Kalem-i Hüsrevi

93. Sayı Hüsrev Efendi

Bediüzzaman Hazretleri’nin Isparta’ya gelişinin beşinci sene­si olan 1932 yılında, Kur’ân’ın daha önce keşfedilmemiş yeni bir harikası kendisine göste­rildi. Meşhur hattat Kayışzâde Hâfız Osman hattıyla yazılan kendi Kur’ân’ını okurken, Allah ve Rab lafızlarının alt alta güzel diziler halinde birbirine tevâfuk ettiklerini, yani muntazaman denk geldiklerini gördü. Dik­katle bu Mushafı baştan sona inceledi. Altı yüz dört sayfa olan Kur’ân’ın hemen her sayfasında bu tevâfuklar çoklukla bulunu­yordu. Bunun bir tesadüf eseri, ya da yazan kâtiblerin işi olma­dığını, bilakis Kur’ân’ın kendine ait bir meziyet olduğunu anla­dı. Üstad bu Tevâfukların gözle görülür hale gelmesini arzu etti ve talebelerine bu niyetini şöyle açıkladı:

“Sayfa ve satırları değiştir­memekle beraber, tekellüf­süz (zorlama yapmadan) o tevâfukat-ı matlube (istenen tevâfuklar) bir derece gösteri­lebilir. …Mushafı üç nevi mü­rekkeble; lâfzullah (Allah lafzı) kırmızı, sâir tevâfukât başka renkli mürekkeble, âyetleri si­yah yazdırmak emelindeyim.”

Hazret-i Üstad’ın bu teklifi­ne, Kur’ân yazabilecek, nesih hattına âşina olan Şamlı Hâfız Tevfîk, Hoca Sabri, Hâfız Ali, Hâfız Hâlid, Muallim Galip, Hâfız Zühdü, Hakkı Efendi ve Ahmed Hüsrev Efendi gibi talebeler memnuniyetle iştirak ettiler ve Tevâfuklu Kur’ân’ın yazılmasına namzed oldular. Bediüzzaman Hazretleri, çoğu hattat, hâfız veya hoca olan on talebesine Kur’ân’daki tevâfukatı gösterir tarzda yazmaları için üçer cüz verdi. Hepsi de büyük bir şevk ile cüzlerini yazmaya başladılar.

Bu talebeler içinde, Kur’ân yazmaya mahsus olan nesih hattı cihetiyle Hüsrev Efendi on­lardan gerideydi. Bununla birlik­te, üstadının bu arzusunu yerine getirmeyi en çok arzu eden de o olmuştu. Bu teklife şöyle cevap verdi:

“Böyle bir Kur’ân-ı Kerîm’in yazılması hakkında vaki’ ola­cak her fedakârlığa hazır oldu­ğumu, utanarak baştan aya­ğa kadar beni istilâ eden bu sürurun verdiği halet-i ruhiye üzerine arz ediyor ve ayrıca diyorum ki: Sevgili Üstad’ıma istenilen şekilde kendi elimle yazılmış bir Kur’ân-ı Kerîm’i yazıp takdim etmeyi çok arzu ediyorum. Hüsrev”

Üstad’ın Hüsrev Efendi’ye Ce­vabı ise şöyle oldu:

“Mübarek sıddık kardeşim ve hizmet-i Kur’âniye’de pek sa­mimi ve ciddi ve gayretli arka­daşım Hüsrev! Yeni ve çok ha­yırlı niyetimize ciddi iştirakiniz beni çok mesrur etti. Bilhassa daha evvel kendi hattınızla bana bir Kur’ân yazmasını dü­şündüğünüz beni bu niyette ziyade teşvik etti. Senin hak­kında büyük bir ümidimi kuv­vetlendirdi. Allah sizden ebe­den razı olsun. Seni Kur’ân’a bağışlasın… İnşâallah senin intizamlı hattınla Levh-i Mah­fuz’daki intizamlı tevâfukatın bir cilvesi görünecektir… Kar­deşiniz Mirzazâde Said Nursî”

Yine Hazret-i Üstad o günler­de yazdığı diğer bir mektubunda ise şöyle diyordu:

“Kendi Kur’ân’ımda bir nevi i’caz-ı Kur’ân’ı (tevâfukları) gösterir işaretler koymuşum. Bir zaman hayatta kalsam Hüsrev’in kerametli olan mü­barek kalemi ile göze görüne­cek bir nevi sikke-i i’caziyeyi (tevâfuk mucizesini) göstere­cek bir tarzda bir Kur’ân’ı yaz­dırmak inayet-i İlahiye’den te­menni ediyorum.”

Ahmed Hüsrev Efendi daha ilk aylar içinde fevkalâde bir muvaf­fakiyet gösterdi. Hissesine dü­şen ilk üç cüz’den ikisini yazıp Üstad Bediüzzaman’a gönder­diğinde bu işle mânen vazifeli şahsın Hüsrev Efendi olduğunu anlayan Hazret-i Üstad, hem onun bu işin baş vazifelisi oldu­ğunu müjdeledi, hem de böyle bir Kur’ân’ın kendi katında ne kadar değerli olacağını bildiren şu mektubu kaleme aldı:

“Mübarek, sıddık, kıymetdâr kardeşim! Yazdığın Kur’ân-ı Hakîm’in iki cüz’ü bana ispat etti ki, bu hizmet-i kudsiyede baş kitâbet (başyazarlık) se­nin hakkındır. Arkadaşımızdan Arabî hattı çok mükemmel bu­rada iki zatın yazdıkları iki cüz senin yazdıklarınla mukayese edildi. Çok geri kalmışlar. Git­tikçe senin hattının güzelliği daha ziyade oluyor. İnşâallah bu hayr-ı azîme ve bu hizmet-i

kudsiyeye tamamıyla mu­vaffak olacaksın. …Böyle bir Kur’ân benim için ne derece kıymetdâr olduğunu bunun­la anlayınız ki, eğer Hüsrev’in kalemiyle arzu ve ümid ettiğim tarzda bir Kur’ân’ı biri bana verse hediyesini yüz altun lira istese bu fakir halimle beraber kabul edip kemal-i mesruri­yetle alacağım. Çalışıp o bor­cu eda etmek için lüzum olsa hamallık dahi müftehirâne ve müteşekkirâne edeceğim. Çün­kü öyle bir Kur’ân kendini hem okutturacak, hem bâtın (iç) perdelerindeki hüsnü ve cema­li (güzelliği) ihsas ettirecektir (hissettirecektir) fikrindeyim.”

Hüsrev Efendi hat sanatına âşinâ bir hattat olmadığı halde, Hazret-i Üstad onun yazısında mânevî bir güzellik bulunduğu­nu hissediyor ve en güzel hattat yazılarına tercih ederek şöyle di­yordu:

“Onun hattında bir müstes­nalık var. Onun hatt-ı Arabîsi ne kadar noksan olursa olsun en yüksek hat onun hattını gö­rüyorum. Bu hizmet-i mukad­desede baş kitabetlik (kâtiblik) onundur. Onun için başta her­kesten evvel ona gönderdim ki çabuk başlasın.”

Tevâfuklu Kur’ân yazma hiz­metinde kendilerine başlangıçta üçer cüz verilmiş olan diğer Nur Talebeleri ise aynı başarıyı gös­teremediler. Bu vazifenin mânen Hüsrev Efendi’ye verildiğini an­layarak bu hizmeti ona bıraktılar. 1932-1933 yıllarında Hüsrev Efen­di, Tevâfuklu Kur’ân’ı ilk kez ta­mamladı ve Barla’daki Üstad’ına gönderdi. Hüsrev Efendi’nin bu işteki harika muvaffakiyetini gö­ren Üstad Bedîüzzaman, bunu büyük bir takdirle şöyle ilan etti:

“Yeni yazdığımız ve İnşâallah yakında da tab edeceğimiz Kur’ân-ı Azîmüşşân’da bü­tün lafza-i Ce­lal ve lafz-ı Rab gâyet istisna ile mâni’dar tevâfukla mun­tazaman sıra ile birbirlerine bak­malarıdır. Hatta müteaddid yer­lerde ehl-i kalb ve ehl-i hakikat demişler: Bu tarz yazı Levh-i Mahfuz’un ya­zısına benziyor ve ona yakın­dır, diye hükmetmişler.”

Başka bir mektubunda ise, Hüs­rev Efendi’nin yazdığı bu Kur’ân ile kazanacağı büyük sevabları kendisine şöyle müjdeledi:

“Ey Hüsrev! … Senin yaz­dığın mûcizeli iki Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın bu havalide hu­susan Ramazan-ı Şerif’te sana kazandırdıkları sevabları ve tahsin ve tebriklerini, inşâallah yakında tab’a (baskıya) girme­siyle, Âlem-i İslâm’dan senin ruhuna yağacak rahmet dua­larını düşün, Allah’a şükreyle.”

Yine Hazret-i Üstad: “Asr-ı saâdetten beri böyle hârika bir sûrette mucizeli olarak yazılma­sına hiç kimse kâdir olmadığı hâlde, Risale-i Nur’un kahraman bir kâtibi olan Hüsrev’e; “Yaz!” emri buyrulmasıyla, Levh-i Mahfûz’daki yazılan Kur’ân gibi yazılması” buyurarak böyle bir Kur’ân’ı yazıp ümmetin istifade­sine sunmanın nasıl müstesnâ bir hizmet ve ne kadar büyük bir şeref olduğunu ortaya koydu.

Her asrın Kur’ân’dan kendi­ne göre bir hissesi vardır ve her asrın ihtiyacına göre Kur’ân’ın bazı yeni nurları ihsan edilmiştir. Kur’ân’a her yönden taarruzların başladığı 20. asırda ise Rabbimiz, Kur’ân’ın bütün temel hakikatle­rini ispat eden Risale-i Nur’u ih­san ettiği gibi, Kur’ân’ın yazısın­daki gözle görülen bir mucizesini de yine Üstad Bediüzzaman’ın keşif ve tarifiyle ve Risale-i Nur’un başkâtibi Ahmed Hüsrev Efendi’nin eliyle lutf etmiştir. Böy­lece, akılların gözlere indiği, yani gözüyle görmediğine inanmakta zorlanan insanların yaşadığı bu maddeci asırda, Kur’ân’ın gözle görülebilen tevâfuk mûcizesi ih­san edilmiş oldu.

Hüsrev Efendi, Bediüzza­man Hazretleri’nin sağlığında Tevâfuklu Kur’ân’ı altı defa yaz­dı. Üstad’ın vefatından sonra üç nüsha daha yazmaya muvaf­fak olan Hüsrev Efendi, doku­zuncusunda Kur’ân’da mevcut Tevâfukun tamamıyla zuhur et­tiğine kanaat etti. Kırk yılı bulan meşakkatli çalışmaların neticesi olan bu nüsha, Allah’ın lütfu ile Hüsrev Efendi’nin kurmuş oldu­ğu Hayrât Vakfı tarafından -1984 yılından itibaren- tab’ edilerek tüm Müslümanların istifadesine sunulmaktadır.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,