İhtilafa Nasıl Düşülmez Veya İttihad Kapısı Nasıl Aralanır

106. Sayı İtikad
İhtilafa Nasıl Düşülmez Veya İttihad Kapısı Nasıl Aralanır

DR. AHMET HÜSREV ÇELİK

“Mesleğim haktır veya daha güzeldir, demeye hakkın var. Yalnız hak benim mesleğimdir, demeye hakkın yoktur”

(İttihad Benim İle Başlar)

Geçen ayki yazımızda ittihadı temin etmek için önce ihtilafa düşülmemesi gerektiğinin altı çizilmiş, var olan ihtilafları çözmeden önce veya ihtilafları çözmeye çalışırken eş zamanlı olarak yeni ihtilaflar üretilmeme­ye gayret edilmesinin önemi vurgulanmış­tı. Zira İslam dünyasında oluşan bireysel, sosyal veya siyasal tabanlı ihtilaflar; erken tedbir alınmazsa, siyaset ve toplumun ken­di araçları ile zamanında müdahil olun­maz ise yıllar ilerledikçe kökleşmekte, derin­leş­mektedir.

Bu tedbirleri, kimlerin nasıl alabileceği ko­nusu da neredeyse 150 yıldır tartışılmak­tadır. İslam dünyasında ittihadın kırılma­ya başladığı yüz yılı aşkın zaman önce, toplumun ilim, fikir, siyaset adamları ve kanaat önderleri tarafından, bireylerin mu­hatap kabul edilmek suretiyle yapmış oldukları çağrılar, zaman ilerledikçe, top­lum­sal yapılar değiştikçe ve büyüdükçe, top­lumsal yeni organizasyonlar ortaya çık­tıkça, nazarlardan kaçmaya başlamıştır.

Bireyler; ihtilafların çözümünde kendi birey­sel alanlarından, kendi vazifelerinden ziyade, şahsını soyutlayan bir tutum ve yak­laşım takınarak, ihtilafı önlemek ve itthadı tesis etmek için riayet etmesi gereken tu­tum ve davranışları bir takım organizasyon­lara havale etmektedir. İhtilafların çözüle­memesi ve İslam dünyasının yaşadığı so­runların giderilmesini teminen ittihadın elde edilememesi durumunda da yine sos­yal ve siyasal organizasyonlar birey­lerin eleştirisine maruz kalmaktadır.

Toplumun en temel taşı bireylerdir. Sosyal yapılar, gruplar vb. bireylerin bir araya gelmesiyle oluşur. En büyük sosyal ve siyasal organizasyon olan “devlet” ol­gusu da aynı şekilde bireyler tarafından teşekkül ettirilmektedir. Dolayısıyla top­lumsal ve siyasal alanda olan sorunların odağında insan unsuru ana aktör olarak yer almaktadır. İslam dünyası da söz konusu olduğunda bu hususlar ge­çerliliğini koru­maktadır.

İslam dünyasının parçası olarak nite­len­di­­rilen devletler, yine İslam dünyasını oluşturan resmi sivil toplum kuruluşları, yine İslam dünyasını oluşturan gayri resmi sivil platformlar, tasavvuf hareketleri veya bütün bunların herhangi birisinde kendisini konumlandırmayan bağımsız bireyler, kısacası en geniş toplumsal daire­den en küçük bireye kadar sosyal ve siyasal yapıların temelinde insan bu­lunmaktadır.

Dünyanın diğer bölgelerinde, diğer konu­larda olduğu gibi İslam dünyasında da bir sorundan bahsedildiğinde bunun kayna­ğı birey ve/veya birey grupları olmaktadır. Birey veya birey topluluklarının bir kısmı sorunların üreticisi olurken bir diğer kısmı da muhatabı olabilmektedir. İnsanların diğer bir kısmı da İslam dünyası olarak nitelendirilen dünyanın parçası olsun olmasın etkilenen olmaktadırlar.

İhtilaf için en az iki taraf gereklidir. Taraflardan birisi bir durum üzerinden ihtilaf üretmekte ve iki taraf arasında sonu nereye varacağı kestirilemeyen sorunlar zinciri başlatmaktadır. Bu sorunlar şiddet düzeyine ulaştığında ise İslam dünyasında yer alsın veya almasın, ilgisi bulunsun veya bulunmasın, dünyanın her tarafındaki her hangi bir insana dahi ekonomik, sosyal siyasal düzeyde etkileri uzanabilmekte, yan­­sıyabilmektedir. Sorunun büyüklüğü kü­­resel huzuru dahi etkileyecek ölçeğe ulaşabilmektedir.

Sorunların üretilmesinin ve sürdürülme­sinin her parçasında insan unsuru ol­duğuna göre, sorunların oluşmadan ön­lenmesinde ve var olan sorunların çözül­mesi süreçlerinin de her parçasında ve aşamasında insan unsuru ana faktör olacaktır. İslam dünyasında var olan he­men her sorunun ortaya çıkışında bir araya gelmiş, topluluk oluşturmuş ayrı ayrı fertlerin dahli olduğuna göre, bundan sonra ortaya çıkması muhtemel sorunların önlenmesinde ve var olan sorunların da giderilmesinde de ayrı ayrı her bir ferde düşen çeşitli görevler bulunmaktadır.

Bu noktada bireylerin sıkça ve çok­ça yanılgıya düştükleri bir husus bulunmak­tadır ki o da, bireyin kendisini çözümden soyutlayarak, hatta bütün sorunu ve çö­zümü bütüncül bir yaklaşımla tüm birey­lerden soyutlayarak, sorunların çözümünü bireylerin oluşturduğu tüzel, sosyal ve siyasal organizasyonlara havale etmesidir. Hâlbuki her bir ferdin, sorunların her bir aşamasındaki tutum ve davranışları­nın, sorunların her bir aşamasının seyri için belirleyiciliği bulunmaktadır. Aynı şekilde her bir ferdin sosyal ve siyasal grup­lar içerisinde bulunduğu konumlardaki tu­tum ve davranışları da belirleyicidir.

Elbette burada tek bir ferdin bütün so­runları çözebileceğini kastetmiyoruz. El­bet­te her bir ferdin İslam dünyasındaki muh­te­lif ihtilafları tek başına çözmesi müm­kün değildir. Ancak her bir ferdin kendi dar dairesinde ve kendi dünyasında ihtilafına göre üzerine düşen görevleri bulunmaktadır.

Bütün sorunların çözül­me­sini arzu eden bireyler, doğal olarak bütün sorunları çözemeyeceği kabulü ile hareket etmek­tedirler. Bu algısal ka­bul, bireylerin kendi dar dairelerinde üstlenebilecekleri tutum ve davranışlarını göz ardı ettir­mektedir. Bu göz ardı ediş ittihadın gerçekleşme ola­sı­lığı üzerinde tartışmalar ortaya çıkarmak­tadır. Bu durumda ittihad, sürekli uğruna çalışılması gereken ancak var olması meçhul bir “Kızılelma” haline dönüşmektedir.

İh­tilafsızlık veya ittihadın ideolojik amaç ve yaklaşım haline dönüştürülmüş ve “İslamcılık” olarak kalıplaştırılmış siyasal yön­leri bir tarafa konulduğunda, ittihadın bir hal, bir yaşam tarzı, bireysel bir dünya görüşü, bireyler arası bir ilişki biçimi yönleri de göze çarpacaktır.

Bu ilişki biçimine kılavuzluk edecek, itti­hadı temin edecek yol olan bireysel ve toplumsal iletişim kanallarını açacak, bi­rey­sel, toplumsal ve siyasal sorunların ortaya çıkmasını engelleyecek, toplumsal ve küresel huzuru tesis edecek olan, bireysel ve toplumsal alanda korunması gereken medeni bir ilişki biçimi öneren “Mesleğim haktır veya daha güzeldir, demeye hakkın var. Yalnız hak benim mesleğimdir, demeye hakkın yoktur” cüm­lesinin ortaya koyduğu yaklaşımın, birey­sel hayatta prensip edilmesi, benim­senmesi önemlidir ve gereklidir.

Bu cümle bir diğerini ötekileştirmeyen, bir diğerini yok saymayan, bir diğerini rencide etmeyen, bir diğerini değersizleştirmeyen veya değersizlik atfetmeyen bir yaklaşım­dır. Bu cümledeki yaklaşım yeni sorunlara, kırılganlıklara, kırgınlıklara kapı açmayan zihni ve fiili bir formasyon içermektedir. Bu yaklaşım kişisel egolardan arınan, ki­şi­sel egoları ve nefisleri bireylerden te­şekkül eden toplumsal organizasyonlara ak­tarmayan, toplumsal organizasyonlar ve­­ya fikirler üzerinden kişisel egoların tat­mi­­nini aramayı dışlayan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, bireylerin ve toplulukların birbirlerine tahakküm arzusunu kıran bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, nefsani tu­tum­lardan arınmış İslami ve insani bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım ittihad için el uzatan, karşısındakinin ne söylediğine ku­lak kabartan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, İslam dünyasındaki kırılganlıklara resto­rasyon öneren bir yaklaşımdır.

Bu cümlenin ortaya koyduğu prensibin aksi bir yaklaşım sergilemek, buna muhalif bir çizgide hareket etmek ise iletişim ve ittihad kanallarını kapatan bir sonuç ortaya çıkaracaktır. Ötekileştirilen ve yok sayılan, yalnızca ait olduğu meslek ve meşrebi hak sayarak kategorileştiren bir bireyin diğer bireylerle konuşacak bir paydası kalmamış olmaktadır.

Bu cümlenin muhatabı toplumun temeli olan bireydir. Bu çerçevede fikri bir kabul sağlayacak ve bunu fiili hayata yansıtacak olan aktör de en temelde bireyden başkası değildir. Bu yaklaşımı makul ve mantıklı bulmak, “evet doğru bir söz” şeklinde bir ifade ile tasdik etmek de tek başına yeterli olmayacaktır. Zira bu cümleden arzu edilen her ne netice var ise, bireyler arasındaki ilişkiye yansıdığında ortaya çıkacaktır.

Bu cümlenin kılavuzluğunda hareket et­menin ne denli zor olduğu yadsınamaz. İslam dünyasında bireyler, toplumlar ve devletler arasındaki ihtilafların çokluğu, büyüklüğü, yaygınlığı, kronikliği bunu göstermektedir. Bu cümledeki eşiğin aşı­lamamış olması sorunların sürekliliği ile İs­lam dünyasını karşı karşıya bırakmaktadır.

Birey için telaffuzu kolay, akli kabulü kolay olan bu prensibin “ancak, fakat, lakin” ile başlayan cümlelere kurban edilerek fiili olarak uygulanması da o kadar zordur. Bu prensibi hayata geçirmeyi zor kılan hu­sus, İslam dünyasında bu prensibi haya­tına tatbik etmekten kaçınan bireyler ade­dince “nefis ve ego” eşiğinin aşılmasını ge­rekliliğinden kaynaklanmaktadır.

İttihad-ı İslam’ın tesisi için, koca koca devletlerin küresel sistemi yerinden oyna­tacak küresel adımlar atmalarından önce, küçük küçük bireylerin koca koca egolarını aşmaları ve birbirleri ile ilişkilerini restore etmeleri gerekmektedir.

O halde her bireyin kendisine şunu telkin etmesi gerekmektedir:

İttihad benim ile başlar…

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,