Tabiat, Bir San’at-ı İlahiyedir

105. Sayı İtikad
Tabiat, Bir San’at-ı İlahiyedir

MUHLİS KÖRPE

Değil tabi’ tabiat, belki matba’. Değil nakkaş, o belki bir nakıştır. Değil fâil, o kabildir. Değil masdar, o mistardır. Değil nâzım, o nizamdır. Değil kudret, o kanundur. İradî bir şeriattır, değil haric hakikatdar.

Tabiat, kitap telif eden veya kitapları basa­rak meydana getiren bir matbaacı değildir. Bu konuda özne/fail değildir. Belki bir usta tarafından belirlenen bir amaç için meydana getirilmiş ve bir müellifin yazdığı eseri çoğaltan bir makine veya bir matbaa gibidir. Hakikatte ise tabiat bir matbaa da olamaz. Hakikate göre onun matbaa oluşa da bir hurafedir. Ancak farz-ı muhal ola­­rak tasavvur edilebilir. Bediüzzaman hazret­leri bu konu hakkında şöyle demektedir: “Tabiata bir matbaa nazarıyla baktık. Mat­baaya ait olan tanzim ve basmak, yani, be­lirli intizamını kalıba sokmaktan başka, o tan­zimin icadından, icadları yüz derece daha müşkül bir zîhayatın cismindeki maddeleri aktâr-ı âlemden mizan-ı mahsusla ve has bir intizamla icad etmek ve getirmek ve mat­baa eline vermek için, yine o matbaayı icad eden Kadîr-i Mutlakın kudret ve iradesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık ihtimali ve farzı, bütün bütün mânâsız bir hurafedir.” Demek tabiat bir müellif gibi kitaba sahip çıkıp “Bu kitabı ben telif ettim” ve onları ben çoğalttım diyemez.

Tabiat bir nakıştır. Bir nakkaşın ilim, irade, kudret, hayat, görme, işitme gibi sıfatlarla yaptığı bir nakıştır. Tabiat nakkaş olamaz. Çünkü bir nakkaşta bulunması gereken sıfatlar, nakışta bulunmaz ve bulunamaz.

Tabiat, fiili meydana getiren bir fâil de değildir. Zira bir fâil ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarla bir fiilini gerçekleştirebilir. Yaptığının iç yüzünü bilmeyen/bileme­yen gerçek fâil olamaz. Tabiat ise yalnız üzerinde gerçekleştirilen fiilleri kabul eden durumdadır. Bir fiilin üzerinde göründüğü, meydana geldiği yer, fiilin sahibi olan fâil olamaz.

Tabiat, varlıkların temeli, çıktığı veya doğ­duğu bir kaynak da değildir. Zira varlıkları yaratmak için yüce Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına sahip olmak gerekir ki bu da mümkün değildir. Tabiat, varlıkların mü­kemmel olması ve görünmesi için ya­pılmış bir ölçü birimi gibidir.

Tabiat, düzen koyucu da değildir. Çünkü düzeni sağlamak için bütün varlıkları ve aralarındaki münasebeti bilmek gerek­mek­tedir. Düzeni kuracak ve devam ettirecek bir irade ve kudret gerekmektedir. Bunlar ise tabiatta mevcut değildir. Tabiatın ken­disi, kurulmuş bir düzendir. Düzen ise dü­zen koyucu olamaz.

Tabiat, varlıkları yokluktan çıkarıp yara­tan ve bütün varlığın birbiriyle olan müna­sebetlerini kuran, bütün ihtiyaçlarını sağ­layan ve hayatlarını devam ettiren bir kud­ret de değildir. Tabiat bir ülkedeki ka­nunlara benzemektedir. Nasıl ki ülke­deki kanunlar bir iradenin eseridir. Ülke halkının geçmişini, örf ve adetlerini, ya­şam şartlarını, diğer ülkelerle olan müna­sebetlerini, geleceğini düşünen bir irade­nin eseridir. Bir iradenin tercihinden ibaret­tir. Bir iradenin eseri olan kanunların ise ülke yönetiminde hiçbir hissesi yoktur. Müdahalesi olamaz. Onun gibi tabiatta ilahi iradenin âleme koyduğu bir kanunlar bütünüdür. İlahi iradenin bir tercihidir. Kanun ise hiçbir zaman kanun koyucu olamaz. Kendi başına varlığını sürdüre­mez. Demek tabiat, kanundur fakat ka­nun koyucu olamaz.

Tabiat, Cenab-ı Hakkın iradesinin bir ese­ridir. İradesinin tecellisi olan bir şeriattır, kanundur. Yüce Allah’ın Kelam sıfatından kitaplarla insanlara gönderdiği bir şeriatı olduğu gibi, İradesinin tecellisi olan ve bütün varlıkları ilgilendiren bir şeriatı da vardır ki ona da tabiat denmektedir. Demek tabiat ilahi iradenin bir tecellisidir. Kanunlar mecmuasıdır. Yoksa Cenab-ı Hakkın yokluktan yarattığı ve sabit bir varlığı olan varlık değildir.

Hz. Üstadın telif ettiği bu hakikate dik­kat edildiğinde tabiat hakkında ortak bir pay­­da göze çarpmaktadır. O da tabiatın hiç­bir şekilde herhangi bir iş yapan fail konumunda olmadığıdır.

“Vicdan, cezbesi ile Allah’ı tanır”

Vicdanda mündemicdir, bir incizâb ve cezbe. Bir câzibin cezbiyle dâim olur incizâb. Cezbe düşer zîşuûr, ger Zül­cemâl görünse, etse tecellî dâim pür-şa’şaa bî-hicâb. Bir Vâcibü’l-Vücûd’a, sâ­hib-i celâl ve cemâl, şu fıtrat-ı zîşuûr kat’î şehâdet-meâb. Bir şâhidi o cezbe, hem diğeri incizâb.

Vicdanda bulunan iki hakikat, cemal ve celal sahibi olan Cenab-ı Hakkın zo­runlu varlığına (vacibü’l-vücud) şehadet etmektedir. Birinci hakikat incizap, ikinci­si ise cezbedir. Bir şeyin câzibesine tutu­lup ona doğru çekilme, câzibesi sebebiyle ona doğru meyletme demek olan incizap, kendisine meylettiren bir câzibi ve onun cezbesini göstermektedir.

İncizabın kaynağı şiddetli iştiyaktır. Çok arzu etmek, arzu edilen bir varlığı ve onun cazibesini göstermektedir. Arzu edilen var­lık ise cazibesiyle, arzu edeni kendisine doğru çekmektedir. Mesela kim kendi uyanık vicdanını dinlese “Ebed, ebed!” se­si­ni işitecektir. Bütün kâinat o vicdana ve­rilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dol­duramayacaktır. Demek o vicdan, son­suzluk için yaratılmıştır. Öyleyse vic­dan­da­ki bu incizap ve cezbe, bir haki­katin (ahiret hakikatinin) çekmesiyle olmaktadır. Mese­la insan bazı zamanlar, akıl yürütmeyi (nazar), düşünmeyi terk ederek Rabbini unutabilir. Fakat vicdan Rabbini hiçbir zaman unut­maz. Unutamaz. Onu düşünür. Ona yö­nelir. Gizli bir ses hep ondan haber verir. Vicdandaki arzu ve iştiyaklar onu Cenab-ı Hakkı tanımaya davet eder. Çünkü insanın sonu gelmez arzu ve istekleri, bitmek bil­mez ihtiyaçları karşısında kendisinin son derece fakir oluşu onu sonsuz rah­met hazinelerinin sahibi olan Allah’a yön­len­dirmektedir. Karşılaştığı zorluklar ve in­ci­tici şeyler karşısında mücadelede son derece aciz ve zayıf oluşu onu her şeye gücü yeten Allah’a meylettirmektedir. İşte vicdanın sonsuz ihtiyaçlarına karşı yar­dım alabilecek ve sayısız düşmanlarına karşı dayanabileceği bir nokta vazgeçilmez iki özelliğidir. Demek vicdanın bu yönelişleri nokta-i istinad ve nokta-i istimdad olan cazibedar bir hakikatten yani Allah’tan haber vermektedir.

Fiileri, isimleri ve sıfatları güzel olan Yü­ce Allah tecelli etse vicdan kendinden geçer. Hemen O’na yönelir. O’nu arzular. O’na iştiyak duyar. Acaba şiddetli iştiyak duyduğumuz şeylerin peşinde gece-gün­düz koşmamız vicdanın kapıldığı bir cezbe değil midir? İhtiyaçlarımızı karşı­lamak için verdiğimiz mücadeleler vic­danın cezbesinden değil midir? Her daim ihtiyaçlarını yerine getirecek ve kork­tuk­larından emin edecek Cenab-ı Hakka yö­nelmek vicdanın cezbesinden değil mi­dir? Yüce Allah’ı bilmeyen, tanımayan ga­fil insanlar dahi bu cezbeye tutulur da onu yanlış olarak tabiat, esbab, menfaat, güzellik diyerek isimlendirmezler mi?

Varlığı zorunlu (vacibü’l-vücud), celal ve cemal sahibi olan yüce Allah’ın varlığına ve birliğine vicdanın incizap ve cezbesi bir şahiddir.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,