Kısa Tarihçesi

93. Sayı Hüsrev Efendi

Ahmed Hüsrev Altınbaşak, 1899 senesinde Isparta’da dünyaya geldi. Babası Mehmed Efendi, annesi Ayşe Hanım’dır. Osmanlı Devri Isparta vâlilerinden Hacı Edhemoğlu Ali Ağa’nın torunudur. Hüsrev Efendi’nin Yeşil Sarıklılar nâmıyla bilinen baba tarafı Hazret-i Ebûbekir’e (ra) daya­nıyordu. Hâfız-ı Kurrâlar olarak bilinen anne tarafı ise Hazret-i Hüseyin (ra) yoluyla Hz. Peygamber’e (sav) ulaşıyordu.

Küçük yaşlarından itibaren dindar bir hayat yaşamaya baş­lamıştı. Henüz beş altı yaşların­da iken sabah namazlarını ce­maatle kılardı. Gençlik yıllarında büyüklerin zikir meclislerine katılmış ve aralarında saygın bir yer edinmişti. Yardım severli­ğinden dolayı arkadaşları ara­sında “Hızır” lakabıyla anılırdı.

1916 yılında lise eğitimini Is­parta Îdâdiyesi’nde bitirdikten sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamış olması sebebiyle İstanbul’a giderek orduya katıl­dı. Yaşının küçük olmasından dolayı cepheye gönderilmedi. Bundan dört sene sonra gö­nüllü olarak katıldığı Kurtuluş Savaşı’nda, Batı Cephesi’nde Yunanlılar’a karşı savaştı. Ma­nisa yakınlarında esir düştü ve Korfu Adası’nda üç sene esir olarak kaldı. Esâret dönüşü Isparta’da memuriyet hayatı­na başladı. Mâliye, sağlık işleri ve tapu dairelerinde çalıştı. Is­parta Merkez, Şarkîkaraağaç ve Keçiborlu’da sekiz sene memu­riyette bulundu.

Hüsrev Efendi, 1931 senesi içe­risinde gördüğü bir rüyada, te­melleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtipliğine tayin edilmiş ve işe başlamış­tı. Bu rüyadan iki ay sonra, beş senedir Isparta’nın Barla Kasabası’nda sürgünde bulu­nan Bediüzzaman Said Nursî ile tanıştı ve kendisine büyük bir sadakatle bağlandı. Said Nursî Hazretleri, daha sonra onun bu rüyasını şöyle tabir edecektir: “Sizin gibi çarklardan meyda­na gelen mübarek bir cemaat içinde en has ve en yüksek mertebeye kâtip tayin edildi­ğine o rüya müjde verdiği gibi biz de müjde veriyoruz.”

TANIŞTIKTAN SONRA

Hüsrev Efendi, Üstad Bediüzzaman’la tanıştıktan sonra, derhal memuriyetten istifa etti ve kendini tamamen, Bediüzzaman’ın yeni telif etme­ye başladığı Nur Risaleleri’ni ya­zıp neşretmeye adadı. Üstad Said Nursî söz konusu risaleleri­ni Kur’ân harfleriyle yazdırıyor ve yeni harflere karşı mesafeli duru­yordu. Talebelerinden de bizzat elleriyle yazarak çoğaltmalarını istiyordu. Bu şekilde Nur Risaleleri zamanın tüm olumsuz şartlarına rağmen elden ele yazılarak çoğa­lıyor ve halk tabanında başlayan bir “İman-Kur’ân Hizmeti” yavaş yavaş ilerliyordu.

Hüsrev Efendi, çok kıymetli imanî dersler içeren ve Kur’ân’ın bir çeşit manevî tefsiri olan Nur Risaleleri’nin bir an önce çoğal­tılıp insanların eline ulaşabilmesi için yoğun bir yazı faaliyeti içine girdi. Bunun için evine kapanarak bütün vakitlerini risaleleri gayet şi­rin ve okunaklı olan hattıyla yazıp çoğaltmaya başladı. İlk yazmaya başladığı günlerde, gece gündüz çalışarak bir ayda on dört kitabı bitirmek gibi büyük bir başarıya imza attı

1946 SONRASI

Ahmed Hüsrev Efendi’nin risa­leleri elle yazarak çoğaltmasının yanında, 1946’dan sonra başlayan teksir makinesiyle yapılan neşri­yatta da büyük katkıları olmuştur. Isparta’da onun riyasetinde satın alınıp çalıştırılmaya başlanan tek­sir makinesi, yine onun bu maki­neler için mumlu kâğıtlara yazarak hazırladığı model vazifesini gören Nur Mecmualarını çoğaltıyordu. Bu şekilde Hüsrev hattı binlerce Nur Risalesi vatanın her tarafına neş­rolmuştur. Bu noktadan da kendisi pek çok defalar, takibat ve soruş­turmalara maruz kalmış, ceza al­mış, baskı altında tutulmuştur.

Bediüzzaman ile “Risale-i Nur’un Kahramanı” adını verdiği Hüsrev Efendi arasında gelişen sevgi dost­luk ve hürmet gibi duyguların da dikkat çekici bir boyuta ulaştığı kar­şılıklı mektuplaşmalarındaki ifade­lerden anlaşılmaktadır.

“Risale-i Nur’un kahra­manı Hüsrev, benim be­delime ölmek ve benim yerimde hasta olmak samimi ve ciddî istiyor. Ben de derim: Telif za­manı değil, şimdi neşir zamanıdır. Senin yazın, benim yazımdan ne derece ziyade ve neş­re faideli ise, hayatın dahi Hizmet-i Nûriye’de benim bu azablı haya­tımdan o derece faideli­dir. Eğer benim elimden gelseydi, hayatımdan ve sıhhatimden size mem­nuniyetle verirdim.”

Hüsrev Efendi, mahkeme ve ha­pislere götürülmesi dışında, kırk beş seneyi bulan bir inziva hayatı ya­şadı. Bu inzivanın sebebi ise, şahsî ibadetleri ile meşgul olmaktan çok, kendini tamamen Risale-i Nur’un neşrine ve Tevâfuklu Kur’ân’ın ya­zılmasına adamış olmasıydı.

1974 ‘te Hapis’ten çı­kınca ilk işi, “Tevâfuklu Kur’ân”ın basılması için Hay­rat Vakfı’nı kurmak oldu. Üç yıl daha Hayrat Vakfı çatısı altında hizmetlerine devam eden Hüsrev Efendi, 1977 yılı 20 Ağustos’unda 78 yaşında vefat etti. Kendisinden geriye, Risale-i Nur’un en mutemed, tevâfuklu ve orijinal Osman­lıca nüshaları, Kur’ân’ın yazı­sındaki bir harikasını gözlere gösteren Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm ve İslâm’a hizmet şu­uruyla yetiştirdiği talebeleri gibi üç mühim manevî miras bıraktı.

DOKUZ DEFA

Hüsrev Efendi’nin kırk sene­yi aşan uzun emeklerle ve do­kuz defa yazarak tamamladı­ğı Tevâfuklu Kur’ân, kurduğu Hayrat Vakfı tarafından, 1984 yılından itibaren İstanbul’da basılarak neşredilmeye baş­landı. Bir süre sonra, Risale-i Nur’un Osmanlıca ve Latin harfleriyle mukayeseli nüs­haları neşredilmeye ve daha sonra ise, başta Arapça ol­mak üzere diğer dillere yapı­lan tercümeleri neşredilme­ye başlandı. Hayrât Vakfı’nın son dönemde gerçekleştirdi­ği ve sahasındaki mühim bir boşluğu dolduran bir hizmet alanı da Türkiye çapında aç­tığı Osmanlıca kursları oldu. 2012 Nisan ayında Millî Eğitim Bakanlığı ile imzalanan proto­kol ile verilen kurslardan iki yıl içinde 150 bin kişi sertifika al­maya hak kazandı.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,