Başkalaşan Zamanda Değişmeyen Hakikat: Doğruluk

102. Sayı İnsan
Başkalaşan Zamanda Değişmeyen Hakikat: Doğruluk

MUHAMMED SAİD ARPACI

Doğruluk hem Kur’an ayetlerinde hem de Peygamberimizin (sav) hadis-i şeriflerinde imanın ve İslamiyet’in temel esaslarından biri olarak görülmekte ve Müslümanlığın en önemli ve belirleyici bir sıfatı olarak yer almaktadır. Doğru insanlar ayet ve hadisler ile müjdelenmişlerdir.

Doğruluğun Kaynağı: Kur’an ve Sünnet

Doğruluk hem Kur’an ayetlerinde hem de Peygamberimizin (sav) hadis-i şeriflerinde imanın ve İslamiyet’in temel esaslarından biri olarak görülmekte ve Müslümanlığın en önemli ve belirleyici bir sıfatı olarak yer almaktadır. Doğru insanlar ayet ve hadisler ile müjdelenmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim, kurtuluşa eren müminlerin sıfatlarından bahsederken

وَالَّذِينَ هُمْ لَِمَانَتِِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ

“Yine o kimseler ki onlar emanetlerine ve sözlerine riayet eden kimselerdir” buyurur. Bu ayet müminlerin önemli bir vasfının sözünde durmak ve emanete hıyanet etmemek olduğunu anlatır.

Başka bir ayette ise

إِنَّ الَْبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ

“Muhakkak ki ebrar kullarım Naim Cen­netindedirler.” buyrulmaktadır. Ebrar; kal­bi dili bir, içi dışı tertemiz kimse demek­tir. Allah Teâlâ biz Müslümanlara “Siz ebrar olun, ben de sizi cennetime alayım” diye vaad etmektedir.

Doğruluk, Peygamber Efendimizin (sav) ör­nek hayatında ve hadislerinde de Müslü­manın en önemli vasfı olarak yer alır. Bir gün Peygamberimiz (sav) ashabı ile sohbet ederken sahabeler sorarlar:

  • Peki, şu günahı işler mi? Peygamberimiz (sav):
  • Nefis ve şeytana uyup işleyebilir, der.
    Bu sualler birkaç defa tekrarlandıktan son­ra bir sahabe:
  • Bir Müslüman yalan söyler mi, diye sorar.
    Peygamberimizin (sav) mübarek alnındaki damar belirir, hiddetlenir. Oturduğu yer­den diz üstü kalkar ve şahadet parmağını kaldırıp üç defa:
  • Müslüman yalan söylemez, Müslüman ya­lan söylemez, Müslüman yalan söylemez, der.

Başka bir hadiste ise günümüzün ihmal edilen bir davranışına Peygamberimiz (sav) tarafından şu uyarı vardır: “Şaka yerine dahi olsa yalan söyleyenin vay haline, vay haline, vay haline!”

Yâ Rabbi! Bize doğru İslamiyet’i ve İsla­miyet’e layık doğruluğu ölünceye kadar “Kesiran (artan azalmayan) , tayyiben (temiz lekelenmeyen) , mübareken (artıp, çoğalan) fih” sırrına mazhar olarak yaşamayı nasip ve müyesser eyle. Âmin.

Niçin Doğru Olmalıyız?

Çünkü “Doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür”    3 hadis-i şerifinde ifade edildiği üzere, doğruluk bizi cennete götürür. Dola­yısı ile cennet kadar kıymetli bir sıfattır.

Çünkü doğruluk => Güven(i) => Sevgi ve Hürmet(i) => Başarı(yı) netice verir. Zira “Mümin, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” İnsanlar güven­dikleri, elinden ve dilinden bir zarar gel­meyeceğini bildikleri kimselere hürmet ve muhabbet beslerler. Bu durum ise doğ­ru kimselerin başarıya ulaşması için ken­dilerine olan özgüvenlerini sağlar.

Çünkü güzel ahlakın ön şartı, temeli “doğ­ruluk ve ciddiyettir.” Fahr-i Âlem (sav): “Din, güzel ahlaktır”4, “Sizin en hayırlınız ahlakça en güzel olanınızdır.”5, “Kişi gü­zel ahlakı sayesinde gündüzleri oruç tutan geceleri ibadet eden kişinin sevabını ka­zanır.”6 Beyan ettiği gibi birçok hadis, gü­zel ahlakın önemini beyan eder. Burada önemli olan güzel ahlakın bizde kalıcı bir sıfat olmasıdır.

İşte bu güzel ahlaka ulaşabilmenin ve gü­­zel ahlakın bir insanın ruhuna yerleşmesi­­nin ön şartı, doğruluk ve ciddiyettir. “Gü­zel ahlakı insan ruhuna rabteden şey, doğ­ruluk ve ciddiyettir”7 hakikati göz ardı edil­memelidir.

Çünkü doğruluk, ahsen-i takvim suretinde yaratılan insanı şerefli mertebesine ulaştırır.
Kur’an-ı Kerim’de “Biz insanı en güzel bir surette yarattık”8 buyrularak insan ru­huna takılmış olan ve onu a’la-yı illiyyi­ne çıkaracak ve meleklerden daha üstün bir makama getirecek olanın istidad ve kabiliyetler olduğu ifade edilir. Bu kabili­yetler, ubudiyet toprağı altında İslamiyet suyu ile iman güneşi ile büyüyüp, gelişip meyve verir. İnsandaki kabiliyet tohum­larının çatlayıp büyüyerek bir ağaç olup meyve vermesi ise ancak doğrulukla müm­kündür. Yalan ise, insanın kendi etrafına ördüğü bir duvardır. Bu duvar insandaki istidad ve kabiliyetlerin gelişmesine engel­dir. İnsanın karakteri ve fıtratı yalanla bozulur, kabiliyetleri çürür. Demek ahsen-i takvime ulaşmak, bizzat doğru olmakla mümkün olur.

Çünkü doğruluk, en güzel tebliğdir. Bediüz­zaman Hazretleri (ra) “Bize her şeyden ön­ce lazım olan” dediği doğruluk hakkında şu harikulade beliğ tespitte bulunur: “Eğer biz, doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğu ve istikâmeti kendi üzerimizde göstersek, bundan sonra insanlar efvecen efvecen (dalga dalga) İslâmiyet’e dâhil ola­caklar, girecekler.”

Allah’ım! Cenneti daha dünyada iken ya­şatan, muvaffak olmanın hazzına ulaştıran, güzel ahlak ile süslemeye vesile olan doğru­luk ile bizi şereflendir! Acizliği ve zayıflığıyla be­raber eşref-i mahlûkat olmaya aday biz kullarını doğruluğun kanatlarıyla Resûlül­laha yakınlaştır!

Bir Doğruluk İlkesi: Allah’a ve Ahiret Gününe İman Eden Ya Hayır Söylesin Ya Da Sussun

Unutmamalıyız ki “Çok söz yalansız ol­maz.” Konu ile alakalı Hz. Ebubekir’in has­sasiyeti dikkate şayandır: Hz. Ebubekir (ra) sözlerine çok dikkat ederdi. Hatta ağzında bir çift çakıl taşı taşır, konuşacağı zaman dili taşa değer o zaman düşünür “Bunu söy­lemesem mesul olur muyum?” der, eğer mesul olacaksa konuşur yoksa susar­dı. Hat­ta tasavvuf ehli Hz. Ebubekir’in bu halini örnek almış, yeni gelen tarikat mensuplarına konuşma adabını bu şekilde öğretmişlerdir.

Cenab-ı Hak bizleri “Ya hayır söyleyen ya da susan kullarından eylesin.”

Unutulmaması Gereken Bir Düstur: Ba­zen Söylediğimiz Doğrudur, Fakat Ha­kikat Değildir

İnsan bazen doğru söylediğini sanır, fakat hakikati yanlış görüp yanlış yorumlayabi­lir. Kur’an-ı Kerim’de “Ey Rabbimiz! Eğer unu­tursak veya hata edersek bizi bağışla!”11 duası bu gerçeğe de işaret etmektedir. Mes­nevi’de yer alan bir hikâye tam da bu konuyla örtüşmektedir:

Hintliler halka göstermek için bir fil getir­miş ve onu karanlık bir ahıra kapatmışlar. Karanlıkta görmek mümkün olmadı­ğın­dan herkes eliyle yoklayarak onun şeklini tahmin etmeye çalışmışlar. Hortumuna dokunan oluğa, kulağına dokunan yelpa­zeye, ayağına dokunan dümdüz bir direğe, sırtına dokunan taht’a benzetmiş. Her biri fili kendine göre tarif etmiş. Aslında hepsi kendince doğru söylemiş, fakat fili göremediklerinden hakikatin bir ucundan tutmuşlar fakat tam manasıyla anlatama­mışlar.12

Bir kısım Müslümanlar, “Artık kim Al­lah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte on­lar kâfirlerin ta kendileridir”13 ayetini ehil olmadıkları için yanlış tefsir etmişlerdir. Hâlbuki Peygamberimiz (sav) bu ayet-i Ke­­ri­meyi şöyle tefsir etmiştir: “Onlar kâfir­lerin ta kendileridir tabiri, hem kalben hem lisanen ilahi hükümleri inkâr edenleri içi­ne alır.”14

Allah’ın hükümlerini kalbiyle bilip lisanıyla da bunu ikrar ettiği halde buna zıt olan amelleri işleyen kimseler, yani günahkârlar, aslında Allah’ın indirdiği ile hükmetmiş ama onu bilfiil yapmamış olurlar. Dolayısı ile böyle kimseler sırf bu amellerinden do­layı kâfirler sınıfına dâhil olmazlar. İşte bazen bilinenler doğrudur fakat hakikat olmayabilir. Bu hususta Peygamberimiz (sav)’in şu duası oldukça manidardır:

“Allah’ım beni hakkı hak bilip hakka ittiba etmek ile ve batılı batıl bilip batıldan içtinap etmekle rızıklandır.” Âmin!

Doğruluğun Zirvesi: Sıddık Olmak

Kur’an-ı Kerimde sıratı müstakim ehli olup Cenab-ı Hakkın nimetlerine mazhar olan­lar -derecelerine göre- şöyle sıralanır: “Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih­ler.” Sıralamada sıddıkiyet makamının bu­lunduğu yere dikkat etmek gerekir.

İnsan, lisanı Kur’an ayetlerini okuduğu, kalbi iman edip tasdik ettiği gibi hayatıyla da o ayetleri tefsir edip yaşıyor ise, yani “Kur’an’a ayine” olabiliyorsa, o zaman sıd­dık olabilir. Elbette bu yaşantı şehit olmak­tan hem daha üstün ve çoğu zaman daha meşakkatlidir. Bu konuda iki güzel misal:

Sahabelerden Ebu Talha (ra) “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda feda etmedikçe kâmil imana erişemezsiniz.” ayetini işitince önce kalbine bakmış. En sevdiği şeyin bah­çesi olduğunu görmüş. Zira bu mekân Mescid-i Nebevinin hemen yanında ve kıymetine paha biçilemeyen bir yerdir. Ardından hemen onu Allah rızası için bağışlamıştır.

Başka bir zaman, Hz. Ebubekir (ra)’ın, sıd­dıkların haramdan kaçışını ise şu veciz ifadeyle beyan etmektedir: “Biz haram­lara girmemek için yetmiş helali terk ederdik.”

Cenab-ı Hak’tan duamız ve niyazımızı odur ki:

Bizi Kur’an’ın ayetlerine Sahabe efendilerimiz gibi

سَِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَ إِلَيْكَ الْمَصِيرُ

demeyi ve lisanımız Kur’an ayetlerini oku­duğu, kalbimiz iman edip tasdik ettiği gibi, hayatımızla da tefsir edip yaşamayı bize na­sip ve müyesser eylesin! Ve bizleri Kur’an’ın ve Peygamber Efendimizin (sav) müjdelerine mazhar eylesin!

Doğruluğun Sağlam Şubesi: Verdiği Sözde Durmak

Bir insana söz verdiğimizde, o sözün bize mesuliyet yüklediği Kur’an-ı Kerim’de be­yan edilmiştir.18 Hem sözünde durmamak ve insanların ümitlerini kırmak, günahtır. Bir insana söz verdiğimizde hem o insana hem kendi vicdanımıza hem de Cenab-ı Hakka karşı sorumlu olduğumuzu unutma­malıyız. Ayet-i Kerimede Cenab-ı Hak: “Üç kişinin gizli bir konuşması olsa, mutlaka dör­­dün­cüleri O’dur! Beş (kişi) olsalar, mut­laka altıncıları O’dur; bundan daha az ve daha çok da olsalar, (ve her) nerede bulun­salar, mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber ve­recektir. Şübhesiz ki Allah, her şeyi hak­kıyla bilendir”19 buyurmuştur. Başka bir Ayet-i Kerimede ise şöyle buyrulur: “Şa­hit olarak Allah yeter.”

Demek birine söz verdiğimizde karşımız­daki insan ile beraber Allah’a karşıda bir sorumluluğumuz var. Çünkü Allah görü­yor, biliyor. Hem de kendi vicdanımıza karşı bir sorumluluğumuz var. Çünkü vic­dan haykırır: “Sen bu sözü verdin, sen na­sıl bir Müslümansın ki verdiğin sözde durmuyorsun!”

Cebrail (as) Allah’ın dostu olan İbrahim (as)’a bu kadar maddi ve manevi nimetler­in ihsan edilmesinin sırrını merak etmiş, insan kılığında İbrahim (as)’ı ziyaret etmiş. İbrahim (as) hayvanlarını güdüyormuş. Ya­nına gelip:

  • Ne kadar çok malın var, bu hayvanların sahibi sen misin, demiş.
  • Ben sadece emanetçiyim. Eğer Rabbimi tesbih edersen malımın üçte birini sana veririm, demiş Hz. İbrahim (as). Cebrail (as) tesbih etmiş:

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَ بنَُّا وَرَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ

  • Ne güzel söyledin bir kere daha söyle, demiş Hz. İbrahim (as) ve devam etmiş:
  • Malımın yarısını vereyim. Hz. Cebrail (as) yine:

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَ بنَُّا وَرَبُّ الْمَلاَ ئِكَةِ وَالرُّوحِ

söylemiş. İbrahim (as):

  • Bir kere daha söyle hepsi senin olsun. Cebrail (as) sonunda demiş:
  • Malın sana mübarek olsun. Ben sadece senin halini öğrenmek için geldim. Ben cevabımı aldım. Benim bunlara ihtiyacım yok. İbrahim (as) son noktayı koymuş:
  • Ben bunları bir kere kalbimden çıkardım. Allah için tasadduk ettim, sen almasan başkasına vereceğim.

Böylece ağzından çıkan sözde sadece kar­şısındakine değil, Allah’a ve vicdanına kar­şı sorumlu olduğunu gayet güzel ifade et­miştir.

Ya Rabbi! Huzurunda olduğumuzu bize ve vicdanımıza unutturma! İbrahimî bir ira­deyle ağzımızdan çıkan söze yüreğimizle sahip çıkmayı nasip eyle!

Şeytanî Bir Aldatmaca: Din Adına Yalan Söylemek

Kur’an-ı Kerim mahz-ı hidayettir, yüzde yüz şifadır, rahmettir. Sünneti Seniyye, saadet-i dareynin temel taşıdır. İslamiyet, nurun kaynağıdır. “Hizmet adına”, “kalp­lerin ülfet etmesi için” ve benzeri fasit bahanelerle din adına tevilde bulunulmaz. Takiyye yapılmaz. Aksi takdirde nur, hida­yet, rahmet, şifa ve saadet engellenmiş olunur.

İslam âlimlerinin bazı özel ve hususi du­rumlarda yalana fetvası, din hizmetlerinde kesinlikle geçerli değildir. Dine hizmet adı­na bu yola sapanlar, İslam’a büyük za­rar vermiş olurlar. İslam şairi Merhum Meh­med Akif, muzır insanların büyük tah­ribatını şöyle dile getirmektedir:

Bugün fesadına kurban olan zavallıların
vebali boynuna yüklenmesin mi yoksa, yarın?
Kolay mı ümmeti ıdlâl edip sefil etmek?
Kolay mı dini hurâfât içinde inletmek?
Niçin Kitâb-ı İlahi’yi pâyimâl ettin?
Niçin Şerîat’i murdar elinle kirlettin?
Çıkıp tepinmeye yok muydu başka bir saha?
Nedir bu salladığın çifte, Ka’betullâh’a?
Herif! Şu millet-i ma’sûmeden ne isterdin,
Ki doğru yol diye tuttun, dalâli gösterdin!”

Cenab-ı Hak, bizlere iman ve Kur’an hiz­metine “emredildiği gibi dosdoğru” olarak sarılan kullarından eylesin! En küçük bir yalana dahi tenezzül etmeyen, sarsılmaz ve var­talara düşmez bir ferasetle Sünnet-i Se­niyye rotasında ilerleyen bahtiyarlardan ey­lesin! Âmin, binler âmin.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,