Hayat Notları

112. Sayı Makaleler

Hayat Notları

Bizi dünyaya bağlayan bağlar ne kadar kalınsa özgürlüğümüz o kadar kısıtlıdır. Bu bağ inceldiği ve hatta hiç olmadığı anda gerçek özgürlüğü hissedebiliriz. Açık denizlerde pupa yelken açan bir ufak tekne, rıhtımda kalın halatlarla, zincirlerle bağlı tankerlerden çok daha mutludur.

“Hayırlı bir işin muzır manileri çoktur.” En hayırlı iş boş durmamak, hareket halinde olmaktır. Çünkü şeytanın en sinsi hilesi ve vesvesesi “rahatlık ve dinlenme” gizli perdesi arkasından insanlara tembelliği aşılamaktır. Hâlbuki insan “hareket etmek” kabiliyeti ve hasletiyle yaratılmıştır. İnsan hareket etme durumunda, sadece fiziksel olarak, değil aynı zamanda zihinsel ve ruhsal olarak da harekete geçmiş ve yenilenmiştir. Burada yapılacak ilk şey, çevreyi gözlemleme duyusuyla, içinde bulunulan sabitlikten, hareketsizlikten hemen sıyrılarak, dışarıya çıkabilmektir.

Yoksa yüksek teknolojik iletişim aygıtlarının (TV, internet, bilgisayar vs.) tutsağı olarak, bu sentezlemeden tamamen mahrum kalabilir. Özgür insan odur ki, yürümeye karar verdiğinde bunu hemen uygulayan kişidir. Evden dışarıya çıkabilmek, televizyonun ve internetin tutsaklığından kurtulmak, aslında küçümsenemeyecek önemli bir aşamayı gerçekleştirmektir. Bunun bir adım ötesi, bulunduğumuz ortamı, çevreyi hızla terk etmektir. Bir adım ötesi de, otobüs terminaline giderek, başka bir şehre seyahat edebilmektir.

Çok basit ve uygulanabilir gibi görünen bu durum, aslında çok sıra dışı bir hareket tarzıdır. Yani istisnai bir durumdur. İnsan bunu ancak hayal eder, ama gerçekleştiremez. Ya da yarı yoldan geri döner.

O zaman anlarız ki bizi engelleyen şeyler aslında dış etkenler değil, içimizdeki yapamam, beceremem, değişiklikler beni olumsuz etkiler gibi duygularımızdır. Oysa insanı geliştiren en önemli husus, değişiklik konusunda verdiği kararları uygulayabilmektir.

Biz insanlar, düşündüklerimizi, hayallerimizi gerçekleştirmekteki en büyük engellerin maddi ve manevi sebepler olduğunu bahane ederiz. Hâlbuki hareket hürriyetinin önündeki en büyük engeller, bizim zihnimize yerleştirdiğimiz prangalardır. Onları oraya biz koyduk. Bir başkası koysaydı çıkarmak kolaydı. Ancak, kendi elimizle yerleştirdiğimiz prangalardan kurtulmak, o kadar kolay ve basit olmuyor. Çünkü zihnimize o prangaları koyarken, hangi gerekçeyle koyduysak, kendimizi o gerekçeye uygun bir hayat tarzına da hazırlıyor, alıştırıyor ve yaşatıyoruz. O prangalar da orada paslanıyor ve güçleniyor.

Günü birlik ve ya kısa süreli seyahatlerde gittiğimiz şehrin bize ne kadar farklı ve güzel geldiğini hissederiz. Aslında bu güzellikler, prangalardan kurtulmanın farkındalığından başka bir şey değildir. “Seyahat edin sıhhat bulursunuz” hadis-i şerifi bize bu konuda önemli bir uyarıda bulunmaktadır. Sıhhat kelimesi, burada insanın hücrelerinin yenilenmesine, gençleşmesine işaret etmektedir. Üstelik seyahat eden insan bir şeyi aştığını, yeni bir şeyi keşfettiğinin farkına hemen varır. Özellikle günümüzdeki sanal ortamlardan kurtulmak, apayrı bir güzellik ve tercih sebebidir.

Hayatımızı yaşarken, rahat saikiyle, dinlenme düşüncesiyle güzel imkânlarla bir köşeye mıhlanmak, aslında kendimizi mahkûm etmektir. Ne mutlu o insana ki pahalı yüksek teknolojik cihazlarla teçhiz edilmiş aygıtlardan mahrumdur. Ama o mahrumiyet, aslında ona özgürlüğün ve hareketin yolunu açmıştır. Bu yönüyle başta TV, bilgisayar ve internet bizim zihnimizdeki prangaların maddi-fiziksel uygulamaları ve uzantılarıdır. Anahtar ise onlardan uzaklaşarak yürümek, gezmek, mekân değiştirmektir.

***

İnsanın fıtratında hep kendi nefsinin övülmesi yatar. Oysaki bunu isteyen, insandaki nefistir. Övülmek istenenle övünen aslında aynıdır, yani nefistir. İkisi bir tek ve aynı varlık oluğu için, insanın bu tuzaktan kurtulması bazen çok zordur. Nefsin çok daha büyük bir hilesi ise; su-i zan yoluyla hayalet düşmanlar üretmektir. Su-i zanda öyle korkunç girdaplar vardır ki, insan bir kere bu tuzağa düşmeye görsün. Karşısındaki masum insanı düşman yaptığı gibi, gerçekte o insan düşman bile olsa, su-i zan yoluyla verilen zarar kadar zarar veremez. Çünkü su-i zan yoluyla üretilen evham, kin ve haset, hırs ve nefret insanın bizatihi kendi şahsından geliyor. Ve o yol ile gelen olumsuz duyguları kendi ürettiği için gidermekte çaresiz kalıyor. Çünkü insanın nefsi kendisini herkesten iyi bilir. Zayıf noktalarını en iyi nefsi bilir. Hâlbuki zarar dışarıdaki düşmandan gelse tedbirini kolayca alabilir. Onun için atalarımız “Şüyuu vukuundan beterdir” demişlerdir. Bu da stresin kaynağını oluşturmaktadır.

Bu durumdan kurtulmanın çaresi ise; tereddütsüz ve hiç düşünmeden su-i zannı terk etmektir. Çünkü insanın kendi nefsinin haset ve evhamın ilacı yoktur. Ancak çok endişe edilen bir durum var ise, bu durumda hemen hüsnü zan ile konuyu muhatabına açmak ve paylaşmakta büyük yarar vardır. Yoksa insan, için için kendini yer bitirir. Zaten insanın ömrü boyunca biriktirdiği en kötü sermaye yükü, haset ve kindir. Bu yükü sırtında, içinde kor ateş bulunan bir çuvalı taşır gibi taşımıştır. Zararın neresinden dönülse kârdır, ama bugüne kadar bu yükü boşuna mı taşıdım ahmaklığı ile bu iğrenç yükü taşımaya devam eder. Asıl hürriyetin bu yükten kurtulmakla kazanılacağını anladığı anda devreye “affetme büyüklüğü” duygusu girer. Zaten kin ve hasedin tek ve en tesirli ilacı da affetmektir. Aslında hürriyetin anahtarının adı, affetmektir. Köle azat etmekle bir insanı özgürlüğüne kavuşturmuş oluruz. Bundan daha zoru ise, bir başkasını affetmemizdir. Böylece kinimizden kurtulmuş ve aslında kendimizi azat etmiş oluruz.

***

Hayatın düsturu: İnsanları sevmek ve insanlara güvenmektir. İstisnai olaylara karşı da tedbirini alabilmektir. İçtimai hayatın en önemli unsuru, beşeri münasebetlerdir (insani ilişkiler). Beşeri münasebetlerin de en önemli unsuru; mütevazı olmak, anlayış göstermek ve insanları dinlemektir. Bunun yolu da, insanın dünyasının sadece kendisinden ibaret olmadığını bilmesidir. Bu şu demektir: Dertli insan, dünyanın tek dertli kişisinin kendisi olduğunu sanır. Hâlbuki diğer insanların dertlerini dinlediğinde, kendi derdinin hiç hükmünde olduğunu görür. Buradaki espri şudur: Karşımızdaki insanın derdine merhem olmak için, onun derdini çözmek niyetiyle değil de ve fakat onu dinlemek, derdini paylaşmak, mümkünse aynı duyguları hissedebilmek, o insan için en mühim bir tesellidir. Çünkü o üzüntüyü yaşayan ve dertlenen de bizim gibi bir insandır. Onun için doktordan önce dost bir insan olmak ve dostça davranmak gerekir. “İnsanın mayası insandır” sözü bu noktada çok anlamlıdır.

***

İnsanoğlu, çoğu kez müspet (olumlu) duyguları kendinden bildiği halde, menfi (olumsuz) duyguları karşısındaki insana mal eder. Mesela; ben sevdim, ben âşık oldum, ben kazandım diyebiliyor. Hâlbuki olumsuz duyguları yaşamaya gelince; şu insan beni kızdırdı, şu insan beni üzdü, şu insan beni kırdı diyebiliyor. Oysaki olumlu veya olumsuz duyguların hepsini biz yaşıyoruz.

“Üzerimizde yaşadığımız-yaşattığımız duyguların sorumluluğunu başka insanlara atamayız. Eğer bu duyguların sorumluluğunu kendimiz alırsak, meseleyi çözmemiz çok kolaylaşacaktır. Beni kızdırdı yerine ben kızdım dersek, neden kızdığımızı kendimizde sorgulayabiliriz. Çünkü kızma duygusunun muhatabı kendi şahsımızdır. Yoksa her kızdığımızda muhatabını bulup beni neden kızdırdın veya neden üzdün demenin bir çözüm yolu olmadığı aşikârdır. Üzerimizde yaşanan tüm duyguların sorumluluğunu biz üzerimize alabilmeliyiz. Çünkü bu duygular bizim üzerimizde yaşanıyor. Böylece zayıf tarafımızı keşfeder ve gerekli önlemleri alarak olumsuz davranışlara sebep olacak hareketlerin önüne geçebiliriz.

*

Sıla-i rahimde rahmet ve bereket ve sıhhat vardır (hadis-i şerif). Canımız bir değişiklik istediğinde yeni yerler görmeyi arzu ederiz. Fakat nedense gittiğimiz yeni yerlerde pek fazla kalamayız. O yerler dünyanın en güzel yerleri de olsa çabuk sıkılırız. Diyelim ki çok güzel bir manzaraya, yüksek bir tepeden mesela bir denize doğru bakıyoruz. En fazla 10-15 dakika sonra o çok güzel görünen manzaradan bile sıkılırız. Çünkü o güzel manzara belli bir müddet geçince, bizim için duvara asılı bir tablo hükmünü alır. Hâlbuki çocukluğumuzun, gençliğimizin geçtiği yerler, çok güzel manzaralı olmasa da, o mekânlardan sıkılmayız. Çünkü bizi oralara çeken, bağlayan anılarımız, hatıralarımız vardır. O eski günlerden geriye kalmış kuru bir ağaç, bir taş, bir toprak tepe bile bizim için çok anlamlıdır. Onları sanki bizimle konuşuyor zannederiz. Onların bize bir nevi hoş geldin, nerelerde kaldın, özledik seni dediklerini duyar gibi oluruz. Bir de buna, orada bıraktığımız sevdiklerimizin, eş, dost, akraba, komşu ve arkadaşlarımızın olduğunu düşünürsek, ne kadar lezzet aldığımızı ancak o an hissedebilir ve anlarız.

Eskilerden bir ağabeyimiz, benim deniz kıyısında olan, çocukluğumu ve gençliğimi geçirdiğim şirin kasabamı överek anlattığımı duyunca şöyle dedi: Arkadaş, herkesin memleketi kendine güzeldir. Mesela benim kasabam, Anadolu’nun ortasında, denizi yok, ırmağı yok hatta pek yeşilliği de yoktur. Buna ilaveten sert esen rüzgârı da boldur. Ve o rüzgâr estiğinde, gözümüze ve ağzımıza savurduğu tozu da meşhurdur. Bilir misin, işte ben o tozu toprağı özledim, dedi. Bunu anlatırken gözlerinden yaş geliyordu. Hasret ve gurbetin bu denli hisli anlatımını ilk kez gördüm. Yine gurbete gelin giden bir ablamız kendisini ziyarete gelen hemşerisi ve akrabası bir büyüğüne/teyzesine memleketini çok özlediğini söylemiş. O teyze de teselli olsun diye, “Neyini özledin kızım, şimdi bizim oralarda yağmurlar, çiseler başladı, dışarıya bile çıkılmıyor” demiş. Gurbetteki gelin ablamız da ağlayarak “Teyzeciğim, işte ben de en çok o yağmuru ve çiseyi özledim” demiş. Teyzemiz de bu durum karşısında yutkunarak hiç cevap verememiş.

20-25 yıl kadar önceydi; bir TV programında, Kuzey Afrika ülkelerinden birinde, muhtemelen Fas olabilir, o ülkenin devlet başkanının askeri yaveri İstanbullu bir kızla evlenmiş. İstanbullu gelin hanım, eşi askeri yaverle, kendisine tahsis edilen deniz kıyısında muazzam bir villada yaşıyorlardı. Ülkeye röportaj için giden bir programcı, askeri yaverin İstanbullu eşiyle röportaj yapmıştı. Buradan anladığımız kadarıyla, süper imkânlarla teçhiz edilmiş bir hayat sürüyorlardı. Söyleşinin sonunda TV programcısı yaverin İstanbullu eşine bir soru sordu. “Ülkemizin (Türkiye’nin) en çok neyini özlediniz?” dedi. Kadıncağız ağlayarak ve güçlükle konuşarak şu cevabı verdi: “HER ŞEYİNİ!” İnsanoğlu içinde bulunduğu nimetlerin kıymetini, ondan uzaklaşınca anlıyor. Belki de gurbetin bir güzel tarafı da budur.

***

İnsan ruhunun en huzurlu anları, mütevazı ortamların olduğu yerlerdir. Yani mümkün mertebe sadelik ve alçakgönüllülüktedir. Evimizin duvarlarını süsleyen tablolara bir bakalım. Duvara asılı tablolar arasında hiç rezidans ve gökdelen resimleri gördünüz mü? Duvarlarımıza hep topraktan, kerpiçten veya ahşaptan yapılmış mütevazı görünümlü Anadolu köy evlerinin resimlerini asarız.

Çünkü ruhumuzu huzura götüren unsur, mütevazı hayat tarzının sürdürüldüğü mekânlardır. Yine aynı şekilde, denizlerdeki demir-çelikten mamul transatlantik resimlerinin yerine, Trabzon çektirmesi (çapar) denilen ahşaptan yapılmış eski deniz vasıtalarını görmeyi arzu ederiz. Çok lüks ve pahalı yatlar, kotralar yerine, yakamozlarda sallanan küçük balıkçı sandallarını görmeyi tercih ederiz. Köy resimlerindeki kavak ağaçlarını, plajları süsleyen palmiyelerin yerinde göremezsiniz. Çünkü kavak ağaçları köy hayatını hatırlatır. Palmiyeler ise lüks ve zengin yaşamın sembolüdür. İnsanlar nedense hep sade, mütevazı Anadolu köy hayatına imrenir. Hep bu hayat tarzını ister. Fakat iş uygulamaya, yaşamaya gelince kendisini bin bir mali zorluklara sokarak mutlu olamayacağı sitelere, rezidanslara mahkûm eder. Ayaklarını, bahçeli köy evlerinde istediği an kolayca toprağa değdirebilirken, rezidanslarda ve gökdelenlerde bu imkân için asansörlerden vize almak zorundadır.

Hepimizin özlediği bağ-bahçelerde, köy tarlalarında sebze ve meyvelerin tabi haline hayran kalırız. Hâlbuki seralar bizim o kadar dikkatimizi çekmez. Bir taze fasulye bitkisinin, yanı başındaki mısır bitkisiyle sarmaş dolaş olmuş halini ne kadar sıcak buluruz. Deniz kıyılarında, dalgaların insan eli değmemiş sahildeki toprakla, kumlarla haşir neşir olmuş hali ne kadar huzur vericidir. İnsanoğlu topraktan yaratıldığı için, ana maddesi olan topraktan uzaklaştığı ölçüde huzursuz olur. Ona yaklaştıkça hatta birlikte olduğu müddetçe mutlu ve huzurludur. Onun için “toprak ana” denir.

Üzerinde arzu ettiğimiz gibi yaşayamadığımız toprağı, kendimizi kandırırcasına saksılara sokar, çiçek yetiştirir, kendimizi böyle avuturuz. İnsan için başarılı olmak, mutlu olmak, zengin olmak bir beis değildir. Ama kişinin hedefi, sadece bunlar olursa, başta teknoloji olmak üzere sebeplerin mahkûmu, esiri ve hatta kölesi olur. Bütün zamanını ve imkânlarını bu üç şey için seferber eder ve hayatını da heder eder. Diyelim ki böyle bir insan, çok çalışarak hayatta hem başarılı oldu, hem zengin oldu, kendine göre de mutlu oldu.

Nihai hedefinin bunlar olmadığını bu üç şeye kavuşunca anlar ama hayat tükenmiştir. Bunun farkına vardığında ise, yeni bir hamle yapacak ne takati vardır ne de yeni bir hedef bulabilir. Şöyle geriye dönüp bakınca, onca karmaşık, kavgalı, gürültülü, tabiattan uzak, teknolojinin esiri olmuş, kendinin değil, başkalarının istediği hayatı yaşamış olduğunu görür. Kendisine çok kızar, zengin olup özgür olmak isterken tam tersine kazanmak istediği paranın kölesi olmuştur. Parayı kazanmak başka şey, kazandığı parayı biriktirerek onun bekçisi, esiri olmak başka şeydir.

***

Bizi dünyaya bağlayan bağlar ne kadar kalınsa özgürlüğümüz o kadar kısıtlıdır. Bu bağ inceldiği ve hatta hiç olmadığı anda gerçek özgürlüğü hissedebiliriz. Açık denizlerde pupa yelken açan bir ufak tekne, rıhtımda kalın halatlarla, zincirlerle bağlı tankerlerden çok daha mutludur. Rıhtıma bağlı koca tanker açık denizlerdeki yelkenliye ne kadar gıpta etse de onun yaptığını hiçbir zaman yapamayacaktır. Çünkü onu rıhtıma bağlayan kalın halatlar buna izin vermeyecektir. Her nedense biz insanlar da hep yelkenliye heves etsek de, bir de bakmışız ki rıhtıma bağlı tanker oluvermişiz.

Bir banker ile çobanın hali, buna güzel bir misaldir. Çobana milyonlar verseniz, bankerin çalıştığı iş hanındaki dört duvar arasında, günde değil sekiz saat, bir-iki saat bile oturamaz. Çünkü özgürlüğünün değerini çok iyi bilir. Onu milyonlara satmaz. O, her gün çobanlık yaptığı dağlardaki, ovalardaki güneşin doğuşunu ve batışını görür. O yörelerin yağmurunu, rüzgârını, karını, toprağını, suyunu, ağacını, koyunlarını, yaylalarını içinde hisseder. Bunlar onun hayat kaynağıdır ve bunları satın alacak para da yoktur.

Başkalarının bizim hakkımızdaki düşünceleri, maalesef bizim olaylara bakış açımızı çok etkiliyor. Aslında, bizim özgür düşünce ve davranışlarımızın diğer insanları yönlendirmesi gerekir. Olayları yorumlarken, kişilere ve konjonktüre göre değil, her durumda yapılması gereken davranış biçimini ortaya koyabiliriz. Kişinin kendisini kabul ettirmesinin, kendisine saygı duyulmasının yolu da budur. Başkalarının bizim hakkımızdaki düşüncelerinden, biz sorumlu değiliz. Çevremizdeki insanlarla sağlıklı ve saygın ilişki kurmanın yolu, başkalarının istediği gibi olmak değil, ancak kendimiz olmaktan geçer. Gerçek kişilik ve şahsiyet böyle oluşur. Hatta mutlu olmak, insanın kendi olmasından başka bir şey değildir.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,