Mehmet Emin Ay İle Mülakât: Anne-baba, çocuğunu sevmelidir ki Allah’ı da sevdirebilsin!

74. Sayı Mülâkatlar

[box type=”note” align=”alignleft” ]Mehmet Emin Ay, 1963 yılında Van’da doğdu. Öğrencilik yıllarında babasından Kur’ân-ı Kerîm’in tilâveti ve kırâati ile ilgili dersler aldı. Van İmam-Hatip Lisesi’ni bitirdi. Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Akademik çalışmaları yanında, müzikle de ilgilenen ve gerek Türk, gerekse Arap makamlarını aynı başarıyla icrâ edebilen Mehmet Emin Ay’ın, Tasavvuf Musikîsi ve Klasik Türk Musikîsi alanlarında otuzu aşkın özgün beste çalışmaları mevcuttur. Halen Uludağ Üniversitesi İlâhiyat fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yapan, Din ve çocuk Eğitimi alanında yayınlanmış pek çok eseri bulunan Prof. Dr. Mehmet Emin Ay, Arapça ve İngilizce biliyor. Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım ve Ailede ve Okulda İdeal Din Eğitimi gibi çocuk ve din eğitimiyle ilgili eserleri yazmış olduğu eserler arasındadır.[/box]
[divider]

Çocuk eğitimi son zamanlarda oldukça önem kazanmaya başladı. Ama hâlâ halkımızda, çocuk eğitimi hakkında tam bir bilinçlenme yok. Yani Çocuk eğitimi dendiğinde ne anlamalıyız. Çocuk eğitimini nasıl tanımlamalıyız?

Bu ilgiyi kimler keşfetti diye sorarsanız bunu cevaplamak daha kolay. Eğitimciler ve bu eğitimcilerin yönlendirdiği yayıncılar. Şu anda ülkemizde çocuk eğitimi konusunda ciddi manada bir yayın trafiği yaşanmakta. Gerçekten bazı yayın evlerinin bu işi profesyonelce yaptığını da söyleyebiliriz.

Editörleri eğitimcilerden seçiliyor, bizâtihî eğitimcilerin yaptığı çalışmalar yayımlanıyor ve dolayısıyla sizin de işaret ettiğiniz gibi zaman zaman bilimsel toplantılarda da, bizim gündeme gelen konular arasında gördüğümüz gibi, son yıllarda ülkemizde çocuk eğitimine yönelik ciddi bir yayın fazlalığı var. Artışı var diyelim.

mehmet-emin-ay.jpgTabi ki bu, yılların getirdiği bir boşluk. Hâlâ yeterince doldurulabilmiş değil. Hâlâ gerektiği şekilde, doyurucu bir şekilde doldurulabilmiş değil, diyebiliriz. Halkımız ise, doğrusunu söylemek gerekirse, bu konuda boşluğunu gidermek için yani çok bilinçli bir tercih yaparak seçimlerde bulunuyor, diyemeyiz. Kitapların kapağına bakarak, yazarına bakarak pek çok kitabın satıldığını söyleyebiliriz. Doğru dürüst hazmetmeden okunduğunu söyleyebiliriz. Veyahut ‘bir gün okurum’ diyerek alınıp da doğrusu henüz daha o vaktin gelmediğini de söyleyebiliriz. Âilelerde görüyoruz biz. Dolayısıyla halkın anladığı anlamda, “Çocuk eğitimi nedir?” diye soru sorarsanız buna cevap vermekte zorlanırım. Ama, bu soruyu eğitimcilerin ortaya koyduğu görüşler çerçevesinde cevaplandırmaya çalışabilirim. O da şu: İnsanoğlu eğitilebilir bir varlıktır. Bu onun fıtratından gelmektedir.

Her insanda birtakım özelliklerle beraber Rabbânî dediğimiz bir yön vardır. Rabbânî yönü aynen insanın Melekî yönü gibi Rabbanî yönü, ilâhî yönü onun terbiye edilebilir özelliğine işaret etmektedir. Rab kelimesi Arapça’da “büyüten, terbiye eden” anlamına gelir. Rabbimiz aynı zamanda bizim terbiye edicimiz anlamına da gelir. Demek ki insan terbiye edilebilir, eğitilebilir bir varlıktır. Ve küçük yaştan itibaren bu özelliği ortaya çıktığı için insan hiçbir şey bilmezken konuşmaya başlıyor, anlamaya başlıyor, okumaya, yazmaya, fikir üretmeye başlıyor. Ve bu özelliği onun hayatının her safhasına yön veriyor.

Düşünebilir misiniz, bir ünlü bilim adamı, buluşlar yapan bir bilim adamı kendisini bu seviyeye çıkaran bu özelliğinin neler olduğunu sordukları zaman, küçükken buzdolabından bir süt şişesini çıkarırken düşürüp kırması sebebiyle annesinin kendisine kızmaması ve sütleri yerden, birlikte süngerle temizlemeleri annesinin bu davranışından hataların pişmanlık duyma değil de ders çıkarma özelliğine sahip olduğu için bu seviyede buluşlar yapan bir kişi haline geldiğini söylüyor. Çok ilginç ve çok güzel bir örnektir. Çünkü orada onun eğitimi için annesi en güzel tedbiri sunmuş ve öyle bir evlat yetiştirmiştir.

Yani insan eğitilebilir bir varlık olduğu için çocuk eğitimi de önemlidir. Çünkü karakterin üçte ikilik bölümü 2 ila 6 yaşlarında teşekkül ediyor. Bu kadar önemli bir oran hayatın bir başka döneminde yoktur. O sebeple siz iyi karakterli insanlar yetiştirmek istiyorsanız çocukluk dönemini de önemsemeniz gerekiyor.

İnsan karakterinin üçte ikisinin 2-6 yaşları arasında oluştuğunu söylediniz, fakat tarihte okuduğumuz bazı olaylarda büyük zâtların büyük şahsiyetlerin anne ve babalarının daha onlar doğmadan bazı şeylere dikkat etmeyi önemsediklerini görüyoruz. Çocuk eğitimi nerede başlar, yani ilk safhası nedir ve nereye kadar devam eder?

Şimdi ideal olanı çocuğun anne karnında geçirdiği dönemden itibaren kontrol altına alınmasıdır. Nasıl tıbbî açıdan bebeğin kalp atış sesleri ve diğer hayâtî fonksiyonları izleniyor ve bu manada annenin sağlığı tehlikeye atılmadan doğum hadisesi gerçekleştiriliyorsa; manevî açıdan da annenin ruhsal durumu çocuğa yansıdığını bu günün tıbbı söylüyor. Manevîyatın yansıdığı bugünün pozitif bilimince ifade ediliyorsa eğer, işte büyük zâtların daha hamilelik döneminde annenin yediğine içtiğine dikkat etmesi, efendim, tefekkürle, tezekkürle, ibâdetle meşguliyetinin çocuğa pozitif yönden yansıdığı da kesindir.

mehmet-emin-ay-ile-mulakat-anne-baba-cocugunu-sevmelidir-ki-allahi-da-sevdirebilsin-anne.jpgDolayısıyla böyle bir durum söz konusu olunca menfî durumların, bir stres hâlinin farklı olumsuzluk meydana getiren menfî ortamlarında anne karnındaki cenine olumsuz yönde yansıdığını söylüyor bugünkü bilim. O bakımdan bu ideal anlamda anne karnında iken eğitimin başlatılması yönünde iyi bir tespittir. Fakat eğitim adına asıl belirleyici zaman dilimini Sevgili Peygamberimizin (sav) bir hadîsinden yola çıkarak belirleyebileceğimizi düşünüyorum. Buyuruyor ki Efendimiz: “Doğan her çocuk İslâm fıtratı üzre dünyaya gelir.

Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder. Sonra ebeveynleri onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar. Eğer anne ve babası Müslüman iseler, çocuk da Müslüman olur.” Dolayısıyla dikkat ederseniz bir çocuğun bu değişime uğradığı çağı Peygamberimiz konuşma çağı ile başlatıyor. O sebeple her hâlükârda bu konuşma çağını önemsememiz gerekiyor. Onun için bizim eğitimin başladığı çağı konuşma çağı olarak belirlememizin pedagojik açıdan da bir takım gerekçeleri var. Konuşma çağı, kişinin din adına adımını attığı, pozisyonunu belirlediği çağdır ve önemsenmelidir. Neden diyecekseniz; “Seni kim yarattı kuzum, söyle bakalım!” dediğimiz zaman Müslüman bir âilede “Allah” diyor, Yahudi bir âilede Yahova öğretiliyor. Bu kadar basit.

Avrupa’da yapılan bir araştırmada “9-10 yaşlarındaki çocukların gözünde bir numaralı adam kimdir?” diye sorulduğunda çocukların ezici bir çoğunluğu anne ve babasını söylemiştir. Bu bağlamda âilenin, ebeveynlerin çocuk eğitimindeki rolü nedir?

Âileler çocuğun dînini belirleyebilecek kadar önemli bir pozisyonda bulunuyorlar. Çünkü hadîs-i şerifte: “Ve anne-babası onun Yahudi, Hıristiyan, Mecusî olmasına sebep olur.” diyor. Dolayısıyla din gibi yaratılıştan getirilen bir boşluğu anne-baba dolduruyorsa eğer bunun dışında kalan ahlâki özellikler, bir takım tutum ve davranışlar, bir takım alışkanlıklar noktasında da çevresi adına birinci anlamda annesi ve babasıdır. Çünkü en çok onlarla beraber olmaktadır. Dolayısıyla örnek olarak da annesini ve babasını almaktadır.

Bizim toplumumuzda sert baba tiplemesi ön plandadır. Saygı dediğimiz zaman baba ile çocuk arasında bir ciddilik, resmiyet anlaşılıyor. Bu doğru bir tutum mudur? Ve böyle bir davranışın çocuk eğitimine etkisi nasıl olur?

Sevgili Peygamberimizin bir tavsiyesi var: “Çocuğu olan onunla çocuklaşsın.” Bu bizim kültürümüzde pek alışık olmadığımız bir tavsiye ve bizim kültürümüzde babalar çocuklarını beşikte severmiş. Neden? Uyurken severmiş. Şimdi uyurken çocuğu seven bir babanın bu sevgisinden çocuğunun haberi olmaz ki.

Hâlbuki çocuk babasının gözünde sevgiyi görmek ister, kollarında ona olan güvenini yaşamak ister, bir korku ânında koşup babasının göğsüne atılmak ister. Yani babası dağ gibi durmalı ve ona kollarını açan, onu kucaklayan bir kişi olarak pozisyon belirlemelidir. Yoksa resmîlik ile eğitim adına, terbiye adına disiplin koymayı birbirine karıştırmamak gerektir. Günlük hayatımızda, meselâ, çok iyi yöneticiler, mesafe koyan, işlerin yürütülmesinde tâviz vermeyen ve fakat insânî ilişkileri noktasında sıcak olan kimselerdir.

Yani bir müessesede bir idareci hizmetliden kendisine çay getirilmesini nâzik bir şekilde de isteyebilir, kaba bir şekilde de isteyebilir. Gelen hizmetlinin hatırını sorarak da çay alabilir, bu konuda hiçbir hatır sormayabilir de. Sert mizaçlıdır, fakat sert mizacıyla beraber hiç hoşgörü sahibi de değildir.

Ama hoşgörülüdür fakat işlerin yürütülmesi hususunda tavizsizdir, hatayı tespit eder, atlamaz. Böyle idareciler vardır ve her zaman için başarılı olanlar sevecen, hoş görülü, işini önemseyen, disiplini elden bırakmayan ve insânî özelliklerini yitirmemiş kişilerdir. Böyle insanların işleri konusundaki hassasiyetleri ve tavizsiz tutumları başkaları tarafından saygı olarak algılanır. Fakat kişiliğinde problem varsa bu işlerine olan tutkuları başkaları tarafından hiçbir zaman anlayışla karşılanmaz ve yardımcı olunmaz.

O sebeple bu âile hayatında da böyledir. Babalar çok şefkatli olmalı, şefkatini göstermeli ve fakat eğitim noktasında olmamalıdır. Anneden çok daha önemli kısmı budur. Çünkü anneler duygularına mağlup olarak tavizler vermelidirler. Bunu biliyoruz.

Asrımızın en büyük yaralarından biri çocuklarımızın gayr-ı İslâmi bir ortamda büyüyüp manevîyattan uzak yetişmeleri. Yani çocuklarımızın İslâm ahlâkı üzerine ve Sünnet-i Seniyye üzerine değil de daha çok Avrupaî tarzda yetişmeleri, internet kafe kültürünün çok yaygın olması, arkadaş çevrelerinin çok bozuk olması, çocuklarımızı muhakkak olumsuz yönde etkiliyor. İşte bu dönemde aileler çocuklarına nasıl bir eğitim sunmalı, bu kötü ortamdan nasıl uzaklaştırmaya çalışmalılar?

Ülkemiz batılılaşma sürecinde maalesef çok büyük yaralar alıyor. Yani internet kafelerden bahsettiniz, zaman zaman Avrupa’ya gidip geliyoruz. Türkiye’deki gibi internet kafe kültürü diye bir hadise yok. Türkiye’deki kıraathane gibi vaktin boşa harcandığı birtakım basit kumarların oynandığı bir ülke bulamazsınız. Ama Türkiye’de böyle. Maalesef orada kütüphaneler dolup taşarken bizim kafelerimiz dolup taşıyor. Problemimiz burada.

Yani onların zaman konusundaki hassasiyetleri, randevularına sadâkatleri, şuurlu bir şekilde mesleklerini benimsemeleri bizde olmayan şeyler olarak karşımıza çıkıyor. Sadece tâkip ettiğimiz modaları, dizileri, sinema kültürleri bizi olumsuz yönde etkiliyor. Yani karşılarına sunabileceğimiz bir alternatifimiz de olmadığı için; bir film üretiyor “Harry Potter” isminde, kasıp kavuruyor bizim çocuklarımız ve gençlerimizi. Yani bunun karşılığında sunabileceğiniz bir masal dünyasıyla zenginleştirilmiş senaryonuz yok.

Filminiz de yok tabiî ki. Bu süreç içinde benim şahsî kanaatim şudur ki: “Kontrolsüz güç, güç değildir” diye bir reklâm sloganı var. Gerçekten kontrolünüzden çıkıyorsa eğer bilgisayar, televizyon vs. her zaman için size zararla dönebilir. O bakımdan anne-babaların her şeyden önce çocuklarına verilmesi gereken din eğitimi, çağından itibaren sağlıklı, yeterli, doyurucu bir inanç, bir îman eğitimini, öğretimini vermesi gerekiyor; bu bir. Hiçbir îman eğitimi ibâdetsiz bir şekilde ayakta duramaz, ibâdetlerle çocuğun dinî tecrübesi yaşamaya imkân verilmelidir; bu da iki.

mehmet-emin-ay-ile-mulakat-anne-baba-cocugunu-sevmelidir-ki-allahi-da-sevdirebilsin-baba.jpgBeraber elinden tutarak gittiğiniz bir park gezisinden sonra çocuğunuzla camiye gitmelisiniz. Ezanın sesini, müezzinin kaametini, imamın tekbirini, cemaatteki o ruhânî havayı, o caminin içindeki derûnî havayı çocuğunuz sizinle birlikte yaşamalıdır. Bu dini tecrübe adına çok önemlidir. Yani çocukluktan itibaren camiyi tanıyamamışsa bir çocuk, belli bir yaştan sonra camide olanı göremez ve anlamsız gelir, camiye de giremez. Bu sebeple îman, ibâdet ve güzel örnek olunarak bir ahlâk gelişimi, bunun yanında dördüncü olarak büyük İslâm âlimlerinin, mütefekkirlerin hayatlarından biyografiler, hatıralar, anekdotlar okuyarak onların bu mânâdaki ihtiyaçları bu şekilde güzel örneklerle doldurulursa, çocuk küçük yaştan dürüstlüğü Abdülkadir-i Geylani Hazretleri’nin bir hikayesinden öğrenirse, inanır ki çok belirleyici şeyler oluyor. Fakat bununla beraber medyanın, kitle iletişim araçlarının ciddi olarak çocukların ruhunda, eğitiminde kirlenme oluşturduğunu görüyoruz. Ve şöyle düşünmek gerekiyor; meselâ işi olan insanlar televizyon seyredecek zamanlarının olamadığını söylüyorlar. Neden?

İşi vardır da ondan. Aslında çocuklarımızın da işi var. Fakat onlar bunun farkında değiller. Yani sadece okul eğitimi yeterli değildir. Okumasının, anlamasının güçlenmesi gerekiyor. Farklı kitaplar önermeliyiz. Birlikte bazı konuları müzakere etmeliyiz. Bunlar için akşam biz âilece toplandığımız bir eğitim saati oluşturabiliyorsak eğer, çocuğumuzu televizyonun bir saatlik, iki saatlik zararından koruyoruz demektir. Bu sebeple işi önemsememiz gerekiyor. Gayretle bu işi ehemmiyetli bularak tedbirlerini almamız gerekiyor. İnternete çocuğumuz küçük yaşta girsin, ama internet onun için bir bilgi toplama aracı olsun. Yoksa vakit kaybedeceği bir zaman öldüren makine haline gelmesin bilgisayar.

Çocuğuyla gayet ciddî anlamda ilgilenen âileler görüyoruz. Ama zihinleri kurcalayan bir soru var: “Çocuğumuza anlatmak zorunda olduğumuz konular soyut mevzular. Çocuğumuza Allah’ı, Melekleri nasıl izah etmeliyiz?” Soyut bir konu… Çocukların yaratılıştan getirdiği inanç boşluğunu biz konuşmaya başladıktan itibaren içinde bulunduğumuz çevre şartlarıyla dolduruyoruz. Allah diyoruz, Müslüman ise. Bu fıtrat boşluğunu âilenin inancına göre dolduruyoruz. Aslında çocuk, “Yavrum, seni yaratan kim?” dediğimiz zaman, cevabını da ona “Allah” olarak öğrettiğimiz, bu Allah kavramının içini de dolduracak ne bilgiye ne beceriye ne de algılamaya sahiptir. Sadece slogan olarak “Allah” öğreniyor, “Lâilâheillallah” öğreniyor.

Fakat buna da çok ihtiyacı var. Nedenini soracak olursanız, ne kadar konuşuyorsa Allah kavramıyla o kadar rahat ediyor. O sebeple Peygamberimizin çocukların kulağına ezan ve kâmet okunması sünnetini de önemsemek lazım. Bu kulağa okunan ezan ve kâmetler bir ses dosyası olarak hafızanın bir noktasında kayıt ediliyor. Çocuk etrafındaki sesleri algılamaya başlayınca bir minareden ezan sesi duyduğunda “Allâhu Ekber” ile kendi zihnindeki, hâfızasındaki “Allâhu Ekber” i çakıştırıyor ve rahatlıyor. Yine çevre ile münasebetleri artınca bir güzel çiçek gördüğünde, bir güzel kuş gördüğünde, “Bu böyle nasıl olmuş?” diye sorduğunda bizim ona verdiğimiz “Allah” cevabı, çocuk için yeterli bir ilgi oluyor.

Bu bir değişmeyen gerçek, bizim her hâlükârda soyut bir takım kavramlar olan melekler ve Cenâb-ı Hakk zor konular olmasına rağmen çocuk buna hazır hâlde dünyaya geldiği için her hâlükârda çocukların çok rahatlıkla bu kavramları öğrenebilecekleri bir yapıya sahip olduklarını söyleyebiliyoruz. Şöyle bir geçiş süreci yaşıyor: Birçok çocukta Allah, bulutların üzerinde, melekleriyle birlikte oturan, dünyanın işini düzenleyen, insanlara iyiliklerde bulunan, aksakallı bir dededir. Bunu yadırgamamamız gerekiyor.

İslâm kültürü açısından meselâ bir kızcağıza Peygamber Efendimiz soruyor: “-Allah nerdedir?” diye, o da: “-Göktedir.” diye cevap veriyor. Peygamberimiz onun bu ifadesini îmanına işaret olarak kabul ediyor. Hâlbuki biz deriz ya, Allah ne göktedir ne yerde. Neden çünkü gökler yücelik, ulviyet ifade ederler ve bu Peygamber Efendimiz tarafından tashih edilmemiştir. Çünkü onun kavrama kapasitesi budur.

Biz biliyoruz ki şu anda içinde bulunduğumuz galaksi binlerce, yüz binlerce galaksiden sadece birisi. Dolayısıyla çocuk bu geçiş sürecini de bu şekilde yaşayabilir. Bizim İslâm toplumları olarak bir avantajımız var. Hıristiyan toplumlarında tanrı ile baba özdeşleştirilir ve babası iyi bir örnek değilse çocuk ikilem yaşar. Bir Hıristiyan çocuk yemekten önce,“Ey babamız verdiğin nimetler için sana teşekkür ederiz” anlamındaki duâyı yapmak istemiyormuş. Kökenine inildiğinde babasının ayyaş bir insan olduğu ve babasından yana mutsuzluk yaşadığı görülüyor. Hâlbuki bizde Allah, hiçbir varlıkla özdeşleştirilmediği için onun yüceliği geçiş anlamında bir kolaylık sağlıyor bize. Az önce anlattığınız hadisede o küçük kızın “Allah göktedir” dediği gibi çocuklarımız da sorulan sorulara buna benzer cevaplar verebiliyorlar. Bu cevaplara anne-babalar bazen kızarak veya “Çok günah bir daha böyle konuşma!” diye karşılık veriyorlar. Veya bir daha böyle sorular sorma diye çıkışıyorlar.

Çocuklarımızın söylediği bize mantıksız gelen cümlelere veya cevaplara karşılık bizim tutumumuz ne olmalıdır?

Çocuklarımızın bu tür konuşmalarına, “Sen nasıl konuşuyorsun?” dememeliyiz. Çünkü çocuk o konuşmasından dolayı bir günaha girmiş değildir. Hatalı olabilir fakat ona bir sorumluluk yükleyen bir davranış değildir. Üç kişiden kalem kaldırılmıştır buyuruyor sevgili Peygamberimiz: Birincisi, uyuyan insandan: Gördüğü rüya ne kadar günah olursa olsun, kişiye rüyasından dolayı günah yazılmaz. İkincisi aklını kaybeden kişi: Aklî yeterliliği kalkınca ortadan cezai ehliyet de kalkar, malûmunuz. Üçüncüsü de ergenlik çağına gelmemiş çocuklar. Bu safhada dinîaçıdan bir sorumluluk yoktur.

Bunun örnekleri bizde var; çocuk soruyor: “Allah ne renk? Allah nerede, gökte mi? Gözleri çok mu büyük ki bizi hep görüyor?” Bunlar çocukça sorulardır. Hepsine bir muafiyeti vardır çocuklarımızın. Bunlara bir takım somut örnekler vererek anlatabiliriz. Faraza diyebiliriz ki bir televizyon stüdyosunda haber müdürünün önünde elli tane monitör var. Ve her birisi farklı yerlerde, farklı ülkelerde duruyor. Oradan muhabirler haber veriyorlar. Hepsinden nasıl haberdar oluyorsa, Allah’ın da böyle melekleriyle birlikte bir karargâhı var. Dünyaya âit olan bütün kameralar vasıtasıyla nerde ne oluyor görüyor. Dolayısıyla seni de görüyor beni de görüyor çünkü her yerde kameraları var. Yani o somut örnek bu soyut örneği kendisine anlaşılmayı kolay kılan örnek olabilir. Şunu söyleyebiliriz netice olarak, soyut şeyleri çocukların kavraması zordur. Fakat çocuk Allah’a inanmaya hazır halde dünyaya gönderildiği için Allah’ı kavramakta çocuk zorluk yaşamaz. İçinde o boşluğu dolduracak bir kavram arar, çevrenin telkiniyle adı belirlenir ve çocuk inanmakla kendini güçlü hisseder.

İnsanın fıtratında birini veya birilerini kendine örnek olarak alma meyli vardır. Günümüzde buna ‘idol’ diyorlar. Müslümanlar için bu örnek kişi Peygamber Efendimiz oluyor. Biz çocuklarımıza Peygamber Efendimiz’i nasıl örnek olarak anlatabilir ve çocuklarımızın kalbine peygamber sevgisini yerleştirebiliriz?

Şunu söyleyebiliriz ki, geçmiş ve gelecek bütün insanlık içinde hayatı en ince detaylarına kadar bilinen tek kişidir Sevgili Peygamberimiz. Onun çocukluk hayatı, gençlik dönemi, evliliği, bir baba olarak, bir dede olarak, bir akraba olarak, bir eş olarak ve bir evlat olarak en ince detaylarına kadar bildiğimiz hususlardır. Çocuklara olan ilgisi, şefkati ve münâsebeti bir müstakil kitap yazılacak kadar çoktur. “Çocuk ve Peygamber” isimli eserimiz, malûmunuz, çocuklara yönelik olarak yazdığımız asr-ı saadet hatıralarından oluşuyor. Sadece bir kitap çocuklarla hatıralarına hasr edeceğimiz kadar bilgi içeriyor. Dolayısıyla Peygamberimizi anlatmak, Peygamberimizi sevdirmek çok kolaydır. Yeter ki onu küçük yaştan itibaren her akşam uyumadan önce çocuğumuza okuyabileceğimiz bir âdet haline getirelim. İçinde peygamberimizi rahatlıkla tanıtabileceğimiz pek çok örnek var. Çocuğun hemen sevebileceği sıcaklıkta hikâyelerdir bunlar, yaşanmış hatıralardır. Peygamberimizi kitap okuyarak, onunla ilgili şiirleri öğreterek, ilâhileri seslendirerek anlatabiliriz.

Asrımızda, Risâle-i Nûr Külliyatı, İslâm âleminde hatta tüm dünyada önemli bir yer tutuyor. Îmanî meseleler, kader meselesi, haşir meselesi gibi konularda akla, mantığa uygun izahlar getiriyor. Risâle-i Nûr’un âile ve cemiyet hayatını ayakta tutması konusunda ne gibi etkileri olmuştur?

Meseleye âile eğitimi açısından bakarsak daha rahat cevap veririz kanaatindeyim; o da şu: İnsanların davranışlarını, tavırlarını belirlemede birinci faktör inançlarıdır. Gerçekten inanç olmadan, îman olmadan bir insanın hayatından zevk alması, hayatına yön vermesi son derece zor bir hadisedir. İnsanın îman ihtiyacı derin bir konu, üzerinde konuşabileceğimiz bir konudur.

mehmet-emin-ay-ile-mulakat-anne-baba-cocugunu-sevmelidir-ki-allahi-da-sevdirebilsin-dua.jpgŞimdi Risâle-i Nûr Külliyatı’nın en bâriz özelliği, gerçekten günümüzde dîne karşı çok büyük bir yöneliş var. Bununla beraber insanları bir takım din dışı unsurlarla meşgul edip oyalamak ve sahte bir mutluluk sunmak için de kitle iletişim araçları bu manada büyük vurgunlarla, ekonomik bir takım menfaatlerle sektör haline gelmiştir. İnançsızlık, ateizm de aynı zamanda ciddi manâda faal bir durumdadır. İnsanların dîne yönelişleri, din çağı, din asrı olacak denilmesine rağmen durmuyor. Bir âile ortamında eğer inançlı fertler o ortamı paylaşıyorsa tabiî olarak burası bir huzur ve mutluluk mekânı haline gelecektir. Yani yuva sizi sadece çatısıyla, duvarlarıyla koruyan değil, bir şeyin paylaşıldığı mekândır. Neden resmi daireler yuva değildir. Çünkü orda işler görülür, kırtasiye, bürokrasi vesaire. Yuva olabilmesi için herkesin birbirini çok sevip sayması gerekir ki bu mümkün olmaz. Âilede genellikle sağlanır bu. Âilede bunu sağlayan da inanç birliğidir.

Gerçekten insanımızın muhtaç olduğu îman hakîkatlerini bütün insanlığa, sadece âile fertlerine değil, anlatma bakımından Risale-i Nur Külliyatı’nın çok büyük bir faydası olmuştur. Âile eğitiminde, yani îman noktasında, kadere teslimiyet, Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiğine râzı olmak, elindekiyle yetinmek, mutlu olmak, kanaatkâr olmak noktasında çok önemli katkıları vardır. Bunu tespit edip ifade etmeliyiz. Ben meseleye böyle bakıyorum.

Genç anne ve babalara çocuk eğitimi ile ilgili ne gibi anekdotlar verebiliriz?

Şöyle söyleyeyim. Bu konuda bir şeye hazır olurlarsa çok şey elde ederler. Profesyonel anne-baba olmalıyım demeli her genç anne-baba. Sevgili Peygamber Efendimiz’in bir hadîsi ve yönlendirmesi var. Buyuruyor ki Efendimiz: “Allah işini en güzel şekilde yapan kulunu sever.” Bizim bu konuda anne-babalar olarak, işini güzel yapan kul olarak Allah’ın sevgisine ulaşma gibi güzel bir müjdemiz var.

Bir marangoz işleyeceği ahşabın cinsini iyi tanımak zorundadır. Çünkü kavak ağacından iyi mobilya olmaz. Bir taş ustası gene öyle, çiftçi gene öyle. Anne baba da çocuğunu, bu malzemeyi iyi tanımalıdır. Bunun için birkaç kitap okuması, çocuğun ruhsal, bedensel gelişimi adına bilgi sahibi olması onu çok rahat cevaplar verme imkânına kavuşturacaktır ki okuyan ve bu işi önemseyen anne-babaların şahsen çok başarılı olduklarını görüyorum. En azından bu konudaki uzman kişilere sorduğu soruların anlamlı ve gerçekten soruya değer bir şeyler olabilmesi için bir şeyler bilmesi gerekiyor. Birkaç kitap çocuk eğitimiyle ilgili okumaları çocuklarını yetiştirirken onlara faydalı olabilir.

Çocuk eğitiminde, yapıldığında sıkıntılar doğurabilir diyeceğimiz neler olabilir?

Bu konuda kültürlere göre farklılıklar olabilir. Biz bir hususta hata ediyoruz. Çocuğu küçük, anlamaz varlık olarak görüyoruz. Hâlbuki Allah, ona öylesine bir idrak kapasitesi vermiştir ki her şeyi kaydediyor. Anlamıyor değil. Fakat içinden çıkarımlarda bulanabilecek tecrübeye sahip değil. Görüyor, kaydediyor size sunamıyor seçenekleri. Ben bir çocuğun en büyük ihtiyacının anne-babası tarafından sevilmek olduğuna inanıyorum. Anne baba sevmelidir ki Allah’ı da sevdirebilsin, peygamberi de sevdirebilsin.

Belki enteresandır ama çocuk annesini babasını severse onların hatırına ibâdet ediyor önce. Ve normal bir geçiştir bu. Çünkü Allah’a ibâdetin henüz daha sırrına ve şuuruna vâkıf değildir. Babası hoşlansın, memnun olsun diye namaz kılıyordur. Ama işte o babasının sevgisidir o namazı kıldıran. O yüzden çocuğa en çok muhtaç olduğu şeyin sevgi ve ilgi olduğunu söylemeliyiz. Buna dair yeterince almalıdır. Tabiî bunu hiçbir zaman şımarıklığa götürecek, seviyesiz, sınırsız bir sevgi olarak sevgide boğulmamalıdır da. Uzun süre çocuğu olmayan anne babaların düştükleri hatadır bu. Dedelerin torunları hakkında düştüğü hatadır bu. Sınır koymamak çocuk açısından bir zulümdür. Sınırsızlık gerçekten çok kötü bir şeydir.

Son olarak Asrı Saadetten aklınızda kalan birkaç hadise dinlemek isteriz.

Tabiî, Sevgili Peygamberimiz (asm) çok sevdiği torunu Hazret-i Hasan ile birlikte bir gün bir davete gidiyorlarmış. Yolları zekât olarak ayrılmış hurmaların yığın hâlinde bulunduğu bir yere düşmüş. Onun kenarından geçerken Hz. Hasan küçük bir çocuk saflığıyla o hurmalardan bir tane almış ve ağzına atmış. Hemen Peygamber Efendimiz müdahale etmiş. Ağzından çıkarmış, tükürtmüş. Ve izin vermemiş bir tek hurma yemesine. Yanındakiler demişler ki: “Çocuk bu, bir hurma yeseydi ne olurdu yâ Resûlallah?” Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: “Hayır! Benim âileme sadaka olarak ayrılmış herhangi bir şey yemek helal değildir.” Hz. Hasan kendisini çok seven dedesinin bu konudaki tavrını hiçbir zaman unutmamıştır. Çünkü Peygamberimizin âilesine ait fertler zekât, sadaka almazlar kabul etmezler. Böyle istemiştir Cenab-ı Hakk, Peygamber Efendimiz de bunu uygulamıştır. Neden? Hiç kimsenin minneti altında kalmamak için. Bu çok güzel bir anekdot, eğitici bir anekdot.

Bir başka hadisede şu: Rafi Bin Amr isminde bir çocuk ağaçları taşlarken bahçe sahibi yakalayıp Peygamber Efendimiz’in huzuruna götürüyor. Tabiî çok mahcup oluyor Rafi. “Niye ağaçları taşlıyorsun?” diye soruyor Peygamber Efendimiz. “Açtım!” diye cevap veriyor. Peygamberimiz onun bir taraftan başını okşarken bir taraftan da şöyle buyuruyor. “Bir daha ağaçları taşlama yavrum. Ama istersen eğer, altına düşenleri alıp yiyebilirsin.” Bir taraftan kapıyı kapatırken diğer taraftan alternatif sunuyor. Çünkü altına düşen haddizatında artık zâyî olmaya yüz tutmuştur. Ama ağaçları taşlamak yanlış bir davranıştır. Karnını doyurmayı engellememiş oluyor. Alternatif sunuyor Peygamber Efendimiz.

Hiçbir îman eğitimi ibâdetsiz bir şekilde ayakta duramaz, ibâdetlerle çocuğun dinî tecrübe yaşamasına imkân verilmelidir; bu da iki. Beraber elinden tutarak gittiğiniz bir park gezisinden sonra çocuğunuzla camiye gitmelisiniz. Ezanın sesini, müezzinin kaametini, imamın tekbirini, cemaatteki o ruhânî havayı, o caminin içindeki derûnî havayı çocuğunuz sizinle birlikte yaşamalıdır. Bu dinî tecrübe adına çok önemlidir.

“Çocuğu olan onunla çocuklaşsın.” (Hadîs-i Şerîf)

Bir Hıristiyan çocuk yemekten önce, “Ey babamız verdiğin nimetler için sana teşekkür ederiz” anlamındaki duâyı yapmak istemiyormuş. Kökenine inildiğinde babasının ayyaş bir insan olduğu ve babasından yana mutsuzluk yaşadığı görülüyor. Hâlbuki bizde Allah, hiçbir varlıkla özdeşleştirilmediği için onun yüceliği geçiş anlamında bir kolaylık sağlıyor bize.

Peygamberimizin çocukların kulağına ezan ve kâmet okunması sünnetini de önemsemek lazım. Bu kulağa okunan ezan ve kâmetler bir ses dosyası olarak hafızanın bir noktasında kayıt ediliyor. Çocuk etrafındaki sesleri algılamaya başlayınca bir minareden ezan sesi duyduğunda “Allâhu Ekber” ile kendi zihnindeki, hâfızasındaki “Allâhu Ekber” i çakıştırıyor ve rahatlıyor.

Gerçekten insanımızın muhtaç olduğu îman hakîkatlerini bütün insanlığa, sadece âile fertlerine değil, anlatma bakımından Risâle-i Nur Külliyâtı’nın çok büyük bir faydası olmuştur.

“Ben bir çocuğun en büyük ihtiyacının anne-babası tarafından sevilmek olduğuna inanıyorum. Anne baba sevmelidir ki Allah’ı da sevdirebilsin, peygamberi de sevdirebilsin.”

Yani yuva sizi sadece çatısıyla, duvarlarıyla koruyan değil, bir şeyin paylaşıldığı mekândır.

Çocuğu küçük, anlamaz varlık olarak görüyoruz. Hâlbuki Allah, ona öylesine bir idrak kapasitesi vermiştir ki her şeyi kaydediyor.

[button color=”red” size=”small” link=”http://dergi.irfanmektebi.com/sayi/05/” target=”blank” ]Bu yazı İrfan Mektebi Dergisi’nin Nisan 2007 tarihli 5.sayısında yayınlanmıştır![/button]

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,