ödemiş bir ittihad-ı İslâm fedaisidir.
  • Bediüzzaman Hazretleri, milletin birlik ve bütünlüğünü hedef alan, emniyet ve asayişi tehdit eden her türlü kalkışmaya şiddetle karşı çıkmış bir İslâm kahramanıdır.
  • Bediüzzaman Hazretleri, Müslümanların inanç ve yaşayışını hedef alan her türlü saldırıya karşı 5000 sayfalık eserleriyle mücadele etmiş ve dinin yüzden fazla büyük ve zor meselesini çözüme kavuşturmuş bir müceddiddir.

Bediüzzaman Hazretlerinin âlemşümul davası, zikredilen şu beş maddeyle veya burada sayılanlarla münhasır değildir. Şüphesiz bahsi geçen faaliyetler çok kıymettardır. Lâkin bunlar, onun hizmetlerinin bir kısmını ihtiva etmektedir. O zatın faaliyetleri kaleme alınmak istenirse hacimli ciltlerden müteşekkil bir külliyat yazmak icap eder.

HULASA

Bediüzzaman Hazretlerinin dine, vatana, millete ve gelecek nesillere yaptığı bunca hizmetler dikkate alındığında onun özü sözü bir, samimi, Allah rızası dışında hiçbir şeyi hedeflemeyen, ümmetin selâmeti için her türlü fedakârlığı göze alan, Müslümanlara şefkatli, kâfirlere şiddetli, toplumsal birlik ve bütünlüğü gözeten, bu asrın mümtaz bir şahsiyeti olduğu açıkça görülür.

DUA[45]

سَخِّرْلِى نَفْسِى وَسَخِّرْلِى مَطْلُوبِى وَسَخِّرْ لِرَسَاۤئِلِ النُّورِ وَلِخِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَاْلاِيمَانِ قُلُوبَ عِبَادِكَ وَقُلُوبَ الْمَخْلُوقَاتِ الرُّوحَانِيَّاتِ مِنَ الْعُلْوِيَّاتِ وَالسُّفْلِيَاتِ يَاسَمِيعُ يَاقَرِيبُ يَامُجِيبَ الدَّعَوَاتِ ..آٰمِينَ. وَالْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

[1] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Hayrât Neşriyat, İstanbul, 2014, c. 2, s. 279.

[2] Emirdağ Lahikası, c. 1, s. 195.

[3] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 1, s. 113.

[4] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 1, s. 114.

[5] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 1, s. 114-122

[6] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 1, s. 133.

[7] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 1, s. 111.

[8] Osmanlıca Mektûbât Mecmuası, Altınbaşak Neşriyat, İstanbul, 2012, s. 248.

[9] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 1, s. 125-127.

[10] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 1, s. 131.

[11] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 1, s. 136.

[12] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 1, s. 147.

[13] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 1, s. 149.

[14] Âsâr-ı Bedi’iyye, s. 114.

[15] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 1, s. 153.

[16] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 1, s. 154.

[17] Osmanlıca Mektûbât Mecmuası, s. 302.

[18] Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, c. 2, s. 279.

[19] Emirdağ Lâhikası, c. 2, s. 62.

[20] Hazret-i Peygamber (sav), zamanın kral ve idarecilerine elçileri vasıtasıyla İslâm’ı tebliğ gayesiyle mektuplar göndermişti. Bediüzzaman Hazretleri de bu sünneti ihya edip, tebliğ gayesiyle Papalığa Zülfikar eserini göndermiştir.

[21] Ahzâb Suresi, 40

[22] El-Hakim, el-Müstedrek, 4:522; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 2:281, hadis no. 1845.

[23] Osmanlıca Mektûbât Mecmuası, s. 325.

[24] Osmanlıca Şua’lar Mecmuası, c. 2, s. 170.

[25] Emirdağ Lâhikası, s. 75.

[26] Osmanlıca Lem’alar Mecmuası, s. 167.

[27] Emirdağ Lâhikası, s. 272.

[28] Ulemânın Gözüyle Bediüzzaman, s. 142.

[29] Ulemânın Gözüyle Bediüzzaman, s. 142.

[30] Konferans, s. 41.

[31] Nurculuk Nedir, s. 59.

[32] Hocalarımız Konuşuyor, s. 113.

[33] Ulemânın Gözüyle Bediüzzaman s. 354.

[34] Son Şahitler, c. 4, s. 224.

[35] Son Şahitler, c. 5, s. 315.

[36] Ulemânın Gözüyle Bediüzzaman, s. 157.

[37] Ulemânın Gözüyle Bediüzzaman s. 203.

[38] Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 2, s. 909.

[39] Aydınlar Konuşuyor, s. 119.

[40] Nurculuk Nedir, s. 63.

[41] Nurculuk Nedir, s. 222; dünya Risale-i Nur’u okuyor, s. 107.

[42] Ulemânın Gözüyle Bediüzzaman s. 302.

[43] Tespitler Işığında Bediüzzaman ve Risale-i Nur, s. 36.

[44] Arabca-Kâlû ani’n-Nursî, Altınbaşak Neşriyat, s. 29.

[45] Osmanlıca Şua’alar Mecmuası, c. 1, s. 34.

 

EKİM SAYIMIZ
Bu Sayıyı Satın Al

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,