KARDEŞİM, SİZ BİZİ BIRAKIN, SİZ NASILSINIZ? BU ÜMMET SİZE BAKIYOR

 

Av. Ali KURT | İDSB Genel Sekreteri

İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliğini (İDSB) ve sizi tanıyabilir miyiz?

İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB) 2005 yılında bir başka çatı kuruluş olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı (TGTV) öncülüğünde kuruldu.

“Değişen Dünyada Yeni Bir Vizyon Arayışı” başlıklı uluslararası bir toplantı tertip edildi. Türkiye’deki iki yüze yakın STK’nın bir araya gelerek oluşturduğu ve Hayrat Vakfı’nın da kurucuları arasında bulunduğu TGTV birlik beraberlik noktasında çok güzel bir örnek. Bu oluşumun bir benzerini İslam Dünyası çapında da yapabilir miyiz maksadıyla dört yüze yakın STK temsilcisinin katıldığı şûrâda İDSB’nin kurulmasına karar verildi.

Ön hazırlık olarak kaleme aldığımız kuruluş tüzüğünde Birlik merkezi ve Genel Sekreterin hangi ülkeden olacağı hususu boş bırakıldı. Katılımcıların reylerine sunuldu. Herkes ittifakla Birlik merkezinin Türkiye olmasına, Genel Sekreterin de Türkiye’den seçilmesine karar verdi. O dönem aynı zamanda TGTV’nin de başkanı olan Sayın Necmi Sadıkoğlu Genel Sekreterliğe, biz de Hayrat Vakfı temsilcisi olarak Genel Sekreter Yardımcılığı ve Birlik Türkiye temsilciliğine seçildik.

Hayrat Vakfı olarak birçok arkadaşımızla bu birliğin kurulmasına ve süreç içinde gelişmesine ciddi destek verdik ve halen de vermeye devam ediyoruz. Elhamdülillah bugün itibariyle İDSB 52 ülkeden 264 STK’nın bir arada olduğu nitelikli bir kuruluş haline geldi. Son iki yıldır da Birlik Genel Sekreterliğini biz deruhde etmiş olduk.

 

İDSB lafız itibariyle de mana itibariyle de çok kapsayıcı, şu andaki icrası cihetiyle durum nasıl, bundan bahsedebilir misiniz?

İslam dünyası bugün tarihinde hiç olmadığı kadar birlik ve beraberliğe muhtaç. Tevhid dininin mensupları olarak bir ilah, bir peygamber, bir kitap ekseninde birçok ortak noktaya sahip olmamıza rağmen, son yüzyıldan bu yana kopmuş bir tespihin taneleri gibi darmadağınık!

Ümmet-i merhume yeni bir ruh ve diriliş muştusuna muhtaç. İnanıyorsanız, en üstün sizsiniz buyurdu Rabbimiz bize! Etrafımızdaki olumsuz şartlardan şikâyet etmeye bedel, kendi dinamiklerimizi yeniden tesis etmeye ve teker teker tüm değerlerimizi tekrar ihya etmeye mecbur olduğumuz günlerdeyiz.

Doğrudur, önümüzde çok problemler var ama bunların hiçbiri çözümsüz değil. Çıkış yolunu açacak olanlar yine biziz.

İDSB bu eksende birçok faaliyete imza attı. Birçok uluslararası konferans ve toplantılar icra edildi. Ortalama her dört ayda bir Konsey toplantımızı üye ülkelerden birinde, önemli bir sempozyum eşliğinde yapıyoruz. Yılda iki kez biri içerde, biri dışarda gençlik buluşmaları tertip ediyoruz.

İnsani yardım alanında faaliyet gösteren STK’larımızla beraber İnsani Yardım Platformunu oluşturduk. Başbakanlık Afad, Kızılay, Diyanet Vakfı, Memur-sen, Hak-iş gibi kurumlarımızla işbirliği halinde Suriye’ye yönelik “Bir ekmek bir battaniye” ve “Sana ihtiyacım var” başlıklı yardım kampanyaları düzenledik.  Orta Afrika Cumhuriyetinden Çad ve Kamerun’a sığınmak zorunda kalan kardeşlerimize uçaklarla yardım malzemesi gönderdik. Hayrat İnsani Yardım Derneği’miz de bu faaliyetlerde etkin olarak rol aldı ve almaya devam ediyor.

Nasip olursa yaklaşık iki ay sonra “Değişen dünyada bireyler arası etkileşim ağı olarak Aile: Şefkat, Nezaket, Hürmet, Paylaşım” başlığıyla uluslararası bir konferans daha düzenleyeceğiz. Yirmiye yakın ülkeden aile bakanının katılmasını planladığımız bu konferans sonunda, aile politikalarına ışık tutacak güzel bir sonuç alacağımızı ümit ediyoruz.

Genç İDSB olarak “İslam Dünyasında Neler Oluyor?” başlığı altında Afrika ve Balkan Okumaları, Enerji Politikaları Okumaları, Kriz Bölgeleri Çalışmaları gibi farkındalığı artırıcı çalışmalar yapıyoruz. Ülke Masaları çerçevesinde İslam Dünyasını tanıtacak nitelikli bir network oluşturmayı hedefliyoruz.

 

İDSB’nin en önemli hedefi nedir?

Üç elif ayrı ayrı olsa üç kıymeti var. Ama aynı üç elif yan yana, bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, yüz on bir kuvvetinde ve kıymetinde olur, diyor Üstad Bediüzzaman Hazretleri.

Bu ümmetin himmet ehli fertleri aynı maksat, aynı hedef istikametinde bir araya gelmek, tespihin iki ucunu yeniden birleştirmek ve bu elifleri yan yana dizmek zorunda.

Çünki ittihad-ı İslam her zaman olduğu gibi, hususan bu devirde farz bir vazifedir. Jakarta’dan İstanbul’a; Astana’dan Bağdat’a, Şam’a; Mekke’den, Medine’den Kahire’ye, Trablusgarp’a, Dar-ı Beyza’ya uzanan muhteşem bir medeniyetin varisleri, kendilerine tevdi edilen emanete tüm olumsuzluklara rağmen işte bu ruhla elhamdülillah sahip çıkıyorlar.

Suni sınırlara bedel, buram buram kardeşlik kokan kendi kültür coğrafyasının tüm dünyayı kuşatan ihtişamlı ihatasının idrakiyle bir araya geliyorlar.

Ala rağm-i unufihim! Tüm şer odaklarına rağmen, temenni ediyoruz ki Cenab-ı Hak bizleri bu birlik ve beraberlikte muvaffak kılsın.

İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (İDSB) işte bu istikamette şekillenen bir himmet hareketidir. Bir tevhid seferberliğidir. Bu coğrafya birbirini tanımaya, birlikte sürdürülebilir projeler geliştirmeye, kendi bahçesine sahip çıkmaya, kendi geleceğini kendi tayin etmeye hem muhtaç, hem mecburdur.

 

Peki, size göre İslam dünyasının en önemli problemleri nelerdir?

Bediüzzaman Hazretleri bu suali cehalet, fakirlik ve ihtilaf olarak cevaplıyor. Gerçekten de bugün önümüzdeki en büyük problemler bunlardır.

Günümüz konjonktüründe uluslararası güç odakları, daha küçük parçalara bölünmüş, zayıf ve dış etkilere olabildiğince açık bir coğrafya dizayn etmek istiyorlar. Kendi aralarında Sykes Picot emsali anlaşmalarla ve kendi oluşturdukları haritalarla zenginliklerimizi paylaşmak, bilhassa enerji ve hammadde kaynaklarına ve koridorlarına dilediklerince hükmetmek istiyorlar.

BM Güvenlik Konseyindeki daimi beş üye, tamamen şahsi menfaatlerine dayanan bir yaklaşımla yeni dünya düzeni oluşturdular. Ve bu yapılanmanın en büyük mağduru ve hedefi de maalesef İslam Dünyası oldu. Bir Hifulfudul’ü düşünün. Resul-ü Ekrem (asm)’ın nübüvvetten sonra bile “Bugün olsa yine desteklerdim” dediği mazlumların yanında dimdik duran yapı nerede, uluslararası haksızlıklara çanak tutan BM nerede?

Hususan hilafetin sona ermesiyle başsız ve dağınık kalan coğrafyamızın önündeki en büyük sıkıntı, aramızdaki birlik ve beraberliği temin edememektir. Bu kadar zengin kaynaklara sahip olmamıza rağmen fakir kalan insanlarımız, ancak kuvvetli bir ameliyat-ı fikriye ile, ciddi ve nitelikli bir eğitim hamlesiyle kendini toparlayabilir.

 

İslamiyet tevhid dini olmakla her alanda bir olmayı, bütün olmayı emrediyor. Hâlbuki Müslümanlar arasındaki durum tam tersi gözüküyor. Bunun sebebi nedir?

Asr-ı Saadetten bu yana, 14 asır devam eden bu sürecin yaklaşık 12 asrını bizim medeniyetimiz lider olarak götürdü diyebiliriz. Fakat her kemalin bir zevali var. Ve kabul edelim ki bu bir sünnetullah. Biz istikameti kaybettik ve bizi biz yapan değerlerden uzaklaştık. Araçlar amaç oldu. Silkinip kendimize gelmek istedik ama olmadı. Sanayi inkılabıyla hamle yapan Avrupa medeniyetini gecikmeden yakalayalım diye gönderdiğimiz çocuklar ‘Jöntürk’ olarak batının medeniyetiyle değil, sefahetiyle geri döndüler.

Tabi burada aslında kader-i İlahi hükmünü icra etti. Siz ne kadar neyi arzu etseniz de meşiet-i İlahiye hâkimdir. Dünya böyledir. Kar-zarar deveranı içinde geçiyor hayat, yeknesak değil. İnsanların hayatı böyle olduğu kadar, toplumların hayatında da bu iniş çıkışlar var. Ve derken akıllara zarar kararlar alındı. Hilafet ipi kotu, İslam Dünyasında herkes bir tarafa savruldu. Hepsi birer imtihan tabi. Cenab-ı Hak bizleri bazen varlıkla, bazen yoklukla imtihan eder.

“İşte bu günler (öyle günlerdir) ki, onları insanlar arasında evirir çeviririz. Tâ ki Allah, îmân edenleri ortaya çıkarsın ve içinizden (bu uğurda can veren) şehîdler (ve yaptıklarınıza şâhidler) edinsin!” buyuruyor Rabbimiz. Bize düşen, içinde bulunduğumuz şartlar içinde kendi imtihanımızı vermek olmalıdır.

Her hükmün illeti o işin kader boyutudur. Hikmet ekseninde sebebine gelince: Bize genel anlamda bu son dönemde altı hastalık bulaştı. Hz Üstadın bir asır evvel Cami-i Emevi’de verdiği hutbeyi hatırlayınız. En birinci hastalık yeis, yani ümitsizlik diyordu aziz Üstadımız.

Ümidini kaybeden, peşinen mağlup olmuş demektir. Olabilir, bazen zor durumlara düşebilir insanlar, toplumlar. Ama nasıl tavsif ediliyordu sahabenin önde gelen kahramanları: “Mağlubiyeti kabul etmeyen kumandanlar!”

Bizler Müslümanları birbirine bağlayan o manevi bağları unuttuk. Muhabbete bedel, düşmanlık tohumları serpildi aramıza. “وَلَا تَنَازَعُوا” “Birbirinize düşmeyin!” emrine uymadık, “فَتَفْشَلُوا” “Gevşersiniz!” tokadını yedik. Bizi kanatlandıran rüzgarımızı söndürdük.

Ve bu ma’rekede en önemli meziyetimizi, sıdkı, doğruluğu kaybettik. Halbuki bizler Muhammedü’l-Emin olan bir peygamberin ümmetiyiz. İmanın bitamamiha sıdk, küfrün ise bütün meratibiyle kizb, yalan olduğunu unuttuk. Haliyle temsil kabiliyetimizi yitirdik. Bizi görenler bizde dirilmeliydi ama maalesef ef’alimizle gösteremedik İslam’ın güzelliğini. Hâlbuki Efendimiz (asm)’ı görenler, “Bu yüzde yalan ve hile olamaz” diyerek, sadece onu görmekle imana geliyorlardı.

Sıdkı kaybeden bir insan çok değerini inkâr etmiş demektir. Onun için tüm himmetini, ümmete bedel, kendi nefsine sarf eden bir toplum olduk. Haliyle bu arızadan da kendi menfaatini merkeze alan diktatörler ve istibdad rejimleri çıktı. Baba Esed’den Beşşar Esed’e olduğu gibi, Mısır’da, Irak’ta, hatta kendi memleketimizde ve daha birçok bölgede olduğu gibi yıllarca devam eden bir istibdat altında, meziyeti olan insanlar kendi kemalatlarını gösterebilecek bir zemin bulamadı.

Bu ümmet bu çerçevede hatasından dönerek kuvvetli bir tevbe etmeli ve kendi değer yargılarına rücu etmelidir. Yiğit düştüğü yerden kalkar. Tedavinin ön şartı doğru teşhistir. Temenni ediyoruz ki Cenab-ı Hak bize çıkış yolumuzu göstersin ve kalplerin sahibi bu doğrularda kalplerimizi mutmain kılsın. Bize düşen kavli ve fiili duaya devam etmek, ümidimizi canlı tutarak o yolda çalışmak olmalıdır. Kabul edecek olan odur. Ona ağır gelecek hiçbir şey yoktur.

 

Bulunduğumuz coğrafya Osmanlı döneminde merkez olarak İslam âleminin ağabeyi, organizatörü pozisyonunda idi. Şu an diğer İslam ülkelerinin Türkiye’ye bakışı nasıl?

Suriye sıkıntısı biliyorsunuz dördüncü yılına girdi. Bir toplantıda Suriyeli bir âlime hatırını sordum. Bana “Kardeşim, siz bizi bırakın, siz nasılsınız? Bu ümmet size bakıyor” dedi. Bu tüyler ürperten beklentiyi teyit eden birçok örnekle karşılaşıyoruz. Ama kaderin cilveleriyle şekillenen levh-i mahv ü isbatta her şey aslına rücu eder, bu bir kuraldır. Bu topraklar da elhamdülillah kendi kültür kodlarına geri dönüyor. Bu millet bir asra yakındır fiili olarak dua etti ve Cenab-ı Hak hamden lillah bu duayı kabul etti. Bu günler, bir sebep değil, sonuçtur. Yapılan onca fedakârlıkların, duaların, bu uğurda ödenen bedellerin, nice isimsiz kahramanların bir meyvesidir. İnanıyoruz ki istikbal daha da güzel olacak.

Efendimiz (asm) “Ümmetimden bir taife hak üzere kaim olmadıkça kıyamet kopmayacak!” buyurdu. O ne söyledi ki çıkmadı. Ve yine buyurdu ki “Nasılsanız, öyle idare olunursunuz!” Demek çözüm, ne kadar olmakta değil, nasıl olmakta. Her şey, layığını bulur. Bu uğurda yapılan hiçbir hizmet küçük değildir. Kemiyet değil, keyfiyet önemlidir. Hiç bilinmedikleri ve görüşülmedikleri halde gizli birer kutub gibi Allah katında makbul, ağzı dualı ne kullar var! Allah her şeyi hakkıyla görendir, işitendir. Dualara icabet edendir. Tevfik ve muvaffakıyet sadece ondandır.

Yine bir başka âlim dedi ki: “İslam dünyasında dört başkent var ki, oralar rahat olduğunda bu ümmet rahat etti. Şam, Bağdat, Kahire ve İstanbul. Bugün ilk üçü kan ağlıyor ve bu ümmet dördüncüsüne dua ediyor.” Tesbiti görüyor musunuz?

Tabi burada bize düşen esbabına riayettir. Bu ise fiili duadır. Türkiye bugün Avrupa’nın ifadesiyle “Yeni Osmanlı” olma yolunda. Bu coğrafyaya elhamdülillah tekrar ağabeylik yapıyor. Sadece Suriye’ye şu son üç yılda yapılan yardım, 4,5 milyar dolar. Somali’ye 82. vilayetimiz gibi sahip çıkıyoruz. Türkiye insani yardım sıralamasında dünyada dördüncü sırada. Gayrisafi milli hasılasına nispetle yapılan yardım noktasında dünya birincisi. Sadece insanların sadakası olmaz, devletlerin de olur. Ve onun da bire on, bire yüz bereketi olur. Allah hiçbir fedakârlığı karşılıksız bırakmaz. Ekonomik gelişmeleri sadece maddi kriterlerle açıklamaya çalışmak doğru mudur? Türkiye bazı noktalarda yalnız da kalsa, o duruşunu bozmuyor. Ama bu duruş, dünyanın her tarafında tüm Müslümanların kalbinde ma’kes buluyor, namütenahi şükürler olsun.

Bir örnek daha vermek istiyorum. Bir işadamları gurubumuz Tunus’a gittiler. Kendilerini orada Ticaret Bakanı ağırlıyor ve diyor ki: “Ben Zeynel Abidin bin Ali döneminde müebbet hapse mahkûm olmuştum. Hücre hapsindeydim. Bizim için her şey bitmişti. Bir gün hücremde işittim ki, Türkiye’de kardeşlerim iktidar olmuşlar. Birden canlandım ve dedim ki, o zaman ben buradan çıkarım!”

Ve bu arkadaş, Gannuşi hükümetinde Ticaret Bakanı olarak arkadaşlarımızı ağırlıyor. Ama çıtayı nereye koyduğuna bakar mısınız? Bu coğrafyanın her tarafında bu bakış açısı var. Ve bu da bize bir misyon yüklüyor. “Hani benim balonum, elmalı şekerim?” basitliklerinden kurtulmak zorundayız. Önümüzde muazzam bir dava var. Bizler himmetimizi ümmetimiz büyüklüğünde tutmak zorundayız. Allah bizlere bu bakış açısını ihsan etsin.

 

Geçmişte hilafet kurumu Müslümanları bir arada tutuyor, onlar için bir güç teşkil ediyordu. Şimdi ise bu alandaki boşluktan terör faaliyetleri yapan guruplar nemalanmaya çalışıyor. Müslümanları bir arada tutacak böyle bir kurum için nasıl bir adım atılmalıdır?

Bir korku filmi düşünün, korkunç ses efektleriyle insanı ürküten bir filim. Ve aynı filmi bir de sesini kısarak seyretseniz, bırakın korkutmayı, size komik bile gelebilir. Kitle iletişim araçlarının alabildiğine şer odaklarının kontrolünde olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dezenformasyon inanılmaz boyutlarda. Habbeyi kubbe yapmakta ve bir işi ters yüz etmekte ciddi maharetleri olan bir algı yönetimi ile karşı karşıyayız.

İşte bu noktada bizim coğrafyamızı baskı altında tutmak adına, ellerindeki imkânlarla, aramızda en radikal ve yönlendirilebilir, cahil buldukları unsuların önünü açıyorlar. Onları sevdiklerinden veya beğendiklerinden değil. Onlarla bizi ilzam etmek istiyorlar. İslam bu diyorlar, dünya kamuoyunu korkutuyorlar. IŞİD gibi yapılar, nasıl bizi temsil edebilir? İslam, suçlu suçsuz ayırt etmeden kafa kesme, toplu infaz dini midir? Efendimiz (asm) cihada memur idi, ama düşmanları bile ona saygı duyardı.

Boko Haram gibi, Husi gibi, Hizbullah gibi aşırı unsurlar maalesef malum medya organları tarafından reklamları yapılarak dünya kamuoyuna servis ediliyor. Ve bir algı yönetiliyor. Hem haksızlığa maruz kalan biziz, hem suçlanan ve itham altında bırakılan da biz oluyoruz. İslam sulh ve selamet, emniyet dinidir. Rahmet dinidir. İnsanlığın muhtaç olduğu nefes biziz. Gittikçe dinden uzaklaşan Avrupa, eski taassubundan kaynaklanan reflekslerini bırakmıyor, İslam Dünyasını tehdid olarak algılıyor.

Huntington medeniyetler çatışmasını nazara verirken aslında kendi kültür anlayışlarını ortaya koyuyordu. Başkasını yutmakla beslenen, diğerlerine düşmanlıkla devam eden bir medeniyet yaklaşımına bedel, cidali değil, muaveneti, yardımlaşmayı esas tutan bir Kur’an medeniyetine sahibiz biz.

Ana gövde zayıflayınca, haliyle ortalığı çeşit çeşit mikroplar kaplar. İslam dünyası bu hastalıkları bertaraf edecek temel dinamiklere sahiptir. Unutmayalım ki “اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلٰى عَلَيْهِ” bir kaidedir. Hak öylesine üstündür ki hiçbir zaman mağlup olmaz. Nitekim ellerindeki o kadar imkâna rağmen istedikleri sonuçları tam olarak alabildiklerini söyleyemeyiz. Gelecek göreceğiz, ne günlere gebe! Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler! Onlar tuzak kuruyorlar ama Allah, Hayru’l-makirin’dir.

 

Türkiye’nin devlet olarak bölgede yapmış olduğu çalışmalara STK’lar ve halkın ne gibi destekleri olabilir? Bizler neler yapmalıyız?

Sivil toplum çağımızın yükselen değeridir. Diplomatik faaliyetler temelde halk tarafından benimsenip, desteklenmedikçe güdük kalmaya mahkûmdur. Bu konuda sivil topluma ciddi sorumluluklar düşüyor elbette.

Hz. Ömer Efendimiz halife olduklarında, cemaate bir yanlışlığını görürlerse ne yapacaklarını sorduğunda, “Seni bu kılıcımızla doğrulturuz ya Ömer” cevabını aldığında, Allah’a hamd etmişti. İşte gerçek sivil inisiyatif budur. Bir yanlışlık karşısında önce eliyle, olmadı diliyle müdahale eden, daha olmadı kalben buğz eden bir yaklaşım.

Bizler her gün bir defa Vitir namazlarında dua ediyoruz ve diyoruz ki “وَ نَخْلَعُ وَ نَتْرُكُ مَنْ يَفْجُرُكَ” “Ya Rab! Biz, sana isyan edeni iktidarından indirir ve onu terk ederiz” diye söz veriyoruz Rabbin huzurunda. Dinimiz bize fert fert bu sorumluluğu yüklüyor.

Şunu unutmayalım ki en küçük dairede en büyük sorumluluğumuz var. Daire genişledikçe azalan bir mesuliyet bu. Öyleyse kendi ailemizden başlayarak yakın çevremizde ve giderek genişleyen haleler içinde bizim en önemli görevimiz önce nefsimize, sonra başkalara hakkı tebliğ olmalıdır. Bizler hakaik-ı İslamiyenin güzelliğini yaşantımızla göstermek zorundayız.

Tevhid dininin mensuplarına ihtilaf yakışmaz. Efendimiz (asm)’ın kendilerini “Tek bir ümmet, tek bir millet” olarak tanımladığı bu muazzam medeniyetin mirasçıları bu birlik beraberliği temin etmek zorundadır. Kişi himmetine göre kıymet alır. Bizler bu ahir zaman fitnesi içinde gayrın kemalatını kendimize hedef tutmalıyız. Bizler milyonlar fedakârlara muhtaç bu emaneti yüklenmeli, karar kavşaklarında şahsi menfaatimizi değil, diğerkâmlığı esas tutmalıyız. Hüsrev Efendi üstadımız sohbetlerinde, “Biz şahsi kemalatımızdan öte, nev’imizin kemalatı için çalışmalıyız. Bu ümmet nereye, biz de oraya” dermiş.

Bu eksende yapılan çalışmalara her ölçekte destek vermeliyiz. En değerli nakdimizin ve en kıymetli vaktimizin bu uğurda bu yola sarf edilenler olduğunu unutmamalıyız. Bunları yaparken tek maksadımız rıza-yı İlahi olmalı, gayra kulak asmamalıyız. Hususan böylesine ehemmiyetli bir davanın mirasçıları, daha da dirayetli davranmak zorundadır.

 

İDSB olarak hem ülkemiz hem dünya Müslümanlarına vermek istediğiniz mesajlarla mülakatımızı tamamlamak istiyoruz, neler söylersiniz?

İDSB bir birlik projesidir. Bizler bir binanın taşları hükmündeyiz. Gayemiz, İslam dünyası sivil toplum kuruluşları arasında sürdürülebilir gelişim, birlik ve koordinasyonu temin etmek; tüm dünyada adalet, barış ve istikrar ortamının gerçekleşmesine katkıda bulunmak; bireylerin ve toplumların temel hak ve özgürlüklerini korumak; İslam kültür ve değerlerinin tanıtılmasına yönelik faaliyetlerde bulunmaktır.

Bu hedefleri inşallah hep beraber elbirliğiyle gerçekleştireceğiz. Mevla bu kutlu yolda yardımcımız olsun.

Muhterem Ali Bey, vakit ayırdığınız ve böyle önemli bir konuda bizlerle kıymetli bilgileri paylaştığınız için teşekkür eder, hizmetlerinizde muvaffakıyetler dileriz.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,