EĞİTİM VE EĞİTİCİ ÜZERİNE NOTLAR

116. Sayı Dosya Konusu Eğitim
EĞİTİM VE EĞİTİCİ ÜZERİNE NOTLAR

EĞİTİM VE EĞİTİCİ ÜZERİNE NOTLAR

Anlaşılan o ki her meseleyi derinlemesine yazmaya ne takat yeter, ne de bir ömür kifayet eder. O halde yapılacak iş bir kuş gibi daldan dala konmak… Lakin hangi dala ne kadar konacağımı ben bile bilemiyorum. Bildiğim tek şey klavyenin başında sabırla zihnimin beni nereye götüreceğini beklemek. Yolculuklarım kâh uzun, kâh kısa olsa da amacım sizlere her ağaçtan bir koku, her meyveden bir tat sunmak. Serhanende başlatsın notalardan, seslerden, güftelerden mürekkep koronun şarkılarını şimdi. Eğitimci olduğumdan mıdır nedir bilemiyorum ama uzaklardan bir dal, haydi gel diye bir göz kırpıyor bana. Kondum dalına usulca…

“Hiç solmayacak bir ağaç tanıdım: Kitap”

 Herrick

EĞİTİM

Eğitim, anasır-ı erbadan sayılan toprak, hava, su ve ateş gibi hayati bir önem arz etmekte. İğne deliği kadar hiçbir boşluk yoktur ki eğitim sistemi lehte ve aleyhte ona nüfuz etmiş olmasın. Üniversitedeki akademisyenlerden, sokaktaki işportacıya kadar her kesim üzerinde kalın veya ince çizgileriyle hep mevcut. Bu sebeple hayatın her safhasıyla ilintili olan eğitime hiçbir toplum burun kıvıramamıştır. O halde üzerimizde derin izler bırakan eğitimden beklentimiz neler olmalıdır? Meslek sahibi olmak, başarıya koşmak, paraya tutunmak mı, kariyer mi, estetik duygulara sahip olmak mı? Olaylara geniş bir perspektiften bakabilme sezgisi mi yoksa? Yahut da ön yargının prangalarından kurtulup bağımsız bir kafa yapısıyla düşünebilmek mi? Kuşkusuz hepsine evet. Yalnız asıl “evet”i hak eden bir başka amaç daha vardır:

“Aç olan ruhumuzu doyurmak ve hayattan lezzet almak!”

İsterseniz eğitim sistemi deyin, isterseniz eğitim politikası. Ne söylersek söyleyelim, eğitimle alakalı mazide yapılan bir hata hal-i hazırı etkilediği gibi, müstakbeli de bir o kadar etkileyecektir. İşte bu yüzden karşılaştığımız en cüz’i bir problemin kelebek etkisiyle hayatın her safhasını etkilediğini düşünürüm hep. İnsan denen ağacın çekirdek halinden büyüyüp serpilmesine kadar her anında eğitimin izlerini görmek mümkün. İnsanı ördek yavrusundan farklı kılan da budur aslında.

Eğitim, okul sıralarına hapsedilecek kadar basit bir mesele değildir. Eğitim, yemek yemeyi, çatal bıçak kullanmayı, konuşmayı, okumayı, anlamayı, anlamlandırmayı, çevreyi, etkileşimi, gayeyi, düşüncede tekâmülü hayat koridorunun her aşamasında soluk soluk yaşamanın adıdır. Maalesef yoğun bir müfredatta boğulan eğitim sistemimizin henüz gerçek bir eğitim anlayışına kavuştuğunu söylemem oldukça güç. Sebebini temellendirmek hiç de zor değil. Zira sokaklar egosantrik insanlarla doludur. Pazarlarımızda doğruluk yerine satılan yalan ve dolanlar iyice pirim yapmakta. Değersiz bir iğne için bile ne yeminler edilmekte, ne yalanlar sarf edilmekte. Gezdiğiniz caddelerimizde, sokaklarımızda, mahallelerimizde, alış veriş merkezlerimizde, imanın alâmet-i farikası olan beden ve ruh temizliğinin izlerini göremiyoruz. Okullarımız ise tam bir içler acısı… Kapıları, pencereleri kıranlar, yediğini yerlere atanlar, her türlü kötü alışkanlığa müptela olanlar, hocasına, anasına, arkadaşına saygı duymayan yığınla öğrencileri/toplumu nasıl bir gelecek bekliyor? Bu hamur çok su götürür. Komşu bir dala konmanın vakti geldi de geçiyor bile…

***

“Muallimin iyisi minare başında, kötüsü kuyu dibindedir. Muallimler için ortası yoktur.”

 Said Nursi

ŞİZOFREN ÖĞRETMEN

Hayatı olduğundan farklı algılama, olmayan sesler duyma, olmayan görüntüler görme, birtakım garip korkular içerisine girme, şizofren hastalığının önemli belirtilerinden biridir. Heyecan, korku ve güvensizlik hat safhadadır. Bu hastalığı çevremizdeki sebepler de önemli ölçüde tetikler. Çözümünde ise başrolde aile vardır. Sonra akrabalar, arkadaşlar, komşular ve tabi ki psikologlar gelir.

Mevzuumuzun ekseni eğitim içerikli olduğu için “Bu doktorlukta nereden çıktı?” diyebilirsiniz. Ben şizofren hastalığı ile eğitim anlayışımız, ya da eğitime bakışımız arasında bir bağ kurdum. Bizim eğitim sistemimizde de mevcut durumun ötesinde öğrencilere bilgiyi harmanlamayı, yapılandırmayı bir türlü öğretemedik. 2005 yılından bu yana Yapılandırmacı (Constructivism) bir eğitime geçtiğimiz halde hâlâ bilginin dışında kavrama, uygulama, analiz, sentez ve değerlendirme(Bloom Taksonomisi) aşamalarında bir arpa boyu yol alamadık. Derin bir tahlile tabi tutulabilir ama zannediyorum temel sebebi, eğitim sistemimizin sonuç odaklı olması ve dönüp dolaşıp her şeyin sınava dayanmasıdır. Sadece bilişsel düzeylerini ölçen bir sınavın öğrencilerin diğer gelişim alanlarını -özelliklerini- doyurmasını beklemek safderunluk olur. Her ne ise…

Öğretememe şizofrenisi ciddi bir rahatsızlık olarak değerlendirilmelidir. Hastalığa yakalanan bir öğretmenimizin mutlak surette tedaviye ihtiyacı vardır.

Ne söyler hastamız?

“Hocam inanın her şeyi denedim. Ama olmuyor. Bu çocuk okuyamıyor, yazamıyor, dinlediğini anlamıyor, anlasa da anlatamıyor. Türkçesi sıfır, matematik sıfırın altında, dört işlemi yapamıyor. Diğer derslerini hiç sorma. Ahlak yok, davranış yok, temizlik yok. Ailesi de böyle zaten. Ben bu durumda ne yapabilirim…” gibi ardı arkası kesilmeyen birtakım sözleri terennüm ederek yersiz korkulara düşer durur. Garip korkular, yersiz düşünceler kafamızda oluşturduğumuz, “Bu öğrenci kesinlikle öğrenemez”in hayali görüntüsünden başka bir şey değildir. Hayali görüntüye inanan öğretmenlerimiz, öğrenilmiş çaresizlik içerisine girivermiştir bile… Elinden bir şey gelmeyeceğini kabullenme, kendini pasivize etme, bulunduğu durumu değiştiremeyeceğine inanma korkunç bir durum! Tıpkı köpekbalığının başına gelenler gibi.

“Araştırmacılar bir köpek balığını oda büyüklüğündeki bir cam bölmeye koymuşlar. Cam bölmenin diğer tarafında da balıklar var. Köpekbalığı ne tarafa gitse cam bölmeye çarpmış. Bir süre sonra cam bölmeye çarpmamayı öğrenmiş. Çünkü ne kadar uğraştıysa da diğer taraftaki balıklara ulaşamamış. 21. günden sonra cam bölmeyi çıkarmışlar. Köpek balığı oralı bile olmamış. Kendisinin sadece o bölme alanına kadar yüzebileceğini sanıyormuş. Artık diğer balıkları yiyemeyeceğini anlamış ve balıklara dokunmamış. Çünkü köpek balığı çaresizliği öğrenmiş.”[1]

Aynen bu olay gibi, eğitimci kardeşlerimizin de gerçek olmayan öğretememe şizofreninden kurtulması gerekir. İlacı, bu hayali düşüncelerden sıyrılıp öğrencinin öğrenebileceğini kabullenmesi, zihnine “her ne şart altında olursa olsun öğreteceğim” düşüncesini yerleştirmesi gerekmektedir. Öte taraftan ağır bir itham olsa da “Öğretemeyen öğretmen vardır. Öğrenemeyen öğrenci yoktur” sözünün doğruluğunu kabul etmesidir.

Bir bakıma kendisine psikoterapi metodu uygulayarak öğrenciye öğretebileceğine inanmasıdır. Bunun dışında akademisyenlerin, siyasilerin, eğitimcilerin, aydınların, sivil toplum kuruluşlarının ve bu yolda kafa yoranların, öğretmenlerimizi yüreklendirmeleri, onlara güven vermeleri ve başarıya inanların zor şartlarda bile olsa nasıl başardıklarını örnek şahsiyetlerden misaller vererek anlatmaları gerekecektir. Böylelikle kafalarda oluşan “Bu öğrenci kesinlikle öğrenemez” mantığından kurtulabiliriz.

Yeri gelmişken söylemekte fayda var. Sırtına ağır yükler yüklenen öğretmenlerimizin maddi ve manevi desteklenmesi iş motivasyonunu arttıracaktır. Bu gerçeği gözden ırak tutmamak gerek. Maişet derdiyle boğuşanın, karanlıklarla boğuşması oldukça zordur. Son yıllarda devlet bütçesinden eğitime ayrılan pay artmış olsa da OECD ülkeleriyle kıyasladığımızda yine de yetersiz olduğunu hemencecik göze çarpmaktadır.

 

***

“Şüphe yok ki Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder…”

Nisa, 48

LİYAKAT

Efendimizin (sav) son zamanlarıydı. Hastalanıp yatağa düştüğü demlerde Rumlarla savaşmak üzere bir ordu hazırlanmasını emir buyurdu. Başına da komutan olarak henüz on dokuz yaşında gencecik bir sahabe olan Hazret-i Üsâme’yi atadı. Ordu da kimler yoktu ki Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Sa’d bin Ebî Vakkas ve daha başka sahabelerin büyükleri ve önde gelenleri vardı. Bu öncü sahabelerin hiç biri kalkıp da “Biz daha bıyıkları bile terlememiş bu kişiye itaat etmeyiz” diye bir söz etmediler. Fakat onlar demese de içlerinden bazılarının serzenişleri olmuş, bu genç delikanlının komutan olarak atanmasına bir anlam verememişlerdi. Durumdan haberdar olan Efendimiz (sav) minbere çıkmıştı. Hiddetliydi. Omzuna bir havlu atmıştı. Başına ise mendil bağlamıştı. Kendisini dinleyen sahabelere şöyle hitap etti:

“Usame’nin kumandanlığına dil uzatırsanız, daha önce babasının da kumandanlığına tân etmiş olursunuz. Babası Zeyd, kumandanlığa lâyık olduğu gibi, oğlu da lâyıktır. Babası nasıl en sevdiğim ise, Usame de en sevdiklerimdendir. Size lâzım olan benim tensibim üzerine onun emrine bağlanmaktır. Çünkü o, sizin ehliyet ve iyilik sahibi olanlarınızdandır.”

Usame, bir kölenin oğlu olduğu halde komutan olarak seçilmişti. Kuşkusuz birçok sebebi vardı. Önemli mesajlardan biri, hadisin son cümlesinde gizliydi.

Ehliyet ve iyilik sahibi olma…

İkisi varsa bir insanda ne makam, ne mevki, ne para, ne yaş, ne renk önemliydi. Yönetici pozisyonunda olanlar için tek başına liyakat yetmediği gibi, iyi bir insan olmak da tek başına yeterli değildir.

Kayırmacılığın önüne geçmek için iki şık birlikte değerlendirilmeye muhtaçtır. Bir şirkete aldığınız çaycısından bürokrasinin en tepesine, manavcısından tornacısına, eğitimcisinden yöneticisine, işportacısından akademisyenine kadar her alımlarınızda bir değerlendirme kriteri olmalıdır. Haddizatında bu ölçü bütün kamu kurum ve kuruluşlarını kapsamalıdır. Kendi menfaatlerini ülkesinin menfaatlerinden üstün tutanları, ülkeyi bölmeye çalışanları ve cemiyetin değerlerine savaş açanları hariç tutarsak, bir devlet, istihdam edeceği personeli alırken mezhebe, meşrebe, cemaate, belirli bir zümreye, aileye ve ırka göre bir seçim yapmamalıdır. Ayrım yapan devletler, kendi ayaklarına kurşun sıkmış demektir. Akıllıca olanı, alınacak bütün kadrolarda adalet prensibiyle hareket etmek ve Efendimizin sözlerinde billurlaşan iki kelimeye göre şekillendirilmelidir.

“Liyakat ve iyilik sahibi olma!”

Devletler bu iki kelimenin dışındakilere kör ve sağır olmalılar. Aksi takdirde kamu düzeni bozulur ve devlet kademelerinde olumsuz bazı yapılanmalar ortaya çıkar.

Yazımızın başından beri üzerinde durduğumuz liyakat nedir o halde?

Sözlükler “işin ehli olma” diye vasıflandırırlar. Liyakate bir çerçeve çizmek gerekirse, oturduğu makamın hakkını veren, yaşadığı zamanın ruhunu okuyan, ahlakıyla, karakteriyle, tahsiliyle, bilgisiyle, şevkiyle, azmiyle, iletişimiyle, aydınlık kafasıyla hulasa akıl ve vicdan ziyasını bir potada birleştirme diye tarif edebiliriz. Deri koltuklar, lüks otomobiller, korumalar, ruganda tarzlı ayakkabılar, papyon takmalar, uzun kuyruklu siyah frak tarzı şık elbiseler, siyah gözlükler bu yolda beş para etmiyor. Bunlar sureti doyursa da sireti asla doyuramaz. Ana çerçeveyi çizdikten sonra gerisi her işin uzmanı tarafından bir pusula, bir kural, bir standardizasyon geliştirmeye kalıyor. Ölçüyü harekete geçirecek kişilerse yasa koyuculardır. Özellikle devlet kademelerine alınan personel için günümüzde önemli adalet ölçütlerinden biri sınav, bir diğeri de mülakattır. Bunlar gözden ırak tutulmamalıdır.

Bir başka husus da kişilerin yöneticilik görevine talip olup olmama meselesi…

Kurumlarda terakkiyi sağlayan bu ölçü de yine Efendimizin (sav) dilinden dökülüvermiştir.

“Abdurrahman İbni Semüre! Kimseden yöneticilik görevi isteme! Zira bu görev sen istemeden verilirse, Allah yardımcın olur. Eğer sen istediğin için verilirse, Allah’tan yardım göremezsin.”

İsteğinizle bir makam lütfedilip verilmişse şayet, her söyleneni yapmaya hazır ve nazır oldunuz demektir.

“El insanu abidü’l-ihsan / İnsan ihsanın kölesidir.”

Talip olursanız, talip olduğunuz makama getirenlerin taleplerinden kurtulamaz, hep mihnetini çeker durursunuz. Fakat talep etmediğiniz halde belirli mevkilere gelirseniz, yaptığınız işte daha dik bir duruş sergileyebilir, daha adaletli davranabilirsiniz.

Yaratılan her mevcut, her masnuat işini layık-ı veçhiyle en doğru şekilde yaptığına göre, eşref-i mahlûkat olan insan da ister dünyevi, isterse uhrevi işlerde vazifesini hakkıyla yapmalı, üst konumda olan yöneticiler göreve getirdikleri şahısları liyakati esas tutarak işi layıkıyla yapana vermelidirler ki memleket selamete çıksın.

***

“Kaptanı usta olmayan gemiye, her rüzgâr kötüdür.”

George Herbert

 BİR YÖNETİCİ DÜŞLÜYORUM

Bir yönetici düşlüyorum, okul bahçesinde öğrencilerle hemhal olan, onlarla ip atlayan, sek sek oynayan, bahçeyi spor tesisleriyle kuşatan, ağaç diken, kamelyalar yapan ve onun gölgesinde öğretmenleriyle, öğrencileriyle çay yudumlayan insan bir yönetici. Okulun kütüphanesinden, laboratuarına, spor odalarına, rehberlik servisi odasına ve çok amaçlı salonuna kadar her birimin yapılmasında emeği geçen ve onları öğretmenlerinin hizmetine sunan girişimci bir yönetici. Yapmış olduğu stratejik plana göre bütün öğretmenlere ve personele ne yapması gerektiğini söyleyen ve daha da önemlisi kendisinin de ne yapması gerektiğini bilen amaç sahibi bir yönetici.

Öğretmenin okuttuğu dersin, öngördüğü hedef ve kazanıma uygun olup olmadığını bilecek kadar müfredata hâkim bir yönetici. En az öğretmeni kadar eğitim-öğretim ile ilgili sorunların sorumluluğunu kabullenen sorumlu bir yönetici. İş elbiseleri hükmünde olan okulun rutin işlerinin dışında, ders dışı faaliyetlere ve sosyal etkinliklere de yönelen eğitmen bir yönetici. Okulda kutlanan belirli gün ve haftaları kâğıt üzerinde olmaktan kurtaran, anlamlandıran, yaşatan pratiğe döken bir yönetici.

Öğrenci başarısızlığında topu başkasına atmadan sorumluluğun en başta kendisinde olduğunu bilen hakperest bir yönetici. Okuldaki sorunu ya da başarısızlığı tespit etmekle kalmayan, bunların nedenlerini araştıran ve çözüm alternatifleri sunan araştırmacı bir yönetici. Her öğrenciyi adı gibi tanıyan, öğrencilerinin gelişim alanlarını bilen ve kaynaştırmaya tabi olan öğrencileri için yapılması gerekenleri fazlasıyla yapan fedakâr bir yönetici. Öğrencileriyle, öğretmenleriyle konuşan, dertleşen onlara her mekân ve zamanda yardımcı olup kucak açan baba bir yönetici. Okulundaki diğer idareci ve öğretmenlerin yararlanacağı mevzuat, ders programları, kaynak kitapları, görsel, işitsel ve hareketli sunu araçlarını edinme ve onları kullanmada yol gösteren elçi bir yönetici. Kendisine korkudan değil sevgiden ve saygıdan dolayı hürmet gösterildiğini hissettiren vakar sahibi bir yönetici.

Kurumda bulunması gereken defterleri, dosyaları ve bir takım evrakları usulüne uygun olarak tutan ve bu konuda hiçbir açık kapıya meydan vermeyen, işini dikkatle yapan bir müdakkik bir yönetici. Kendisi toza bulansa bile personeline toz kondurmayacak kadar feragat sahibi bir yönetici. Okulu kendi malı gibi bilecek ve ona göre çalışacak kadar sahiplik duygusu taşıyan bir yönetici. Kendisinden daha iyi bir yöneticiyi gördüğünde tereddütsüz koltuğunu bırakabilecek ve yeni gelene hizmet etmeyi şeref sayacak mihmandar bir yönetici.

Eğitim-öğretim ve yönetim görevlerini yasa, tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge, emir ve çalışma programına uygun olarak yürütürken en büyük yasanın insanı okuma olduğunu da aklından bir an olsun çıkarmayacak insani duygulara sahip bir yönetici. Kurumunda demokratik kuralları uygulayan, sevgi ve saygıya dayalı çalışma ortamını düzenleyen ve yeri geldiğinde personeli arasındaki anlaşmazlıkları gideren barış elçisi bir yönetici. Öğretmeninden kopmayan, onun ortak yaşantı alanına giren ve personelinin iş motivasyonu devamlı artırmada gayret gösteren moral deposu bir yönetici. Personelinin hizmet içi ihtiyacını bilen ve gerekli yerlere bildiren, okulunun uzak vizyonunu şimdiden görebilen feraset sahibi bir yönetici. Mesleğinin gerektirdiği etik kurallara uyan ve yaşantısıyla her konuda personeline yaşantısıyla örnek olan bir yönetici.

Kurum kültürünü oluştururken öncelikle personelinin yaşadığı kültüre saygı duyan gönül eri bir yönetici. Okulu için misyon ve vizyon geliştiren ufku geniş bir yönetici. Velileri veli nimeti bilen, onları ziyaret eden, onlarla konuşan, dost olan, aralarına karışan, yaşadığı topluma tepeden bakmayan halktan bir yönetici. Öğrencilerin anne ve babalarının eğitilmelerini de önemseyen ve konuda onlara imkânlar sunan, yol gösteren rehber bir yönetici. Okul- aile birliğini kâğıt üzerindeki birliktelikten kurtarıp öğrenci, veli, okul birlikteliğinde yeniden birleştiren katılımcı bir yönetici.

Üniversiteler, yerel yönetimler, özel kamu kurum ve kuruluşlar ve sivil toplum örgütleriyle ilişki kuran sosyal bir yönetici. Yeri geldiğinde bütün güzel meziyetlerini bir tarafa bırakıp kendisinin kusurlu ve eksik yönleriyle meşgul olmasını bilen ve onları düzeltme yoluna giden murakabe sahibi bir yönetici. Yaptığı bunca işi kâfi görmeyip her zaman için daha da iyisi vardır diyerek hayatında atalete yer vermeyen çağdaş bir yönetici. Bütün yaptığı bu güzellikler karşısında, kendisine yönelen teveccühleri gerektiğinde personeline çevirmesini bilen, kendisine hiçbir paye vermeyen mütevazı bir yönetici. Ve yine okulu ile ilgili faaliyetleri yaparken hiçbir mazerete, bahaneye sığınmayarak, dayanmayarak her ne şart olursa olsun bütün zorlukların üstesinden gelebileceğini gösteren lider bir yönetici.

[1] Htp://blog.milliyet.com.tr

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,