FORMOL KOKULARI İÇİNDE BİR HATIRA!

96. Sayı

 

1993 senesiydi. Anatomi laboratuvarında kardiyovasküler sistem denilen kalb ve dolaşım sistemini, kadavralar üzerinde inceliyorduk. O gün sıra kadavraların göğüs boşluğunu açıp kalplerini incelemeye gelmişti. Ben kendi grup arkadaşlarımla beraber 50 kişilik anatomi laboratuvarının son tarafındaki masamızda, keskin formol kokuları eşliğinde çalışıyordum. Uzaktan bir şey dikkatimi çekti. Namaz kılan, dindar bir arkadaşım, elinde bir kâğıt ve kalemle bütün grup masalarını geziyor, bir şeyler sorup, sonra diğer masalara geçiyordu. Gele gele bizim masamıza kadar ulaştı. Direkt bana “Sen şu kâğıda ‘Allah’ kelimesini orijinal şekliyle yazabilir misin?” diyerek elindeki kâğıdı bana uzattı.

Kâğıdı elime aldığımda benden önce Allah ismi lafza-i celalinin çok farklı ama orijinalinden uzak bir şekilde, değişik denemelerle kâğıda karalanmış olduğunu gördüm. Merak edip arkadaşıma benden niye böyle bir şey istediğini sordum. “Sen hemen yaz! Sonra anlatırım” dedi. Ben de Osmanlıca bildiğimden, çok kolay bir şekilde Allah ismini Kur’an’daki gibi o kâğıda bir çırpıda yazıverdim. Arkadaşım sevinçle kâğıdı elimden kapıp koşa koşa kalbini açtığımız kadavraların yanına doğru koştu. Sınıfımızda inançsızlığı ile bilinen bir talebenin yanına gitti. Az zaman sonra istediğini elde edememiş bir can sıkkınlığı içinde yanıma geldi. Benim merakım onun bu halini gördükten sonra bir kat daha artmıştı. “Hayrola, nedir bu durum? Niye bana Allah ismini yazdırıp koşa koşa gittin?” diye sorduğumda ilginç bir cevapla karşılaştım.

Arkadaşım o günlerde, bir mecmuada kalbin “sol airukula” denilen kısmında İslam harfleriyle Allah isminin yazılı olduğuna dair bir doktorun bir tespitini okumuş. Sınıfımızdaki inançsız bir kişiye, kadavranın kalbindeki sol airukula kısmında da bulunan, Kur’an harfleriyle yazılmış bu Allah yazısını gösterip, benim yazdığım Allah ismiyle bunu karşılaştırarak “İşte bak, bunu da Allah yaratmış, işte imzası” diyerek Allah’ı ispat etmeye çalıştığını anlattı. Risale-i Nuru bilmeyen bu arkadaşımın bu konudaki gayretini takdirden sonra üç şey aklıma takıldı ve beni uzun uzun düşündürdü. Bunu kısmen o arkadaşımla da paylaşmıştım.

Birincisi: Yeryüzü ve gökyüzünde Rabbimizi tarif eden, tanıtan, ispat eden sayısız deliller varken, bütün kâinat özellikle de kâinatın meyvesi olan insan, hususan da insanın sinesindeki eşsiz bir makine olan insanın kalbi, mükemmel tasarımıyla, harika çalışmasıyla, bu delillerin en önemlisi iken, aylardan beri formol havuzunda şişmiş, cansız bir kadavra üzerinden, kaybolmuş, silinmiş bir yazı ile bir peşin hükümlü bir inançsıza Allah’ı ispata girişmenin tutarlı olup olmadığını ona anlattım.

İkinci olarak beni düşündüren nokta ise, tıp fakültesi seviyesine gelmiş, yüzde doksan dokuzu Müslüman, bir kısmı da ciddi dindar olan bir kitlenin, kendilerini dünyaya gönderen yaratıcılarının ismini yazmaktan aciz oldukları gerçeğiydi. Hâlbuki Rabbimiz sadece kendine has olan bu ismi, kitabında 2806 kere tekrar ediyordu. Kur’an’ın hemen hemen her sayfasında hem de tevafuklarla Allah ismine dikkat çekiyordu. Kur’an’da bu kadar çok yerde geçen, Rabbimizin bu en önemli ismini ne yazık ki, bizler yazmaktan mahrumduk. Çünkü bu harfleri bilmiyorduk. Okumayı bilsek bile bu harfleri doğru düzgün yazamıyorduk. Bu harflerden ve Kur’an dünyasından koparılmıştık. Zira İsmet İnönü’nün önceleri gizlediği, sonraları hatıralarında itiraf ettiği niyet ve maksadı artık gerçekleşmişti. İnönü şöyle diyordu:

“Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olması değildi. Uzun yıllar devlet, eğitim sorununa eğilmemiş, kütlesel eğitime önem vermemişti. Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.”[1]

Üçüncü nokta ise, daha ilk günden Kur’an harfleriyle “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.” cümlesi üzerinden tanışan benim gibi nasiplilerin şükredilecek durumu idi. Zira biz bu harfleri çok erken yaşlardan beri, hem yazıyor hem de okuyabiliyorduk. Bazılarının yanlış zannı gibi, risaleleri körü körüne, matbaalarla, fotokopicilerle yarış edercesine çoğaltmıyorduk. Tek derdimiz, kendilerini dünyaya gönderen yaratıcılarının ismini orijinalinden, tıpkı Kur’an’daki gibi yazabilmeyi ismi Ahmed, Abdullah, Hasan, Hüseyin olanlara öğretmeye çalışmaktı.

Bu konudaki yegâne hedefimiz bizi çağlar öncesindeki tarihimizle, kültürümüzle, dedelerimizle buluşturan, özellikle top yekûn ümmet-i Muhammedi Kur’an zinciriyle birbirine kenetleyip Peygamber Efendimize bağlayan, Müslüman kimliğinin yazısı olan bu harfleri bilenlerin ve yazabilenlerin sayısını arttırmaktı.

Ne mutlu Kur’an harflerini öğrenenlere ve ne mutlu bu harfleri ihya edip yaşatanlara!

 

 

[1] İ. İnönü. Hatıralar C. 2, s. 223

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,