Şaşmaz Bir Mürşittir Ölüm

113. Sayı Makaleler
Şaşmaz Bir Mürşittir Ölüm

Şaşmaz Bir Mürşittir Ölüm

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

                                         Yahya Kemal Beyatlı

ŞAŞMAZ BİR MÜRŞİTTİR ÖLÜM

Yazarken en çok zorlandığım hususlar, ıstırabını içimde en fazla hissettiğim meselelerdir. Zira yazdıklarınız kelimelere dökülecek vücuttan mahrumdur. Şayet duygularınızın, düşüncelerinizin eli, kolu, ayağı olsa, hâsılı bütün uzuvlarıyla mücessem bir hale bürünebilse yazmaya ne hacet kalırdı? Denilebilir ki kâğıda dökülen yazıların birçoğu muğlâk ifadelerin, mücerret duyguların tercümanıdır. Lakin ölüm gibi apaçık bir mesele, hiçbir tevile açık kapı bırakmayacak kadar müşahhas bir hadisedir. Başınızı eğdiğinizde gözünüze çarpan bir taş, karşınızda bütün heybetiyle duran koca bir dağ, geceleyin gökyüzüne baktığınızda görünen parlak bir yıldız, sağınızda, solunuzda görmeden geçemeyeceğiniz bir ağaç, bir çiçek yahut bir ev, içtiğiniz bir su, dokunduğunuz bir kumaş, üzerinde yürüdüğünüz toprak ve ıslandığınız bir yağmur kadar gerçeğin ta kendisidir. Her zaman ve mekânda çıkabilir karşınıza… Bir köşe başında otobüs beklerken, bir gazetenin satırlarına dalarken, iş yerinize giderken, işten dönerken, alış-veriş yaparken, gözü yaşlı bir halde secdeye varırken yahut secdeden kaçarken bulabilir sizi…

Kurtuluş yoktur ondan bir tütsü, bir buhur olup uçsanız, en muhkem kalelerin içine sığınsanız, kozmik odaların en kozmiğine de girseniz yine de yakalar sizi… Ölüm bunca görünürlüğüne ve gerçekliğine rağmen, maalesef ne yazan anlamıştır onun hakikatini ne de okuyan… Tıpkı “Herkes kimsenin sağ kalmadığını bilir de, kendisinin öleceğine inanmak istemez” diyen Namık Kemal gibi. O da gerçeği bilse de inanmak istememiştir öleceğine… Ne çare ki hiçbir canlı için nokta şaşmaz bir kanundur ölüm.  Can alıcı melek geldiğinde, beklemez ne bir salise ileri, ne de bir salise geri…

Hiç eksilmeyen, eskiyemeyen yenidir ölüm…

Onu duymadığımız, görmediğimiz, soluk soluk yaşamadığımız bir an bile yok… Yapılan araştırmalara göre dünyada saate 6 bin 418 insan hayatını kaybediyor. Zamanın akrebini daralttığımızda araştırmalar, her beş saniyede 9, her bir saniyede ise yaklaşık 2 insanın öldüğünü söylemekte. İstatistiklerde boğulmadan kestirmeden hemen şu söylenebilir ki, her nefes alış verişimizde dünyadan birileri göç etmekte. O halde ense kökümüzden daha yakın olduğumuz ölüme nasıl oluyor da bir Merih kadar uzak yaşayabiliyoruz!

İki önemli sebep saymak mümkün: İçimize derç edilen ebed duygusunu dünyaya münhasırmış gibi kullanmak, insana hiç ölmeyecek hissini vermekte. Bir diğeri ise şeytan tarafından şırınga edilen gaflet uykusu…

Siz, zil zurna sarhoşun dünya yıkılsa etkilendiğini duydunuz mu hiç? İçkinin adı çıkmış. Oysa insanı sarhoş eden o değildir sadece. Oyuncak gibi kullandığımız lüks arabalarımız, yatlarımız, katlarımız, etrafımızda pervane olan korumalarımız, hizmetlilerimiz, mevkiimiz, itibarımız, şanımız, şöhretimiz, ünümüz yavaş yavaş ayaklarımızın yerden kesilmesine sebep oluverir. Sadece bunların olduğunu da söyleyemem. Hayırda kullanmadığımız aklımız, ellerimiz, gözlerimiz, ayaklarımız, okey masalarında taş dizerek tükettiğimiz hayatımız, laklakla geçirdiğimiz ömrümüz, manasız meşguliyetlerimiz, hoyratça kullandığımız sağlığımız, bize değer katmayan ilmimiz ve tiryakisi olduğumuz günahlarımız da ölümle aramızda kalın duvarlar örmekte. Saydıklarımız saymadıklarımızın yanında denizde bir damla… Sahip olup da iyi mecrada kullanamadığımız doğu ve batı gibi taban tabana zıt bütün kutuplarda sarhoş eder bizleri…

Fakirlik- Zenginlik…

Cahillik- Âlimlik…

Hastalık- Sağlık…

Günah-Sevap…

Bir birinden uzak olan lakin gaflette birleştiren daha ne kadar kavram varsa hepsini katabiliriz buna. Yalnız ince bir nokta var ki hepsinde durduğun yerdeki gayeyi, maksadı bilirsen eğer Rabbine ulaşmada uyanmana bir vesile, aksi halde uyumana…

İşte bir birine zıtmış gibi görünen diriliş ve ölüşün hikâyesi de böyledir. Diriyken ölü, ölüyken diri olabilirsiniz. Kalbi tefessüh eden birinin yaşadığından söz edebilir misiniz? Siz onun günde bilmem kaç kilometre koşmasına bakmayın lütfen. Sağlığına, gücüne, kuvvetine, kaslı vücuduna aldanmayın. Gözlerinin ne denli parladığına da kanmayın. Envai türlü nimetin tadına bakan diline, her gün aynada hayranlıkla seyrettiği doyumsuz güzelliği de sizi kandırmasın sakın. Hepsi kâğıttan bir kaplandan ibaret. Hepsi bir oyun ve bir vehim…

Hepsi görünürdeki yürüyen bir cenazenin akisleri sadece.

Meseleyi bir başka yönüyle tahlile tabi tuttuğumuzda, hadis-i şerifte dendiği gibi, lezzetleri acılaştıran ölümü anmak insanı bütün taşkınlıklardan, aşırılıklardan uzaklaştırır. Böylece dinin emrettiği hat ve hudutlar içerisindeki bir dairede hareket etme imkânımız artar.  Hatası ve sevabıyla maziyi tahattur etmek, müstakbeli hal çizgisine taşıyarak yaşamak bir ihlâs işidir. Bunu sağlayan sarsılmaz ve şaşmaz önemli bir mürşit de ölümdür. Samimiyeti temin edecek, riyayı korkutacak, günahı kaçıracak ne büyük bir nimet…

Yanlış anlaşılmasın. Mümin ölümden korktuğu için ölümü anmış değildir. O, sadece vefatla mola verilen hayatın geri kalan kısmının derdine düşmüştür. Bu yüzden ölüm gelmeden evvel ölüme hazırlanmış, onu devamlı olarak yanında taşıdığı bir aksesuar yahut da evinin değişmez bir misafiri olarak kabul edegelmiştir. Ölümü kendinden bir parça bilmek sahiplenmeyi, sahiplenmek ise içselleştirmeyi intaç eder. Ölümü an/a/mayanlara, kulak ardı edenlere gelince, aslında onlar onunla yüz yüze gelmekten çekinen ve korkanlardır. Kendilerini sağa, sola atan bir balık gibi çırpınmaları, efsunlanmış günahın büyüsüne kapılmaları, bin türlü divaneliklerin peşine düşmeleri hep bu yüzdendir. Dolayısıyla mümin ölümü yeni bir hayatın başlangıcı gördüğünden tahattur eder. İnkârcı ise tam da tersinden yani ölümü hayatın müntehası gördüğünden düşünmek bile istemez. Bu nedenle ölümü mülk cihetiyle değil de melekût cihetiyle değerlendirmek gerekir. O zaman kışır hükmünde olan çirkinlikleri, acıları görülmez olur. Ortada dupduru, lavanta kokusu gibi bir hayat kalır.

Size anlatmak istediğim bir başka husus daha vardı aslında. Yakın dostumun ölümüyle lâyemut saydığımız  hayatın bir sigara kâğıdı kadar kısa olduğu gerçeğini bir kere daha hatırla/t/maktı belki… O içi içine sığmayan sevgili dostum, bıçkın delikanlı ölüm döşeğinde sessiz ve sedasız yatıyordu öylece. Ferini kaybeden ışıl ışıl gözleri hep tavanda sabit bir noktaya kilitlenmişti. Alnından boncuk boncuk kayan ter tomurcukları şakaklarına kadar iniyordu. Yarı kapalı gözlerinin arasından dökülen birkaç damla gözyaşıysa yanaklarını ıslatmıştı. Eller, ayaklar buz gibiydi. Dil lâl, gözler lâl, kulaklar lâl, düşünce lâl kesilmişti. Bedeninde şişliklerin yanında koyu, mor renkli lekeler azımsanmayacak derecede fazlaydı. Devrilemeyecek kadar güçlü ve iri olan bedeni şimdi bir tüy kadar hafiflemişti. Manevi ağırlığı cismindeki hafifliğiyle tersiyle mütenasip görünüyordu. Şairin ifadesiyle öyle zayıflamıştı ki sonunda herkül olmuştu… Dikkatimden kaçmayan bir husus daha vardı: o da beden libası her türlü arızasına rağmen yerli yerinde öylece durduğu halde en ufak bir hayat belirtisinin olmamasıydı. Demek ki onu harekete geçiren ruhtu ve o da bedenden çoktan uçup gitmişti…

Sahi ruh neydi ki?

وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي وَمَا أُوتِيتُم مِّن الْعِلْمِ إِلاَّ قَلِيلاً

“Hem sana ruhtan soruyorlar. De ki: “Ruh Rabbinin emrindendir; size ise ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir.”(17/İsra Suresi/85)

İlahi bir hikmet…

Avamdan, havassa herkesin bildiği ancak ayetin takdir ettiği bir ölçü kadardı. Ne bir eksik, ne bir fazla… Mütenahi insan, yaratıcının namütenahi ilmini nasıl kavrayabilsin?

Mahiyeti tam olarak bilinmese de ruh tecezzi kabul etmez bir kanundur. Parçalanmaz, dağılmaz, pörsümez ve çürümez. Bedenin haricinde yek bir vücudu, şuuru ve hayatı vardır. Bedeninin her an değişime uğraması, başkalaşması, hücrelerinin ölüp yenilenmesi gerçekleştiği halde ruhun zarar görmemesi varlığına apaçık bir delil değil de nedir?

Arkadaşım bir Perşembe sabahı öldü…

Üstüne beyaz bir örtü örtüldü.

Omuzlarda taşınıp kabristana götürüldü.

Ve toprağa gömüldü…

Ne duyanı oldu, ne soranı. Sessiz, sedasız ayrıldı aramızdan “Dövene elsiz, sövene dilsiz” diyen Yunusvari bir hayat yaşadı. Maalesef bunca yıldır dostluğumuz olmasına rağmen bir fotoğraf karesinde bile buluşamadık. Görünür olmaktan hiç hoşlanmazdı değerli dostum. Tevazuun doruğundaydı. Siirt’e birlikte çalışmıştık. Milli eğitim müdürlüğünde çaycısından müdürüne kadar herkes tarafından sevilir, sayılırdı. Kimsenin ondan incindiği vaki olmamıştı. Hakkın ve halkın razı olmayacağı bir hayat yaşamamıştı. Beş yıl boyunca yakalandığı o müzmin kanser hastalığında bile yüzünden gülümsemeyi hiç eksiltmedi. Hatta son zamanlarında ölümün keşif kolları vücudunu iyiden iyiye sardığı halde bizimle şakalaşmaktan bir an olsun geri durmayan zarafet ve fazilet abidesi biriydi. Dost canlısıydı. Kısa, fakat kaliteli bir hayat yaşamış, gerideyse hoş bir sada bırakarak ayrılmıştı. İlk nefesi ve son nefesi hep aynı çizgideydi:

لَا اِلَهَ اِلَّا اللّه “La ilahe illallah…”

Güzel insan, daha kırkına bile girmeden ayrıldı aramızdan. Taşı sıksa suyunu çıkaracak genç adam, geride gözü yaşlı anne, baba, dul bir eş ve henüz abc’ye bile geçmeyen Furkan’ı bıraktı. Babasını toprağa gömerken nasılda metanetliydi Furkan. Minik elleriyle annesinin elini tutarken, “üzülme” diyordu ha bire. “Acıları bitti, cennette birlikte olacağız…” Belli ki ölmeden evvel çocuğuna İslami telkinlerde bulunmayı ihmal etmemişti.

Kalbi başka türlü teskin etmek nasıl mümkün olabilirdi? Öte dünya olmasa bitişin, eriyişin, yok oluşun acısını hangi ilaç dindirebilirdi? Manevi burhan geçiren nesillerin yaralarına hangi merhem sürülebilirdi? Sahi öte dünya dediğimiz şey gerçekten var mıydı? Yoksa kafamızda oluşturduğumuz bir teselli,  bir avuntu muydu sadece? Bir vehimden mi ibaretti?

Asla ve kat’a…

Ey insan bilmelisin! Sen hiçliğe, çürümeye terk edilecek bir sigara külü, bir toz zerresi değilsin. Sen gardırobunda saklanıp işi bittiğinde bir köşeye atılan yamalı bir bohça da değilsin. Mazi ve müstakbel endişesinden uzak ve her gün binlercesi boğazlanan bir gergedan başı da olamazsın. Sen, “ebed, ebed” diyen dimağın, kalbin ve bütün duygularınla hayata ve Rabbine ta yüreğinden bağlısın. Ferşten, arşa; seradan, süreyyaya her şeyle alakadarlığın bu yüzden. Mikro ve makro âlemde var olan her nesnenin her şeyiyle, her zaman ve her mekânda müteessirsin, müteellimsin ve mütelezzizsin.

Ve sen, güzelliğe, sonsuzluğa müştak insan! Hiçlik dereleri senin hayalinde bile yer tutmayacak kadar ebede sevdalısın. Ölüm bir yağmur sadece, kayalardan süzülen bir gözyaşı, ahenkle yağan bir kar tanesi kadar örtücü bütün çirkinlikleri…

Bak ve gör ve bil ve hisset nasıl ki açlık yemeyi, susuzluk içmeyi iktiza ediyor ise hayatın da ahireti intaç ediyor. Unutma ki anne karnına düştüğünde bir nutfeydin. Sonra dünyaya gönderildin. Çocukluğu ve gençliği yaşadın. İhtiyarlığa eriştin. Kendi bedenindeki seyahatin akışı haykırıyor ve sana diyor ki: “Ey insan! Henüz yolculuğun bitmiş değil. Nihai hedef noktana varıncaya kadar vücudundaki akıp gitmeler devam edecek. Ve sen varış çizgisine vardığın an hep otuz üç yaşında, hep genç, hep sürurlu, hep huzurlu olacaksın. Hem ahireti haykıran sadece senin bedenin ve ruhun da değil. Muhbir-i sadık yüz yirmi dört bin peygamber, yüz yirmi dört milyon evliya bî-karar dünyadan karar kılınmış bir mekâna giden yolculuğunu haykırmakta… Ve unutma ki dünyanın yapılan bunca zulmü temizleyecek kadar deterjanı yok. Mahz-ı adalet için haşir, hesap, mizan, sırat, cennet, cehennem adın gibi gerçek. Nokta israf etmeyen Allah Azze ve Celle muhteşem kâinatı ve sekenelerini hiçliğe, manasızlığa, çürümeye, dağılmaya terk etmez! Hakiki güzel, güzele müştakları cennetinden ve cemalinden mahrum etmez.”

Kalp katılığından uzak, nurlanmış bir bedene ölüm nüfuz edebilir mi?

Asla…

Delil mi?

Kuranı dinle:

وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبيلِ اللّهِ أَمْوَاتٌ بَلْ أَحْيَاءٌ وَلَكِنْ لاَ تَشْعُرُونَ

Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Bilakis onlar diridirler, fakat siz hissedemezsiniz.”(Bakara /154)  

Elbette o gün geldiğinde mümin, gayri mümin herkesi bir nedamet duygusu saracak. Hele rotadan çıkanların pişmanlıkları çok daha derinden hissedilecek.

İki ayet:

حَتَّى إِذَا جَاء أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ

“Nihayet onlardan( müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında, “Rabbim, der, lütfen beni (dünyaya) gönder.” ( Mu’minun Suresi 99)

إِنَّا أَنذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنتُ تُرَابًا

“Şüphesiz ki sizi yakın bir azap ile korkuttuk. O gün kişi, ellerinin takdim ettiği şeye (önceden işlediği ameline) bakar ve kâfir: Ah! Keşke ben toprak olsaydım! Der.”(Nebe Suresi/40)

Fakat nafile… Herkes heybesinde ne varsa onunla muamele görecektir. Günahları olsa da duayı, sabrı ve gözyaşını sunan müminler Rahman’ın merhamet havuzunda yıkanacaklardır. İnkârı, şirki meslek edinenler, haksız yere cana kıyanlar, mazlumun iniltisini ney gibi dinleyen zalimler ise treni çoktan kaçıranların zümresine dâhil olacaklardır.

Son olarak, asra mührünü vurmuş zatın sesine kulak verelim:

“Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, membalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celp et. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb’id ile tazip etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyetini başıboş bırakıp idam etme.”

Adı Özgür olan kardeşim şimdi gerçekten özgürlüğe kavuştun. Allah sana ve bütün mümin kullarına rahmet eylesin…

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,