Kadirşinaslık

71. Sayı

PEYGAMBERİMİZ VE KADİRŞİNASLIK
Kadirşinaslık, insanlara kıymet verme, değerlerini bilme ve ona göre muamele etmek demektir.
Peygamberimiz (asm) kadirşinas bir zâttı. O, muhataplarına o kadar kıymet veriyordu ki bütün sahâbeler “En çok beni seviyor” düşüncesini taşıyordu. O’nun yanında zenginle fakir ayrımı yapılmazdı.
Kendisini ziyârete gelenlere ikramda bulunur, oturmaları için çoğu zaman hırkasını yere serer, bazen de altındaki minderi misâfire verir, kendisi kuru yere otururdu.
Kendisine bir şey soranı can kulağıyla dinler, soruyu soran yanından ayrılmadıkça, onu terk etmezdi. Bir kimse tokalaşırsa veya bir kimse tokalaşmak için elini uzatırsa, karşısındaki kişi elini çekmeden, O elini çekmezdi. Biriyle yüz yüze gelince de karşısındaki, yüzünü çevirip ayrılmadıkça yüzünü çevirmezdi. Önüne oturan kimseye hiçbir zaman ayaklarını uzatmazdı. Karşılaştığı kimseye önce kendisi selam verir, tokalaşmaya önce kendisi başlardı.
Kimsenin sözünü kesmez, konuşmasını yarıda bırakmazdı. Konuştuğu kişi sözünü bitirmeden yahut gitmek üzere ayağa kalkmadan sohbetine devam ederdi.
Medineli bir çocuk gelir, bir ihtiyacından dolayı elinden tutar, istediği yere götürürdü. Çocuğu incitmez, gitmem demezdi.
Bazı sahâbeler şöyle demiştir: Biz huzurlarında dünya işlerinden bahsetsek, kendisi de bizimle beraber dünya işlerinden bahsederdi. Biz âhiret işlerinden bahsetsek, bizimle beraber âhiretle ilgili meselelerden konuşurdu. Biz yemeğe dair konuşmaya başlasak, bizimle beraber yemek konusundaki bu sözlere katılırdı. Sahâbîlerinin güldüklerine kendileri de güler, onların hayret ettikleri şeylere kendisi de hayret ederdi.
***
Ümmet olarak Peygamberimizin bu hallerinden ders almalıyız. Bilhassa lider konumundaki insanlar, Peygamberimizin etrafındaki insanlara davranışlarından ders çıkarmalı, etrafındakilere öyle davranmalıdır.
Âlimlerden Sealibi “Âdabü’l-Müluk” adlı kitabında şöyle der: Hükümdar hizmet işlerini erbabına vermeli, onlara nasıl davranacağını iyi tayin etmelidir. İhtiyacı olduğu zaman yumuşak muamele ederek onları yanında tutmaya çalışmak, ihtiyacı kalmadığı vakit de “Defolun gidin!” demek hükümdara yakışmaz. Hükümdarların hizmetkârları tabiat olarak efendilerinin az bir hoşnutluğunu dahi kat kat yorgunluğa değer görürler. Onun başına bir şey geldiğinde hüzünlenirler. O zafer bulduğunda sevinirler. Eğer hükümdar onları korur, kurda kuşa yem etmez, şereflerini beş paralık etmezse, en kıymetli ve faydalı nasihatları tuttuğu için huzur ve sükûn içinde yaşar.1
HERKESE LAYIK OLDUĞU KADAR DEĞER VERMELİ
Daha önce adâletin “her hak sâhibine hakkını vermek” olduğundan bahsetmiştik. Toplumda herkesin hâlini, durumunu bilerek, ona göre muamele etmek de adâletin bir alt şubesidir. Evet, her insana değer vermek gerekir. Fakat büyüklere verilen değer de büyük olmalıdır.
Hz. Aişe (rha) yemek yerken bir dilenci oradan geçti. Hz. Aişe ona bir parça yiyecek verdi, adam alıp gitti. Daha sonra zengince biri geldi. Hz. Aişe onu yemeğe dâvet etti. Ona “Niçin böyle yaptın?” diye sordular. O da şöyle dedi: Resûlullah (asm) “İnsanları kendi yerlerine indiriniz (herkese derecesine, durumuna göre muamele ediniz).” buyurdu. (Onun için böyle yaptım).2 Başka bir rivâyette Hz. Aişe’nin “Bu dilenci, verdiğimiz az bir şeye râzı olur, fakat zengin öyle değildir, o buna râzı olmaz” dediği nakledilir.
Peygamberimiz (asm) insanlara daima durumlarına göre muamele etmiştir. Onun huzuruna yaşlı insanlar, bir kavmin reisi, fazilet sâhibi insanlar geldiğinde onlara daha çok iltifat etmiş ve kıymet vermiştir.
Bir sahâbe şöyle der: Peygamberimiz (asm)’ın huzuruna bir kabile reisi gelmişti. Peygamberimiz ona iltifat etti, güzel muamelede bulundu, kıymet verdi. Sahâbeler “Yâ Resûlallah! Görüyoruz ki kimseye yapmadığını bu adama yapıyorsun” dediler. Peygamberimiz de “Evet, bu zât kavminin büyüğüdür. Size bir kavmin büyüğü geldiğinde, ona ikram ediniz (kıymet veriniz, değer veriniz).” buyurdu.3
Büyüklükten kasıt yaş, makam, ilim, fazilet ve sanat gibi özelliklerdir. Bu konuda Peygamberimizin hayatından pek çok örnek gösterebiliriz.
Hz. Ömer’in de bu konuda hassas olduğu bilinir. Hz. Ömer, vâlilerinden Ebu Musa El-Eşari’ye şöyle bir mektup yazdı “Bana ulaştığına göre senin meclisine büyük bir kalabalığın gelmesine izin veriyormuşsun. Mektubumun sana gelmesinden îtibaren, meclisine önce fazilet, şeref ve makam sahiplerini al, onlar mecliste yerlerini aldıktan sonra diğerlerine izin ver!”4
LİDERLİK VE KADİRŞİNASLIK
“Üç kişiye acıyınız: Bir kavmin büyüğü iken zelil olan, zengin iken fakir olan, câhillerin arasında kalan (ve kıymeti bilinmeyen) âlim kimseye”5.
Bir lider, meziyet sahibi, sanat erbabı, ilim sahibi, makam sahibi veya yaşlı kimselere saygı göstermeli, kıymet vermelidir. Onun kıymet vermesi etrafındaki insanların da bu kimselere kıymet vermelerine sebep olur. Bu yüzden meziyet sahibi insanlar artar, çoğalır. Atalarımız buna işâreten “Marifet iltifata tabidir, müşterisiz mal zâyidir” demişlerdir.
Sosyal hayatta kadirşinas olmanın, yani değer bilmenin büyük bir önemi vardır. Âlimlere, sanat erbabına değer veren milletler arasında ilim ve hüner sahipleri çoğalır. Onlar da bulundukları memleketin her alanda yükselmesi için çalışırlar. Kadir ve kıymet bilmeyen milletler, bilgi ve marifetten yoksun kalırlar. O milletler de maddeten ve mânen çökerler.
Sealibi, şöyle der “Endülüs ve Mağribe İslâm hükümdarları egemen olunca bu yöreler, yüksek bir medeniyetin, dillerde dolaşan şiirlerin, nâdir eserlerin ve ince sanatların merkezi oldular. Eğer söz konusu Müslüman hâkimler ve onların gözetiminde çalışan bilgili ve dirâyetli memurlar olmasaydı müelliflerin gönüllerinden geçen harikulâde düşünceler yazıya dökülmeden ölür, şairler kurur, filozof ve bilginlerin akılları pas tutar, etkileyici nutuk çeken hatiplerin dilleri tutulurdu. Bunlar Allah’ın nimeti ve fazlıdır, Allah dilediğine verir.”6
Sealibi’nin Endülüs hükümdarları için söyledikleri, Osmanlı padişahları için de geçerlidir. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gâzi, vefatından önce oğlu Orhan Gâzi’ye şöyle nasihat eder:
“Sadâkatle Allah rızası için çalışan devlet erkânını koru! Vefatlarından sonra böyle kimselerin çoluk-çocuğuna bak, ihtiyaçlarını karşıla! Askerî erkânı iyi koru! Âlimler, fâzıllar, sanatkârlar, edipler; devletin bedeninin gücüdür. Bunlara iltifat ve ikramda bulun! Bir kemâl sahibi işitince onunla yakınlık kur, dirlikler ver ve ihsan eyle! Hükümetinde âlimler, fâzıl kimseler, erbab-ı maarif çoğalsın, siyâset ve din işleri nizam bulsun!”
Orhan Gâzi, bu nasihate sâdık kaldı. Ömrü boyunca âlimlere, fazilet sahiplerine, sanatkârlara kıymet verdi. Bu haslet ondan sonra da bütün Osmanlı padişahları tarafından devam ettirildi. Osmanlı’nın yükselmesinde bu özelliğin büyük payı vardır. Örneğin şu hâdise herkes tarafından bilinir: Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi’nden dönerken bir âlimin atının su çukuruna basması yüzünden Yavuz’un üstü başı ıslanıp kaftanı çamur olur. Âlim zât telaşa düşünce; azametiyle meşhur olan Yavuz “Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur, benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukanın üstüne koysunlar!” deyip sırtından kaftanı çıkarıp saklattı.
Yavuz’un hürmet ettiği bu âlim, Osmanlı âlimlerinin en büyüklerinden olan Şeyhülislâm İbn Kemal’den başkası değildi.
Şeyhülislâm İbn Kemal, gençliğinde önce askerlik mesleğine gir­mişti, hatta bazı seferlere de katılmıştı. Fakat âlimlerin, idârecilerden daha çok îtibar gördü­ğünü fark edince, askerliği bırakıp ilme yöneldi. İbn-i Kemâl, ilme yönelmesini bizzat kendisi şöyle anlatır:
“Sultan İkinci Bâyezid Han ile bir sefere çıkmıştık. Evrenosoğlu Ahmed adında bir de kumandan vardı. Kumandanlardan hiç biri onun önüne geçemez, bir mecliste ondan ileri oturamazdı. Ben ise vezirin ve bu kumandanın huzurunda ayakta, esas vaziyette dururdum. Bir defâsında, eski elbiseler giyinmiş bir âlim geldi. Bu kumandanlardan da yüksek yerde oturdu ve kimse ona mâni olmadı. Buna hayret ettim. Arkadaşlarımdan birine, kumandandan da yüksek yere oturan bu zâtın kim olduğunu sordum. “Filibe Medresesi müderrisi, âlim bir zâttır. İsmi Molla Lütfî’dir” dedi. “Ne kadar maaş alır” dedim. “Otuz dirhem” dedi. “Makamı bu kadar yüksek olan bu kumandanlardan yukarı nasıl oturur?” dedim. “Âlimler, ilimlerinden dolayı tâzim ve takdir olunur, hürmet görürler. Geri bırakılırsa, bu kumandan ve vezir buna râzı olmazlar” dedi. Düşündüm; “Ben bu kumandan derecesine çıkamam, ama çalışır gayret edersem, şu âlim gibi olurum” dedim ve ilim tahsil etmeye niyet ettim.
Hakikaten de İbn Kemal neticede büyük bir âlim, hatta ilmî yönden Osmanlı âlimleri içerisinde en önlerde yerini almıştır. Ebu’s-Suud Efendi’den sonra da Şeyhülislâm olmuştur. Eğer o dönemde âlimlere yapılan saygı, hürmet olmasaydı, İbn Kemal gibi büyük bir âlim de olmayacaktı.
***
İbn Sina “İlim ve sanat takdir edilmediği (kıymetinin bilinmediği) yerden göç eder” der. Târih boyunca âlimlere, sanatkârlara, fazilet sahiplerine kıymet veren (kadirşinas) hükümdarlar zamanında ilim irfan yönünden toplumlar büyük refaha mazhar olmuşlar, kadir kıymet bilmeyen hükümdarlar zamanında da o ülkelerin âlimleri, sanatkârları tükenmiş, bu yüzden de pek çok sıkıntı ve belalara maruz kalmışlardır. İbn Sina’nın bu sözünü tasdik eden bir hâdise şöyledir:
Âlimlere, sanat erbabına çok kıymet veren Fâtih, Molla Ahmed ismindeki Kırımlı bir âlimden Kırım’la ilgili bilgiler almak için sorar “Biz Kırım’da 600 müftü, 300 kitap yazan âlim olduğunu, orasının ilim ve salah ile mamur büyük bir memleket olduğunu duyardık.” Molla “Ben bu güzel hâlin sonlarına eriştim” der. Fâtih “Peki bu durum niçin bozuldu” der. Molla cevaben “Orada bir vezir ortaya çıktı, âlimleri küçümsedi, onlara hor baktı. Onlar da dağıldılar. (Bu bozulmanın sebebi budur). Çünkü âlimler bedenin kalbi durumundadır. Eğer kalbe bir âfet gelirse, fesat bütün vücuda sirâyet eder” dedi. Fâtih ders alması için konuyu vezirlerinden Mahmut Paşa’ya aktararak “Mülkün (memleketin) harabı vezir yüzündendir” dedi. Mahmut Paşa ise “Hayır! Vezir değil, sultan yüzündendir” dedi. Fâtih “Niçin?” diye sordu. Paşa da “Böyle bir veziri Sultan niçin vezir edinmişse ondan” dedi. Fâtih “Doğrusun” diye tasdik etti.7
Mehmet Akif “Târihe tekerrür diyorlar, eğer ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” der. Yukarıdaki hâdise kadirşinas olmayan devlet erkânı zamanında memleketin harap olacağını ortaya koymaktadır. Fakat ibret alınmadığından olacak, Osmanlı’nın yıkılışında da bu hâli görebiliyoruz.
Koçi Bey meşhur risâlesinde Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde padişahların dîne, şeriata, âlimlere son derece saygılı olduklarını, fakat sonradan bu durumun bozulduğunu, bunun da memleketin bozulmasına sebep olduğunu anlatır. Şöyle der:
Âlimlere gösterilen saygı, îtibar Osmanlı’da olduğu kadar hiçbir devlette olmamıştır. Bunun neticesinde bu âlimler çok güzel eserler ortaya koymuşlar, eserleriyle, faaliyetleriyle halkı irşad etmişler, halk da onlara çok hürmet göstermiştir. Fakat Kanunî döneminden sonra ilim ehline olan muameleler bozuldu. Önceden Şeyhülislâmlar ölünceye kadar o makamda kalıp azledilmezken, bu dönemden sonra azledilmeye başlandı. Hakikî âlimlere kıymet verilmedi, bu yüzden ehil olmayanlar ön plana çıktı. Rüşvetin yaygınlaşmasının neticesinde, medreselerdeki düzen de bozuldu. Ehil olmayan kimselere icâzetler verildi. Âlimlerin halk arasındaki îtibarı kalmadı.8
Hulâsa; âlimlere, sanat ehline, fazilet sahiplerine, yaşlılara kıymet vermek, toplumun düzeni ve geleceği açısından önemlidir. Bu haslet bilhassa idâreci makamında olan insanlarda olması gereken bir haslettir.
KAYNAKLAR
[1] Ebû Mansur Es-Sealibi, Hükümdarlık sanatı, İnsan y. S, 214.
[2] Ebû Davud, Edeb, Bab, 23,
[3] İbn Mace
[4] Kenzü’l-Ummal, hn: 25754
[5] Kenzü’l-Ummal, hn:[1] 43299
[6] Ebû Mansur Es-Sealibi, Hükümdarlık sanatı, İnsan y. S, 39.
[7] Taşköprüzade, Şakaiki Numaniye, Darül Kütübül Arabi, 1975, s, 50.
[8] Koçi Bey Risalesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları, Ankara, 1985, S. 50 vd.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,