Sevgi mûcizedir

71. Sayı

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
Bedîüzzaman Hazretleri bu âyet-i kerimeyi mealen şöyle izah eder: Âyetin îcaz denilen sözü kısa kesmesinde bir mûcize vardır. Çünki çok cümleler, bu üç cümlenin içine yerleştirilmiştir. Şöyle ki: Şu âyet-i kerime insanlara diyor ki: “Allah’a îmanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Mâdem îmanınız var Allah’ı seversiniz, şüphesiz Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği Zâta (asm) benzemenizdir. O’na benzemek ise, O’nun yaşadığı gibi yaşamaktır. Ne zaman O zâtın yaşadığı gibi yaşarsanız, Allah da sizi sevecek. Zâten sizin Allah’ı sevmeniz, O’nun sizi sevmesi içindir. Zira O’nun sevgisine sizin ihtiyacınız var. Fakat sizin sevginize O’nun hiç bir ihtiyacı yoktur.” İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki insan için en mühim yüce maksad, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisini kazanmaktır. Bu âyet açıkça ifade ediyor ki o yüce mertebe olan Cenâb-ı Hakk’ın sevgisini kazanmanın yolu, Peygamberimiz (asm) gibi yaşamak ve O’nu kendimize rehber etmektir.
Şunu da bilmemiz gerekir ki insan yaratılış itibariyle, şu kâinatın Hâlık’ına karşı hadsiz bir sevgi üzerine yaratılmıştır. Çünkü insanın yaratılışında güzelliğe muhabbet, mükemmelliğe tutkunluk, ihsana ve iyiliğe karşı sevmek vardır. Bunların derecesine göre o sevgi artar. Aşkın en son mertebesine kadar gider. Zâten aşk, sevginin şiddetlenmiş ve kuvvetlenmiş hâlidir. Aksi halde güzellik, mükemmelik ve ihsanın eksilmesi nisbetinde de sevgi azalır.
Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde, kâinat kadar bir sevgi yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hâfıza, bir kütübhâne hükmünde binler kitab kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki: Kalb-i insan, kâinatı içine alabilir ve o kadar sevgiyi taşıyabilir.
Mesela, tırnak kadar kuvve-i hâfızaya sâhip bir adamın (Be­dî­üz­zaman’ın) kafasında, doksan kitabın kelimeleri yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak hâfızasının sahifesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merak ettiği ve ona hoş gelen mânâları ve kelimeleri ve suretleri ve sesleri o tırnak kadar kuvve-i hâfızanın sahifesinde istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütübhane kadar bütün ezberlediklerinin aynısını orada mevcud ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor. Bu hâl insanın kalbinde sonsuz bir sevgi yeteneğinin varlığını isbat eder.
Evet, insanın asıl vazifesi, hayatının âyinesinde görünen Şems-i Ezelî olan Cenâb-ı Hakk’ın nurlarını hissedip sevmektir. Şuur sâhibi olarak O’na şevk göstermektir. O’nun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde nurunun aksini yerleştirmektir. İşte bu hakikate binaendir ki insanı âlâ-yı illiyyîne çıkaran ve mahlûkatın en şereflisi olduğunu gösteren bir hadîs-i kudsînin meal-i şerifi olan: مَنْ نَه گُنْجَمْ دَرْ سَمٰوَات و زَمِينْ ٭ اَزْ عَجَبْ گُنْجَمْ بَقَلْبِ مُؤْمِنِينْ yani “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım” denilmiştir.
Mâdem insanın yaratılışında iyiliğe, güzelliğe ve mükemmelliğe karşı böyle sonsuz bir sevgi yeteneği vardır. Ve mâdem bu kâinat Hâlık’ının, kâinatta gösterdiği eserleriyle, açıkça varlığı sâbit olan sonsuz mukaddes bir güzelliği var. Ve yine bu varlıkların üzerinde görünen ve varlıklarla ortaya çıkan sanat nakışlarıyla, ister istemez varlığı kabul edilen sonsuz derecede mukaddes bir mükemmelliği vardır. Ve bütün hayat sâhiblerinde ortaya çıkan ve inkâr edilmeyen ve gözle görünen nihâyetsiz her türlü ihsan ve ikramı vardır. Elbette Cenâb-ı Hak’ta bulunan bu sonsuz güzellik, mükemmellik ve ihsan, şuur sâhiblerinin en mükemmeli ve en muhtacı ve en çok tefekkür edeni olan insandan, hadsiz bir sevgiyi ister.
Evet, her bir insan, O Hâlık-ı Zülcelal’e karşı sonsuz bir sevgi yeteneğine sâhip olduğu gibi, O Hâlık dahi herkesten ziyade cemâl, kemâl ve ihsanına karşı hadsiz bir sevilmeyi hak etmiştir.
Bütün kemâlatın esası olan bu hakikatin daha iyi anlaşılması için şöyle bir örnek verebiliriz: Mesela bir nehrin kenarındayız. Karşımızda güneş var. Nehrin üzerindeki su kabarcıkları bizimle güneş hizasına gelince parlıyorlar. O çizgiyi geçince sönüyorlar. Arkadan gelenler, öncekiler gibi güneş hizasına gelince aynı parlamayı gösteriyorlar, geçince de sönüyorlar. Durumun bu şekilde devam etmesinden anlıyoruz ki karşımızda bir güneş var. O kabarcıklar parlamalarıyla güneşin varlığını ve nurunu isbat ettikleri gibi, sönüp gittikten sonra arkadan gelenlerin aynı parlamayı yapmaları güneşin devam ve bekasını gösterir. Aynen öyle de kâinatın kuruluşundan bugüne kadar zaman nehrinde akıp giden varlıklar, vücuda gelince güzellik, mükemmellik ve onlara yapılan ihsan ve iyiliklerle parlıyorlar. Ölüp gittikten sonra bunların arkasından gelen varlıkların, aynı parlamayı göstermeleri, sonsuz bir güneş olan Cenâb-ı Hakk’ın güzelliğinin, mükemmelliğinin ve ihsanının varlığını isbat eder. O varlıkların ölüp hayattan gitmeleri ve arkadan gelenlerin yine güzellik, mükemmellik ve ihsan ile parlamaları O zâta mahsus güzelliğin, mükemmelliğin ve ihsanın, o varlıklar gibi geçici olmayıp sonsuza kadar devam ettiğini gösterir.
Hem Cenâb-ı Hak, hikmetinin gereği olarak, bizim O’nu sonsuz derecede sevmemiz için, sonsuz bir sevgi yeteneğini bize vermiştir. Bütün dünyayı sevsek, ikinci bir dünya olsa onu da severiz. Varlığından haberdar olduğumuz sevilecek hangi varlık varsa, severiz. Bütün varlıkları sevdiğimiz halde yine de sevgimiz doymaz. Nasıl ki on beş tonluk bir balina, içinde yaşadığı bir denizin varlığını gösterir ve isbat eder. Eğer o balina o denizde bırakılırsa aradığını bulur ve rahatla yaşar. Yoksa onu küçük havuzlarda, nehirlerde ve akvaryumda yaşattırmaya çalışırsak yaşayamaz.
Aynen öyle de insandaki sonsuz sevgi, fâni sevgililerle tatmin olup doyamaz. Hatta cennet bile, kalbdeki o sevginin ihtiyacına cevap veremez. Çünkü o kalp Allah’ın aynasıdır. Cenâb-ı Hak’tan başka hiçbir sevgiliye râzı olmaz. Aynen öyle de biz de balinaya benzer sevgimizi, fâni şeylerle avutmaya çalışırsak, yaşamaz; ölür gider. Eğer sonsuz bir derya olan Cenâb-ı Hakk’ın cemâl, kemâl ve ihsanına sarf etsek, o sevgimiz aradığını bulur. Hayat suyu içmiş gibi bâki olan cemâl-i İlahî ile beka bulur; devam eder.
Hem denilebilir ki bütün hislerin ve duyguların temeli ve esası, Allah’ın zâtına karşı sarf etmemiz için bize verdiği nihâyetsiz sevgi yeteneğidir. Hatta insan-ı mü’minde bulunan hayatına ve bekasına ve vücuduna ve dünyasına ve nefsine ve varlıklara karşı türlü türlü sevgiler ve şiddetli irtibatlar, Cenâb-ı Hakk’ı sevmek için bize verilen sevginin sızmalarıdır. Hem insandaki çeşit çeşit kuvvetli duygular ve hisler, Cenâb-ı Hakk’ı sevmenin o duygulara dönüşmesidir. Ve başka şekillere girmiş sızıntılarıdır.
Mesela hakta sebat edip vazgeçmemek için inat etmenin esası, hakka karşı sevgiden ileri gelir. İşte bu sevgi, inat şeklinde ortaya çıkar. Hayatına ve malına zarar vermek isteyene karşı düşmanlık, o hayat ve mala karşı olan sevginin bir neticesidir. O sevgi, düşmanlık suretinde ortaya çıkıyor. Bir dostun ölümü, mal ve mülkün insanın elinden çıkması, üzüntüye ve kedere sebeb olur. Aslında o sıkıntı, kaybettiklerimize karşı olan sevgimizin üzüntü suretinde ortaya çıkmasıdır. Hastalığın elemi, sıhhat ve afiyete karşı olan muhabbetin bir neticesidir. O sevgi; elem suretinde gerçekleşiyor.
Mâlumdur ki insan kendi saadetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadar olduğu zâtların saadetleriyle dahi mütelezziz oluyor. Ve kendini beladan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever.
İşte bu hâlet-i ruhiyeye binaen insan, eğer her kişiye âit, Cenâb-ı Hakk’ın her çeşit ihsanlarından yalnız şunu düşünse ki: “Benim Rabbim beni ebedî yokluk karanlıklarından kurtarıp bu dünyada bir güzel dünyayı bana verdiği gibi, yine ecelim geldiği zaman beni ebedî olarak yok edilmekten kurtarıp bâki bir âlemde sonsuz ve çok şaşaalı bir cennet âlemini bana ihsan ediyor. Ve o âlemin her türlü lezzetlerinden ve güzelliklerinden istifade edecek ve o âlemi gezip tenezzüh edecek görünen ve görünmeyen hisleri ve duyguları bana nimet olarak veriyor. Bütün bunları bana verdiği gibi, çok sevdiğim ve alâkadar olduğum bütün akraba ve dostlarıma ve kendi cinsim olan bütün insanlara da öyle hadsiz nimetleri veriyor. Ve o ihsanlar bir cihette bana âit oluyor. Zira onların saadetleriyle mesud ve mütelezziz oluyorum. Hiç şüphe yok ki bu ihsanlar nihâyetsiz bir muhabbeti gerektirir.”
Mükemmellik meselesi ise, atomlardan yıldızlara, sineklerden me-
­lek­lere, dünyadan tâ âhi­rete kadar Ce­nâb-ı Hakk’ın yarattığı bütün varlıklarda taklid edilmez ve bir benzeri yapılamaz son derece mükemmel bir sanat mûcizesidir. Âyet-i kerimede geçtiği gibi Cenâb-ı Hak, her bir varlığı vazifesine göre en güzel bir sanatla yaratmıştır. Öylesine ki İmam Gazalî gibi bütün ehl-i akıl ittifakla “varlıkların hepsi de nasıl gerekiyorsa o şekilde yaratıldıklarını ve bundan daha güzelini aklın düşünemediğini” kabul etmişlerdir. Şüphesiz ki bu eserler, onları yaratan Zât’ın bütün isim ve sıfatlarıyla mükemmel bir zât olduğunu gösterir.
Evet, bir eserin mükemmel olması fiil denilen yapılan işin mükemmelliğini, o işin mükemmelliği ise o işin faili olan ismin mükemmelliğini, fail ve isim ise o isim sâhibinde bulunan sıfatın mükemmelliğini gösterir. Sıfat ise şuunat denilen her türlü işi yapma yetenek ve kabiliyetinin mükemmelliğini, o mükemmel olan şuunat ise ona mâlik olan Zât’ın sonsuz kemâlata sâhip olduğunu isbat eder.
Zira eser fiilden, fiil sıfattan, sıfat şeinden, şein ise Zât-ı Zülcelâl’den geliyor. Elbette böyle nihâyetsiz bir kemâl nihâyetsiz bir sevgi ve muhabbeti iktiza eder.
Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz cemâl ve güzelliğe sâhip olmasını da yine eserlerin üzerindeki güzelliklerle anlamak mümkündür. Cemâl-i İlahînin tecellisi ise iki suretledir. Birisi, mânevîdir. Îman, marifet, muhabbet, şefkat ve ilim güzelliğinden tut tâ cennetteki saadet-i ebediyenin güzelliğinden ve Ce­mâlullah’ı görmekte bulunan ni­hâ­yet­siz güzellikler, o güzellikleri ihsan eden Cemîl-i Zülcelâl’in sonsuz cemâline delâlet eder.
İkincisi, maddîdir. Çiçeklerin, mey­velerin, baharın ve yeryüzündeki bütün varlıkların güzelliğinden tut, tâ gözün görmediği, kulağın işitmediği, kalbin düşünemediği ve dilin tarif edemediği Cennet’in ve Cennet’teki bütün varlıkların güzellikleri, onları yaratan ve onlara o güzelliği veren Zât’ın sonsuz derecede mükemmel ve nihâyetsiz bir güzelliğe sâhip olduğunu gösterir. Elbette bu nihâyetsiz güzellik, güzelliğe âşık olan insanlardan sonsuz bir sevgi ve aşkı iktiza eder.
Mâdem َاْلاِنْسَانُ عَبِيدُ اْلاِحْسَانِ “insan iyiliğin kölesidir” kaidesine binaen, herkeste iyiliğe, mükemmeliğe ve güzelliğe karşı bir sevgi var. Elbette saymakla bitiremediğimiz bu hadsiz ve sonsuz iyilik, mükemmellik ve güzelliklere karşı insanın kâinat kadar bir kalbi olsa, Cenâb-ı Hakk’ın iyilik, mükemmellik ve güzelliğine karşı sevgiyle dolması ve doldurulması gerekir. İnsan bizzat o sevgiyle kalbini doldurmasa da yine istidadıyla, îmanıyla, niyetiyle, kabulüyle, takdiriyle, şevkiyle, lüzumlu görmesiyle, irâdesiyle o sevgiyi kalbine doldurmak isteyecektir.
Yâ Rab! Sevginle ve Habibinin sevgisiyle ve bizi Sana yakınlaştıracakların sevgisiyle bizi rızıklandır. Emir buyurduğun gibi, bize istikamet ver. Âhirette de rahmetin ve rü’yetinle bizi şereflendir. Âmîn…

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,