İMAN DERSLERİNİN ÖNEMİ

109. Sayı İman

 

İnsanın bütün fiilleri, hareketleri ve davranışları iradesinin neticesinde ortaya çıkar. İradesi de hissiyâtının etkisi altında tercihini yapar. Hissiyâtı ise inanç ve fikirlerine göre şekillenir.

Fiillerin ortaya çıkışındaki bu sıralı aşamaları bir örnek üzerinden tahlil edelim.

Elindeki silâhı nefret ve kin dolu bakışlarla, masum bir insanın üzerine çeviren bir teröristi düşünelim. Bu şahıs, bu hale nasıl geldi? Savunmasız bir masumu hunharca öldürecek kadar acımasız bir insan haline nasıl ve ne zaman geldi?

Elbette, hiçbir insan bu hale sebebsiz bir şekilde gelmez. Gelin, şimdi de elindeki silâhı masum ve savunmasız bir insana, kin ve düşmanlık dolu bakışlarla çeviren bir teröristin bu halini tahlil edelim.

Elde silâh, gözlerde nefret ve kin dolu bakışlar, tetiği çekmek üzere olan bir parmak ve karşıda masum ve savunmasız bir insan. Evet bu tablo, bu şekil, bir neticedir.

Bu neticenin görünmesine sebep olan şey, o teröristin karşısındaki insanı öldürme iradesidir. Öldürme iradesini netice veren şey, o teröristin kalbindeki kin ve nefret duygusudur. Bu kin ve nefret duygusunun sebebi de, o teröristin kalbine yerleşmiş olan dünya görüşü, inancı ve fikirleridir.

Demek ki inanç ve fikir, hisleri, hisler iradeyi, irade de fiilleri netice vermektedir. Çünkü bir insanın önce inancı ve fikirleri değişir, sonra o inanç ve fikre göre hissiyâtı yeşerir, o hissiyâta göre de iradesi tercihte bulunur. Bu tercihe göre de fiil ve davranışları ortaya çıkar.

Yukarıdaki terörist örneğindeki şahsın önce inancı, dünya görüşü ve fikirleri değişti. Yaratılışı inkâr eden sapkın bir felsefe ile önce ateizm ve inkâr fikri akıl ve kalbine yerleşti. Sonra ateizm fikri üzerine oturan siyasi bir fikri kabul etti. Allah ve ahiret başta olmak üzere bütün mukaddesatı inkâr eden bu ateist felsefe ile merhamet, adalet ve hürmet gibi bütün ahlâkî değerler kalbinden çıktı. Bu ahlâkî değerlerini kaybeden bir kişi -siyasî fikrinin de etkisiyle-hedefine koyduğu masum ve savunmasız insanlara nefret ve kin duygularıyla bakmaya başladı. Sonuçta da nefret ve kin duygularıyla baktığı bu insanları öldürmek gibi bir iradeyi ortaya koydu ve silâhına sarıldı.

Evet, tıpkı zincirin halkaları gibi temeldeki fikrî ve itikadî bir sapma, neticede böyle dehşetli bir fiili netice verdi.

Bu konu ile ilgili binlerce örnek vermek mümkündür.

İçtimai ve siyasî hayatta doğruluk ve dürüstlüğün ölmesi, bazı insanların kolayca terörize olabilmesi, kötü ahlâkın bütün çirkinliği ile kendini her ortamda hissettirmesi, güçlülerin zayıfları acımadan ezmesi ve öldürmesi, mazlumun hakkını hakkınca alamaması, küçükler büyüklere saygı duymaması, büyüklerin küçüklere şefkat etmemesi, insanların birbirlerinin yüzlerine gülüp arkadan birbirlerinin gıybetlerini edip kuyularını kazmaları, içki, kumar, zina, haksız kazanç, hırsızlık, adam öldürmek gibi büyük günahların sıradan işler haline gelmesi, bütün ahlâksızlık ve rezilliklerin aleni bir şekilde yüzler kızarmadan işlenmesi, ırkçılık, mezhepçilik gibi Müslümanları birbirinden ayıran ve birbirlerine düşman haline fitnelerin zuhur etmesi…

Listeyi çok daha fazla uzatmak mümkün. Bütün bu kötü sonuçların arkasında -tıpkı yukarıdaki örnekte olduğu gibi- önce yapma iradesi var. Yapma iradesinin arkasında düşmanlık, haset, tarafgirlik, acımasızlık, öfke, şehvet, hırs gibi hissiyât var. Bu hissiyâtın da arkasında yanlış ölçüler, sapkın fikirler, bozuk itikatlar ve batıl ideolojiler var.

İşte tam bu noktada, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin 16. Lem’a Risalesindeki şu ifadelerinin çok iyi anlaşılması ve problemlerin çözümünde önemle dikkate alınması gerekmektedir: “Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle (sapkın fikirlerle) kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun.”

Dikkat edersek Bediüzzaman Hazretleri, zamanın en mühim tehlikesi olarak, yukarıda arka arkaya saydığımız günahları, rezaletleri, ahlâksızlıkları saymıyor. Çünkü bütün bunlar birer kötü neticedir. Birer sonuçtur. Zamanın en mühim tehlikesi, bu kötü neticeler değil, bu neticeleri doğuran, kalplerin sapkın fikirlerle bozulması ve imanların zedelenmesidir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Hutbe-i Şamiye’de, imanın kalpte ve akılda daimi bir yasakçı bıraktığını, kötü arzu ve meyillerin (iradenin) hissiyattan çıktıkça, kalpteki ve akıldaki imanın ‘yasaktır!’ diyerek o kötü arzu ve meyilleri tard edip kaçırdığını ifade eder.

Yine, eğer imanlar zedelenirse, imandan gelen firasetin (sezme kabiliyetinin) kaybolacağını, kişinin dost ve düşmanını ayırt edemeyeceğini, can damarını koparan ve kanını içen düşmanını dost zannedeceğini, bunun neticesinde de her türlü aldatmaya ve iğfale açık hale geleceğini beyan etmektedir.

Sapkın fikirler ve batıl ideolojiler, önce kalplerdeki ve akıllardaki iman nurunu uçurur. Bu boşluğu, küfür ve dalâlet karanlığı doldurur. Küfür ve dalâlet bir kalbe girdiği zaman, bütün mukaddesât ve ahlâkî değerler o kalpten çıkar gider. Mukaddesâta inanmayan ve ahlâkî değerleri hiçe sayan bir kişinin kalbini düşmanlık, kin, nefret, haset, tarafgirlik, ırkçılık gibi bütün kötü hissiyât istilâ eder. Bu hissiyâta sahip olan insanlardan da bozgunculuktan ve şerden başka bir şey sudûr etmez.

Durum böyle iken işlenen suçları engellemek, yapılan ahlâksızlıkların önüne geçmek, edilen zulümleri durdurmak için ne gibi çarelere başvurmak gerekmektedir? İşlenen suçun çirkinliğini söylemek yeterli midir? Suçlara verilen cezaları artırmak suçun önüne geçmek için yeterli midir? Yapılan ahlâksızlıkları ve zulümleri kınamak kâfi midir?

Elbette değildir. Eğer bütün kalplerde kuvvetli ve sağlam bir iman olsaydı işlenen suçlara, yapılan ahlâksızlıklara, edilen zulümlere ahirette nasıl bir azabın verileceğini hatırlatmakla bunların önüne geçmek mümkün olabilirdi. İyiliklere, hayırlı işlere, güzel ahlâka, ibadetlere cennette nasıl bir mükâfatın ihsan edileceğini müjde vermekle bunlara olan ilgi ve teveccüh artabilirdi. Fakat baştaki tahlilde de ifade ettiğimiz gibi ortaya konan davranışların temelinde inanç ve fikirler vardır. Yani bütün fiillerin, hareketlerin ve davranışların temelinde inanç ve fikirler vardır. Nasıl ki bir binanın temeli zayıf olursa o bina her zaman yıkılma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Oturmak için güven vermez. Yine nasıl ki yanlış iliklenen ilk düğmeden sonra sırasıyla diğer bütün düğmeler de yanlış iliklenecektir. Aynen öyle de, temelde zayıf ve eksik bir iman varsa her türlü ahlâksızlık, zulüm ve rezaletlerin ortaya çıkması kaçınılmaz bir sondur.

İdarecilerimizin, özelde de Diyanet İşleri yetkililerimizin bu hakikatleri artık fark etmeleri gerekmektedir. Önceliği, imanın bir neticesi olan amelden ziyade, bizzat iman esaslarının akıllarda ve kalplerde sağlam bir şekilde kökleşmesine ve yerleşmesine vermeleri gerekmektedir. Kalplerin ıslahı ancak böyle mümkündür. Çünkü sapkın felsefî görüşlerin imanları sarstığı, akıllara şüphe verdiği, kalpleri bozduğu bir zamanda bütün himmet ve gayretin imanî meselelere verilmesi hayatî bir önem arz etmektedir. İman ve itikat temelinde zayıflık varsa yapılan bütün irşat faliyetleri neticesiz kalacaktır.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,