Özür Dilmesi Gereken Öğrenci mi, Yoksa Eğitim Sistemimizin Kendisi midir?

112. Sayı Eğitim

Özür Dilmesi Gereken Öğrenci mi, Yoksa Eğitim Sistemimizin Kendisi midir?

Geçen ayki sayıyla başladığımız sorular ve kafa karıştıran cevaplarla ilgili araştırmamın bu ay son bölümünü masaya yatıralım diyorum. İşte buyurun efendim.

Geçen ayki sayıyla başladığımız sorular ve kafa karıştıran cevaplarla ilgili araştırmamın bu ay son bölümünü masaya yatıralım diyorum. İşte buyurun efendim.

– Ayetü’l-Kürsi duasını yazınız?

– Bilmiyorum. Özür dilerim. (Serkan 8/B sınıfı öğrencisi)

Çocuklarımızın dini eğitim aldıkları ilk mektep kuşkusuz ailedir. Sonrası okullarda şekillenir. Daha doğrusu şekillenmesi beklenir. Bizim değer mefkûremize göre müspet ilimler, dini ilimler üzerine bina edilirse öğrencilerimizde sağlıklı bir ruh yapısının temeli kavileşir, yoksa kopacak olan en ufak şüphe ve vehim fırtınasında yıkılıp gider. Son on yılda okullarımızda bir öze dönüş yaşansa da yeterli olmadığını yakinen müşahede edebiliyoruz. Zira tahrip durmuyor. Tamir ise oldukça güç… Yakın dönemlerde İstanbul Emniyet Müdürlüğü ve İl Milli Eğitim Müdürlüğünün ortaklaşa yaptırdıkları bir ankette 32 bin lise öğrencisinin % 45 sigara, % 32 alkol, % 9’u ise uyuşturucu kullanmaktadır.[1] Tabir-i diğerle yaklaşık her iki öğrenciden biri sigara, her üç kişiden biri alkol ve her on kişiden biri ise uyuşturucu kullanmaktadır. Anketin her aşamasında görev alan psikiyatri uzmanı yabancı profesör, araştırmanın sonunda aynen şunu söylemekten kendisini alamaz:

“Önleminizi bir an önce alınız. Yoksa durumunuz batı ülkelerinden farklı olmayacak.”

Durum bu kadar vahim…

Yarınımızın teminatı olan çocuklarımız haz merkezli bir eğitim anlayışıyla yetiştirilirse şayet, ileride çağının burnundan kıl aldırmayan idarecileri, öğretmenleri, doktorları, mühendisleri olarak karşımıza çıkma ihtimalleri pek yüksektir. İhtiyari ya da gayri ihtiyari tek gaye ve hedef olarak zihinlerde temellendirilen usculuk (akılcılık) fikri insan ruhunu paramparça etmekte, madde ve mana cihetiyle özlem duyduğumuz -eskilerin ifadesiyle- insan-ı kâmil bir neslin yetişmesine engel olmaktadır. Nihilist ve narsist hastalığının kucağına düşmüş olan böyle bir nesil, içinde bulunduğu toplumu bela tünelinin içerisine atmaktan bir an olsun geri durmaz. Çözüm, ne aklı devre dışı bırakmak, ne de aklı tek mihenk taşı yapmak. Çözüm belki de şu cümle de gizli. “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”[2]

Dünyamızı ve küçük ölçekte ülkemizdeki gençleri de saran sefahat rüzgârından, kimlik bunalımından ancak iman dersiyle kurtulmamız mümkün. Bunun yolu da okul sıralarından geçer. Maalesef toplumun değer yargılarını besleyen okullarımız, bu tür sorunların üstesinden gelmek yerine, sınavlarda daha başarılı olmanın ve birkaç test daha çözmenin derdinde. Kimsenin fedakârlıktan, adaletten, arkadaşlıktan, aşktan, vecdden, sevgiden, muhabbetten bahsettiği yok. Bugünün medeniyet çarşısında bu güzel hasletlerin yeterince satıldığını söylemek oldukça güç.

Gelelim cevabın irdelenmesine… Bir Müslüman ülkede, 8. Sınıf öğrencisi Ayetü’l-Kürsi duasını bilmemekte ise, kabahat kimde acaba? Özür dilmesi gereken öğrenci mi? Yoksa eğitim sistemimizin kendisi midir? Bir okul düşünün ki, senede 180 iş günü açık kalmakta. Bir ilköğretim öğrencisi sekiz yıl okula gittiğine göre, 180 x 8 yıl = 1440 gün eder. Yani tam tamına 1440 gün okula devam eden bir öğrenciye, öğrenmesi hiç de zor olmayan Ayetü’l-Kürsi duasını öğretememişiz.

Bakanlığımızın son zamanlardaki çabasıyla, okullarımızda, Din Kültür ve Ahlak Bilgisi dersi 4. sınıftan itibaren zorunlu dersler arasında yer almayı başarabilmiştir. Yine Kur’an-ı Kerim ve Hazret-i Muhammed’in (sav) hayatı 5. sınıftan itibaren seçmeli ders olarak okutulmaya başlanmıştır. Oysa Avrupa Birliği ülkelerine baktığımızda, birçok ülkede, din eğitimi dersinin çok daha erken yaşlarda başladığını biliyoruz. Almanya’da[3] “Anaokullarının büyük bir bölümü kiliseye aittir. Devlete ait anaokullarında da din eğitimi verilmektedir.” Yine Danimarka’da,[4] “Din dersi ilköğretim okullarının 1-9. sınıflarında ‘Hıristiyanlık’, 10. sınıfta ve liselerde ise ‘Din Bilgisi’ adı altında okutulmaktadır.” İngiltere’de ise[5] “Din dersleri devletin ilk ve orta dereceli okullarında düzenli dersler arasında yer alır. Okullarda güne toplu dua ile başlamak yasa emridir.” Avusturya’da, Hollanda’da, Belçika’da, Yunanistan’da ise [6] “Din eğitimi anaokullarından başlar. Sistem yapısı itibariyle Avrupa ülkelerinden bize tek benzeyen Fransa’da ise, devlet okullarında din dersi yoktur. O halde ülke olarak bize yakışan, eğitim sistemimizin göbeğine değer yargılarımızı yerleştirmektir. İman dersleri, okula adımını atan bir anaokulu öğrencisinden üniversite öğrencisine kadar her derece ve türde okuyan herkesi kapsayacak şekilde seviyelerine göre düzenlenmelidir.

Soru Ayetü’l-Kürsiyle ilgili olunca bu güzel duanın anlamını vermeden bitiremeyiz.

“Allah… O’ndan başka İlah yoktur. Diridir, Kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür.’’ (Bakara Suresi, 255)

Ve bu dua hakkında bir Hadiste zikredelim:

“Yatmadan okuyana Allah Teâlâ tarafından bir koruma verilir, sabaha kadar hiçbir şeytan yaklaşamaz Her kim, her farz namazın arkasından Ayetü’l-Kürsi’yi okursa, Cennete girmekten onu ancak ölüm men eder. Her kim onu yatacağı zaman okursa, Allah Teâlâ ona kendi evi, komşusunun evi ve etraftaki evler hakkında güvence verir.” (Beyhâki)

Büyüyeceksin çocuk, acıyla tatlıyla… Dualarla büyü ama. Dualar senin sığınağın dayanağın olsun. Sarıl duaya bir annene sarıldığın gibi ve hiç aklından çıkarma duaların gücünü… Ve ey çocuk, unutma ki bilmediğinden duadan dolayı özür dileyecek biri varsa o kesinlikle sen olmamalısın.

– Hangi tür kitapları okuyorsunuz?

– Bana göre olan kitaplar (Şeyma 4/A sınıfı öğrencisi)

– Kalın veya ince kitaplar (Nurcan 4/A sınıfı öğrencisi)

– Dört Büyük Kitabın Adını Yazınız.

1- Ansiklopedi

2- Sözlük

3- Kolej Sınav Kitabı

4- Kalın Roman Kitapları (İsimsiz)

Tek derdim, eğitim sistemimizde maneviyat eksenli bir eğitim anlayışının gelişmesine katkı sunmak. Çırpınışlarım, haykırışlarım bir sinek vızıltısı kadar dahi olsa bundan asla vazgeçmeyeceğim. Okullarımızda mekanik bir bilgi küpü inşa etmekten öteye geçemedik. Soruya verilen cevapların maalesef eğitim sistemimizle örtüştüğünü söyleyebiliriz. Kim bilir çocuklarımızın zihinlerinde bilmediğimiz daha kaç kutsal kitap vardır! Sınavları azaltalım yahut da kaldıralım derken, daha birinci sınıftan itibaren sınavlara hazırlamak, kurslara göndermek de neyin nesi? Ortaokullarda dershane yerine ikame edilen destekleme ve yetiştirme kursları genelde sınav odaklı bir eğitim vermekte. Sosyal ve kültürel açıdan öğrencilerin gelişim alanlarına hitap edecek bir seviyede değil. İlkokullarda da destekleme ve yetiştirme kursları olmalı. Ancak muhtevası tamamen sosyal, sanatsal, sportif ve kültürel faaliyetleri içeren bir program dâhilinde olmalıdır. Çocuklarımızın sadece akademik başarılarını dikkate almak, diğer yönlerini görmezden gelmek, ne öğrencilerimize ne de eğitim sistemimize bir katkı sunar. Bilakis sorunlu bir neslin zuhur etmesine sebebiyet verir.

Minik bedenlere fazla yüklenmiyor muyuz? Biliyorum, bazıları ülke şartları diyecek. Üretim zamanı, çalışma zamanı, rekabet zamanı, ekmek aslanın ağzında diyerek ortalığı kasıp kavuracak, bir damla suda fırtına koparacaklar. Varsın koparsınlar. Aklı doyurup, ruhsal zekâyı ihmal ettiğimiz zaman, çocuklarınız, bu kutsal kitaplarla büyüyecek ve bir gün öldüğümüzde çocuklarımız bu kutsal kitaplarla mezarımızın başında hatim indirecekler! İşte o zaman bizler de toplum olarak gönül rahatlığı ile mezarlarımızda huzur içerisinde uyuyacağız!

Bir başka vakit yaptığım araştırmamdan güldürücü ve düşündürücü birkaç misal vereyim.[7]

– Üçgen çeşitlerini sayınız?

– Eşkenar üçgen, ikizkenar üçgen, üçüz kenar üçgen (Ayşe 4/A sınıfı öğrencisi)

– Doğal sayılar hangileridir?

– Doğal sayılar doğada bulunur. (Eren 5/A sınıfı öğrencisi)

– Dikdörtgen nedir?

– Dikdörtgen, dörtkenarı olan bir üçgendir. ( Mehmet -Sos/11-A sınıfı öğrencisi)

– Kaç çeşit kesir vardır yazınız?

– 1. Basit Kesir 2. Zor kesir (Zelal 4/B sınıfı öğrencisi)

Matematik, bir disiplinler manzumesi… Mantık ve muhakeme yeteneğinin zirve noktası… Bir düşünme biçimi. Kaçamayacağımız bir sosyal olgu. Tabir-i diğerle, matematiğe hayatın karmakarışık problemlerini çözen mücessem bir bilim adamı gözüyle de bakılabilir. Ve bütün bunların yanında aklı işleten, akla kapı açan, varlıklar arasında ilişkiler kuran, neden ve niçin ile yanıp tutuşurken madde ve mana cihetiyle de hayatı anlamlandıran bir derstir de matematik. Peki, bizim için bu derece önemli olan bu ders, nasıl oluyor da can sıkıcı, korkutucu bir hale gelebiliyor? Neden matematiği öğrenemiyoruz? Niçin toplum olarak matematikten bir Merih kadar uzağız?

Evvela bu dersle aramızda soğuk rüzgârların esmeye başlaması, daha ilkokul sıralarında oluşmaya başlar. Daha fazla şeyler öğretelim diye yaş problemleri, havuz problemleri gibi öğrencilerin takatlerini aşacak karışık konuları yedi, sekiz yaşındaki minik bedenlerin sırtına yüklemeye kalktığınızda, çocuklarımızda matematik fobisinin oluşmasına zemin hazırlamış olursunuz.

“Öğrencilerinize neden matematik sizler için bu derece önemli?” diye bir soru yönelttiğinizde, alacağımız cevap büyük ihtimalle matematiksiz LGS, LYS, YGS ve KPSS gibi daha nice sınav çorbalarında başarılı olunamayacağı gerçeğidir.

Bundandır ki, toplumda; “Matematik = sınav ya da sınav = matematik” denklemi büyük bir yekûn oluşturmaktadır. Durum, haliyle sınava endeksli olan bir dersin tam manasıyla öğrenilmemesine sebep olduğu gibi, öğrencilerimizde matematik fobisinin de oluşmasına zemin hazırlar. Oysa bizim ne ilköğretim matematik programlarımızda, ne orta öğretim matematik programlarımızda, ne de Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Başkanlığınca onaylanan matematik dersinin genel amaçları içerisinde öğrencileri LGS, LYS, YGS ve KPSS gibi sınavlara hazırlama gibi bir düşünce söz konusu değildir.

Sınavlar bir araçtır sadece… Amaç olamaz… Birer araç olan sınavlar amaca dönüştüğünden, öğrencilerimiz için matematik, tıpkı tek kullanımlık bir eldiven gibi işi bitince bir köşeye atılmakta. Matematik sadece sınavlarda var, hayatın içinde yok. Matematik öğrenilmiyor, ezberleniyor, ezberletiliyor. İşte kanıtı;

2000 yılından itibaren üç yılda bir uygulan PİSA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) sonuçlarına baktığımızda, durumumuz ortada. PİSA, bir yönüyle müfredattaki kazanımların ne ölçüde gerçekleşip gerçekleşmediğini ölçmese de öğrencilerin temel yeterliliklerini, onların matematikteki bilgi ve becerilerini sınama noktasında bir boy aynası… Elbisemizin uzun ve kısalığını; giydiğimiz gömleğin büyük ve küçüklüğünü görebilmek çoğu zaman mümkün.

“Örneğin PİSA 2003’de okuma becerileri testinde öğrencilerin % 36,8’i temel yeterlilik düzeyinin altında iken, bu oran, PİSA 2012’de % 21,6’ya; fen bilimleri testinde % 38,6’dan, % 26,4; matematik testinde ise % 52,3’den, %42,2’ye inmiştir. Bu sonuçlar tüm alanlarda temel yeterlilik düzeyinin altındaki öğrenci oranlarının azaldığını göstermekte ise de,[8] “PISA 2003, 2006, 2009 ve son olarak 2012’deki sonuçların geneline baktığımızda, Türkiye’nin hem matematik, hem fen bilimleri hem de okuma testlerinde, uluslararası ortalamaların çok altında kalmış olduğu gerçeği hatırımızdan çıkmamalı.

Ülkemizde neredeyse on yılı devirmiş olan yapılandırmacı (constructivism) eğitimle birlikte artık matematiğin ayaklarının yere sağlam basacağını ümit ediyoruz. Davranışçı ekolde matematik için önemli olan, çoğu zaman öğrencilerimizin bilişsel düzeyiydi. Bu nedenle öğretilen programlarda daha çok işlem basamağı üzerinde durulurdu. Öğrencilerimize problem diye verdiğimiz soruların başına baktığımızda tünelin sonunu görebiliyorduk. Öğretilen matematik kitaplarında belirli rutin problemler ve çözüm önerileri vardı. Dolayısıyla modası geçmiş müfredatla yetişen bir kafanın düşünce üretmesini beklemek safderunluk olurdu.

Oysa 2004–2005 yılından itibaren, diğer derslerle birlikte, yenilenen matematik programımızda, problem çözme, tahmin etme, desen verme, akıl yürütme, araştırma ve karar verme gibi daha pek çok becerilerin ön plana çıktığını görebilmekteyiz. Program, öğrencilerimizin sadece bilişsel gelişim alanlarını değil, duyuşsal ve devinimsel (psiko-motor) gelişim alanlarının da gelişmesini öngörüyor. Yeter ki programa uygun hareket edilsin. Ayrıca matematikte öğrendiğimiz bilgilerin günlük yaşamda kullanılması da son derece önemlidir. Kariyer bilinci, insan hakları ve vatandaşlık, rehberlik ve psikolojik danışma gibi ara disiplinlerle de ilişkilendirilmesi, yeni müfredattaki matematiğin hayattan kopmadığını gösteren önemli ipuçları sayılır. Yeter ki eğitimcilerimiz davranışçı ekol anlayışından uzak durup yapılandırmacı eğitim modelini özümsesinler.

Şimdi yazımızı destekler mahiyette “Matematiği neden sevmiyoruz, nasıl severiz?” adlı eğitimci İsmail Kadıoğlu’nun söylediklerine bir bölümüne bakalım.[9]

“Matematiği sevmek zorunda mıyız, matematik insanlara ne kazandırır ve neler öğretir?

Matematik nedir neye yarar: Matematik, Ahmet’in dersten çıkınca, dost doğru hatasız bir şekilde evine gitmesine yarar. Matematik, yolda giderken, belediyenin açık bıraktığı çukura düşmemeyi öğretir. Matematik, yolda yürürken, bir yerlere, elektrik direğine çarpmamayı öğretir. Matematik, komşumuz karı-koca arası kavgalı haldeyken onları nasıl barıştırılacağını öğretir. Matematiği iyi olan kişi, onların problemlerinin nasıl kolay çözülmesi gerektiğini bilir. Matematik problem çözmeyi öğretir. Matematik düşünmeyi öğretir. Hem de doğru düşünmeyi öğretir. Her insan matematiksel düşünmeye sahip olmalı, her problem çözmede matematikçe düşünmeye sahip olmalı.

Prof. Dr. Davis, anaokulu öğrencilerine sormuş, “6 tane kurabiyen var, arkadaşınla nasıl paylaşırdın?” Çocuk adil davranmış “3 ona, 3 bana” demiş. “Peki, başka nasıl paylaşırdın?” diye sormuş. “4 bana, 2 ona.” “Başka?” “6 bana, sıfır ona.” “Başka?” Kurabiyenin bir tanesini bölmüş, “yarım ona, 5,5 bana” demiş. Bu cevap çok ilginç değil mi? Çocuğa sunulan bu hareket, ona fırsat vermektedir. Başka çözüm yolları bulabileceği düşüncesi verildiğinde çocuk kendi yöntemleriyle problemi çözebiliyor. “Sen ne düşünüyorsun?” “Başka farklı çözüm var mı?” şeklindeki sorularla, çocukların farklı düşünce ortaya koymalarına fırsat vermeliyiz. Tabi bu tür davranışlar, okula gitmeden, aile içinde başlamak üzere, ilköğretim ağırlıklı ve lisede de bu şekilde davranıp, matematiğin zor olmadığını, yapılabilirliğini gösterip, çocuğa sevdirmeliyiz. İşte o zaman, matematik dersi, konuları biriktirmeden, günlük çalışarak sevilebilir. Matematik dersinin sevilmemesinin nedenlerinden biri, klasik anlayışla öğretilmeye çalışılmasıdır. Oyunlar ve ilgisini çeken sorular sorarak sevdirebiliriz. Kavramları, soyuttan somuta dönüştürerek. Çocukların birbirleriyle konuşmalarına fırsat vererek sevdiririz. Sevilmek zorunda ve durumunda olan bu ders neden sevilmez: Çocuklar sayılarla geç karşılaşıyorlarsa… Sayısal sonuçlar kendilerini iyi hissettirmiyorsa…”

Bütün bu güzel gelişmelerin yanında asıl önemlisi, öğrencilerimize matematiği sevdirerek öğretecek olan öğretmenlerimizdir.

“Eğitici bir matematik dersi; öğrenciyi sıraların üzerinde oturtarak dinleten bir ders değildir. Öğrencinin eline şerit metreyi verip sınıfta, okulun bahçesinde uzaklıkları ölçtüren; gözlemler, mukayeseler yaptıran bir derstir. Coğrafya dersi yere ve göğe ait incelemeler yaptıran ayaklı ve canlı bir derstir. Kısacası tüm dersler, sınıfın dışına taşan gezici, dolaşıcı, arayıcı, inceleyici, gözleyici olmak zorundadır.”[10]

Daha, yapılandırmacı eğitimin esamesi bile yokken bizim içimizden çıkmış bir eğitimcimizin 100 yıl önce söylediği bu söz çok önemlidir. Yabana atılmamalıdır. Her şeyi dışarıda arayan, kendi insanın neler yapabileceğini göremeyen, sadece Batı gözlüğü takarak hayata bakanların kulakları çınlasın!

1 http://www.esnafbulteni.com/haber/yesilaydan-uyusturucu-bagimliligini-onleme-calistayi/555/

[2] Bediüzzaman, Said Nursi, Münazarat

[3] Fazlı Arabacı, “Avrupa (Almanya, İngiltere, Hollanda, Fransa, Belçika)’da Din Öğretimi”, Cumhuriyetin 75. Yılında Türkiye’de Din Eğitimi ve Öğretimi, Türk Yurdu yayınları, Ankara, 1999, s. 78

[4] M.E.B. , Avrupa Birliği Üye Ülkelerinin Eğitim Sistemleri, s. 79-103

[5] John Shepherd, “İngiliz Eğitiminin Kişilik Gelişimine Katkısı”, Uluslararası Din Eğitimi Sempozyumu, s. 88

[6] M.E.B. Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, Avrupa Birliği Üye Ülkelerinin Eğitim Sistemleri, Ankara, 1996, s. 66

 

[7] İlmen, Necati, Kırk Yamalı Bohça, Çizgi Yayınları, 2012, s. 93

[8] Star Açık Görüş, 15 Aralık 2013

[9] http://www.anamursedir.com/yazar.asp– İsmail Kadıoğlu.

[10]Hakkı Baltacıoğlu İsmail, Talim Terbiye, “İnkılâp” Yıl, 1915

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,