İnsan Ancak Diliyle Kaimdir.

108. Sayı Dosya Konusu

İnsan Ancak Diliyle Kaimdir.

Mehmet DOĞAN | TYB Onursal Başkanı

Bir milletin öyle 1 yıllık, 2 yıllık, 3 yıllık, 10 yıllık mazisi olmaz. Yüzlerce, binlerce yıllık derinliği olur. Biz de öyle bir milletiz.

Alfabe değişikliği bu derinliği yok etti. Dil devrimi tabi onu daha müzmin hale getirdi. Biz de işte o ilk kitabımızda bile bu dil devrimiyle, harf inkılâbıyla ilgili görüşlerimizi yazmaya başlamıştık. O günden bugüne de aynı minval üzere yazıyoruz. Dille ilgili, edebiyatla ilgili, yakın tarihle ilgili çalışmalarımız var.

Sözlüğümüz var. Neden sözlük hazırlamayı düşündünüz diye sorarsanız, ihtiyaçtan derim. Bir lise talebesi olarak okuduğum edebi eserlerde, mesela Türkiye’nin klasik metinleri, Risale-i Nurlardaki kelimelerin birçoğunu mevcut sözlüklerde bulamadım.  Bulamayınca da önce kendim, böyle bir ihtiyacım var madem, kendim için bir sözlük hazırlamalıyım, diye düşündüm. Önce bu zihnimde bir müddet dolaştı. Sonra 1980’lere doğru topladığım malzemeler üzerine çalışmaya başladım. 1981 yılında ilk defa sözlüğü yayınladım. O kopukluğu, kesikliği kendi gücüme göre, kendime göre bir nevi böylece ortadan kaldırmaya çalıştım.

Benim sözlüğüm, o zamanki Dil Kurumu sözlüğünün üçte biri daha fazlasıydı. Sonra genişlettim. Şimdi bir hayli daha geniş oldu tabi; hem örnekleriyle hem kelime kadrosuyla.

***

İnsan ancak diliyle kaimdir. Dilimiz yoksa diğer canlılardan bir farkımız olduğunu söylememiz mümkün değil. Yani önce dilimiz var. Bu bir ifade aracı, beyan aracı. Ama aynı zamanda hafızamız da var. Dilimize gelen şeyleri zihnimizde de saklayabiliyoruz. Tabi daha sonra yazılı bir hafızamız da var. Yani dile gelen şeyleri kaydediyoruz, yazıya geçiriyoruz. Bu da, işte binlerce yıllık bir birikimimiz. Yani insanlığın eğer bir birikimi varsa, kültür ve medeniyet birikimi, işte bu dil aracılığıyla ortaya çıkmış birikimdir. Yani insan, hafızasıyla kaim olduğu gibi, toplumlar da tarihiyle kaimdir. Toplumların hafızası da tarihleridir çünkü.

***

Kültürümüze ve dilimize büyük bir darbe vuruldu, harf inkılâbı ve dil devrimiyle. Bu, zihnimizde büyük hasar meydana getirdi. Ne kadar inkâr etsek de bu böyle. Mesela diyelim ki 1900’lü yıllarda doğmuş yazarların kelime kadrosuyla, diyelim ki Necip Fazıl, meşhur bir şair oldu; daha 20 yaşında, 20’yi biraz geçmişken. Onların kelime kadrosuyla, bundan 20 yıl önce doğanların kelime kadrosunu bir araya getirdiğinizde bu farkı çok açık görüyorsunuz.

Biz o zenginliğin yerine fakirliği tercih ettik. Büyük bir hazinemiz var. O hazineyi hapsettik. Yani kullanımdan düşürdük. Kilitledik kapısını. Sonra sıfırdan başlamaya kalkıştık.

Biz bundan 15 gün önce İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda üç gün süren “Tarihi Roman ve Romanda Tarih” isimli bir sempozyum yaptık. Orada Azerbaycanlı bir şair de vardı. Dedi ki; ben sizin eski yazarlarınızı da biliyorum; Halid Ziya’dan tut, Reşat Nuri’ye kadar, Tanpınar’a kadar.  Eski yazarlarınızı da okudum. Yenileri de okuyorum. Yani ikisi arasında bakıyorum büyük bir fakirlik görüyorum. Bunlar da piyasa da çok rağbet gören kitapları 50’şer 100’er bin basılan yazarlar. Asıl bu konu üzerinde durmanız lazım, dedi.

Gerçekten de bu konu üzerinde durmamız lazım. Zengin dilimize dönmemiz, onun bilgisine sahip olmamız lazım. Eskiden bir metin önümüze çıktığı zaman şu yapılırdı: Ya bu Arapça, bu Farsça. Bir dilin kelimelerinin etnik menşei değil kullanım değeri önemlidir. Kitap kelimesi Arapçadır. Ama onun yerine bir kelime koymam. Koyamam da zaten. Koyabilselerdi de koyarlardı şimdiye kadar.

Bir tek kelime bir sürü iş görüyor. Maymuncuk gibi. Yani her kapıyı açıyor ve anlam kayboluyor. Senin asıl kastettiğin anlaşılmıyor.

Mesela önermek kelimesi: teklif etmek mi, tavsiye etmek mi, yoksa başka bir şey mi? Şimdi hatırıma gelmeyen anlamları da var bu kelimenin. Böyle bazı kelimeler çok fazla kullanılıyor. Çok anlamı karşılayacak şekilde kullanılıyor ve dilin derinliği ortadan kalkmış oluyor.

Mesela İstiklal Marşı’nın kelimeleri, Dil Kurumu’nun sözlüğüne en son baskıda girebildi. Birçok kelimesi. Yani bir ülkenin milli marşı, o ülkenin resmi kurumu sayılan Dil Kurumu’nun sözlüğünde kelimeleri yer almayan bir marş.

Biliyorsunuz, 28 Şubat bakanlarından biri, bu kelimeleri ve daha bir sürü kelime yasaklamıştı. Bunların birçoğu, istiklal gibi, millet gibi istiklal marşında kullanılan kelimeler. Acayip işler oldu bu ülkede. Bir dilin sözlüğünü hazırlıyorsunuz ve o sözlükte en temel metinleri bile anlayacak kelimelere yer vermiyorsunuz. Hala daha Dil Kurumu sözlüğü bu bakımdan yeterli değil. Neyse ki yeni yeni çalışmalar yapılıyor. Bizim sözlük de yalnız kalmadı.

***

Türkiye’de ben aydınım diyen bir kimsenin Osmanlıca öğrenmemesi, yani o eski harf dediğimiz yazıyı öğrenmemesi, en azından okuyacak şekilde öğrenmemesi, kabul edilebilir bir şey değil. Bu kesikliğe itiraz etmemiz gerekiyor. Yani tarihin bir döneminde birden satırı atıyorsunuz ve daha öncesi yok diyorsunuz. Ağacı kökünden kesip atıyorsunuz. Buna itiraz etmek lazım. Ve mümkün olduğu kadar, yani herkes belki bunu yapamaz ama herkesin böyle bir iştiyakı olmalı. Ama içinden bir kısmı da yapar. Bu da elbette ki ona da fayda verir.

Burada bir karışıklık oluyor. Bazı entelektüeller diyorlar ki “Osmanlıcayı herkesin öğrenmesine gerek yok. Üniversiteler bu işi yapıyorlar. Zaten bizim Osmanlıca bilmemizin bir faydası da yok. Çok çok belgeler birikmiş 1928’e kadar. Oradaki belgeleri okuyacak adamlar olsa bize yeter. Yoksa insanlar Osmanlıca bilse ne bilmese ne!” İkincisi de Osmanlıcayı öğrenenler. Yani insanlar böyle bakmıyorlar hadiseye. Bazı entelektüellerin veya üniversitelerin baktığı gibi bakmıyorlar. Şu an Hayrât Vakfı’nın kurslarında 100 bin kişi sertifika almış durumda. Böyle bir tablo var. Ve bu 14 yaş ile 80 yaş arası insanlar. Her yaştan insan var. Eğitimli, eğitimsiz, ev hanımı, esnaf herkes… Öğrenenlerde de şöyle bir durum var; harfleri okumayı bilmek. Kasıt sadece bu olmasa gerek. Yani Osmanlıcayı öğrenmekte biraz daha bu kelimeler noktasında, lisan noktasında neler olmalı? İnsanlar bu konuda nasıl çalışmalar yapmalı?

Birincisi, bu bir eşik. Bana dayatılan bir şeye karşı ben bunun ötesine geçmek istiyorum. Yani sana bir engel koymuşlar, o engelin ötesine geçmek istiyorum.  İnsan bunu istiyor. Mademki siz engellediniz, bu engeli doğru bulmuyorum ve ben bunu öğreniyorum. Belki de günlük hayatta dediğiniz gibi birçoğunun bir işine yaramayacak.  Ama yine de bir ihtiyaç olabilir. Zaman zaman bize de geliyor. Evde bir Kur’an buldum, diyor adam. Hiç bilmediği için. Getiriyorlar, bakıyoruz eski bir sözlük. Naci’nin sözlüğü. Veyahut da bir ilmihal kitabı. Evlerde en çok bunlar bulunuyor. Veyahut da Battal Gazi destanı, şunlar, bunlar. Yani en azından kendi kökleriyle ilişki kurmak.

İkincisi de bu metinleri doğrudan okumak, anlamak. Aynı zamanda kelime bilgisini genişletmek. Bugün bilinen kullanılan kelimelerin ötesinde kelimelere ulaşmak ve doğrudan onlarla ilişki kurmak. Bunu yabancılar da yapıyor. Adam diyelim Yunus Emre’nin şiirlerini çok beğeniyor. Türkçe öğreniyor insanların birçoğu. Türkçe öğrenmekle kalmıyor, eski harfli metinleri okuyacak kadar Osmanlıca öğreniyor.

Tabi “efendim eski metinleri okuyacak adam yetiştirelimin” ötesinde bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Onu her devlet yapar. Her ülke yapar. Yani Bulgaristan’da mesela bizim arşiv malzemeleri var. Bir kısmı oraya satılmış. Bir kısmını geri aldık da hâlâ bir kısmı duruyor.

Adamlar onun üzerine bir sistem kurmuşlar. Eleman yetiştiriyorlar. Onların çözümlemesini yaptırıyorlar. Başka ülkelerde de bunu yapıyorlar. Bizim arşivlerde en çok Japonlar, Amerikalılar filan çalışıyor mesela. Bunu herkes yapar. Biz ne yapmalıyız? Yani biz, bu ülkenin insanları, bu milletin fertleri olarak, bu geçmişe sahip insanlar olarak ne yapmalıyız? Biz bunun çok daha ötesini yapabilmeliyiz.

Yani dedelerimizin zihnine, onların düşünce dünyasına, okuma alışkanlıklarına adeta bir hamle yapıyoruz. Onlar bunları okuyorlardı, yazıyorlardı. Biz ise sanki onların çocukları, torunları, o nesillerden gelen insanlar değilmişiz gibi acayip acayip bakıyoruz. Bir yabancı öğreniyor. Bizim dedelerimizin şifrelerini çözüyor, ama biz bu bilgiye sahip olamıyoruz. Bu birikime sahip olamıyoruz. Tabii ki bu insanda bir rahatsızlık meydana getiriyor.

Eskiden bizim bir sürü dergimiz vardı çok sayıda çıkan. Çıktığı zaman da Türkçe olmasına rağmen bütün Türk dünyasına dağılan ve okunan dergilerimiz vardı. Onlardan Sebilürreşad böyle bir dergiydi. Kırım’da yayınlanan Tercüman böyle bir gazeteydi. Kırım’da İsmail Gaspıralı diye bir zat var. Bahçesaray’da Tercüman diye bir gazete çıkarıyor. O gazete Kırım’da satıldığından fazla İstanbul’da satılıyor ve okunuyor.

Osmanlıcanın şöyle bir güzelliği de vardı. Yani imla değişmiyor, telaffuz değişse bile. Siz bir kelimeyi başka bir şekilde telaffuz edebilirsiniz. Yani diyelim ki Taşkent’teki, Buhara’daki, Semerkant’taki biri onu farklı telaffuz ediyor ama yazılışı aynı olduğu için o farklı telaffuza rağmen okuyup anlayabiliyordu. Şimdi bu fonetik imlada ise ağzınızdan çıktığı gibi yazıyorsunuz. İyi ki bunda bir standart var. İstanbul Türkçesi veya standart Türkçe diye bir şey. Bu sefer Diyarbakırlının ağzından farklı çıkıyor, Trabzonlunun ağzından farklı çıkıyor, Aydınlının ağzından farklı çıkıyor. Burada böyle bir standart tutturmaya çalışıyorlar. Eskiden böyle bir şeye de ihtiyaç yoktu. İmla değişmiyordu çünkü. İmla, fonetik değil şekil üzerine kurulmuştu. O şekli gördüğünüz zaman, rahatlıkla her yerde herkes okuyordu. Bu birlik kayboldu. Yani biz alfabe birliğini kaybettik. Dolayısıyla sadece Türkler için bunu düşünsek bile, birbirilerini eskisi kadar kolay anlayamıyorlar.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,