Ölümden ürküp duvarın arkasına gizlenenler

59. Sayı

Gözde bir üniversitede ve güzel bir bölümde eğitim alan ve çok kitap okuyan, fakat âhiret inancı olmayan bir öğrenciye annesinin de bulundu-ğu bir iş ortamında sohbet arasında sordum.

“Anneni seviyor musun?”

Hiç gecikmeden “evet” dedi.

Tekrar sordum “Annen öldüğünde nereye gidecek”, bir an durdu, dü-şündü. Cevap veremedi. Peki sevdik-lerin? Âilen? Gençliğin? Hâtıraların? Çalışmaların? Eserlerin? Vs. arka ar-kaya birçok sorular sordum. Durdu. Onun sözcüsü olarak konuşmaya baş-ladım: “Sana göre yok olacaklar. Var-lık sahasından silinecekler. Görüşme-mek üzere senden ayrılacaklar. Onlara kavuşmak artık mümkün olmayacak. Kısacası yok oluşla son bulacak bir ha-yat.” Şimdi zevk ve neşe bunları işitse
acaba yüzlerinde hiçbir sevinç izi gö-rülebilir mi? Hayır.

Sorular cevap ister. Beklemeye gelmez. Cevapsız kalan sorular çoğu zaman insan zihnini kurt gibi kemi-rir. Onu meşgul eder. Cevapsız soru-lar ise hayat için ızdıraptır.

Sonra başka sorular ekledim: “An-nenin ölme ihtimali nedir?” “Her gün ölebilir” dedi. Her gün ölmesi muhte-mel olan ve senden sonsuza dek ayrı-larak yokluk ülkesinde kaybolacak bir annen göz önünde duruyorken haya-tından nasıl zevk alabiliyorsun? İyi yaşadığını ve güzel günler geçirdiğini nasıl iddia edebiliyorsun? Yiyecek ve içeceklerden nasıl lezzet alabiliyor-sun? Hayatın tadını nasıl çıkarabili-yorsun? Yaşarmayan gözlerle nasıl gü-zellikleri seyredebiliyorsun? Halbuki bir doktor bir ebeveyne “Çocuğunuz her an ölebilir, tedâvisi yok” dese o çocuk her kucağa alındığında, sevinç yerine kalbin en derin köşelerine kanlı gözyaşları akacaktır. Ayrılık endişesi, şefkat duygusuna ve sevgiye öyle hücum edecek ki sevinç yerini hüzne bırakacak. Neşe ise acıyla yer değiştirecektir. Delikanlı sustu. Derin düşüncelere daldı. Çünkü o güne kadar bu soruları kendisine hiç sormamıştı. Sorama-mıştı. Düşüncelerinin sonuçlarını görememişti. O güne kadar neşe, zevk, sevinç adına duyduğu her şeyin yalnızca tutkularının, heveslerinin geçici fantezileri olduğunun farkında değildi. Aklın, ruhun, vicdanın ve yüce duygularla alı-nan acısız lezzetlerin ne olduğunu bilmiyordu. Deve kuşu gibi başını gaflet kumuna sokup hayatına devam ettiğinin farkında değildi. Bu anlar sanki hayatın durduğu ve donduğu an-lardı. Cismi cennette ruhu ise cehennem ıztı-raplarının içinde yandığının bilincinde değildi. Acı hissediyordu. Fakat nereden kaynaklandı-ğını keşfedememişti. İlahî bir irâdeyle dünyaya geldiğinin farkında değildi. Hayatın âhirete gi-den bir yol olduğunu bilmiyordu. Sonsuzluğa geçişin bu dünyadan olacağını düşünmüyordu. Belki de kendisini yuvasından hayata atlayan yavru bir kuş olduğunu sanıyordu.

Bu ruh hâlindeki insanların örneğini şark klasiklerinde meşhur olan ve Bedîüzzaman Hazretleri’nin de kullandığı ve Tolstoy’un da kitabında yer verdiği hikâye güzel anlatır “Gez-gin, çölde karşılaştığı yırtıcı hayvandan kurtul-mak için susuz, kör bir kuyuya atar kendini. Kuyunun dibinde bir ejderha görür, ejderha adamı yutmak için ağzını açmış beklemektedir. Aslan tarafından parçalanmamak için de yu-karıya çıkamamaktadır. Aşağıya da atlayamaz. Çünkü ejderha ağzını açmış gözlemektedir. Bu zavallı kuyunun duvarında göğermiş olan bir dalı yakalar ve tüm gücüyle tutunur. Az sonra elleri uyuşacak ve her iki tarafta bulunan tehli-keden birine düşeceğini bilmektedir. O esnada tutunduğu hayatî dalın iki fare tarafından ke-mirildiğini görür. Biri siyah diğeri ise beyaz-dır. Gezgin artık kurtulma şansının olmadığını bilir. Çevresine bakar. Dalın yapraklarında bal damlaları ve birkaç meyve görür. Hiçbir şey yokmuş gibi dilini uzatıp bal damlalarını yala-maya ve elleriyle meyveleri koparmaya çalışır. Aslında bu hikâye gerçeğin ta kendisidir. Bir masal değil. 

İşte buna benzer ecel gibi bir aslandan ka-çan ve kabir gibi bir ejderhanın ağzına düş-memek için hayat dalına tutunmuş insanlardır bunlar. Gece ve gündüz, insanların günlerini fare gibi kemirmektedir. Teselli bulmak için ise hayattaki birkaç damla balı emmeye çalı-şırlar. Bu insanlar “düşünme, yaşa!” parolasıy-la hareket etmektedirler. Ölüme rağmen ayakta kalabilen bir anlama rastlamak mümkün değildir. İnsanın her şeyi-ni, hatta hatıralarını silip yok edecek ölümün geleceği bir gerçektir. Öyleyse ölüme rağmen mutluluk nasıl elde edilebilir? Gerçekte insana yaşama imkânı veren inancıdır. Çünkü ölümlü insana sonsuzluk mânâsını veren inançtır. İnsana hayatının an-lamını öğreten, hayata güç veren, emellerini, arzularını yeşerten, insanın ümit kaynağı olan inançtır. Âhiret inancıdır. Sonun bilinmesi-dir. Hayat yolunun bir yok oluşla bitmediğini görmektir. Yapılan ve ilgili olunan her şeye gerçek bir anlam katan sonsuzluğu bilmektir. İnsanın heyecanını sürekli canlı tutan âhiret inancıdır. İnsan, insana lâyık yaşamak isti-yorsa inançlı olmak durumundadır. İnançsız hayat sürülemez. Gerçek anlamda mutluluğu yakalayamaz.

Tenteneli yalan perdeleri içinde yaşamak veya her bilgisi doğru olan doğru İslâm inan-cıyla yaşamak. Bir tercih meselesi

escort izmit , escort samsun , escort eryaman , escort eskisehir ,