Halil Gönenç İle Mülakât: Duâ, İbâdetin Beynidir

74. Sayı İbadet Mülâkatlar
Halil Gönenç İle Mülakât: Duâ, İbâdetin Beynidir

[box type=”note” align=”alignleft” ]Halil Gönenç, Mardin Savur’da doğdu. Özel Medrese Öğrenimi ile yetişti. 12 yaşlarında Suriye’ye giderek 8-9 yıl kadar M.Latif Anudi’den Türkiye’de her ikisinin de ismi Abdulvehhab olan hocalardan ve Nurşin’de Şeyh Maşuk Efendi’den ders aldı. Öğrenimi sırasında Sarf, Nahiv, Mantık, Münazara, Belağat, Kelam, Fıkıh Usulü ve Fıkıh, Tefsir Usulü ve Tefsir ,Hadis Usulü ve Hadis okudu. Halfeti, Kızıltepe (1959-66), Urfa (66-76) Müftülükleri ile Diş Haseki Eğitim Merkezi’nde Fıkıh ve Tefsir hocalığı yaptı. Çeşitli Gazete ve Dergiler’de Makaleleri yayımladı.[/box]

[divider]

Cenâb-ı Hakk duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var buyuruyor. Acaba duânın insana bu kadar ehemmiyet kazandırmasının sebebi nedir?

Bismillahirrahmanirrahim elhamdüllillâhi rabbil âlemin. Vessalâtü vesselâmü alâ seyidine Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmain. Duâ, sözlükte çağırış anlamındadır. Istılahta ise Mevlâ’nın rızâsını kazanmak için ulûhiyet kapısını çalıp ubûdiyeti kendilerine arz etmektir.

Cenâb-ı Hakk, İslâmi esas ve temelleri oluşturan namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibâdetleri emrettiği gibi, duâ ibâdetini de emretmiştir. Yani duâ müstakil bir ibâdet ve ehemmiyetli bir kulluğun ifadesidir. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: “Duânız olmasaydı ne ehemmiyetiniz var?”

Duâ Allah’ın emri olduğu gibi fıtrî bir ibâdettir. Yani her mükellef fıtraten Allah’a yalvarıp, musîbet ve belalara dûçar olduğunda Allah’a yönelmek için zorunlu olduğunu hissediyor. Cenâb-ı Hakk meâlen şöyle buyuruyor: “O müşrikler vapura binip deniz dalgalarına tutulduklarında samimi olarak Allah’a yalvarıyor. Onları karaya çıkarınca da yeniden Allah’a şirk koşmaya devam ediyorlar.” Bütün gök ve yer mahlûkları lisan-ı hâl ve kalleriyle Allah’ı tesbih ve tahmid edip ihtiyaçlarını karşılamak için dest-i ubûdiyetlerini yukarıya doğru kaldırıp Allah’a yalvarıyorlar. Duâ eden kişi, kâinatın her çeşidini yaratan, küçük büyük bütün ihtiyaçlarını karşılayan bir Zât-ı zül-Celâl’in varlığına inanıyor. Ve her şeyi görüp tanıdığı için beni de görüyor tanıyor ve sesimi işitiyor ve bütün isteklerimi biliyor diye inanıyor. İşte bu zihniyet ve bu düşünce büyük bir tevhîdin ve samimiyetin ifadesidir. Gerçekten böyle bir duâ büyük bir ibâdettir. Ve insanı yücelere yükselten bir hüviyete sahiptir. Evet duâ, namaz, oruç, hac ve zekat gibi yapılması gereken diğer ibâdetler gibi değerlidir. Hatta onların hulâsasıdır, özüdür ve beynidir.

Hz. Peygamber (asm) “[highlight]Duâ, ibâdetin beynidir[/highlight]” buyurmuşlardır. Beyni olmayan bir canlının yaşaması mümkün olmadığı gibi, duâsı olmayan bir ibâdetin de yaşaması ve kabul olunması mümkün değildir. Bunun için namazda ve namazın akabinde, arafede, tavafta, sa’yda bol bol duâ ediyoruz. İşte duânın ehemmiyeti buradan kaynaklanıyor.

Etmiş olduğumuz her duâya cevap olduğunu Kur’ân haber verdiği halde, bazen duâlarımızla istediğimiz şeyler vücuda gelmiyor. Acaba bu cevabı nasıl anlamamız gerekiyor?

Her ibâdetin şartları olduğu gibi duânın da bir takım şartları vardır. O şartlara riâyet edilmezse duânın kabulü söz konusu değildir. Mesela namazın bir kaç şartı vardır onlardan birisi abdest almaktır. Abdest almadan namaz kılmak câiz olur mu? Elbette ki olamaz! Aynı şekilde duânın da birçok şartları vardır o şartlara riâyet edilmesi gerekir. Eğer riâyet edilmezse duâ makbul değildir.

halil-gonenc-ile-mulakat-dua-ibadetin-beynidir.jpgOnlardan birisi haramdan sakınmaktır. Bir kimse haram yollarla kazanç sağlayıp haramla beslenirse, haram elbise giyinirse, meşru olmayan bir yeri mesken olarak edinirse, bu kişi istediği kadar duâ etsin, istediği kadar Arafat’ta, tavafta, Kadir gecesinde, Ramazan gecelerinde, kutsal yer ve zamanlarda Allah’a yalvarsın, hiç bir faydası olmayacaktır. Hazret-i Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: “Allah u Teâlâ temizdir, ancak temiz olanı kabul eder.” Allah u Teâlâ, peygambere verdiği emri, müminlere de vermiştir. Allah ü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey peygamberler! Helal şeyleri yiyiniz, iyi amel işleyiniz.” Yine buyuruyor ki: “[highlight]Ey müminler! Size verdiğimiz rızkın helalinden yiyiniz ve güzel amel işleyiniz.[/highlight]” Peygamber (asm)’ın bu hadîs-i şerifte ifade ettiği gibi peygamberlere verilmiş olan emrin aynısı müminlere de verilmiştir. Bunun için mutlaka peygamberlerin yaptığı gibi bizim de yapmamız lazımdır. Hadîs devam ediyor: Bazı kimseler uzak yollardan, saçı sakalı birbirine karışmış toz toprak içerisinde Arafat’a, Kâbe’ye geliyor ve ellerini göğe doğru kaldırıp “Ya Rab! Ya Rab!” diyor. Hâlbuki yediği yemek haram, içtiği şey haram, giydiği elbise haram ve haram ile beslenmiştir. Onun duâsı nasıl kabul edilecektir? Elbette ki kabul edilmeyecektir.

Şunu da bilmemiz gerekir ki, duânın kabulü çeşit çeşittir. Bazen duâ eden kimsenin istediği şeyi değil, Allah u Teâlâ başka bir şey veriyor. Daha âlâsını veriyor ama. Mesela Hazret-i Meryem’in annesi Beytül Makdis’e hizmet etmek için Cenâb-ı Hakk’a duâ ediyor ve diyor ki: “Hamile olduğum cenini, samimi olarak senin için adadım, benden kabul eyle. Sen duâları kabul ediyor ve işitiyorsun.” O zamanda Beytül Makdes’e hizmet etmek için kız değil erkek tahsis ediliyordu. Meryem’in annesi bir erkek evlat doğuracağını umuyordu. Fakat Hz. Meryem’in annesi erkek evlat doğurmadı, bir kız evlat doğurdu. Ve böyle olunca sukut-u hayale uğradı. Üzülerek dedi ki: “Ya Rab! Ben bir kız doğurdum, kız da erkek gibi değildir.” Neticede Hz. Meryem’in annesi bir erkek evlat getirmedi, ama ulûl azîmden Hz. Îsâ gibi zâtı doğuracak bir kadını, bir Meryem’i kendisine ikram ediyor. İşte duâsı kabul olunmuştur. Hem de en âlâ bir şekilde kabul olunmuş sayılır.

Bazen de oluyor ki duâ eden kimsenin istediği şey belki kendisine verilmiyor; fakat daha sonra âhirette, daha güzelini verecektir. Çünkü eğer dünyada kendisine o istediği şeyi vermiş olsaydı aleyhinde olacaktı ve helâkına vesile olacaktı. Bunun için Cenâb-ı Hakk bazen duâları kabul ediyor, fakat o duâları
âhirete erteliyor.

Sünnet-i Seniyye’ye göre nasıl duâ etmeliyiz? Hangi şartlarda duâmız makbul olabilir?

Duânın şartları olduğu gibi edepleri de vardır. Duâ eden kimse, o edeplere de riâyet etmesi gerekir:

1. Arafe, Ramazan, Cuma ve seher gibi kutsal, mübarek zaman ve mekânları fırsat olarak telakki edip, o mekânlarda, o zamanlarda Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak.

2. Kıbleye doğru yönelip ellerini kaldırarak açmalı. Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor: “Ellerini göğe doğru kaldırıp duâ eden kimsenin ellerini boş olarak çevirmekten haya ediyorum.” (Ebû Dâvud)

3. Duâ ederken sesi ne çok yüksek ne de çok alçak tutmalıdır. Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor: “Duâ ederken sesini çok yükseltme, çok da alçak tutma. İkisinin arasında bir yol tut!”

4. Duânın kabul edileceğini ummalıdır.

5. İçten ve samimi olarak duâ etmeli.

6. Kâfiye uydurmak için çaba göstermemelidir.

Bazı dinî otoriteler tarafından meleklerin aklı olmadığına dair açıklamalar yapılıyor. Bu açıklamalarla ilgili kanaatiniz nedir?

Bir âyet i kerimede açıkça ifade ediyor ki, meleklere emir veriliyor ve onlar da mükelleftirler ama bu melekler asla Allah’a âsi olmazlar. Ve Allah’ın onlara verdiği emri yerine getirirler. Başka bir âyette, meâlen, sizinle birlikte sizin amelinizi, sözlerinizi, her şeyinizi yazan kiram-i kâtibin vardır, meleklerdir bunlar. Ve bizi koruyorlar koruyucudurlar. Bu melekler ne yaptığımızı biliyorlar. “Ne yapıyorsanız bunu biliyorlar” buyruluyor.

Peki madem bizimle birliktedirler, mademki bizi muhafaza ediyorlar, yaptığımızı biliyorlar, asla Allah’a karşı gelmiyorlar, isyan da etmezler. Acaba bunlar mükellef olduklarına göre, nasıl akılsız olacaklardır? Akılsız olmaları mümkün müdür? Akılsız ise niye mükellef olsunlar.Çünkü mükellef olmayan kimseye emir de gelmez, emir verilmez, men edilmez. Hâlbuki açıkça ifade ediyor ki âyet i kerime: “Allah’ın onlara verdiği emre asla karşı gelmezler” Başka bir âyet-i kerîmede ne diyor: “Hem gökte hem yerde ne varsa mahlûklar Allah’a secde ettikleri gibi melekler de secde ediyorlar.

Yani buna benzer yüzlerce âyet var ki, meleklerin akıllı ve mükellef olduklarını beyan ediyorlar. Bunun için bir kimse “Meleklerin aklı yoktur!” dese, cinlerin aklı yoktur dese, bu söz küfre kadar gidebilir. Sen melekleri göreceksin ki arşın etrafını kuşatmışlar ve Allah’ı tesbih ediyorlar, Allah’a hamd ediyorlar ve istiğfar ediyorlar.

halil-gonenc-ile-mulakat-dua-ibadetin-beynidir-camii.jpgPeki, bunlar ibâdet yapıyorlar, bu melekler Allah’ın kıymetli kullarıdırlar. Kul olduktan sonra elbette ki bunlar akıllı kimselerdirler. Akılsız olamazlar. “Akılsızdır” demek küfürdür, başka bir şey değildir. Ancak o benim gibi değildir insanlara benzemiyorlar belki beyinleri yok ama idrak şeyleri vardır. İdrak ediyorlar biliyorlar. Bilgileri var. Hatta bütün peygamberlere vahiy getiren kimdir?

Cebrail-i Emîn’dir, O da bir melektir. Onlara ilim veren, onlara malumat götüren Cebrail-i Emîn’dir. Peygambere öğretmenlik yapan Cebrail-i Emîn’dir. Bütün Kur’ân’ı Kerîm’i vahiy eden kimdir? Cebrail-i Emîn’dir. Şimdi Cebrail’e akılsız diyeceğiz, bilgisiz diyeceğiz, bu küfürden başka bir şey değildir!

Bu asra baktığımızda hiçbir zamanda olmadığı kadar ulûhiyeti inkâr fikri ile tek bir cemaat şeklinde Kur’an’a ve İslâm’a saldırılmaktadır. Buna rağmen Kur’ân mağlup olmamış, İslâm güneşi daha da parlamıştır. Sizce Kur’an’ın bu galibiyetinde Risale-i Nûr’un yeri nedir?

Kur’ân’ı Kerîm malûm olduğu gibi Peygamber (asm)’ın zamanında yaşayan insanlara hitap ettiği gibi, sonraki asırlara da hitap etmiştir. Gerçekten de Kur’ân-ı Kerîm, zamana göre sanki hitabesi değişiyor, gençleşiyor. Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzı her asırda tecelli ediyor. Ve bu zamanda da birçok mütefekkirler Müslüman olmadıkları halde Kur’ân-ı Kerîm’in fesahatine karşı ve fevkalade verdiği bilgiye karşı hayran oldukları için, “ilâhî bir kelâmdır, mu’ciz bir şeydir” diyorlar. Bunun için Kur’ân-ı Kerîm bizzat kendi kendini ispat ediyor.

“Bütün insanlar, cinler bir araya gelseler ve birbirini destekleseler de Kur’ân-ı Kerîm’in elbette benzerini getiremeyeceklerdir” diyor. Âyetin hulâsasını izah ediyorum: “Benzerini getirmek için bir araya gelseler de yapamazlar” diyor. Benzerini getiremezler. Yani Kur’ân-ı Kerîm bizatihi mûcizedir. Her zamanda kendi varlığını ispat etmiştir. Elbette ki her zamanda büyük insanlar, Kur’ân-ı Kerîm’in gerçeklerini hakikatlerini ifade etmişler, halka açıklamışlardır. Ki peygamberin de hadîsi var; Her yüz senenin başında Cenâb-ı Hakk bir müceddid gönderiyor. İslâmi gerçekleri, Kur’ân-ı Kerîm’in hakikatlerini ortaya çıkarıyor ve halkın imanını tazeliyor ve kuvvetlendiriyor; hadîsle sahihtir.

Bu zamanda da gerçekten İslâm âleminde büyük cemaatler olmuştur. Onlardan biri de Risâle-i Nûr’un müellifi, büyük âlim, büyük fikirler ortaya atmış ve Kur’ân-ı Kerîm’in müdafaası hususunda büyük hizmet vermiştir. Bunu inkâr etmek de mümkün değildir. Mesela bu zamanda Pakistan’da bakıyoruz ki, bazı büyük yazarlar, büyük cemaatler ortaya çıkıyor. Mısır’da çıkıyor. Suriye’de çıkıyor. Türkiye’de çıkıyor ve bütün İslâm âleminde bu cemaatler bir araya gelmeden de, aynı hakikati müdafaa ediyorlar ve birleşiyorlar. Bunun için Risâle-i Nûr’un da bu sahada büyük hizmeti olmuştur. İnkâr etmek de insafsızlıktır.

[button color=”red” size=”small” link=”http://dergi.irfanmektebi.com/sayi/06/” target=”blank” ]Bu yazı İrfan Mektebi Dergisi’nin Mayıs 2007 tarihli 6.sayısında yayınlanmıştır![/button]

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,