20. Yüzyılda Üstad Bedîüzzaman ve İman Hareketi

80. Sayı

ÜSTAD BEDÎÜZZAMAN’IN YAŞADIĞI DÖNEMİN RUHUNU OKUMAK

Üstad Bedîüzzaman târihin ve insanlığın öyle bir yerinde ve kavşağında duruyor ki bunu tespit etmekle ancak Risâle-i Nur’un mücadelesi tam lâyıkıyla anlaşılabilir.

Üstad’ın yaşadığı dönemde buhar gücünün keşfiyle insanlık yeni bir döneme girdi. Yani tarıma bağlı olmaktan sanayileşmeye doğru kaydı. Sanayi devrimiyle birlikte her şey değişti. Bu değişim yalnızca sanayileşmede kalmadı. Dinde, siyasette, ekonomide, toplum hayatında, insan-âlem ilişkisinde vb. her şeyde bir değişim yaşandı.

İnsanlık en karanlık çağını yaşıyordu. Savaş­ların, katliamların ve tehcirlerin devriydi. İnsanlık dünya savaşlarıyla âdeta küresel bir isyana kalkışmıştı. Yirminci yüzyılda 183 mil­yon insan hayatını savaşlarda kaybetmişti.

Bilim dünyasında ise tecrübeye dayalı bilgi yerine “ölçme” ve “tanıma”ya dayalı düşünce sis­temi gelişti. Ölçülemeyen şeyler hakkında­­­ki bilgiler, değerini kaybetmeye başladı.

Bu düşünceyle hareket eden batı, herşeyin tabiatını incelemeye, gözlemlemeye çalıştı. Ölçme ve değerlendirmeye tâbi tuttu. Böylece “tabiat felsefesi” gelişti. Eşyanın tabiatı ön plana çıktı. Tabiata uygun görülmeyen şeyler reddedildi. Biz buna Risâle-i Nur diliyle “mânâ-yı ismi” ile âleme bakmak fikri gelişti diyebiliriz. Yani Yaratıcıyı düşünmeden varlı­ğın kendisine bakmak.

Tabiat felsefesi dinin en temel esaslarına meydan okuyordu. Başta tevhid inancı olmak üzere öldükten sonra dirilme, inanç esasları, yaratılış, mucize gibi gerçekler reddediliyor­du. Çünkü tabiat felsefesinde “var yok olmaz. Yok da var olmaz” deniyordu.  Gerçekte Allah’­ın delili olan bilim, inkâr etmek adına yo­rumlanarak dine karşı çıkıyordu.

Avrupa’da aydınlanma dönemi ile başlayan felsefî çalışmalar ve tartışmalar, gözleme dayalı akılcılığı ön plana çıkardı. Bilim adamları, âlem “sebeb-sonuç silsilesinin ürünüdür” diye­rek mekanik bir kâinat modeli geliştirdiler. Sebeblerin sonuçları doğurduğunu onun için bir ilaha ihtiyacın olmadığını savundular. Bu gelişme 19. yüzyılda materyalizm ve pozi­tivizmle taçlandırıldı.

Düşünce dünyası böyle şekillenirken diğer ta­raftan hazcılık, zevkçilik ve ihtirasları tatmin etmeye dayalı bir hayat felsefesi gelişti. Bu ise menfaat ve bencilliği sonuç verdi. Hayat için gösterilen böyle bir amaç his/duygu merkezli bir yaşamı ortaya çıkardı.

Batı felsefesi, batı insanını yüceltmesi ve hammadde ihtiyacını karşılaması adına sö­mür­­geleştirmeleri başlattı. Özgürlükleri teh­did edilen İslâm dünyası aynı zamanda batı medeniyetinin meydan okumasıyla da karşı karşıya kaldı.

19. yüzyıldan îtibaren, batının tesirine giren İslâm âleminde de yavaş yavaş materyalist ve pozitivist felsefeler yaygınlaşmaya başladı. İslâm âlimleri batı felsefesinin eski felsefeden farklı olduğunu anlamakta gecikmediler ve bu yeni felsefeyi tanıma ve onunla mücadele etme yoluna gittiler. (Bkz. Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşlerin Mücadelesi, 4. Baskı, Akçağ, Ankara, 1995.)

Ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı sonrası, İslâm âleminin büyük kısmı sömürge hâline getirildi ve batı felsefesi daha çok yaygınlaştı. Türkiye her ne kadar sömürge olmadı ise de Kurtuluş Savaşı sonrasında Avrupaî yaşantıya geçilmesiyle, batı felsefesi Türkiye’de de yaygınlaştı. Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, bu durumu Tabiat Risâlesi’nin başında şöyle anlatır: “1338 [Miladî 1922]’de Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neşe alan ehl-i îmanın kuvvetli efkârı içinde, gâyet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. “Eyvah,” dedim. “Bu ejderha îmanın erkânına ilişecek!”

ÜSTAD BEDÎÜZZAMAN’IN MÜCADELESİ

Üstad Bedîüzzaman’ın îmanın esaslarının ve dinî hayatın, dünya ölçeğinde topyekûn inkâr edildiği bir zaman diliminde duruyordu. Bunun içindir ki;  en mühim iş, taklidî îmanı tahkikî îmana çevirerek îmanı kuvvetlendirmekti. Îmanı takviye etmekti. Îmanı kurtarmaktı. Herşeyden ziyade îmanın esâsâtıyla meşgul olmak kat’î bir zaruret ve mübrem bir ihtiyaç, hatta mecburiyet hâline gelmişti. Çünkü îmanın rükünlerinden birisinde hâsıl olacak bir şübhe veya inkâr, amelde gösterilen lâkaydlıktan çok daha zararlıdır.

Hz. Üstad inkârın kaynağını ve hedefini çok iyi biliyordu. Îmanın kendisini, esaslarını, köklerini hedef alan dinsizliğin cehâletten gelmediğini, fen ve ilimden geldiğini görü­yordu. Onun için bütün kuvvetiyle küfre kar­şı îmanın müdafaa ve güçlendirilmesi için mânevî bir cihada girişti.

O, asrımızda yaşanan bütün toplumsal hastalıkların ana sebebinin îman zayıflığı olduğunu tesbit etmişti. Bu yüzden bütün mesaisini îman üzerinde yoğunlaştırarak toplumda kuvvetli ve tahkiki bir îmanın yerleşmesi için çalışmıştı. Telif ettiği Risâle-i Nur Külliyatı’nda îman esasları büyük bir yer tutar. Pek çok risâle bu konuya tahsis edilmiştir.

Bedîüzzaman Hazretleri batı felsefesine karşı, pek çok risâlesinde “Allah’ın varlığı ispat edilir” kanaatini savunarak cerh edilmez delillerle, iki kere iki dört eder derecesinde bir katiyetle, başta tevhid olmak üzere, bütün îmanî mevzuları isbat etmiştir.

Evet, temelleri yıpratılmış bir binanın oda­larını tâmir ve tezyine çalışmak, o binanın yıkılmaması için ne derece bir faide temin edebilir? Köklerinin çürütülmesine çabalanan bir ağacın kurumaması için, dal ve yapraklarını ilâçlayarak tedbir almaya çalışmak, o ağacın hayatına bir faide verebilir mi?

İnsan dünyasının kökleri ve temelleri, erkân-ı îmâniyedir. Îmanın rükünlerinden en mühim­mi, îman-ı billâhtır; Allah’a îmandır. Sonra nübüvvet ve haşirdir. Bunun için, bir insanın en başta elde etmeye çalıştığı ilim; îman ilmi­dir. İlimlerin esası, ilimlerin şâhı ve pâdişahı; îman ilmidir.

Taklidî bir îman, hususan bu zamandaki dalâlet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî îman ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkikî îmânı elde eden bir kimse, dehşetli dinsizlik kasırgalarına da mâruz kalsa, o kasırgalar bu îmân kuvveti karşısında tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Tahkikî îmanı kazanan bir kimseyi, en dinsiz feylesoflar dahi, bir vesvese veya şüpheye düşürtemez.

ÜSTAD BEDÎÜZZAMAN’IN ÎMAN HAREKETİNİN  GÜNÜMÜZE ETKİLERİ

Bedîüzzaman Hazretleri ikna üzerine kurulu güçlü deliller sunarak İslâm medeniyetinin ba­tı medeniyeti karşısındaki gâlibiyetini temin et­miştir. Bu sâyede İslâm düşünce dünyasındaki batı medeniyetinin olumsuz etkisini kırmıştır. Avrupa medeniyeti merkezli bir dünyanın İslâm medeniyeti merkezli bir dünyaya geçi­şini temsil etmiştir. Üstad Bedîüzzaman bu noktadan Yunan felsefesinin İslâm âlemindeki etkilerini kıran İmam Gazali’ye benzemektedir. Önemli bir fark var ki Üstad Bedîüzzaman dünyaya yayılan ve dünyayı etkileyen Batı medeniyetine karşı durmuştur. Mücadelesi dünya çapında büyüktür.

Güçlü bir îman tesis etmesinden dolayı memleketin emniyet ve asayişine hizmet etmiş ve huzur ve sükûnun yollarını göstermiştir. Aklı temsil eden medrese ve mektebi, kalbi temsil eden tasavvufu yani akıl ve duygu birlikteliğine dayanan bir eğitim modelini sunması eğitimdeki algıları değiştirmiştir.

Risâle-i Nur’dan, milyonlarca insan, kuvvetli bir îmanı ve sünnet-i seniye dairesi içinde İslâmî bir hayat sürme şuurunu kazandı. Bu sâyede nefsanî arzulardan kurtulmaya ve ihlâslı amel işlemeye vesile olmuştur.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,