Hüsrev Efendi Vefatı

93. Sayı Hüsrev Efendi

Hüsrev Efendi’nin hastalıkları son zamanlarında iyice artmıştı. Ziyaretine gelen talebelerine âhirete gideceğine işaret eden ifadelerde bulunuyor, vazifesinin tamamlandığını söylüyor, adeta onlarla vedalaşıyordu.

Bir sohbetinde, “Kardeşim! Kabre girsem de benim halim değişmeyecek. Küçücük odamda kırk senedir yaşadım. Halimde bir değişiklik olmayacak!” diye latife tarzında söylemişti.

ğustos 1977’de, hastalığı­nın ağırlaşmasından do­layı İstanbul Vakıf Gurebâ Hastahanesi’ne kaldırıldı. Du­rumu gittikçe ağırlaştı ve 20 Ağustos 1977 – (h. 6 Ramazan 1379) Cumartesi günü ikindi vakti Rabb-i Rahîm’ine kavuş­tu. O da sevgili Üstad’ı Bediüz­zaman Hazretleri gibi bir mü­barek Ramazan ayında, altıncı gününde âhirete irtihal etmişti. Yine Hazret-i Üstad gibi Hüs­rev Efendi de kendi memleketi Isparta’nın mübarek toprağına defnedilmeyi vasiyet etmişti. Cumartesi akşamı yola çıkarılan mübarek naaşları Pazar sabahı Isparta’ya getirildi. Türkiye’nin her yerinden eski yeni Nur Ta­lebeleri akın akın Isparta’ya gel­diler. Evinin bahçesinde techiz tekfin işleri yapıldı. Talebeleri mübarek naaşını son bir defa daha görüp dualar ettiler. Ce­naze namazı, Pazartesi günü Ulu Cami’de kıldırıldı. Daha sonra, mahşerî bir kalabalığın omuzlarında taşınarak şeh­rin yukarı tarafındaki Doğancı Kabristanı’nda gözyaşları içinde ebediyete uğurlandı.

Ispartalı yakın talebelerinden ve Hüsrev Efendi’nin naaşı­nı kabre indiren Yaşar Çelik, o günü şöyle anlatıyor:

“Hüsrev Üstad’ımızın vefatın­da, uzak yakın Türkiye’nin her tarafından cenazeye iştirak için pek çok kimseler geldiler. Pazartesi günü sabah oldu­ğunda Üstad’ımızın evinin içi, dışı, bahçesi insanla do­luydu. Çok kalabalıktı. Ali Os­man Hoca Ulu Cami’de öyle duygulu bir salâ okudu ki, kalp ve ruhlar titredi. Ondan sonra Üstad’ımızı yıkamak üzere üç tâne ağabey bulduk. Bunları ben iyi biliyorum. O zamanlar Üstad’ımızı bunlar çok ziyarete gelirlerdi. On­lar cenazeyi yıkamak üzere hazırlandılar. İnsan boyunu aşan dört tarafı kapalı bir ça­dır kurduk. Said Nuri Hoca­mız, Hacı Ahmed kardeşimiz ile bana dediler ki: “Siz ikiniz cenaze yıkanırken içeride ha­zır bulunun.” Biz ikimiz ça­dırın içinde nezaretçi olarak hazır bulunduk. Üstad’ı yıka­yan ağabeyler bizden yaşlıy­dı. Onlar vazifelerini güzelce yaptılar. Üstad’ı yıkadılar. Al­lah razı olsun. Bittikten sonra Üstad’ımızı birlikte kefenle­dik orada.

Umum gelen kardeşlerimiz Üstad’ımızın yüzünü gör­mek istediler. Tabii ki hakla­rı var. Üstad’ımızın sadece yüzü açık kaldı. Herkes sıray­la Üstad’ımızın yüzünü son bir defa daha gördü. Ondan sonra tabuta koyduk ve Ulu Cami’ye götürdük. Öğlen na­mazından sonra kalabalık bir vaziyette cenaze namazını kıldık. Namazdan sonra eller üzerinde yaya olarak -iki kilometrelik mesafede bulunan- şehrin üst tarafındaki Doğancı Kabristanı’na doğru hareket et­tik. Çok kalabalık vardı.

Kafileden önce Üstad’ımız için hazırlanan kabrin başına vararak hemen kabre girdim. Nihayet Üstad’ımızın mübarek naaşını kabrin başına getirdiler. Ben kabrin içini şöyle bir dü­zelttim. Sonra birkaç arkadaş daha indi ve birlikte Üstad’ımı­zı kabre indirdik. Bir yandan da Kur’ân okunuyordu. Gözler yaş­lı, kalpler hüzünlüydü.

SAID NURIHOCA EFENDI’NIN TÂZİYE KONUŞMASI

Definden sonra bir kısım Nur Talebeleri’nin ısrarlı ricaları üze­rine Said Nuri Hoca Efendi, kab­ristandaki kalabalık cemaate hi­taben kısa, veciz bir konuşma yaptı. Bir tâziye ve teselli mahi­yetinde olan bu konuşma mea­len şöyleydi:

“Kardeşlerim! Hepimiz mah­zun durumdayız. Çok sevgili Üstad’ımızı kaybetmiş bulunu­yoruz. Allah kendisinden ebe­diyen razı olsun. Onun vefatı bizim için yeri doldurulamaya­cak büyük bir kayıptır. Bununla birlikte içinde bulunduğumuz Kur’ân davası bâkîdir. İnşâallahu Teâlâ hizmetimiz aynı azim ve kararlılıkla Üstadlarımızın çizdi­ği istikamette devam edecektir. Her birimize bu noktada mühim vazifeler düşüyor. Cenab-ı Hak hepimize muvaffakiyetler ver­sin ve cümlemizden razı olsun! Âmin!”

Bu defin merasimi ve tâziye konuşmasının ardından yavaş yavaş kabristandan dağılan o nurânî cemaat, mahzun fakat yeni bir ümitle memleketlerine döndüler ve kaldıkları yerden hizmetlerine devam ettiler.

Hüsrev Efendi’nin cenazesini yıkayanlardan Hâfız Ali Osman Hoca, yıkama esnasında karşı­laştıklarını şöyle anlatıyor:

“O gün Said Nuri Hoca bana geldi. Hüsrev Efendi’nin çocu­ğu gibi sevdiği birisidir o. Bana ısrar etti. ‘Sen kıldıracaksın!’ dedi… Yukarı, ikinci kata çıktık, cenaze geldi, çadırı hazırladılar, perde filan gerdiler. Üstad Be­diüzzaman Hazretleri’nin ayak parmakları arasında perde var­mış, deri. Hüsrev Efendi’nin de yarım imiş (diye duymuştum). Ben ikisini de görmemiştim. Hüsrev Efendi’yi gaslederken aklıma geldi. Kefeni sardık, sonra ayak ucundan tekrar aç­tık, baktık. Vallahi hepsi de (her iki ayağındaki ikişer parmak) perdeli! Parmaklarının hep­sinin de arası yarım perdeli. Bediüzzaman’ın bütünmüş… Sonra cenaze namazını kıldır­mak da bana nasib oldu.”

HÜSREV EFENDİ’NİN MİRASI

Hüsrev Efendi vefa­tından önce talebe­lerine, babasından kendisine kalan arazilerinin, tek hukukî mirasçısı olan kerîmesi (kızı) Sevim Hanım’a intikal etmesini vasiyet etmişti.

Hüsrev Efendi’nin eşi, daha bir yıl ol­madan baba evine dönmüş ve tek çocuk­ları olan Sevim Hanım, annesinin evinde dünyaya gelmişti. Bu sebeble babasından ayrı olarak büyümüş, okuyup eczacı olmuş­tu. Hüsrev Efendi’nin bütün arazileri tama­men kendisine bırak­tığı Sevim Hanım’a söylendiğinde inana­maz ve çok şaşırarak: “Ben babama bir tas çorba pişirmedim, bir bardak çay yapmadım. Babam nasıl oldu da bana bıraktı?!” diye hayretlerini ifade eder.

Hüsrev Efendi maddî mirasın­dan başka üç bü­yük mânevî miras daha bırakmıştır.

BIRINCISI:

Kur’ân’ın yazısında­ki bir harikasını gözle­re gösteren Tevâfuklu Kur’ân-ı Kerîm.

IKINCISI:

Risale-i Nur’un gayet sıhhatle yazıl­mış, en mutemed, tevâfuklu ve orijinal Osmanlıca nüshaları.

ÜÇÜNCÜSÜ:

Kur’ân’a hizmet aşkıyla dolu Risale-i Nur Talebeleri’dir. Allah kendisinden ebediyen razı olsun.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,