İmansız bir hayat, hayat değildir

84. Sayı İman

 

Ayet-i Kerime’de Cenab-ı Hakk, Habibi Hz. Muhammed’e (asm) hitaben: “Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? O hâlde (vazîfen sâdece tebliğ iken) onun üzerine sen mi vekîl olacaksın? Yoksa gerçekten onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini veya akıl erdireceklerini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir; hattâ onlar yolca daha sapıktırlar.[1] buyurarak insanın kendi nefsine uyması ve İslamiyet’in dışındaki sapıklık yollarına düşmesinin insanı gerçek insanlıktan çıkaracağını belirtir.

Eğer insan hidayet yolunu terk ederse, Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği akıl vesilesiyle hayvanlara muhalif olarak, geçmiş ve gelecekteki elemlerle hayvanlardan daha aşağı, sıkıntılı bir hayat yaşar. Bediüzzaman Hazretleri, imanın insanı gerçek insan ettiğini, hatta bütün varlıklar içinde bir sultan haline getirdiğini, insanın asıl vazifesinin iman edip islamî hayatı yaşamak olduğunu beyan eder. Küfrün ise insanı, açlık, susuzluk ve ölüm gibi kendisini rahatsız eden şeylere karşı gayet âciz, fakat zulüm cihetinde çok cana kıyan bir canavar haline getirdiğini anlatır.

Evet, “İmansız ve ibadetsiz yaşanan bir hayat, gerçek bir hayat değildir” denilebilir. Bu çok önemli iddiaya delil ise şudur: mesela bir adam için, kesinlikle gerçekleşecek ve bozulması mümkün olmayan bir idam kararı çıkmış. Hem aynı karar bütün dost ve sevdikleri için de verilmiş. Ya bir gün sonra veya bir sene sonra veyahut birkaç sene sonra sırası geldiğinde o karar infaz edilecektir. O adam bakıyor ki, her gün sevdiklerinden birisi idam ediliyor. Kendisi de ümitsizlik ve çaresizlik içinde idamını bekliyor. Acaba bu adama bütün dünyanın saltanatı verilse, her türlü zevk ve sefa sunulsa gözü önünde gördüğü bu idamlarla birlikte o dünya saltanatından hiçbir zevk ve lezzet alabilir mi? Bu adam mutlu bir hayat yaşıyor denilebilir mi? Kesinlikle o idamı her hatırlayışında ve idam edilenleri her gördüğünde, kendisi idam ediliyormuş gibi, kalbinde, ruhunda ve beyninde o elem ve ızdırabı yaşar. Dünya onun için bir zindan ve hayat ise işkence olur. İşte Allah’a ve âhirete inanmayanların yaşadıkları hayat böyledir.

Zira yolunu şaşırmış felsefenin etkisinde kalan, âhirete inanmayan ehl-i dalalet, ölümü hem kendisi hem de bütün sevdikleri, hatta insanlık damarıyla acıdığı bütün varlıklar için, idam ve yokluk olarak kabul ettiğinden ve her gün ölüm pençesinden kurtulamayanların elemlerini hissettiğinden, yaşadığı hayat bir azab ve işkenceden ibaret olur.

Böyle bir insanın dünyada yaşadığı hayattan lezzet alması hiç mümkün müdür? Bu kimseler, ancak kendi akıllarını uyutmak veya bu elemleri geçici olarak unutmak için sarhoşluğa ve eğlenceye atılırlar. Şu da bilinmeli ki ölümü unutmak veya görmemek, ölümden kurtulmaya bir çare değildir. Biz onu görmesek de o bizi bulacaktır.

Allah’a ve âhirete inanan ve inandığını da yaşayan bir insan, dünyada zindanda bile olsa bahtiyardır; mutlu bir hayat yaşar. Zira zindanda çektiği sıkıntıların ibadet olarak ona sevap kazandırdığını bilir. O kişi ölümün de,  bir idam kararı olmadığını belki bir saat hayatı, dünyanın mutluluk içinde yaşanan bin sene hayatından daha üstün olan, cennet hayatına kavuşmak olduğunu kabul eder. Hatta cennet hayatının bile bin senesi, bir saatine karşılık gelmeyen Cenab-ı Hakk’ın cemalini görmeye vesile olduğuna inanır. Böylece mümin olan insan, hem kendine hem sevdiklerine hem bütün varlıklara gelecek olan, inanmayanların yokluk kabul ettiği ölümün eleminden kurtulmuş olur.

Evet, ölüm yokluk, hiçlik değildir. Belki insanın Rabb-i Rahîmine ve daimi bir hayata kavuşmasıdır. Nasıl ki, ruh, ruhlar âleminden ayrılıp anne rahmine geldiğinde yok olmuyor. Tıpkı nizamiyeden giren bir adamın, askeri elbiseyi giymesi gibi, o ruh da anne rahmine gelip dünya askerliğini yapması için ceset giyer.  Anne rahminde de daimi durdurulmadan dünyaya gönderilir. Oradan da ayrılırken yok olmuyor. Dünyaya gelişiyle de daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.

Bilindiği gibi anne rahminde iken göz, kulak, dil, el, ayak gibi âzâlar verildiği halde onlardan istifade edilmez. Fakat hakîm olan Allah onları boş yere vermiş değil. Ancak dünyaya geldikten sonra bunlar devreye giriyor. Askerden terhis edildiği gibi vazifesi biten her ferd terhis olup âhiret denilen asıl vatanına gidiyor. Şüphesiz bir insanın dünyadan ayrılması yok olması demek değildir. Belki daha güzel bir âleme geçmesidir.

Bakıyoruz ki insanın anne rahminde kullanmadığı, ancak dünyaya geldiğinde kullandığı azalar gibi, Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği birçok duygu vardır. Mesela, insan daimî yaşamak istiyor. Ve dostlarıyla, kedersiz olarak daimi bir surette beraber kalmak istiyor. Bunlar gibi insanın daha birçok arzu ve istekleri var. Fakat bunları dünyada kullanamıyor. Şüphesiz her işi hikmetli olan Allah, onları âhirette kullanmak üzere vermiştir.

Eğer Cenab-ı Hakk vermek istemeseydi, dostlarıyla beraber genç olarak daimi bir yaşama isteğini de vermezdi. Evet, midenin istediği her türlü nimetleri verdiği gibi, elbette insanın da istediği ebedi yaşama ve sonsuz saadeti verecektir.  Madem insan var; öyleyse onu yaratan Allah da var. Madem Allah var; öyleyse insanın layık olduğu sonsuz mükâfat ve ceza da vardır. Bu da ancak âhiretin, cennet ve cehennemin varlığı ile mümkün olabilir.

[1] Furkan 43,44

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,