RİSÂLE-İ NUR’U ANLAMADA MANEVÎ CİHET

 

“Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir.”

Bediüzzaman Said NURSİ (ra)

 

İlim öğrenmede cehd ve gayretin rolü inkâr edilemez. Zaten bir ayette de “İnsan için çalıştığından başkası yoktur” (Necm, 39) buyrulmuştur. İlim öğrenmek isteyenlerin, bilhassa bu asırda tecdid faaliyeti yapan ve Allah’ın rızasına mazhar olmuş bir eseri öğrenmek isteyenlerin, bu cehd ve gayret yanında, manevi bazı şeylere de dikkat etmeleri gerekir. Risâle-i Nur’un telifi vehbî bir tarzda olmuştur. Anlaşılmasında da vehbî hallerin tesiri büyüktür.

  1. Birinci Şart: İntisab

Her mesleğin, her meşrebin kendine göre bir takım kuralları, usulleri vardır. Bu şartlara riayet etmeyenler o meslekte yol kat edemedikleri gibi, o meslekçe bir ‘müntesib’ olarak da kabul görmezler.

Meselâ tarikatta şeyhe intisab bir esastır. Ehl-i tarikat, “Bu esas olmadan bir insanın tasavvufî feyzlere mazhar olması mümkün değildir” derler. İmam-ı Şârâni şöyle der: “Tarikat ehli zatlar, şu fikirde birleştiler: Kalben İlahi huzura dalmasına engel olan sıfatların giderilmesine yardımcı olabilecek bir şeyhe, her insanın ihtiyacı vardır.” Ehl-i tarikat şeyhsiz tarikat faaliyeti olmayacağını, hatta şeyhsiz yalnızca kitap okumakla bu yola düşenlerin şeytanlar tarafından aldatılacağını söylerler. İsterse o şahıs binlerce kitap okusun.

Üstad Bedîüzzaman da, ahir zaman fitneleri içerisindeki insanların imanını kurtaran ve onları hakikate isal eden, ulaştıran bir çığır açmıştır. Üstadın açtığı bu çığır tarikat değildir. Fakat tarikatın insana kazandırmış olduğu şeyleri, daha zengin bir şekilde müntesiplerine kazandırır. Bu çığırında kendine mahsus intisab şartları, esasları vardır. Bu esasları da bizzat Üstadın kendisi koymuştur. Risâle-i Nur’dan âzami derecede istifade etmek isteyenler, Risâle-i Nur’a intisap ederek bu şartlara riayet etmelidirler.

Risâle-i Nur’a intisap şartı nedir?

Risâle-i Nur’a intisap şartı hususunda Üstad şöyle der: “Risâle-i Nur’a intisab eden zatın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak veya yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, Risâle-i Nur talebesi unvanını alır.” (Kastamonu Lâhikası.)

Üstad tarikattaki şeyhin yerine, Kur’ân’ın tefsiri olan Risâleleri koymuştur. Bu manevi şeyhten istifade şartı da onu yazmak ve yazdırmaktır.

Tabii ki burada Üstad yazan yazdıran derken ‘Kur’ân harfleriyle’ olan yazmayı, yazdırmayı kastetmektedir. Risâle-i Nur’un birçok yerinde bu mevzula ilgili yerler vardır.

Üstad 28. Lem’a’nın 3. sahifesinde Kur’ân harflerinin maddi tesirlerinden bahseder ve konuyu şöyle bitirir:

“Mevcudât-ı havâiye olan hurûfât, kudsiyet kesb ettikçe, yani âhizelik vaziyetini aldıkça, yani Kur’ân hurûfâtı olmakla âhizelik vaziyetini aldığından ve düğmeler hükmüne geçtiğinden ve sûrelerin başlarındaki hurûfat daha ziyade o münâsebât-ı hafiyenin uçlarının merkezî ukdeleri ve düğümleri ve hassas düğmeleri olduğundan, vücud-u havâîleri bu hâsiyete mâlik olduğu gibi, vücud-u zihnîyelerinin dahi, hatta vücud-u nakşiyelerinin dahi bu hâsiyetten hassaları vardır.

Demek o hurûfların okunmasıyla ve yazılmasıyla, maddî ilâç gibi şifâ ve başka maksatlar hâsıl olabilir.”

Yukardaki ifadeye dikkat edilirse Kur’ân harflerinin okunması ve yazılmasıyla, bu harflerin adeta elektrik gibi insana tesir ettiğinden bahsedilir. Risâleleri –latin harfleriyle değil- Kur’ân harfleriyle okuyan ve yazanlar da böyle bir tesiri üzerlerine celbederler. Bu hal onların risâleleri daha iyi anlamalarına da vesile olur. Üstad Bedîüzzaman’ın en mühim talebesi ve kendisinden sonra da hizmetini tavizsiz bir şekilde devam ettiren Ahmed Husrev Efendi, Üstadına yazdığı bir mektubunda şöyle söyler:

“Sevgili Üstadım, herhangi bir risâleyi açıp okuyacak olsam, hissem kadar dersimi alıyorum. Hâlbuki evvelce bu risâleleri tamamen yazdığım için, okumaya pek az vakit bulabiliyordum ve el’an da öyleyim. Evvelce okuduğum zamanlar istifadem az oluyordu. Şimdi ise, Nurların hakikatlerini gördükçe minnet ve şükrüm tezayüd ediyor, kalbim nurlar ile doluyor, rûhum nurlarla istirahat ediyor, letâifim bu Nurlar ile hisseleri kadar feyizyâb oluyor. Ve yine Cenâb-ı Hak’tan ümid ediyorum ki, hissem ve istifadem gün geçtikçe çoğalacaktır ve nasibim artacaktır. Bu hâdisât gösteriyor ki, bedî âsârın büyük bir hâsiyeti ve bir kerâmetidir ki, talebelerini başka ellere vermiyor ve nurlandırmak için başka kapılara boyun büktürmüyor. … Talebeniz Ahmed Hüsrev.”

Kur’ân harfleri Risâle-i Nur’daki manevi feyzleri vermeye ehemmiyetli bir vesiledir. Kur’ân harflerinden başka harflerin böyle bir özelliği yoktur. Bu yüzden, o harflerle okumayanlar Risâle-i Nur’un feyizlerinden mahrum kalırlar.

Kur’ân harfleriyle okunmadığı zaman risâlelerle meşgul olmak insana fayda vermez değil; fakat istifadenin tam olmasından ve manevi feyzlerin gelmesinden mahrum kalma durumu vardır. Nur talebesi olmak ve tam manasıyla istifade etmek isteyenlerin, Kur’ân harfleriyle risâleleri okuyup-yazmaları gerekir.

Risâleleri Kur’ân harfleriyle okumak ve yazmak isteyen, fakat bilmeyenler, öğreninceye kadar diğer yazıdan istifade edebilirler. Üstad bu hususta da şöyle der: “Risâle-i Nur’un bir vazifesi hurûf-u Kur’âniyeyi muhafaza olduğundan, yeni hurûfa zaruret derecesinde inşallah müsaade olur.” Fakat bu müsaade daimî değil, Kur’ân harflerini öğreninceye kadardır. Çünkü zaruretler daimî değil, muvakkattirler.

  1. İkinci Şart: İhlâs

“Kim Allah için kırk gün ihlaslı olursa, hikmet pınarları kalbinden diline doğru akar.” (Hadis, Kenzü’l-Ummal, c. 3, s. 24, hn.5271)

İhlâs; insanın yaptığı işlerde yalnızca Allah’ın rızasını gözetmesi demektir. Üstad ihlâsın hususiyetlerinden bahsederken, “En kısa bir tarik-ı hakikat, en makbul bir dua-yı manevi, en kerametli bir vesile-i makâsıd” olduğunu söyler. Başka bir yerde de “Velayetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır” der.

İlim öğrenmede ihlâs bir esas olduğu gibi, en büyük yardımcıdır da. İhlaslı olanlar Allah’ın inayetlerine mazhar olurlar, Allah onlara kolay ve kısa yoldan ilim öğretir.

Peygamberimiz (asm): “İhsan Allah’ı görür gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor” buyurmuştur. İhlâsla ihsan aynı manaya gelirler. Zira ihlâs yalnızca rıza-yı İlahiyi düşünmek demektir. Mehmed Vehbi Efendi Yusuf suresinin 22. ayetini tefsir ederken şöyle der: “Muhsin; amelinde ittikâ ve belâya sabredip, kazaya razı olan mümin-i muhlistir.”

İhsan sahibi (yani muhsin) kimselere Allah’ın vehbî ilim ihsan edeceğini bizzat Allah Kur’ân’ında beyan eder:

“(Yusuf’un) gücü kemâle erince, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte muhsinleri de biz böyle mükâfatlandırırız.” (Yusuf, 22)

“Musa’nın gücü kemâle erip olgunlaşınca, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte muhsinleri de böyle mükâfatlandırırız.” (Kasas, 14)

Bu iki ayete dikkat edilirse, Allah hem Musa (as) hem de Yusuf’a (as) hikmet ve ilim vermiş ve muhsin olanlara da aynı şekilde hikmet ve ilim vereceğini vaad etmiştir. Madem Allah vaad etmiştir, biz ihlaslı olduğumuz takdirde, bize de Allah tarafından ilim öğretilir. İhlaslı olmak, risâleleri kısa zamanda en iyi şekilde anlamanın en mühim yoludur.

İbn-i Haldun Mukaddime’sinin son kısımlarını eğitime ayırmıştır. Orada ilim taliblerine güzel tavsiyelerde bulunur. 31. Fasıl’da şöyle der: “Sen böyle bir hale duçar olur, duraklar veya şüphelerden dolayı akıl ve fikrinde bir karışıklık husule gelirse, akıl ve fikrinden, zihnini perdeleyen bu sözlerin engellerini ve mantığı bir tarafa atarak düşüncenin yaratılışından gelen ve tabii olan fiilinin hükmüne, ihlâsa başvur. Senden önceki büyükler gibi temiz kalp ve ihlâsla Allah’ın yardımına sığın. Allah onlara ilham ettiği ve bilmediklerini bildirdiği gibi, senin kalbini de aydınlatır. Bu aydınlık sayesinde istediğini elde edersin, bu düşüncenin gerektirdiği vasıta sana ilham olunur. (…) Sen buna dikkat et. Ne zaman sana meseleleri anlamak güçleşirse, o zaman sen Allah’ın yardımına başvur. O sana doğru yolu gösterecek ve aydınlatacak olan nurları sana bağışlayacaktır. O doğru yolu göstermek suretiyle kullarını rahmetine kavuşturur; ilim ancak onun tarafından bağışlanır.”

  1. Üçüncü Şart: Takva Sahibi Olmak, Yediğine İçtiğine Dikkat Etmek Ve İlmiyle Âmil Olmak

“Eğer siz Allah’ı hakkıyla bilseydiniz denizler üzerinde yürür, dualarınızla dağlar zail olurdu. Eğer ondan hakkıyla korksaydınız, kendisiyle beraber cehlin olmadığı bir ilim sahibi olurdunuz.” (Hadis, Kenzü’l-Ummal, hn. 5893)

Takva sahibi olan kimselere Allah kendi lütfundan ilim öğretir. Kur’ân’da şöyle buyrulur:

“Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız, size furkan (hak ile bâtılı ayıracak bir anlayış) verir, kötülüklerinizi örter ve size mağfiret eder. Allah büyük ihsan sahibidir.” (Enfal, 29)

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve Resulüne iman edin ki, O size rahmetinden iki kat nasip versin ve sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve size mağfiret etsin. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Hadid, 28)

Takva; Allah’tan korkmak, haramlardan uzaklaşmak demektir. Takvada bütün günahlardan uzak durmak esas olmakla beraber, yeme ve içmedeki titizlik biraz daha ön plana çıkar. Çünkü ‘helal lokma’ takvanın başı ve temelidir. Bir veli şöyle der: “Haram lokma yiyenin azaları isyan eder. Yediği helal olanın da azaları kendisine itaat eder ve hayırlı işleri yapmağa muvaffak olur.”

Yenip içilen şeylerin insan maneviyatına tesir ettiği, birçok evliya tarafından söylenmiştir. Yediğine içtiğine (haramlara, mekruhlara, şüpheli şeylere) dikkat etmeyenler maneviyata karşı yabanileşirler. Dikkat edenlerse maneviyatın farkına varırlar. İbrahim Edhem şöyle demiştir: “Kemâle erenler ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemâle erebilmiştir.” Hz. Mevlâna da şöyle der: “Dervişin zalimlerin ve haram yiyicilerin ve cismanîlerin lokmasını yememesi lâzımdır; zira o lokma çabuk tesir eder. Bigâne [yabancı] lokmanın tesirinden, efkâr-ı faside [bozuk, kötü fikirler] zahir olur.”

Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur: “Kırk gün helâl yiyenin kalbini Allah nurlandırır ve hikmet kaynaklarını, pınarlarını kalbinden lisanına akıtır.”

Yeme içme hususunda haramlar ve şüpheli şeyler maneviyatımıza menfi yönde tesir ettiği gibi, diğer günahlar da aynı şekilde kalbe kasvet vererek bizim maneviyatımızı menfi yönde etkiler. Üstad şöyle der:

“Risâle-i Nur talebelerinden bir genç hâfız, pek çok âdemlerin dedikleri gibi dedi: ‘Bende unutkanlık hastalığı tezayüd ediyor, ne yapayım?’ Ben de dedim: Mümkün oldukça namahreme nazar etme. Çünki rivayet var. İmam-ı Şafiî’nin dediği gibi, ‘Harama nazar, nisyan verir.”

Hafızasının kuvvetliliğiyle meşhur İmam-ı Vekî Hazretlerine talebelerinden biri unutkanlıktan şikâyet edince, o da günahları terk etmesini tavsiye etmiştir. Talebesi bu tavsiyeyi bir şiirinde şöyle dile getirmiş:

Vekî’ye ezberimin kötülüğünden şikâyet ettim. O bana günahları terk etmemi tavsiye etti.

“Muhakkak ki ilmi hıfzetmek Allah’ın bir lütfudur. Allah ise lütfunu asi olana vermez.”

Peygamberimiz (asm) bu hususta şöyle buyurmuştur: “Harama nazar şeytanın zehirli oklarından bir oktur, onunla mutlaka isabet ettirir. Kim onu terk ederse Allah ona öyle bir iman nasib eder ki tatlılığını kalbinde hisseder.”

  1. Dördüncü Şart: Güzel Ahlâk

Bazı âlimler kibirli, hasedçi, nefsine uyan, dünyayı çok seven, günah işlemekte ısrarlı olanların Kur’ân’ın inceliklerine nüfuz edemeyeceklerini söylemişler ve buna şu ayeti delil kabul etmişlerdir: “Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri, ayetlerimi anlamaktan çevireceğim.”

Risâle-i Nur da Kur’ân’ın bir tefsiri olması hasebiyle güzel ahlâka sahip olmayanlar, ihlâs hasletinden uzak olanlar, Risâle-i Nur’u anlamaktan mahrum kalırlar. Tabii ki bunu söylerken bütünüyle, hiç anlamazlar manasında söylemiyoruz. Elbette herkes -hatta dinsiz bile- kendince bir şeyler anlar, ama onu bütün yönleriyle, bütün incelikleriyle anlamaktan mahrum kalırlar.

Bu hususta Şamlı Hafız Tevfik’in Risâle-i Nur’da anlattığı hadiseyi aşağıya alıyoruz:

“Ben itiraf ediyorum ki: Hizmet-i Kur’âniyedeki kemal-i ihlâs ve sırf livechillah için hizmeti, iki vaziyetim ihlâl ediyordu. Şiddetli bir tokat yedim. Çünkü ben bu memlekette garib hükmündeyim, garibim. Hem şekva olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanaate riayet etmediğimden fakr-ı hale maruzum. Hodbîn, mağrur insanlarla ihtilâta mecbur olduğumdan -Cenâb-ı Hak affetsin- mürüvvetkârane bir surette riyaya ve tabasbusa da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni ikaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Hâlbuki Kur’ân-ı Hakîm’in rûh-u hizmetine zıd olan bu vaziyetimden şeytan-ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber, hizmetimize de bir soğukluk, bir fütur veriyordu.

İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli, fakat inşallah şefkatli bir tokat yedim. Şüphemiz kalmadı ki bu tokat, o kusura binaen gelmiş. O tokat da şudur: Sekiz senedir ben, Üstadımın hem muhatabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum halde, sekiz ay kadar nurlardan istifade edemedim. Bu hale hayret ettik. Ben de ve Üstadım da ‘Bu neden böyle oluyor?’ diye esbab arıyorduk. Şimdi kat’î kanaatimiz geldi ki, o hakâik-i Kur’âniye nurdur, ziyadır; tasannu, temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için bu nurların hakikatlerinin meali benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak, bana yabanî görünüyor, yabanî kalıyordu. Cenâb-ı Hak’tan niyaz ediyorum ki; bundan sonra Cenâb-ı Hak bana o hizmete lâyık ihlâs ihsan etsin, ehl-i dünyaya tasannu ve riyadan kurtarsın. Başta Üstadım olarak, kardeşlerimden dua rica ediyorum. Pür-kusur Şamlı Hâfız Tevfik.”

Yukarda ihlâs mevzuundan bahsederken ‘ihsan sahipleri’nin vehbî ilme mazhar olacağından bahsedip, bundan maksadın ihlâs olduğunu söyledik. Ayetlere başka vecihden de bakılmıştır. Aşağıya derç edeceğimiz izahlar da muhtemel manalardır.

‘Muhsin’ için iki mana verilmiştir: Biri, Allah’ı görüyor gibi ibadet etmek; diğeri de, “insanlara iyilik etmek.” Başka bir tarifle şunu da söyleyebiliriz: İnsan üzerinde hukukullah ve hukuk-u ibad olmak üzere iki hak vardır. Hukukullah yani Allah’ın hakkı, ona iman ve ibadettir. Hukuk-u ibad yani kul hakkı ise, Kur’ân’ın bahsettiği ahlâk esaslarıdır. Muhsin, bu iki hukuka riayet ederek onlara tecavüz etmeyen ve onların bizden taleb ettiği fiilleri işleyen demektir.

Biz de ‘muhsin’ olursak -bu va’d-i İlahîye göre- hikmet ve ilme mazhar oluruz. Diğer ifadeyle hem Risâle-i Nur’u anlama, hem de daha başka ilmî eserleri anlama cihetinde inayetlere mazhar oluruz.

  1. Beşinci Şart: Üveysîlik

Üveysîlik, Veysel Karanî Hazretleri gibi, sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zatı görmeden ve gaybî olan muhabbet ve bağlılık ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevi feyz almak tarzıdır.

Ebu’l-Hasan Şazelî Hazretleri şöyle der: “Evliyadan bazıları vardır ki, sadık müride, vefatından sonra, hayattayken olduğundan daha fazla menfaat eriştirir. Yine evliyadan bazılarının, rûhaniyetleri vasıtasıyla İlahî emirleri takip ve tatbik ettirdiği kimseler vardır. İsterse o veli kabrinde meyyit olsun… Kabrinde iken müridini yetiştirir. Müridi kabrinden onun sesini işitir. Nitekim Ebu’l-Hasanü’l-Harkânî, şeyhi Eba Yezid-i Bestamî’den bu şekilde feyz almıştır.”

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, İmam-ı Ali (ra) ve Abdulkadir Geylanî Hazretlerine bağlı üveysî bir zattır ve onların manevi feyz ve irşadlarına mazhar olmuştur. Üstad bu mevzuda şunları söyler:

“Risâle-i Nur’un mesleği tarikat değil, hakikattir; sahabe mesleğinin bir cilvesidir. Bu zaman, tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır. Risâle-i Nur, bu hizmeti lillahilhamd en müşkil ve ağır zamanlarda yapmış ve yapıyor. Risâle-i Nur dairesi, Hazret-i Ali ve Hasan ve Hüseyn’in (ra) ve Gavs-ı Âzam’ın (ks) -ihbarât-ı gaybiyeleriyle- şakirdlerinin bu zamanda bir dairesidir. Çünkü Hazret-i Ali, üç keramet-i gaybiyesiyle Risâle-i Nur’dan haber verdiği gibi; Gavs-ı Âzam (ks) da kuvvetli bir surette Risâle-i Nur’dan haber verip tercümanını teşcî etmiş. Bu mahrem dört risâle, Keramet-i Aleviye ve Gavsiyeye ait dört risâle inşallah bir vakit size gönderilebilir. (…) Zaten Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Âzam’dan (ks) ve Zeynelâbidîn (ra) ve Hasan ve Hüseyin (ra) vasıtasıyla İmam-ı Ali’den (ra) almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir.” Bu husus 8, 18 ve 28. Lem’alarda tafsilatıyla bahsedilmiştir. Arzu edenler oradan okuyabilirler.

Risâle-i Nur talebeleri de üstadları gibi, üveysîdirler. Onlar da bazı şartlar dâhilinde hem İmam-ı Ali, hem Abdülkadir Geylani, hem de bizzat üstadları Bedîüzzaman Hazretlerinden manevi feyz ve ilim elde edebilirler. O şartlar da; ihlâs, risâleleri Kur’ân harfleriyle yazmak ve okumak ve Üstadlarına duâ etmektir.

Üstad kendisiyle ve talebeleriyle arasındaki manevi irtibattan bahsederken şöyle der:

“Aziz, gayretli, ciddî, hakikatli, hâlis, dirayetli kardeşim!

Bizim gibi hakikat ve âhiret kardeşlerin, ihtilaf-ı zaman ve mekân sohbetlerine ve ünsiyetlerine bir mâni teşkil etmez. Biri şarkta, biri garbda, biri mazide, biri müstakbelde, biri dünyada, biri âhirette olsa da beraber sayılabilirler ve sohbet edebilirler. Hususan bir tek maksad için bir tek vazifede bulunanlar, birbirinin aynı hükmündedirler.”

“Ben sizi yazılarınızda ve hatırımdan çıkmayan hıdemâtınızda günde müteaddid defalar görüyorum ve size olan iştiyakımı tatmin ediyorum. Siz de bu bîçare kardeşinizi risâlelerde görüp sohbet edebilirsiniz. Ehl-i hakikatin sohbetine zaman, mekân mâni olmaz; manevi radyo hükmünde biri şarkta biri garbda, biri dünyada biri berzahta olsa da rabıta-i Kur’âniye ve imaniye onları birbiriyle konuşturur.”

“Şimdi âlem-i melekût ve ervahta, ölmüş, vefat etmiş insanların ervahı pek çok kesretle vardır ve bizimle münasebettardırlar. Manevi hediyelerimiz onlara gidiyor; onların nuranî feyizleri de bizlere geliyor.”

“Ben kasemle temin ederim ki, bir küçük risâleyi kendine bilerek yazan adam, bana büyük bir hediye hükmüne geçer; belki her bir sayfası bir okka şeker kadar beni memnun eder.”

Üstad hayatı boyunca kimseden hediye kabul etmemiştir. Hâlbuki yukarıda “Yazılan risâlelerin kendisine büyük bir hediye” olduğunu söylüyor. Yani Üstad böyle bir hediyeyi can u gönülden kabul ediyor. Bir önceki paragrafta ise, “Ölmüş zatlara bizim manevi hediyelerimizin gittiğini, onların manevi feyzlerinin de bize geldiğini” ifade ediyor. Buna göre bizim yazdığımız yazılar, manevi bir hediye olarak vefat etmiş olsa bile Üstad’a takdim edilir, ona ulaştırılır ve bunun karşılığında yazan şahıslarla Üstad arasında manevi bir münasebet tesis edilir ve ondan da manevi feyizler gelir.

Buraya kadarki kısımda Üstad’la talebeler arası manevi irtibatla ilgili yerleri kaydettik. Bundan sonraki kısımda ise İmam-ı Ali ve Gavs-ı Âzam’ın nur talebeleriyle olan manevi bağlarına işaret edeceğiz.

Üstad İhlâs Risâlesi’nde şöyle der:

Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (ra) o mûcizevari kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (ks), o harika kerâmet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar ve himayetkârane teselli verip hizmetinizi manen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, onların bu teveccühleri, ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’a’daki şefkat tokatlarını tahattur ediniz. Böyle manevi kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz وَ يُؤْثِرُونَ عَلَى اَنْفُسِهِمْ sırriyle ihlâs-ı tâmmı kazanınız.

  1. Altıncı Şart: Üstadın Okuduğu Virdleri Okumak

Zikir ve duanın faziletine dair ayetler ve pek çokta hadis-i şerifler vardır. Biz burada yalnızca mevzumuzla münasebettar bir ikisini kaydedelim.

Ayet-i kerimede: “Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim” (Bakara152) buyrulmuştur. Bu ayeti tefsir eden bazı âlimler, “Siz bana itaat etmek suretiyle beni zikredin, ben de yardımım ile sizi zikredeyim” manasını vermişlerdir. Bu manaya göre zikir, Allah’ın inayetini celb eder. Bu hususta şöyle bir hadis de vardır: “Allah’ı zikret. Çünkü o taleb ettiğin şey için sana yardımcıdır.” Bu ayet ve hadisten yola çıkarak Allah’ı zikretmek, her şeyde olabileceği gibi, ilim öğrenmekte de büyük bir yardımcıdır diyebiliriz.

Bir başka hadis de şöyledir: “Allah’ı zikretmek kalpler için şifadır.” Hasta adam yediği yemeğin lezzetini alamadığı gibi, manen hasta olanlar da maneviyatın lezzetini alamazlar. Zikr-i İlahi kalplere şifa olur ve maneviyatı ve maneviyatın lezzetini kalplere hissettirir.

Üstad Cevşen, Celcelûtiyye, Sekîne gibi virdlere devam etmesiyle ve onların feyzi ile bu risâlelerin tezahür ettiğini söyler. Madem risâlelerin telifinde bu virdlerin feyzi mühim rol oynamıştır, öyleyse risâlelerin anlaşılmasında da aynı faideyi gösterirler. Şeyh Şâzelî (ks.) şöyle der: “Bir kimse bizim tarif ettiğimiz duâyı okursa, bize olan şey ona da olur. Bizim üzerimize gelen ‘feyiz’ler onun üzerine de gelir.” Aşağıya bu mevzu ile ilgili kısımları kaydediyoruz.

Namaz Tesbihatı

  1. Söz’ün Zeyli’nde Üstad namazdan sonraki tesbihatı talebeliğin şartlarından gösterir. Ve şöyle der: “Şu kısa tarikin evradı: İttiba-ı sünnettir; feraizi işlemek, kebairi terk etmektir. Ve bilhassa namazı tâdil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.”

Sekine Duâsı

“Hz. Ali Kerremallahü Vechehü ecnebi hurûfuna karşı şiddetli teessüf ve hiddet ettiği ve bid’aya taraftarlık eden bir kısım ulemâî’s-sûa karşı şiddetli nefret ve hiddet ettiği yerde irşadkârâne bazılarla konuşuyor. Ve Hz. Cibril’in tabiriyle ‘Sekine’ ismi verilen ve İsm-i Âzam sandukçası olan esmâ-yı sitteye devam edeni irşad ediyor, taltif ediyor. İşte o esmâ-yı sittenin devamından tereşşuh eden ve esmânın lemeâtı olan Risâle-i Nur; ve o Risâle-i Nur kendi şakirtleri ile lâakal yüzer kalemle yüz parça Risâle-i Nur’un eczalarıyla ve intişar eden yirmi bin nüshasıyla lâakal yüz bin adamı hurûf-u Kur’âniye lehine ve sünnet-i seniyeye ittibaa ve imanlarının takviyesine ve Hz. Ali’nin (ra) hiddet ettiği iki cereyana karşı tamamıyla mukavemet ettiklerinden, elbette Hz. Ali’nin (ra) [Ya eyyühe’l-ihvan] (Ey kardeşlerim) diye tabir ettiği ihvanları içinde hususî bir surette onlara bakıyor.”

Sekîne, Cevşen ve Celcelûtiyye

“Hem madem o iki kasidesinde takip ettiği en mühim esas ve en büyük ders ism-i Âzamdır. Ve ism-i âzam ile meşgul olanlar ile konuşur, teselli ve teşci eder.

Hem madem Hz. Ali’nin (ra) kudsi üstadından aldığı ve bu ümmete verdiği en mühim ders ve bu iki kaside-i gaybiyesinin mevzuu ve esas ve ruhu olan Sekine’yi ve ism-i âzamı bu zamanda herkesten ziyade kendine vird eden ve on üç seneden beri ism-i âzamla beraber bin bir esma-yı İlahiye içinde bulunan Cevşenü’l-Kebir ile ve o esma ile ulûm-u Kur’âniyenin hazinesini açan yüz yirmi risâleyi o esmanın feyzi ile Kur’ân’a tefsir yapan ve yirmi dört saatte yüz yetmiş defa Sekine ve ism-i âzam denilen esma-yı sitte-i meşhureyi bin üç yüz mükerrer ayetle okuyan ve Âl-i Beyt’in manevi ve gayet mühim bir mirası ve bir maden-i feyzi olan Cevşenü’l-Kebir’i kendine üstad eden ve bidayette her günde bir defa bazen üç defa tamamını okuyan ve talebesine tavsiye eden adam, Risâle-i Nur müellifidir.

Elbette bu mezkûr dokuz hakikat gayet kat’î bir surette netice verir ki, Hz. Ali (ra) Ercüze ve Celcelûtiye’sinde Risâle-i Nur’u alkışlıyor, haber veriyor ve müellifi ile konuşuyor, teselli ediyor.”

Üstad bazı mektuplarında da şöyle der:

“Yeni Said’in hususî üstadı olan İmam-ı Rabbanî, Gavs-ı Âzam ve İmam-ı Gazalî, Zeynelâbidîn (ra) hususan Cevşenü’l-Kebir münacatını bu iki imamdan ders almışım- ve Hazret-i Hüseyin ve İmam-ı Ali’den (Kerremallahü Vechehu) aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenü’l-Kebir’le daima onlara manevi irtibatımda, geçmiş hakikati ve şimdiki Risâle-i Nur’dan bize gelen meşrebi almışım.”

Hülâsa; Üstadın devam ettiği bu virdler, risâlelerin telifinde büyük rol oynamıştır. Aynı şekilde bu virdlere devam edenler de, bu virdlerin feyziyle risâlelerin pek çok hakikatine vakıf olabilirler.

 

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,