Bilim ve Teknoloji Kur’ân’la bağdaşır mı?

74. Sayı Soru-Cevap

Kur’ân bir kulluk kitabı olmakla birlikte bütün bilimsel ve teknolojik gelişmelere ışık tutar. Bütün bilim dalları öz ve çekirdek halinde Kur’ân’da yer alır. Denizlerin dibinden Uzay’ın derinliklerine, kâinatın yaratılışından son buluşuna, anne rahmindeki ceninden, arıların hayatına, fiziğin en zor problemlerinden tabiat olaylarına kadar bütün bilim dalları öz ve çekirdek halinde Kur’ân’da yer alır.

Peki, Kur’ân bu bilim dallarından neden açık açık bahsetmez?

Bunun iki temel sebebi vardır:

Kur’ân, her şeyden önce bir “bilim” kitabı değil “kulluk” kitabıdır. Mesela Kur’ân güneşten bahseder. Fakat [highlight]güneşten güneşi tanıtmak için değil yaratıcısı olan Allah’ın kudretini insanlara göstermek için[/highlight] bahseder.

Kur’ân bir “kulluk” kitabı olduğundan her seviyeden insana hitap eder. Eğer Kur’ân yalnız bilimsel meselelerden detaylarıyla bahsetseydi sadece bilim adamlarına hitap eden bir bilim kitabı olurdu. Ve ilim seviyesi yüksek olmayan insanlar Kur’ân’dan gerektiği şekilde istifade edemezlerdi. İşte Kur’ân kimseyi mahrum bırakmamak için bilim ve teknolojiden bazen açıkça bazen de kapalı bırakıp işari olarak haber verir.

İşte Kur’ân’ın 15 asır öncesinde işârî olarak haber verdiği fakat modern bilimin yeni keşfettiği bilimsel gerçeklerden bazıları:

KUR’ÂN VE FİZİK

“… Ne göklerde, ne de yerde zerre ağırlığınca (bir şey) O’ndan gizli kalmaz ve ne bundan daha küçük, ne de daha büyük hiçbir şey yoktur ki, apaçık beyan eden bir kitapta bulunmasın.” (Sebe, 3)

Henüz geçtiğimiz yüzyılda bilimsel araştırmalar sonucu ortaya çıkan “atom altı parçacıklar” (maddenin en küçük birimi olarak bilinen atomun parçalara ayrılabileceği) gerçeğini Kur’ân bundan 15 asır önce haber vermiştir. (Âyette geçen “ذره” (zerre) kelimesi “toz, atom” anlamlarını taşımaktadır.)

KUR’ÂN VE TIP

“Sonra o nutfeyi bir alaka olarak yarattık, sonra o alakayı bir mudga olarak yarattık, sonra bu mudgayı bir takım kemikler halinde yarattık, sonra bu kemiklere bir et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratılışla (insan olarak) meydana getirdik…” (Mü’minûn, 14)

Kur’ân anne rahminde geçen asılıp tutunma “علقه” (alaka), bir çiğnemlik et “مضغه ” (mudga), kemikleri “اعظام” (ızam) ve son olarak da etin “لحم” (lahm) oluşum aşamasını haber verir.

20. yüzyıl teknolojisiyle gelişmiş mikroskoplar ve anne karnının içine giren mikro kameralar sayesinde anne rahmindeki embriyonun Kur’ân’da belirtilen sırayı takip ettiği ortaya çıkmıştır.

Ve başlangıçta gözle görülecek kadar belli fakat detayların anlaşılamayacağı kadar belirsiz bir büyüklükte olduğu, kemiklerin ise daha ileride oluştuğu anlaşılmıştır.

Modern bilimin yakın zamana kadar habersiz olduğu bu gerçek 15 asır öncesinde Kur’ân’da yer almıştır.

KUR’ÂN VE BİYOLOJİ

“Onların (o arıların) karınlarından, renkleri muhtelif bir içecek çıkar ki, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz ki bunda, düşünecek bir topluluk için kesin bir delil vardır.” (Nahl, 69)

Bal üzerindeki bilimsel çalışmalar ilk olarak 19. yüzyılda Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane bünyesinde başlamıştır. Ve ancak geçtiğimiz yıllarda yapılan klinik gözlemler sonucu balın antibakteriyel (bakteri üretmeyen) ve antienflamatuar (iltihabı önleyen madde) özelliklere sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca fruktoz, glikoz şekerleri, magnezyum, potasyum, kalsiyum, kükürt, demir ve fosfor gibi mineraller, B1, B2, B3, B5, B6 ve C gibi vitaminlerin balda bol miktarda bulunduğu görülmüştür.

Kur’ân bugün ilaç sanayinde kullanılan balın bu bilimsel özelliklerini “onda insanlar için bir şifa vardır” cümlesiyle 15 asır önce işârî olarak haber vermiştir.

KUR’ÂN VE ZOOLOJİ (Hayvan Bilimi)

Süleymân da, Dâvûd’a vâris oldu ve dedi ki: “Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize herşeyden verildi. Doğrusu bu, gerçekten apaçık lütuftur.” üleymân’a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı; böylece hepsi (bir arada) düzenli olarak sevk ediliyordu. Nihâyet neml (karınca) vâdisine geldiklerinde, (içlerinde reis olan) bir karınca: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin! Süleymân ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesin!” dedi. Bunun üzerine (Süleymân) onun sözünden dolayı gülercesine tebessüm etti ve dedi ki: “Rabbim! Beni ve ana-babamı ni‘metlendirdiğin ni‘metine şükretmemi ve râzı olacağın sâlih ameller işlememi bana ilhâm eyle ve rahmetinle beni sâlih kullarının arasına kat!” (Neml, 16-19)

Kur’ân, bu âyetlerde hayvanların çıkardıkları seslerin rastgele olmadığına ve birbirleriyle iletişim kurduklarına işaret etmektedir.

Bilim adamları ilk olarak 1968 yılında kuşlar, karıncalar, balinalar ve daha birçok havyan türü üzerinde yaptıkları araştırmalar sonucu hayvanların kendi türleri arasında iletişim kurduklarını gözlemlemişlerdir.

Bugün ise hayvanların değişik sinyaller kullandığı ses bilgisayarı ve ses spektrografı (Ses sinyallerini görsel olarak analiz edip, sesin frekansını ve şiddetini belirlemekte kullanılan alet) analizleriyle tespit edilmeye başlanmıştır.

Meselâ balinaların dilleri ses tonu özelliklerine göre 50 kategoriye ayrılmıştır. Buna göre kendi aralarında kullandıkları ortak dilin yanında, her sürüye özel ayrı ses sinyali ile de iletişim kurabilirler. Gelişen teknoloji ile modern bilimin ancak ulaştığı bu bilimsel gerçekleri Kuran 15 asır önce işârî olarak haber vermiştir.

KUR’ÂN VE JEOLOJİ (Yer Bilimi)

“Allah, yedi (kat) göğü (ve) yerden de onların mislini yaratandır… ” (Talak, 12)

Kur’ân bu âyette Yerkürenin de gökyüzü gibi ayrı ayrı tabakalardan oluştuğuna işaret etmektedir.

Modern jeolojinin temelleri ilk olarak 16. yüzyılda atılmıştır. Gelişen teknolojiyle yapılan çalışmalar sonucu Yerkürenin Litosfer, Hidrosfer, üst Manto, Astenosfer, Alt Manto, Dış çekirdek ve İç çekirdek olmak üzere yedi tabakandan oluştuğu ortaya çıkmıştır.

Ve bilim adamları yerküre tabakalarının bu şekilde yaratılması sayesinde Dünya’da hayatın mümkün olduğu sonucuna varmışlardır.

17. yüzyılda ortaya çıkan bu bilimsel gerçekleri Kur’ân 15 asır önce haber vermiştir.

KUR’ÂN VE KİMYA

“…Hem kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için (birçok) menfaatler bulunan hadid’i (demiri, bir nimet olarak ) indirdik…” (Hadid, 25)

Kur’ân endüstrinin ham maddesi olan demir elementini haber veriyor. Ve âyette geçen “indirdik” “انزلنا” (enzelnâ) kelimesiyle demirin dünyada olmayıp gökten indirildiğine işaret ediyor.

20. yüzyılda yapılan araştırmalar Dünya’daki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur. (Ayrıca “حديد” “hadid” kelimesinin ebced hesabı demirin periyodik cetveldeki atom numarası olan “26”yı verir. )

KUR’ÂN VE ASTRONOMİ

“Geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.” “Yemin olsun o dönüşlü (halden hale giren) göğe!” (Enbiyâ, 33) (Târık, 11)

Kur’ân gök cisimlerinin belli yolları ve yörüngeleri olduğuna ve yörüngelerinin dışında kendi etraflarında da döndüklerine işaret eder.

Asırlar boyunca dünyanın, kâinatın merkezinde sabit olarak durmakta olduğu sanılmıştır. Ancak 17. yüzyılda astronomide ilerleme kaydedildikçe dünya’nın yalnız kendi etrafında değil güneşin etrafında da döndüğü keşfedilmiştir. Aynı zamanda bütün gök cisimlerinin de belli yolları ve yörüngeleri olduğu ortaya çıkmıştır.

Bilim adamlarının asırlar sonra ortaya çıkardığı bütün bu gerçekler ve daha niceleri 15 asır öncesinden beri Kur’ân’da bulunduğu gibi bilimin bundan sonra keşfedeceği bütün bilimsel gerçekler de Kur’ân’da vardır.

[button color=”red” size=”small” link=”http://www.sorusorcevapbul.com” target=”blank” ]sorusorcevapbul.com[/button]

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,