Yardım dileme gerçeği-1

64. Sayı

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ
“Cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zariyât, 56)
Bu âyet-i kerimenin ifade ettiği gibi, iman ve ibâdet insanı, gerçek insan eder. Hatta insanı bütün varlıkların sultanı haline getirir. Zira Allah’a kul ve köle olana, bütün varlıklar hizmetkâr olur. Allah’ı inkâr ise insanı, hastalık ve ölüm gibi düşmanlara karşı gelemeyen gâyet âciz, fakat tahribat noktasında canavar bir hayvan haline getirir.
Acaba bütün varlık âlemini canlılara hizmetkâr, canlıları da insanın hizmetine vererek onu varlıklara sultan ve yeryüzüne halife yapan Allah’ın, o insana kendini tanıttırmaması ve bildirmemesi mümkün müdür? İşte bunun için Cenâb-ı Hakk, insanın vicdanında, insanı Allah’a bağlayan iki bağ ve ona açılan iki pencere vermiştir.
Birisi insandaki nihâyetsiz âcizlik, diğeri ise sonsuz fakirliktir. Gerçekten insan âciz olduğundan, aşırı soğuk ve sıcaktan tut, dünyadaki bütün musibet, bela ve ölümler, kendisini istemeyen bir kısım insanlardan ta nefis ve şeytana kadar onu rahatsız eden hadsiz düşmanları bulunur.
İnsan, bu düşmanlardan dolayı sıkıntıya düştüğü anda, o düşmanlarına karşı âcizliğini defedecek bir güce sığınır. Buna en bariz delil ise, her sıkıntıya düşenin ağlayıp sızlaması, feryad edip başkalarından yardım dilemesi ve her hastanın doktora müracaat etmesidir. Evet, düşmekte olan bir uçakta, batmak üzere olan bir gemide hiçbir ateist bulunmaz. Hatta Firavun’un bile boğulmak üzere iken “Musa’nın Rabbi’ne inandım.” demesi buna güzel bir örnektir.
Bu âcizlikle beraber insanda nihâyetsiz bir ihtiyaç ve fakirlik de bulunur. Yokluktan varlığa çıkmaya, hayatını devam ettirmek için vücudundaki bütün âzâ ve cihazlara, teneffüs ettiği havaya, içtiği suya ve yediklerinden tut ta cennetteki ebedi saadet ve Cemalullahı görmeye kadar, maddî ve manevî ihtiyaçları bulunur. Hâlbuki bu ihtiyaçlarını gideremeyen bir cüz-i ihtiyariden başka hiçbir sermayesi de bulunmuyor. İnsan; sebepler ve tabiat gibi varlıklara da baktığında onların da başkasının yardımına muhtaç ve kendisi gibi âciz ve fakir olduğunu görür. Öyle ise bu durumdaki insan, ancak nihâyetsiz Kudret ve Rahmet sahibi bir Zâtın yardımıyla ihtiyacını giderebilir. O yardıma ulaşmak, âyet-i kerimede ifade edildiği gibi, ancak ibâdet ve dua ile mümkündür.
Bu hususta birkaç esası beyan etmeye çalışacağız:
1. Malum olsun ki, canlıların arasında insana verilen nihâyetsiz âcizlik ve fakirlik, onun perişan ve hakir bir duruma düşmesi için değildir. Belki insan o nihâyetsiz âcizlik ve fakirliğini anlayarak nihâyetsiz Kudret ve Rahmet sahibi olan Cenâb-ı Hakk’a sığınmakla, varlıkların en şereflisi haline gelmesi için verilmiştir. Buna binaen yaratılışımız Allah’a yalvarıp ibâdet etmemizi gerektirdiği gibi, iman dahi acz ve fakrımızın giderilmesi için dua ve ibâdet etmemizi kat’i bir vesile olarak ister.
Cenâb-ı Hak dahi قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ (Ey Resûlüm!) De ki: “Eğer duânız olmasa, Rabbim size ne diye ehemmiyet versin?” ferman ediyor. Hem, ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ وَقَالَ رَبُّكُمُ Rabbiniz buyurdu ki: “Bana duâ edin, size icâbet edeyim (duânıza cevab vereyim)!” Emretmekle insanın, ancak dua ve ibâdet ile insanlığını muhafaza edip, bir değer ve kıymete sahip olabileceğini kesin olarak ifade eder. Bundan anlaşıldığı gibi gerçek hürriyet ve özgürlük ancak Allah’a hakkıyla kul olmakladır. Allah’a kulluk vazifesini ihmal eden o nisbette nefis ve şeytana esir düşer.
2. Âlemde iki alan vardır. Birincisi, Rubûbiyet alanıdır. Yani her şeyi yaratıp yararlı hale getirmek, muhtaç olanları rızıkla besleyerek büyütüp terbiye etmektir. Bu alandaki bütün işler, âlemlerin Rabbine mahsustur. Hakikat noktasında her şeyi yaratan ve yapan ancak O’dur. Zira Cenâb-ı Hakk’ın birliği ve celali böyle iktiza eder. Evet, kâinatta gerçek tesir sahibi olacak ancak O’dur. O’ndan başka yaratan, rızık veren ve terbiye eden yoktur.
İkincisi de ubûdiyet alanıdır. Bütün varlıkların kendilerini yaratıp terbiye eden âlemlerin Rabbine karşı الحمد لله رب العالمین
yani başlangıçsızlıktan sonsuzluğa kadar, her kimin her kime karşı övgü, teşekkür ve itaati varsa, bütün âlemdeki o ibadetlerin, duaların ve yapılan vazifelerin hepsinin Cenâb-ı Hakk’a karşı yapıldığını ve yapılması gerektiğini bilmektir.
İşte Kur’ân’ın vazifesi; bu Rubûbiyet alanındaki bütün icraatları ve mükemmellikleri beşere ders verip anlatmak olduğu gibi, aynı zamanda ubûdiyet alanındaki cinlerin ve insanların, Cenâb-ı Hakk’a karşı ne yapmaları ve O’nu nasıl tanımaları lazım geldiğini ve bütün varlıkların asıl vazifelerinin ne olduğunu izah etmektir.
Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikati şu şekilde izah etmektedir:
“Gafil olan insan, kendi vazifesini terk eder, Allah’ın vazifesiyle meşgul olur. Evet, insan, gafletten dolayı iktidarı dâhilinde kolay olan ubûdiyet vazifesinin terkiyle, zaîf kalbiyle ağır olan rubûbiyet vazifesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatını kaybetmekle âsi, şakî, hâin adamların zümresine dâhil olur.
Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi talim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir. Binaenaleyh erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip -meselâ ticaretle- iştigal eden bir asker, eşkıya ve hâin olur. Bu itibarla insanın Allah’a karşı vazifesi ubûdiyettir. Terk-i kebâir takvadır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.
Amma gerek nefsine, gerek evlâd ve taallukatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah’ın vazifesidir. Evet, madem hayatı veren odur. O hayatı koruyacak levâzımatı da o verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için depolarda cem’ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttirdiği gibi, Cenâb-ı Hak da hayat için lâzım olan levâzımatı küre-i arz deposunda yaratıp cem’ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atâlet, betâlet azabından kurtulsun.
Ey insan! Anne karnında iken, tıfıl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana! Her bahar mevsiminde yeryüzünde yaratılan enva’-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah sana insaf versin!
Hülâsa: Allah’ı ittiham etmekle işini terk edip Allah’ın işine karışma ki nankör ve âsiler defterine kaydolmayasın. ” (Mesnevi-i Nuriye)
Cenâb-ı Hakk bütün kardeşlerimizle birlikte ubûdiyet vazifesini hakkıyla yapan, Rububiyet-i ilahiyeye karşı da taksiratta bulunmayan kullarından eylesin. Âmin.

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,